ÖNSÖZ

 
Maârif adlı bu eserin yazan, Bahaeddin Sultan Veled, 25 Rebiülâhır 623/25 Nisan 1226 tarihinde, şimdi Karaman denilen, Lârende kasabasında doğdu.
 
Babası, XIII. yüzyılda Anadolu'da yaşayan büyük Türk mutasavvıfı ve şâiri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, annesi, Mevlânâ'nın lalası ve dostu olan Semerkandlı Şeyh Şerefüddin'in kızı Gevher Hatun'dur.
 
Oğlunu çok seven Mevlânâ ona babasının adını vermiştir.(1)
 
Mevlânâ ve yakınları tarafından Bahaeddin diye çağırılan müellif, daha çok Sultan Veled olarak bilinir.
 
Gevher Hatun'un küçük oğlu Alâeddin'in doğumundan bir süre sonra ölmesi üzerine, küçük yaşta annesiz kalan Sultan Veled'le, dadısı Kiramana ve üvey annesi Kira Hatun'un annesi Büyük Kira Hatun meşgul olmuşlardır.
 
Eflâki'nin başkalarından naklen Sultan Veled'in çocukluğu hakkında yazdığı şeylerden, Mevlânâ'nın da çocuğu ile çok yakından ilgilendiğini anlıyoruz: "Hazret-i Sultan Veled küçükken dâima Hazret-i Mevlânâ'nın kucağında uyurdu. Mevlânâ namaza kalkınca o uyanıp ağlardı. Bunun üzerine Mevlânâ, çocuğunu avutmak için namazı bırakır, onu kucağına alırdı. Annesinin sütünü istediği zaman da onu, baba sevgisinin sâf sütü ile doyururdu. Bu mânevi sütle doyan Sultan Veled, tekrar uyurdu." (Manâkıb al-'ârifîn s.428).
 
Çocukluğu hakkında daha fazla bir şey öğrenemediğimiz Sultan Veled'in ilk öğrenime nasıl ve ne zaman başladığına dair etraflı ve kesin olarak bir şey bilmiyoruz. Yalnız, aydın bir baba olan Mevlânâ'nın lüzum gördüğü andan itibaren çocuğunun eğitim ve öğrenimi ile bizzat meşgul olduğu bir gerçektir.
 
Sultan Veled'in bir hâtırasını anlatırken: "Henüz küçüktüm; yeni yetişiyor, yeni yazı yazıyordum." (Manâkıb al-ârifin s.441) demesi, Mevlânâ'nın bu lüzumu ne kadar erken gördüğünü açıklıyor.
 
Böyle iyi bir hazırlık devresi geçirdiği kuvvetle tahmin edilen Sultan Veled, daha sonra, yine Mevlânâ'nın gerek görmesi üzerine, daha sistemli bir şekilde öğrenmek ve yetiştirmek için, küçük kardeşi Alâeddin ile beraber, dedesi Şeyh Şerefüddin'in yönetimi altında, önce Haleb'e daha sonra Şam'a gitmiştir. Eflâkî, bir vesile ile, çocukların Şam'da uzun zaman kaldıklarını yazıyor; fakat ne zaman gittiklerini, ne kadar kaldıklarını ve hangi medreselerde okuduklarını söylemiyor. Mevlânâ'nın da bu sırada çocuklarına büyük babalarına itaat etmeleri ve onu incitmemeleri için yazdığı, onların öğrenmeleri kadar eğitimleri ile de ilgilendiğini gösteren bir mektup (Mektubat-ı Mevlânâ'da)2 vardır. Fakat bu mektuptan da bahsedilen tarihleri öğrenemiyoruz.
 
Dinî ilimleri öğrendikten sonra Konya'ya dönen Sultan Veled, babasının bulunduğu her toplantıya katılmış, buradaki ilmî, dinî ve tasavvuf! konuşmaları büyük bir dikkatle izleyerek, bilgisini ve görgüsünü artırmıştır.
 
Eflakî eshâbın ileri gelenlerinden Mevlânâ Hüsâmeddin iskender, Cemâleddin Kumrî, Siraceddin Tatarî ve imam İhtiyarüddin'den naklen şöyle anlatmaktadır: "Sultan Veled, babasından hiç ayrılmazdı; hattâ gençlik çağına kadar daima babasının yanında otururdu. Gençliğinin ilk devrelerinde birçok kimseler onu Mevlânâ'nın kardeşi zannederlerdi. Mevlânâ de bu benzerliğe: "Sen, insanların iç ve dış yaratılışları bakımından, bana en çok benzeyenisin" sözüyle işaret etmiştir." (Manâkıb al-arifin s.428) Ve yine Allahsal dost Siraceddin Mensevihan şöyle rivayet eder ki: "Bir gün Hazret-i Mevlânâ'nın ziyaretine büyük adamlar gelmişlerdi. O gün, marifet esnasında, Mevlânâ, Musa'nın asasının vasfını anlatıyordu: "Musa'nın asası, sihirbazların yetmiş deve yükü ipini ve uydurma takımlarını, Allah'ın yardımı ile, öyle yuttu ki, onlardan en küçük bir iz kalmadı. Böyle hepsini yok ettiği halde, ne büyüdü ne de küçüldü. Şimdi bu eşsiz, benzersiz işe nasıl bir örnek verelim ki, insanların aklına sığsın ve bunun yardımı ile onu kavrayabilsinler"2 dedi ve daima babasının inayet gözünü gözleyen Hazret-i Veled'e: "Bahaeddin, mânayı sen açıkla", diye iltifat etti. Hazret-i Veled, yere kapanıp, bunun örneği şudur: "Bir kimsenin büyük bir sarayı olsa; karanlık bir gecede, bu saraya yanan bir mum getirseler; bu mumun ışığı, sarayın içindeki karanlığı öyle yutar ki, karanlıktan bir eser kalmaz. Buna rağmen mum, ne artar, ne de eksilir" dedi. Bunun üzerine Hazreti-i Mevlânâ hemen kalkıp, Sultan Veledi kucakladı, gözlerinden öptü ve durup durup aferin Bahaeddin! aferin!... İyi anlattın, nadir bir inciyi deldin "buyurdu". (Manâkıb al-arifin s.431)
 
Eflâki'de bulunan bu ve daha bunun gibi rivayetlerden, Sultan Veledin babasının bulunduğu toplantılara iştirak ettiği anlaşılmaktadır. Mevlânâ'nın bu toplantılarda, oğlunun bilgi ve anlayış derecesini tâyin etmek ve konuşmalarını onun ve başkalarının anlayabileceği, faydalanabileceği bir hale getirmek için bir şekilde oğlunu denediği anlaşılıyor. Sultan Veled'in yirmi yaşında halvete girip çile çıkarması, bu tarz bir yetişmenin onun için ne kadar verimli olduğunu gösterir, Eflâkî, başkalarından naklen, bu olayı bütün ayrıntıları ile anlatıyor: "Hazret-i Veled, yirmi yaşında iken, bir gün Hazret-i Mevlânâ'dan, halvete girip çile çıkarmak için izin istedi. Mevlânâ: "Bahaeddin, halvet Muhammed ümmeti için değildir; bizim dinimizde bid'attır. Fakat Musa ve İsa'nın -Onlara selâm olsun- şeriatında halvetin yeri vardır. Bizim bütün bu çalışıp çabalamalarımız, oğullarımızın ve dostlarımızın, rahat ve huzu­runu yerine getirmek içindir. Halyete lüzum yok; zahmet çekme, mübarek vücudunu inciltme." buyurdu. Fakat Hazret-i Veled: "Mutlaka kırk gün halvette kalıp, çile çıkarmak istiyorum. Yalnız, Hazret-i Hüdavendigâr'dan himmet ve kuvvet dileyecektim." diye ısrar edince, Hazret'i Mevlânâ, izin verip bir halvet hazırlattı ve halvete girdikten sonra ona ara sıra çiçek getirmelerini tenbih etti. Üç günde bir, Şeyh Salâhaddin ve Mevlânâ Hazretleri, halvetin etrafında dolaşıyor ve onu yüklüyorlardı. Kırk gün tamam olunca, yaranın ve büyüklerin hepsi, gûyendelerle hâzır olup, büyük bir gurur ve saygı içinde halvetin kapısını açtılar. Hazret-i Mevlânâ, Hazret-i Veled'in, nura batmış ve yüzünün başka bir şekil almış olduğunu gördü. Hazret-i Veled de, babasının yüzünü görünce yere kapanıp, babasının mübarek ayaklarına sarıldı ve uzun uzun onları öptü. O gün Mevlânâ, ne kadar çok bağışta bulundu! Dostları sevinçlerinden semâ etmeye başladılar. Mevlâna birçok hil'at bağışladılar.
 
Semâ bitti; ortalık tenhalaştı, en yakın dostlardan başka kimse kalmamıştı. Hazret-i Mevlânâ: "Bahaeddin, haydi! bizim Şeyh Salâhaddinimizin huzurunda, halvette iken Allah'ın sana bildirdiği sırlardan bir remiz söyle, çünkü halvet erbabı, onun tadını almadan yapamazlar" buyurdu. Hazret-i Veled, yere kapandı ve: "Halvetin otuzuncu günü yüksek dağlar gibi, rengârenk nurların, birbiri arkasından gözlerimin önünden geçtiğini gördüm ve o nurun arasından, "Allah bütün günahları bağışlar", diyen bir ses duydum. Bu ses, birçok defalar akıl kulağıma geldi; bu sesin etkisiyle aklım başımdan gitti, kendimden geçtim. Yine, gözümün önünde kırmızı, yeşil ve beyaz nurların peyda olduğunu ve bunların ortasında, "Senin benden yüz çevirmenden başka, bütün günahların affedilir." ibaresinin yazılı bulunduğunu gördüm. Mevlânâ, çığlık kopararak dönmeğe başladı. Dostlar, kıyametler kopardılar. Bunun üzerine, Mevlânâ: "Bu söylediklerin gerçekten, gördüğün ve işittiğin gibidir, hattâ anlattığının yüz katıdır; fakat şeriatın namusu ve şeriat sahibine uymak için, bu sırları kimseye söyleme, gizli tut. Çünkü, çalmadan oynayan bu insanlar, eğer bu gerçeklerin sırrına vâkıf olurlarsa, yıkıcılığa başlarlar. Ümmetten gönülleri zayıf olanların ise, sırları bilmeye tahammülleri yoktur.Bunlar Allah'ın hikmetlerinden habersiz, beşer suretinde eşeklerdir" buyurdu.( Manâkıb al-arifin 421-4)3
 
Bu şekilde oğlunun istediği gibi yetişmesinden, olgunlaşmasından memnun olan Mevlânâ, sevincini ve oğluna verdiği değeri: "Bahaeddin, benim bu âleme gelişim, senin zuhurun içindir. Benim bütün söylediklerim, nihayet söz­lerimden ibarettir. Halbuki sen, benim işim ve eserimsin." sözleriyle ifâda ediyor.
 
Sultan Veled, yalnız babasından faydalanmakla kalmamış, gençliğinin ilk devrelerinden itibaren sırasiyle Mevlâna'nın bozan etkisinde kaldığı, ekseriya etkide bulunduğu ve büyük bir değer verdiği, Seyyid Berhaneddin Muhakkik Tirmizî, Şemseddin Tebrizî, Salahâddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebiden de feyz almış, bunlara gösterdiği saygıya karşılık, hepsinin sevgisini kazanmıştır. Mevlânâ'nınki kadar derin, kuvvetli ve devamlı olmamakla beraber, bunların da sırasıyla Veled'e tesir ettikleri anlaşılıyor. Meselâ dilimize çevirdiğimiz Maârif adlı bu kitapta bu etkinin izlerini açıkça görmekteyiz.
 
Eflâki: Hazret-i Veled, Hazret-i Seyyid Burhaneddin'i canının ve gön­lünün kıblesi yapmıştı.   Ona pek çok hizmet ve hürmette bulundu. (Manâkıb al-ârifİn s.429) yazıyor. Yine Eflakinin Seyyid Burhaneddin'e ait olduğunu söyleyip kaybettiği bir hikâyeyi Sultan Veled. Maârifinde anlatıyor. Seyyid Burhaneddin 638/1240 tarihinde öldüğüne göre, Veled bu tarihte henüz on beş yaşında genç bir çocuktur. Onun bilgisini tamamen kavrayacak bir çağda olmamakla beraber, etkisinde kalması mümkündür. Ona saygı göstermesi ve hizmetinde bulunması da bunu gösterir. Sultan Veledin bu şahsiyetlere lâzım gelen önemi vermesinde babasının büyük bir etkisi olduğu gibi, kendi "değer­lendirme yeteneğinin" de payı vardır. Mevlânâ, oğlunu Şems'e murîd yapmıştır; (Manâkıb al-'ârifın s.333) Sultan Veled ise, babasının ölümünden sonra, içten gelme bir kadirbilirlikle, kendiliğinden, Hüsameddin Çelebi'nin mürîdı olmuştur.
 
643/1245 tarihinde Konya'yı terkederek Şam'a giden Şems'i davet için Mevlânâ, Sultan Veledi Şam'a göndermişti. Salihiye denilen bir kervansarayda Şems'i bulan Sultan Veled, bir hayli rica ve ısrarda bulunarak, nihayet onu birlik­te Konya'ya dönmeğe razı etti. Şems'i kendi atına bindirip, kendisi yaya olarak Şam'dan Konya'ya kadar geldi. Yolda, Şems onu ata bindirmek istedikçe "Şah atlı, köle atlı, böyle şey olur mu?" diye bu teklifi kabul etmedi. Şems Konya'ya gelince, Mevlânâ ve dostlarına Sultan Veledin bu hizmetini övmüş ve "Ulu Allah'ın bağışlarından iki şeyim var: Başım ve sırrım. Başımı içtenlikle Mevlânâ'nın yolunda feda ettim. Sırrımı Bahaeddin'e bağışladım. Eğer Bahaeddin'in ömrü, Nuh'unki kadar olsa ve bunun hepsini harcasa idi, bu yolculukta benden elde ettiği feyzi elde edemezlerdi. Kendisini sizin de ödüllendireceğinizi ve onun kâmil bir pir, büyük bir şeyh olacağını umuyorum." sözleriyle Veled hakkında iltifatta bulunmuştur (Manâkıb al-arifin s.377-379).
 
Oğlunun, sevdiklerine karşı, bu türlü hizmetlerde bulunmasından çok mem­nun olan Mevlânâ, bir gün medresenin duvarına: "Bizim Bahaeddinimiz bahtlıdır. İyi yaşıyor ve rahatça ölecek." diye yazmıştır.
 
Sultan Veled, Şems'in tamamen kaybolmasından sonra, babasının teveccühünü kazanan Şeyh Salâhaddin Zerkûb'un da ilgisini çekmiş, onun itimadını ve sevgisini kazanmıştır. Bir gün şeyh kendisine: "Bahaeddin, benden başka bir insana bakma, kimseye iltifat etme. Gerçek şeyh benim. Öteki şeyhlerin sözleri zararlıdır." öğüdünü vermiştir (Manâkıb al-'ârifın s.383).
 
Sultan Veled, bu zatın kızı Fatma Hatun ile evlenmiştir. Bu hanımdan ilk çocuğu Arif Çelebi'nin doğum tarihi, Eflakinin yazdığı gibi 670/1271 olmayıp, 660/1261 olur ve şeyhin ölümü 662/1263 yılında kabul edilirse, Fatma Hanım evlendiği zaman, babasının hayatta olması mümkündür. Eflâki: "Hazret-i Sultan Veled, bir gün kayınpederi Şeyh Salâhaddiriin huzurunda vaaz etmek istedi" diye Şeyhten, Sultan Veledin kayınpederi olarak söz ediyor. Bir yerde de, Sultan Veledin kayınpederi Şeyh Salâheddin hakkında gösterdiği alçak gönüllülük anlatılamaz, diyor. Bunlar, Sultan Veledin evlendiği zaman, kayınpederinin hayat­ta olması ihtimalini kuvvetlendiriyor.
 
Fatma Hatundun Mevlânâ'nın evinde büyüdüğünü ve Mevlânâ'nın kendisini çok sevdiğini, ona okuyup yazmayı öğrettiğini, babası Şeyh Salâhaddin'i çok sevdiği için, kızını oğlu Sultan Velede aldığını ve Fatma Hatun'un dindar, faziletli, kerametler gösterecek kadar ermiş bir kadın olduğunu Eflâki'den öğrenmekteyiz. (Manâkıb al-ârifin s.392). Fatma Hatun, Mevlânâ'nın kendisine gösterdiği yakınlığı: "Benim hakkımda, küçüklüğümden beri inayeti vardı. Bana büyüklük ve babalık ederdi." sözleriyle doğruluyor. (Manâkıb al-ârifin s.452), Sonradan, Mevlânâ'nın Fatma Hatun'a yazdığı bir mektup, Eflaki'nin rivayetlerini doğrulayıcı niteliktedir. Mevlânâ, Sultan Velede Fatma Hatun'u üzdüğü için çok sert bir mektup yazarak, karısını hoş tutmasını tenbih etmiştir.4
 
Bir gün, Büyük Kira Hatun, evdeki hizmetçilere iyi davranmadığı için, Sultan Veledi babasına şikâyet etmişti. Bunun üzerine Mevlânâ: "Allah Bahaeddin'i seviyor, ona sert söz söyleyemem o, hareketlerinde serbest ve kendisine boyun eğilecek bir insandır." sözleriyle oğlunu müdafaa etmişti. Halbuki, gelinine yazdığı mektuplarda, Sultan Veled kendisini incitmeye devam ederse, ona selâm bile vermeyeceğini, hattâ cenazesine gelmemesini vasiyet edeceğini söylemiştir.s Allah'ın bile sevdiğine inandığı oğluna o kadar sert davranması için Mevlânâ'nın Şeyh Salâhaddin'in hâtırasına ve gelininin haklarına, büyük bir önem vermiş olması gerekir.
 
Şeyh Salâhaddin Zerkûb'un ölümünden (1261) sonra Mevlânâ, mürîd-lerinden Hüsameddin Çelebi'yi halife seçmişti. Etrafındakiler gibi Sultan Veled de bu seçime taraftar olmamakla beraber, babasına duyduğu büyük saygıdan düşüncelerini açıklamamıştır. Son günlerini yaşayan Mevlânâ'ya eshâbın, kendinden sonra halifenin kim olacağını ve Bahaeddin için ne vasiyet edeceğini sormaları üzerine Mevlânâ, ilk soruya: "Hüsameddin Çelebi, ikinciye ise, o pehlivandır, vasiyete ihtiyacı yoktur" cevabını vermiştir (Manâkıb al-ârifın s.300).
 
Mevlânâ'nın 672/1213 tarihinde ölümünden sonra, Sultan Veled, babasının son arzusuna saygı gösterip, tesis etmekte olduğu hAevlevî tarikatının bu şekilde hareket etmekle, kazancını da şüphesiz gözönünde tutarak, Hüsameddin Çelebi'nin halifeliğini kabul etmiştir. Eflâkî, bu olayı şöyle yazmaktadır: "Hazret-i Mevlânâ'nın ölümünden yedi gün sonra, Hüsameddin Çelebi, Hazret-i Sultan Veled'in huzuruna gelerek ona, babasının yerine geçmesini teklif etti. Hazret-i Veled: Şah'in vasiyeti olduğu gibi hilâfet ve taht sizindir dedi ve Çelebi'nin elini öptü. Böylece onbir sene onu babasının yerinde görmüş, mürşîd bir halife bilmiş ve tam bir samimiyetle ona mürîdlik etmiştir (Manâkıb al-ârifın s.429). Sultan Veled de bunu ibtidanâme'sinde şöyle: anlatmıştır: "Onun zamanında bizim halifemizdin, bundan sonra da hiçbir değişiklik olmayacak. Sen, bir imam gibiydin, biz de imama uyanlardık. Biz, Şah'tan böyle öğrenmiştik. Sen bizim eninde sonunda halifemizsin ve her iki âlemde şeyhimiz ve rehberimizsin."6
 
Veled'in bu hareketi, yakınları tarafından iyi karşılanmamış, hattâ Büyük Kira Hatun itiraz ederek, onu babasının yerine geçmeğe ve Hüsameddin Çelebi'nin elinden hilâfeti almağa teşvik etmiştir. Bunun üzerine Sultan Veled"Ben onu kendime rehber yaptım halife bildim. Ömrüm oldukça onun peşinden koşacağım" diyerek, sonuna kadar sözünde duracağını belirtmiş ve gerçekten de sözünü yerine getirmiştir. Maârif de, bir insanın hayatta iken, yani ölmeden yerini ve işini elinden almanın, köpeklerin bile yapamayacağı, çok aşağılık bir davranış olduğunu anlatan Sultan Veled'in bunları yazmasına bu olayın sebep olduğu düşünülebilir.
 
Nihayet, Hüsameddin Çelebi'yi ölmeden birkaç gün önce, mürîdleriyle beraber ziyarete giden Sultan Veled, ağlayıp sızlayarak, ona: "Bu dünyadan göçmenizden sonra benim halim ne olacak? Kiminle oturayım: Canımın besinini kimden alayım? Gönlümün sırrını kime söyleyeyim? Bu ayrılık derdimin ortağı kim olacak?" dedi. Hüsameddin Çelebi, yerinden doğrulup Sultan Velede yaslanarak oturdu ve:
 
"Canım, nurum! üzülme, keder etme. Bundan sonra karşılaşacağın güçlükleri, sana başka bir şekilde görünmek suretiyle hallederim. Bu şekilde başka birine ihtiyacınız kalmaz. İrşad için önüne çıkan her suretin benden başkası olmadığını bil!" diye onu teselli etmiştir.7
 
683/1284 tarihinde Hüsameddin Çelebînin ölmesi üzerine Sultan Veled, büyük bir manevî sarsıntı geçirmiş, büyük bir yalnızlık duymuştur. İbtidanâme de bu halini çok samimi ve içli beyitlerle anlatıyor: "O, onyıl sonra bir gün hastalandı ve Allahının huzuruna gitti. Veled, yetim bir çocuk gibi, yapayalnız kaldı. Korkudan ağladı ve çok zayıfladı. Çölde, sığınaksız ve kimsenin şefkatini görmeden yaşayan ve şaşkınlık içinde kalan bir çocuk gibi kendinden ümidini kesti; karanlık ve gam kuyusunda kaldım, diyerek, böyle bir dostun ayrılığının verdiği üzüntü ve keder ile, başını duvarlara vuruyordu." (Velednâme, s. 123.) Bizzat Sultan Veled'in anlattığı bu olaylardan, onun Çelebîye olan bağlılığını ve Çelebi'nin de onun üzerindeki büyük etkisini görmüş oluyoruz.
 
Halkın dayanılmaz ısrarı üzerine 683/1224 tarihinde Sultan Veled, halifeliği kabul ederek Mevlânâ postuna oturmuştur. Bu tarihten ölünceye kadar bu makamda kalarak eserlerini yazmış, Mev/evî tarikatının sistemli bir şekilde kurulmasına çalışmış, babasının esaslarını koyduğu tarikat âdabına yeni bir takım usuller, kaideler ilâve etmiş, Konya dışında tekke ve zaviyelerin kurulmasını sağlamıştır. İbtidanâme'de, bu faaliyetini: "Hepsi hakkıyla rehber oldular ve her biri şeyh ve rehberliğe lâyıktı. Hepsi bir güneşten birer lâl oldu, hepsine Allah'dan bir müjde erişti; hepsi mertçe yollarına devam ettiler; can­larını ve varlıklarını feda ettiler; biz onlar için şecere yazıncaya kadar onların bağları, hesapsız meyveler verdi; hepsi Faruk gibi sadakat gös­terdiler ve her birinin sesi ayyuka çıktı." (Velednâme, s. 156). sözleriyle anlatmaktadır. Eflâkî de, bunu: "Tam yetmiş yıl, durup dinlenmeden babasının sözlerini açık ve kesin bir ifade ile takrir buyurdu ve sırların şerhinde, haberlerin tefsirinde yed-i beyzâ gösterdi, bütün Rum ülkesini değerli halifelerle doldurdu." (Manâkıb al-'ârifîn s.429) diye yazmıştır.8
 
Eflakide bu faaliyet tarzını anlatan daha birçok menkıbeler vardır. Bunların menkıbe tarafları nazar-ı itibâre alınmasa bile, ortak ve gerçek olan yanları, Sultan Veledin, etrafını şiddet göstererek değil, zamanını ve çevresini inandıra­bilecek şekilde zekâ ve bilgi mahsulü olan kerametler göstererek kazanmış olmasıdır. Bundan başka, yaşadığı devrin politik ve sosyal durumunun da Onun büyük bir nüfuz sağlamasında, rolü vardır. Birinci Alâeddin Keykubât'tan sonra Anadolu huzur ve refahını kaybederek Moğol hâkimiyeti altına girmişti. Moğol zulmü ile memlekette genel bir huzursuzluk, halkta büyük bir bezginlik meydana gelmiş; bu durum, insanlara gerçek bir mutluluk ve huzur vaâdeden şeyhlerin ve dervişlerin, halk üzerinde büyük bir nüfuz elde etmelerini sağlamıştı. Ebedî bir hayata ve sonsuz bir mutluluğa kavuşmak isteyen ve manen perişan olan insan­lar, mütemadiyen şeyhler ve dervişlere koşmuşlar, bunların düşüncelerini yay­makta oldukları tekke ve zaviyelere sığınmışlardı. Sultan Veled'in de babasının tasavvuf! görüş ve düşüncelerini yayması ve tarikatını kurup kuvvetlendirmesi için, bu durum çok uygun bir zemin hazırlamıştır.
 
Doksan yıllık ömrünü, medreselerin, özel toplantıların dinî, ilmî ve tasavvufî havası içinde, büyük bir içtenlikle inandığı şeyleri öğretmek ve yaymak amacı ile bazan sadık bir mürîd, bozan otoriteli bir mürşîd olarak çalışmakla geçiren ve halifeliği sırasında Mevlevîliği teşkilâtlı bir tarikat haline getiren Sultan Veled, nihayet 10 Recep 7/2/2 Kasım 1312 tarihinde bir Cumartesi gecesi, sabaha karşı Konya'da öldü.9 Cenaze namazı, kendi vasiyeti üzerine Tacedüddin Aksarayî tarafından kıldırılarak, Mevlânâının yanına defnedildi.10
 
Sultan Veled ölmeden önce şu rubâyiyi ve beyti okumuş: "Benim gibi, ruh âlemine bakınız; aczi bırakınız, kudretli olunuz. Zarif insanlar birer birer gittiler. Sıra bize geldi, hazır olunuz." "Bu gece mutluluğa erdiğim ve kendi benliğimden kurtulduğum gecedir." (Manâkıb al-arifin s.449).
 
Risâle-i Sipehsâlâr'da Sultan Veled'in türbesinden üç gün, üç gece göğe kadar nur yükseldiğini, Konyalıların bu nurun ululuğu karşısında hayran kaldığı ve günlerce ağlayarak yas tuttukları yazılıdır.
 
(Risâle-i Sipehsâlâr tercümesi s.58) Eflâkî de aynı menkıbeyi tekrar ettikten sonra, dostların, bu nurun Sultan Veled'in yerine geçen Ulu Arif Çelebi olduğunu söylediklerini yazıyor. (Manâkıb al-arifin s.448).
 
Sultan Veledden sonra hilâfete, Mevlânâ'nın hakkında: "Bahaeddin, ben bu çocukta"yedi velinin" nurunu görüyorum; bizim Arifimiz Kutupların nurunu kendinde toplamıştır", buyurduğu Celâleddin Feridun Ulu Arif Çelebi geçmiştir.
 
Eflâkînin Ulu Arif Çelebîden naklen yazdığı şu hikâyeden Sultan Veled'in Fatma Haturiun ölümünden sonra Nusret Hatun ve Sünbüle Hatun ile evlendiğini ve bunlardan da üç oğlu olduğunu öğreniyoruz: "Bir gün muhterem babam çok hastalanmış, dostları ondan ümitlerini kesmişlerdi. Annem Fatma Hatun, bu sırada bir gece babamın başı ucunda sessiz sessiz ağlayarak murakabeye dalmıştı.Birdenbire, babam gözlerini açarak, Fatma Hatun üzülme, hakkını helâl et. Bu dünyadan göçmenin sırası geldi. Ben ölüyorum, dedi. Annem de: "Hayır! Hayır sen ölmeyeceksin, ben senden önce öleceğim, sen beni mübarek ellerinle toprağa teslim edeceksin; üzülme, için rahat etsin. Benden sonra bir kadınla evleneceksin, bundan bir oğlun olacak, bundan sonra biriyle daha evleneceksin, bundan da iki oğlun olacak. İşte, çocukların baba, baba diye etrafında dolaşacaklarını görüyorum, dedi. Sultan Veled gerçekten, Fatma Hatundan sonra, evvela Nusret Haturila, daha sonra Sünbüle Hatunla evlenerek birinci hanımdan bir, ikinciden iki oğlu olmuştur. Bunlar sırasiyle Âbid Çelebi (Doğumu: 682/1283, ölümü: 730/1329), Emin Zâhid (Doğumu: 686/1287, ölümü: 735/1334) ve Çelebi Vâcid'dir (Doğumu: 685/1286, ölümü: 734/1333) (Manâkıb al-'ârifin s.446). Olu Arif Çelebi'nin 718/1319 tarihinde ölümünden sonra, hilâfete kardeşi Hüsameddin Âbid Çelebi geçmiş, 730/1329'a kadar bu görevde kalmıştır. Bunun da yerine kardeşi Vâcid Çelebi geçerek 734/1333 tarihine kadar halifelik yap­mıştır. Zâhid Çelebi Mevlânâ postuna oturmamıştır.
 
Sultan Veled'in ilk eşi Fatma Hatun'dan Mutahhara Âbide ve Saraf Arife adlı iki kızı da vardır. Mutahhara Hatun'dan doğma Hızır Paşa ve Burhaneddin İlyas Paşa ve Âmir Şah adında 4 torunu bilinmektedir.
 
 
 
Sultan Veled'in kişiliği:
 
 
 
Veled râ, nist ney Um u ney velayet
 
Cüzan ilm u velayet keş peder dâd.
 
 
 
"Veledin babasının verdiği ilim ve velayetten başka bir ilmi ve velayeti yoktur." Ve "Benim bütün zahirî ve batini ilimlerim o Sultanın bereketindendir." Diyen Sultan Veledin Divan'ı Mesnevileri ve Maârifinden ibaret bulunan eserleri, onun bu sözlerinde ne derece haklı olduğunu göstermektedir. Yukarıda bahsedilmiş olduğu üzere, Mevlânâ'dan gerekli dinî ve tasavvuf! bilgileri elde eden Sultan Veled, bunları yalnız öğretmekle yetin­memiş bilgilerini başkaları için faydalı bir hale getirmeğe ve öğretmeğe de çalışmıştır.
 
Risâle-i Sipehsâlâr, onun bilgisini ve faaliyetini şu şekilde anlatıyor: "Hazret-i Sultânü'l-mahbubîn, Maşuku'l-evvelin ve'l-âhirîn Arüfü'l-esrar-ı Uluhiyyet, cemi ulûm-i resmîde bir deryâ-yı bikerâne bir padişah idi. Cemi âlemin paslanmış âyine-i derûnundan müşkilât-ı müphemelerini başka müşahade ile hal buyurdu. Sırr-i lübb-i dekâyıki ber aheng-i katı ve delâil-i vazıh ile kamu huzzâr üzere rûşen ve hüvveydâ buyururdu. Kamu fuzelânın ve ülema-yı ümmetin hayret parmağı dehân-ı hacâlet-lerinde kalırdı. Hacle neşinân-ı Hazret-i Kuds ve mücavirân-ı Hazret-i üns ol Hazretin hakkında: "Aleyke 'aynullah" dediler (Risale-i Sipehsâlâr tercümesi s.57).
 
Eflâki de onun ilmini anlattıktan sonra onun öğretim faaliyetini şöyle Övmektedir: "Pek çok düşüncesiz ve duygusuzları arif ve âlim yaptı. Babasının bütün sözlerini başka başka misâller ve eşsiz nazirelerle anlattı ve okuttu. "El veledü sırri ebih" hadîs-i nebevisi sanki Hazret-i Sultan için varidî olmuştu (Manâkıb al-ârifîn, s.429).
 
Sultan Veledin dinî, şer'î ve tasavvuf! kültürünün değeri onun bu geniş ve köklü bilgisini herkesin faydalanabileceği bir hâle getirmiş ve dâima bu gereği duymuş olmasından ileri gelir, Böyle yapmamış olsaydı, bilgisinin ayrı bir özelliği olmayacak ve tekrara düşecekti. Babasının fikirlerini yayamıyacak, tarikatını tesis edemeyecek, babasından ayrı bir kişiliği de olmayacaktı. Henüz babası hayatta iken bu işin önemini kavrayan Sultan Veled, daha sonra eserlerini bilhassa bu maksatla meydana getirmiş ve vaâzlerinde ve özel musahabelerinde bu noktaya büyük bir önem vermiştir. Sipehsâlâr Risâlesi'nden bazı hususlarda, güçlükleri bulunan mürîdlerin bunları çözmek için, Sultan Veledin, eserlerine baş vurduk­larını, bu şekilde de güçlüklerini çözümleyemeyince Sultan Veledin bunları, onlara bizzat açıkladığını öğreniyoruz. Daha önce de anlattığımız gibi, bu şekilde davranmasında Mevlânâ'nın da başlangıçta önemli bir etkisi olmuştur. Sultan Veled, bu tarzda çalışmasaydı Mevlânâ'nın değeri, onu anlamağa, bilgileri ve anlayışları yeterli olmayanlar tarafından lâyıkı ile takdir edilemeyecekti. Onun gösterdiği bütün bu gayrete rağmen, zaman zaman babasının büyük düşünceleri­ni ve samimi hareketlerini mâkul karşılamayanlar, onun yakınlarına olan bağlılığını anlamayanlar olmuştur. Bu, Mevlânâ'nın onların kavrayamayacağı kadar her hususta onlardan ileri oluşunun doğal bir sonucu idi.
 
Mevlânâ:
 
Murdem ender hasret-i merd-i durust
 
Anki mîguyem be kadr-i fehm-i tust
 
 
 
(Akıllı, anlayışlı, bir insanın özlemiyle öldüm.
 
Bu söylediklerim, sadece senin anlayışın ölçüsündedir) beyti ile kendi üstün düşüncesini ve ileri görüşünü vurgulamaktadır. Sultan Veled bütün güçlüğüne rağmen, büyük mürşîd ve mürîdleri arasındaki bu uzun mesafeyi kısaltmağa, mürîdi, müride eriştirmeğe çalışmıştır. O Veled Mevlânâ'nın yakınları için de aynı şekilde uğraşmış, bu yüzden, bazan mürîdlerin düşmanlığını kazandığı olmuştur. İbtidanâme'nin önsözünde: "Şemseddin Tebrizî ile Şeyh Salâhaddin ve Çelebi Hüsâmeddin gibi Mevlânâ halifeleri, velayet, ululuk ve ilimleri ile tanınmışlardı. Ama, onlar benim sözlerimle meşhur oldular." diyerek işinin önemini belirtiyor. Haklı olarak duyduğu bu gururu bazan yenemediği görülür. Sultan Veled bir mecliste Şeyh Salâhaddin'in huzurunda vaaz etmek istemiş; bunun üzerine Şeyh: "Sen dinle, marifet ve mev'izeyi ben söyleyeyim. Vahdet âlemine ikilik sığmaz." diyerek onu susturmuştur. Bir defasında da Mevlâna'yı inkâr edenleri parça parça etmeyi düşünürken
 
Mevlânâ kendisine:
 
"Bahaeddin, eğer cennette olmak istersen, herkesle dost ol,
 
kimseye kin besleme, herkese tevazu göster,
 
başkalarından ileri olmak isteme ve olma.
 
Mum ve merhem gibi yumuşak tabiatlı ol. İğne gibi batıcı olma.
 
Sana kimseden kötülük gelmemesini istersen,
 
kötü şeyler düşünme ve öğrenme." öğüdünde bulunmuştur.
 
Mevlânâ'nın bu nasihate, oğlunun bu küçük zaafını yenmek için lüzum görmüş olması düşünülebilir.
 
Eflâkinin anlattığı menkıbeler ve Sultan Veledin eserlerinden anlaşıldığına göre Sultan Veledin sağlam yapılı ve düşünceli, müziğe ve nazma vâkıf, keramet derecesinde zeki buluşları olan, düşüncelerini daima açık ve sağlam bir şekilde ifâde eden, sözlerinde ve hareketlerinde dâima aklının kontrolü görülen ve çelişkiye düşmeyen bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılıyor. Eserleri bahsinde görüle­ceği üzere, manzum ve mensur eserleri ise Sultan Veledin şairliği ve mutasavvıflığının derecesini belirleyecek niteliktedir.
 
Eserleri:
 
Sultan Veledin eserleri Mevlânâ'nınkiler gibi manzum ve mensur olmak üzere ikiye ayrılır. Babası gibi bir divan üç mesnevi ve bir de mensur Maârifi yazmıştır. Ancak Sultan Veled devrinde Türkçe'nin Anadolu'da varlığını kabul ettirecek bir hâle gelmesinden dolayı, eserlerinde Türkçe'ye daha fazla yer vermesiyle Mevlânâ'nın eserlerinden ayrılmaktadır.
 
Sultan Veledin eserleri yazılış tarihine göre sırasıyla şunlardan ibarettir:
 
I-DİVAN.
 
Sultan Veledin Mevlânâ'ya uyarak tahminen 660/1267-69/1291 tarihleri arasında tanzim ettiği Farsça Divan'ında aruzun muhtelif kalıplariyle yazdığı 925 gazel ve 455 rubai mevcuttur. Hepsi, 12719 beyittir. Bunun 129 beyti Türkçe'dir. Büyüklerden Kılıç Arslan, Taceddin Hüseyin, Emin Alâmeddin Kayser, Muinûddin Pervane, Sahip Atâ Fahreddin Âli, Güneş Hatun, Selçuk Hatun ve Tabib Ekmelüddin için yazılmış övgüler ve mersiyeler müstesna, bütün gazeller tasavvufi ve didaktik bir mahiyettedir. Bu gazellerin ve rubailerin en büyük özellikleri ifâ­denin hepsinde açık ve sâde oluşudur."
 
2-İBTİDANAME
 
Sultan Veledin 25450 beyitlik üç ayrı ciltten müteşekkil mesnevilerine "Mesneviyât-ı Velediye" denilir. Bunların birincisi olan İbtidâname 690/1291 tarihinde yazılmıştır. Ve fâilâtün mefâilün fâîlün veznindedir. Her birinin başın­da kısa veya uzunca mensur bir kısım bulunan 163 parça manzum kısımdan oluşan bu eser Türkçe 80 beyti ile birlikte çeşitli yazmalara göre 9 bin ile 10 bin beyit civarındadır. Sultan Veled, bu mesnevide, Mevlânâ ve onun hemdemi ve musahibi olanların, Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi, Şemseddin Tebrizî, Salâhaddin Zerkûbî ve Şeyh Kerimüddin Begtimur gibi, büyüklerin hal tercümelerini anlatmıştır: Eserin edebi değeri büyük olmakla beraber Mevlânâ ve etrafındakiler hakkında müracaat edilecek güvenilir ve önemli bir kaynak olmak bakımından bilhassa, değerlidir. Eflâkî ve Risâle-i Sipehsâlâr sahibi Feridun Ahmed eserlerini yazarken Ibtidanâme'den çok faydalanmışlardır.12
 
3-REBÂBNÂME
 
Mesneviyât'ın ikinci cildi olan Rebâbnâme'de Hicri 700/1300 tarihinde yazılmıştır. 8000 beyitti ve fâilâtün fâilâtün fâilün veznindedir. Mesnevinin sonunda: "Bu defterde bildiğim şeyleri iki yüz şekilde açıklayarak bildirdim. Bunlar pek yüksek şeylerken herkesin anlayabileceği bir hale getirdim. Orta halli bir sâlik bile bunları anlayabilir. O halde huccetullah benim zamanımda Müslümanlara tamam olmuştur. Bu kitabı okuyup da Hakyoluna gitmeyen ve Hakka ermeyen kimse için artık hiçbir sebep kalmamıştır." demekle Sultan Veled, eserinin gaye ve mâhiyetini anlatmıştır. Yani bu eserde de tasavvufı düşünce ve öğütler yer almıştır. Bu Farsça mesnevilerden İbtidanâme'de 80, Rebâbnâme'de de 162 Türkçe ve yine Rebâbnâme'de 26 Rumca beyit mevcuttur.l3
 
4-İNTİHANÂME
 
Mesneviyât'ın' sonuncusu olan Intitanâme'nin yazılış tarihi 700/1303-712/1312 tarihleri arasındadır.   7000 beyittir ve fâilâtün fâilâtün fâilün veznindedir. Bunun da mukaddimesinde Sultan Veled, hikmet ve vaazların tekrarı lüzumundan ve ilk iki mesnevisindeki hükümleri başka bir şekilde ifade ettiğinden bahsederek konu ve mahiyetini belirtmiş oluyor. Tamamen tasavvufi öğütlerden ibaret olan bu mesnevi de sade ve akıcı bir Farsça ile yazılmıştır.
 
Sultan Veledin bu manzum eserleri arasında güzel ve kuvvetli yazılmış gazeller vardır. Ancak umumiyetle telkin ve öğretme, eğitme amacıyla yazılan ve şiiri şiir yapan duygu ve hayal gibi unsurlar bakımından zayıf olan bu manzumeleriyle, onu bir şair olmaktan ziyade bir nâzım olarak kabul etmek yerinde olur. Bütün manzumelerde hâkim olan yegâne unsur, fikirdir. Esasen "Şiirden vazgeç Veled, çünkü Allah tecelli etti. Nazım, şâirlerin nasibi, mahvolmak ise, senin kaderindir" ve "Şiirin benim için ne değeri var? Benim şâirlerin hüneri olan şiir söylemekten başka bir sanatım var." beyitleriyle Sultan Veledin de şairliği kendisine maletmediği anlaşılmaktadır. O, şiiri gaye değil, vasıta bilmiştir. Nazmının en büyük özelliği kendisinin de şu rubaisinde söylediği gibi, ifadesinin açık ve sâde oluşudur.
 
Bûd rûşen suhenhâ-yı ki goftem
 
Suhen râ muşkil u muğlâk negoftem
 
Hezâran dür-ri deryayı maâni
 
Berâverdem berâ-yi halk suftem,
 
 
 
"Söylediğim sözler aydınlık ve parlaktı. Müşkil ve muğlâk bir söz söylemedim. Mânâ denizinin binlerce incisini topladım ve halk için deldim, deldim"
 
Kâtib Çelebi'nin Keşfü'z-Zunûn adlı kitabında Sultan Veled'in, Nâfı'fılfüru adlı bir eseri daha olduğu yazılıdır. Bu eser hakkındaki bilgimiz, yalnızca isminden ibarettir.14
 
5- Maârif, konusu, mahiyeti, yazılış tarzı ve tarihi:
 
Çevirisini verdiğimiz Maârif, Sultan Veled'in Farsça mensur, tasavvufi bir eseridir ve onun tarikat kuruculuğu yönünü, diğer eserlerine nazaran daha açık olarak göstermektedir. Maârif ihtiva ettiği bahislere nazaran muhtelif uzunlukta elli altı fasla ayrılmıştır. Fasıllara başlamadan önce, Sultan Veled, zamanındaki âlimlerin peygamberlerin ve evliyanın her birinin bir mucize ve kerameti tanın­mış oldukları görünüşe karşı kendisinin bunlardan her birinin her türlü mucize ve kerameti gösterebileceklerine, yalnız onların zamanın ve çevrelerinin ihtiyaçlarını gözönüne aldıklarına inandığını ileri sürüyor ve bu görüşünü:"Evliya ve peygamberlerin Allah'dan ayrı bir varlıkları yoktur. Bunlar, Allah'ın birer âleti hükmündedirler. Allah, her şeyi yapmağa kaadirdir. O halde, bunların da bazı şeyler yapıp, bazılarını yapmamaları söz konusu olamaz. Onların her şeyi yapabileceklerini, her türlü mucize ve kerametleri gösterebileceklerini kabul etmek zorunludur." sözleriyle savunuyor. Bu şekilde Allah'ın birliğini, bütün kudretin onda olduğunu, onun dışında müstakil bir varlığın olamayacağını anlattıktan sonra, ilk fasılda, amelden kastedilen şeyin namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek olmayıp, bunların yardımı ile, insanın ruhunda, manevî bir ilerleme ve gelişmenin meydana gelmesi ve gerçek dindarlığın da ancak bu olabileceğini belirtiyor. Diğer fasıllarda, tasavvufa, tarikata ve şeriata dair ele aldığı konular, özetle şunlardan ibarettir: Evliya Allah'ın sırrıdır. Allah'ın sırlarını bilmek için onun velîlerini tanımak, bilmek lâzımdır. Herkes Allah'ı idraki ölçüsünde anlayabilir. Allah'ın her insandaki tecellisi başka başkadır. Mü'min kullarına olan tecellisi, onların kendi indindeki değerleri nisbetindedir... Allah'ı bulmak için, kâmil velinin sohbetine mazhar olmak gerekir.
 
Fakr yolu, şeriatın özüdür. Gerçek kulluk ise, şeriatın dışına çıkmamakdır. Şeriatın aslı ise, Allah'a yönelmek ve O'na kullukta bulunmaktır.
 
Nebîler ile aynı özellikleri taşıyan veliler de insanları Hakka çağırırlar. Doğuştan iyi olan her muhakkik, bu davete uyar.İnsan, ya muhakkik veya mukallittir: mukallitler davete uymazlar. Bununla beraber insanlar tamamiyle bu cevherden mahrum kalmış değildirler.
 
Allah'a götüren her vasıta doğru ve Hakkıtandır. Bu dış varlığı muhafaza etmek günahtır. Çünkü ikilik küfürdür. İnsan kendi varlığından kurtulup Allah{da yok olunca, Allah'ı görünce Allah olur. Fakat bunu ancak Allah adamı yapabilir. Binaenaleyh Allah'da yok olmuş. Allah adamından meydana gelen harekette hiçbir hatâ olamaz. Nebîler ve velîler de kendilerinden yok ve Allah ile var olmuşlardır.
 
Küfür insanda yenilgiye uğramış ve nefs de mahkûm olunca, o insan Allahsal (Rabbanî) olur. Her şey aslında ona döneceğine göre, insan da her şeyin ve ken­disinin aslı olan Allah'a dönecektir. Bunun vasıtası kâmil bir şeyh veya cezbedir.
 
Şeyh yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Mademki her şey Hak'tandır ve ona döneceğiz, o halde biran önce dönmek ve mesafeyi kısaltmak için bir şeyhe tâbi olmak gerekir. Allah, yeryüzüne nebîleri, insanları hidâyete yöneltmek ve dalâletten kurtarmaları için gönderilmiştir. Şeyh ve nebiler aynı durumdadırlar. Allah, şeyh suretinde Allahlık eder. Her şeyin var olmasında bir neden vardır. İnsan da Allah'ı bilmek için yaratılmıştır. Bunun için Allah'ı bilme yolunda her an iler­lemesi gerekir. Yalnız, Allah'ın zatı hakkında düşünmeyip ancak sanatı üzerinde düşünmelidir. İnsanda doğrudan doğruya Allah'ın zatını anlama gücü ve yeteneği yoktur.
 
Hak velîlerinin kibir ve tevazuları da tamamiyle Allah'dandır. Bir şeyin iyi veya kötü olabilmesi, Allah'ın rızasına uygun olup olmamasını gerektirir. Fakat kendi varlığından ve benliğinden tamamiyle kurtulup, boşalan Allah ile dolan bir insanın işlerinde Allah'ın rızası artık söz konusu olamaz. Böyle bir kimsenin yaptığı her şey tamamiyle Allah'ın rızasına uygundur. Çünkü meydana gelen her iş aslında Allah'dandır. Bunları iyi, kötü diye ayıran kâfir olur. Allah'ın işlerine itiraz etmemek lâzım geldiği gibi, tarikatta da müridin Allah ile dolu olan şeyhinin işlerine karışmaması ve onları olduğu gibi kabul etmesi zarurîdir. Tevhid âleminde tâlib ile matlup birdir. Bunları ayrı olarak gören ne tâlibdir, ne de matlub.
 
Allah, yerin ve göklerin nurudur. Her şeyin canıdır. Bu nurdan ancak mü'min bir kulun gönlünden parlayarak etrafı aydınlatır; yani Allah mü'min kulunun gönlünde tecelli eder. Allah için ölenler, görünüşte, ölü, gerçekte Allah'ın huzurunda ve dindirler. Asıl ölüm, bu şekilde ölmemektedir. Gerçek hayata sahib olan Allah ile kaim ve Allah'ın yeryüzünde halifesi olan bir velidir. Bütün bu görülen çeşitli şeylerden Allah'ın birliğine doğru gitmek lâzımdır. Hakikatte suretler, mânadan haber verirler. Herkes mânayı doğrudan doğruya kavrayamaz. Bunu yapabilmek için her mâna bir suret kalıbına girmiştir. Akıllı bir insan, her şeyin suretinden, hayalinden o şeyin gerçeğini arar. Bu âlem de âlemin aksi ve gölgesinden ibarettir. Bu âleme gönül bağlayanlar, hiçbir şeye eremezler. O âlemi ananlar ise ölümsüzdürler.
 
Kendini bilen Allah'ı da bilir. Benlik ve bizlik bütün kötülüklerin aslıdır. Hakk yolunu katetmek için dert çekmek, sadakat göstermek, şevk ve aşk gerek. Bir insan, maddî varlığından tamamiyle kurtuluncaya kadar kendinden emin olma­malıdır. Bu duygular, daima büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Tehlikeyi uzaklaştırmak için büyük bir sadakat ve aşk lâzımdır. Çünkü aşk ölmez, ebedîdir. Yaşamak için Allah aşkı ile ölmek lâzımdır.
 
Amel ve tâat insanın aslını değiştirmez. Bunlar, ancak insanda yaratılıştan var olan cevherin ziyan olmamasını temin ederler. Amel vacibtir. Uyanık bir kul Allah'ı sebepler perdesinden görebilir. İbâdet ve tâatta bulunup Allah'dan yardım diler.
 
Dünya ehline, dünya için tevazu göstermek yanlıştır. Tevazu, Allah'ın rızasına uymak için gösterilmelidir. Bu tarz bir davranış, o insanın Allah hakkındaki düşüncelerinin ifadesidir.
 
Şeyh ve velilerin önünde izzet-i nefsini yokeden, zulmü ve büyüklenmeyi bir tarafa bırakan bir insan, mutlaka Allah'ın inayetine mazhar olur. Dervişlere saygı göstermek lâzımdır. Sevgi ve düşmanlık da Allah'ın rızası için olmalıdır.
 
Herkesin sırrını Allah ve Allah adamları bilir. Bunlardan başkaları için bu sırlar, bu dünyada gizlenmiştir. Kıyamet, benlik perdesinden kurtulmaktan, dalâlet perdesini yırtmaktan ve Allah'ın kemal güneşini müşahade etmekten ibarettir. Bunlar da, nebilere bağlanmakla mümkün olabileceğinden, nebilerin ve peygam­berlerin varlığı bir Kıyamettir. Onlar olmadan kimse, Allah yolunda yürüyemezdi. Allah, yeri ve gökleri, hülâsa buâlemi nebiler, abdallar, sâlihler ve âbidler için yaratmıştır. Bunların mirası da su ve topraktan yaratılmış çocuklara değil, gerçek manevî çocuklara intikal eder. Yeryüzü mülküne ancak sâlih ve âbid kullar vâris olurlar. Ve yeryüzü mülkü tamamen sâlih dervişlerindir.
 
Yaratıklar üç türlüdür: Hayvan, insan ve melek. İnsanın ilmi ve nutku melekî, cismi ise hayvanidir. İnsan, bu cismanilikten yani beşerî vasıflarından kurtulduğu, yani ölmeden evvel öldüğü zaman melek olur.
 
Allah adamı, içinde bulunduğu her halde taâttedir. Çünkü bütün âlem bilerek veya bilmeyerek Allah'ı ibâdet ederler. Her faydalı iş, bir nevi ibadettir. Allah'ı bulan her şeye karşı doymuş olan bin insan güneşe benzer. Güneş gibi varlığı ile her şeye nur verir. Başkalarına muhtaç değildir.
 
Allahdan başka her şey yok oldu. Varlığın aslı, bu anlamda yokluktur. Binaenaleyh varlıktan kurtulup yokluğa koşmak, bunun için de aşk ve vecd lâzımdır. İnsanlar suret, hayal âleminde yaşadıklarında mânevi ve hakiki varlık­ların tadını bilemezler. Bunun için, Allah, Cennetin güzelliklerini ve Cehennemin azaplarını insanlara bu âlemde türlü türlü örneklerle göstermiştir. Suretler fânidir. Suretlerin bulunduğu bu dünyada fânidir. Beka, mânaya mahsustur.
 
Mü'min bir kulun, niyeti amelinden hayırlıdır. Amel bedenin, niyet kalbin işidir. Kendisinin, Allah'ın bir âleti olduğu hakikatini bilen, Allah'a ulaşır.
 
İnsan, görünüşte küçük, gerçekte büyük bir âlemdir. Bütün nebiler, velîler ve vâsıllar aynıdır. Bunlardan birini görmek, hepsini görmekle birdir. Nebiler muma benzerler. Vahiy nuru ise bu mumun şuleleridir.
 
Namazda Allah'ı görüyormuş gibi bulunmak lâzımdır. Din yolu, hizmet ve ibâdetle katedilir. Geçmiştekiler, Allah'a bu şekilde ermişlerdir. İlim ve münazara insanı hiçbir zaman amacı olan Allahya eriştirmez.
 
Bilginler nebilerin vârisidir. Fakat bu bilginlerden, velîleri ve âşıkları kastediyoruz. Bunların bilgisi, kendiliğinden doğmadır. Kitaplardan öğrenilen bilgilerle nebilerin ve velîlerin bilgisi bir olmaz. Taklidi ilimle kimse bu dünya zindanından kurtulamaz. Velîlerin bilgisi, insanı diriltir. İşte bu cins bilgilerle kısaltılmış olan bilgiler, velîlerin vârisi olurlar.
 
Bazı kimselerin şeyhten uzak bulunmaları, ona yakın olmalarından daha hayırlıdır. Allah nebilerinin ve velîlerinin emir ve menettikleri şeylere karşı koyanların sonu ebedî dalâlettir. Kendini bu emir ve menedilen şeylere feda eden, kendi isteklerini bırakıp Allah'ın irâdesi, Kur'an'ın hükmü, velîlerin öğütleri ve kendi içlerinden gelen ilhamla yaşayan kimse nadirdir. Bundan başka, Kur'an ve Hadîs'in aracılığı olmadan hareket edebilen kimse de vardır. Bunlar, "Allah dilediği şeyi yapar" sırrına mazhar olmuşlardır. Kul olan, kendi arzularını terkedip Allah'ın arzusuna uyar. Böyle hareket eden bir kul, sülûkün sonunda öyle bir dereceye erişir ki, burada her ne yaparsa Allah'ın emri ile yapmış olur. Bu dereceye gelmiş ve bu sırra ermiş olan bir kulu, vâsıllar ve Allah'ı bilenlerden başka pek az insan kabul eder ve ona inanır.
 
Cisimler kesif, ruhlar ise lâtiftir. İnsanın, canını bedeninde görmesi gibi Allah'ı da canında görmeğe çalışması lâzımdır. Çünkü beden, candan can da Allah'dan diridir. Kendini gören, Allah'ı da görür. Süflî, ulvî, nur ve zulmet olarak ne varsa, hepsi insandadır, insanın varlığında, iç âleminde Miraç vardır. Allah'ın kulları makbul ve makbul olmayan olmak üzere iki türlüdür. Yetmiş iki milletten yalnız biri Allah'ın indinde makbuldür. Bunlar da kullar ve âşıklar olmak üzere iki kısımdır. Peygamberler kullukta kâmil ve mertebe itibariyle meleklerden daha üstündürler. Âşıklık ise, vehbîdir.
 
Allah'ın işlerini, Allah için doğru yapmak gerekir.
 
Bu dünya, bir hayaldir, rüyadır ve bir Cehennemdir. Bunlardan vazgeçmek ise Cennet'e kavuşmaktır. Fakat bunu yapabilmek, çok güçtür.
 
Allah'dan başka bir kurtarıcı yoktur.
 
Evliyaya keramet gösterdikleri için bağlanmak doğru değildir. Bâtıl ehli, Hakk'a yabancıdır. Hikmet marifet, gerçek sırlar ve menedilen şeyler, herkesin manevi besini olamaz.
 
Dervişin dünya ve dünya ile ilgili her şeye yi. çevirmesi lâzımdır. Çünkü dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. İbâdet ve Allah'a kullukta gevşek davranmak, yolunu kaybedenlerin ve görünüşte dindar olanların belirtileridir. Allah erleri Allah'ın sıfatı ve ahlâkı ile sıfatlanmış ve ahlâklanmışlardır.
 
İman, zevk ve şevkten ibarettir. Varlıktan geçmedikçe insan, mutlak yokluk­ta uçamaz. Benliksizfik âlemine benlikle mahrem olunabilir mi? Azizlerin sohbeti, uzletten vahdetten, müşahade ve riyazetten daha faydalıdır. Şeyhin bir soh­betinden elde edilen fayda, yıllarca ibadet etmekle elde edilemez. Çile çıkarmak, evliyanın âdeti değildir. Muhammedîler için bidattir.
 
Allah'ın tasavvufu gönüldedir. Hayırlı işler aklın sıfatıdır. Esas olan akıldır. Amel ayrıntılardır.
 
Bir bakışta bütün kerametini müride verebilen şeyh, gerçek şeyhtir. Mürid, şeyhin hizmetinde bulunur, şeyhten faydalanırsa, sonunda şeyhin aynı olur.
 
Allah ile meşgul olmak, zahiren dünya malı ve kaydından kurtulmak değildir. Şeriatlerdeki ihtilâflar onları ortaya koyan peygamberlerin tabiatlarındaki ihtilâftan meydana gelmiştir.
 
Bütün ruhlar, bedenlere inmeden evvel birdiler. Aralarında gerçek bir ülfet vardır.
 
Maârifte görüldüğü gibi, tevhide ve tasavvufa ait akideler, tarikat âdabına ve şeriata dair kurallar her fasılda, muhtelif vesilelerle ortaya koyularak, âyet ve hadîsler ile teyid edilmiştir. Sultan Veled inanç ve görüşlerini açıklamak için meşhur kıssalardan, babasının ve kendisinin şiirlerinden Senâi ve 'Attar'dan faydalanmıştır. Bunlardan ayrı olarak verdiği kendi öz buluşları olduğu anlaşılan örnekler, esere başka bir özellik kazandırmıştır. Ayetler, Hadisler ve bilhassa Mesneviden alınan beyitler, mısralar, rubâîler, sık sık tekrar edilmiş olduğu halde, Sultan Veledin kendi buluşları olan bu örnekler her yerde başka başkadır. Tekrar edilen âyetler, hadîsler, manzum parçalar, meseller de esere yeknasaklık ver­meyip, aynı mahiyette, fakat çeşitli yollardan ve çeşitli suretle ifade edilen mese­leleri birleştirmektedir. Bazı fasıllarda aşağı yukarı aynı bahislerin tekrar edildiği görülür. Risâle-i Sipehsâlâr'da, herhangi bir hususta güçlükleri bulunan mürîd-lerin, Sultan Veledin manzum eserlerine ve mensur sözlerine başvurduklarını, bunlarda müphem ve müşkil görünen kısımları Sultan Veledin tekrar açıkladığı yazılıdır. Bu, bize tekrarların nedenlerini anlatmış olduğu gibi, Maârifin ne gibi bir ihtiyaç karşısında ve ne şekilde tertip edildiği hakkında da bir fikir veriyor. Sultan Veled,   Maârifi meselâ İbtidanâmesi gibi,   belli bir süre   içinde   başlayıp bitirmemiştir. Bu, muhtelif tarihlerde kendisinden sorulan suallere verdiği cevap­ları tesbit ve bilhassa telkin etmek istediği fikirleri de bunlara ilâve etmek suretiyle, yani parça parça yazılarak meydana getirilmiştir. Eserin kırk dördüncü faslı şu şekilde başlar: "Tacüddinu'l-Buharî, Hazret-i Veled'den -Allah onun gölgesini uzun, bereketini çok etsin - şunu sordu; Sultan Veled, karşılığında şunları buyurdu." Bilhassa bu fasıl eserin anlattığımız şekilde meydana geldiğine büyük bir delil teşkil etmektedir... Sultan Veled adı geçen kimsenin sorusunu cevap­landırırken yanında bulunanlardan biri söylenenleri yazarak Sultan Velede veriyor, o da gerekli düzeltmeyi yaptıktan sonra diğer fasıllarına ilâve ediyor. Dua ve ifade tarzı bize bu şekil bir izaha imkân vermektedir. Yine eserin elli iki ve elli üçüncü fasıllarını Eflâkî, Şeyh Salâhaddin'in sözleri olarak aynen yazmıştır. Bu ikişer cümlelik fasıllar ifade bakımından olduğu gibi, şeklen de ötekilere benzemiyor. Bunlardan sonra gelen fasıllar ise her bakımdan diğer fasıllarla aynı özellikleri taşımaktadırlar. Dört yazmada da bu iki fasıl bulunduğu için sonradan ilâve edilmiş olma ihtimali zayıf görünüyor. Bu, ilâve keyfiyetini de yazarın zamanında kabul etmek zorunlu görünüyor. Bu iki örnek de eserin doğrudan doğruya kaleme alınmayarak parça parça meydana getirildiğini açıklıyor. Fakat daha önce de söylediğimiz gibi, genellikle fasıllar arasında büyük bir konu, ifade ve amaç birliği vardır. Yalnız parça parça meydana geldiği halde her bakımdan bir bütünlük gösteren bu esere, Büyük Bahaeddin Veledin Maârif adını verdiğini kesin olarak söylemeliyiz. Çünkü Eflâkî, diğer eserlerini, divanı ve mesneviyâtı, diye adlariyle yazdığı halde Maâriften hiç bahsetmemektedir. Sonra, Sipehsâlâr sahibi de bir vesile ile eserden, "Sultan Veledin mensur sözleri," şeklinde bahsediyor. Eğer bu kadar önemli bir eser daha o zaman adını almış olsaydı, Eflâkî bu derece bilmemezlikten gelmeyecek, Sipehsâlâr sahibi de adını bildirecekti. İran'da taş basması olarak basılan eser, (1333) Sultan Veledin olduğu bilindiği halde, Mevlânâ'nın Fihi Mâfîh'inin ikinci cildiymiş gibi, "Fihi Mâfîh'in ikinci cildi", adını taşıyor. Bunu Mevlânâ'ya hürmeten yapmış oldukları düşünülebileceği gibi, esas alınan veya görülen nüshaların asıl adını taşıması ihtimali de vardır. Sultanü'l-Ulemâ Muhammed Bahaeddin Veledin üç ciltten ibaret eseri ve Burhaneddin Muhakkikin bir kitabı, Maârif adını taşımaktadır. Veled Çelebi, Şems'in de aynı isimde bir eseri olduğunu söylüyor.15 Buna nazaran aynı mahiyette olan eserlerin adına uyularak sonradan bu esere de Maârif adının verilmiş olması mümkündür. Bazı yazmalarda da Maârifnâme, adını taşımaktadır. Bu eserin yazarının diğer eserlerinden sonra meydana gelmiş olması muhakkaktır.
 
Eğer, meselâ İbtidanâme'sinden evvel böyle bir eseri olsaydı Divan gibi bundan da Sultan Veled: "Büyük babama uyarak da Maârifi yazdım," diye bahsederdi. Diğer iki mes­nevisinde de bu eserine dâir bir şey söylemiyor. Maârifin de İntihanâme gibi, Hicri 700 ile 712 tarihleri arasında yazılmış olması mümkündür.
 
Yüzyıllarca önce yaşamış büyük bir topluluğun, düşünce ve duygusuna hâkim olan inanç, düşünüş ve görüşleri büyük bir açıklıkla ifâde ve her yönüyle ihtiva etmesi bakımından Maârifin değeri ve önemi, büyüktür.
 
Sultan Veled'in düşünce yönünden değerli olduğu gibi nev'inin, tarzının teknik özelliklerini de tebarüz ettirebilen nesir dili, nazmına nazaran daha zen­gin; fakat daha kapalıdır. Seçili cümleler ve müteradif kelimelerin bolluğu çeviri­de Türkçe karşılıklarını bulmakta güçlüğe yer vermiş olup, eserin hacmini küçült­meğe yetkili bulunmadığımızdan bütün çabalarımıza rağmen, Türkçemize yabancı bazı kelime ve tertipleri aynen almak zorunluluğu kendiliğinden doğmuş­tur. Bununla beraber Maârifin üslûbu, genelde sade ve sağlamdır.
 
Çeviride karşılaştığımız birçok güçlükleri halletmek suretiyle daima değerli yardımlarını gördüğüm Hocam Prof. Necati Lügal'i (ölümü 1964, Ankara) burada minnet ve şükran duygularımı tekrarlayarak rahmetle anarım.
 
Maârifin gördüğümüz, belli başlı yazma nüshaları şunlardır:
 
1- Çeviriye esas olarak almış olduğumuz Dr. Feridun Nafiz Uzluk'a ait yazma nüsha: Kahverengi meşin citdli, miklablı, 362 sahifelidir. l9xl2.50cm. ebadında, yazının kapladığı kısım ise 8.5x14.5 cm'dir. Sahifede on beş satır vardır. Başında güzel bir tezhip mevcuttur. Diğer sahifelerdeki yazılar da müzehhep çerçeveler içinde bulunmaktadır. Ayetler, hadîsler ve mesnevi, nazım, şiir rubai, beyit ve mısra gibi başlık mahiyetinde olan kelimeler surhla yazılmıştır. 55 fasıl olup yazısı ta'fik, kâğıdı abadîdir. Sonuncu bahis, insanlara akılları nisbetinde söz söyleyiniz, ibaresiyle sona erdikten sonra sahife yırtılmış, sonradan başka bir kâğıtla tamamlanarak, "Sultan Veled'in Maârifi tamam oldu. Allah onun aziz olan ruhunu takdis etsin," yazılmıştır. Bu şekilde müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir.   Diğer yazmalarla mukayese edilince güvenilir bir yazma olduğu görülmektedir.
 
2- Millî Eğitim Bakanlığı kitaplığında bulunan 3 No.lu yazma nüsha: Yeşil ciltli, 103 varaklı, 19,5x14 ebadında ve yazının kapladığı kısım, 17.5x10.5 cm'dir. Her sahifede 26 satır vardır. Başında tezhip mevcuttur. Yazılar surhla çizilmiş çerçeveler içindedir. Bunda da âyetler, hadîsler ve mesnevî, nazım, şiir, beyit gibi kelimeler surhla yazılmıştır. Kağıdı abâdî, yazının nevi ta'liktir. B>u nüshada 33 fasıl vardır. Yalnız ilk nüshada ayrı ayrı gösterilen fasılların birçoğu, bu yazmada tek fasıl olarak gösterilmiştir. Bu bakımdan fasıl adedi, diğer nüshalara nisbeten eksiktir. Rıdvan adlı bir müstensih tarafından 1020/1611 tarihinde istinsah edilmiştir.
 
3- Konya Eski Eserler Müzesi'nde 2152 numarada kayıtlı bulunan yazma nüsha: Parlak, kahverengi meşin cildlidir. 300 sahife ve her sahifede 17 satır vardır. Baştarafta çok güzel ve zarif bir tezhip mevcuttur. İnce, parlak, açık sarı renkte bir kâğıda güzel bir ta'likle yazılmıştır. Ayet, hadîs ve büyüklerin sözlerinin altı kırmızı mürekkeple çizilidir. Ebadı, 20x12.55, yazının kapladığı kısım ise 7.8x14.2 cm.dir. 52 fasıl vardır; müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir.
 
4- Konya Müzesi'nde 149 numara ile kayıtlı bulunan yazma nüsha; cildi, 278 sahife ve 23.7x16.5 ebadındadır.Her sahifede 19 satır vardır. Yazılar çerçeve içine alınmamıştır. Sahife kenarlarında Arapça bazı ibareler yazılmış ve birçok sahifelerde rutubetten yazılar silinerek okunulmaz hale gelmiştir. Kalın ve koyu renkli bir kâğıt üzerine kalın nesihle yazılmış. Yazısına ve kâğıdına dayanılarak eski bir nüsha olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da müstensihi ve istin­sah tarihi belli değildir. 42 fasıldır. İlk nüshanın fasıl adedinin fazla oluşu bunlar­da bir fasıl olarak görülen bazı fasılların ilk nüshada iki ve üç fasıl olarak gös­terilmiş olmasındandır.
 
Maârifin İstanbul kitaplıklarında çok daha eski ve kıymetli yazmaları olduğu daha sonraki araştırmalarımızda görülmüştür.
 
Maârif ilk önce I949'da Meliha Ülker Tarıkâhya (ANBARCIOĞLU) tarafın­dan dilimize çevrilerek, Dünya Edebiyatından Çeviriler Şark İslâm Klasikleri: 19 serisinde, İstanbul Millî Eğitim Basımevi'nde 1949, basılmıştır.
 
Meliha Ülker ANBARCIOĞLU
 
 
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(1) Mevlânâ Celâleddin Rûmî, eskiden beri Belh'te yaşayan bir Türk ailesine mensup bulunan, nesebini Ebubekir'e kadar çıkaran, Eflâkîye göre Harzamşah'la akrabalığı olan, bazı kaynaklara göre Harzemşah Mehmed Tekeş'in etkisiyle veya Moğol istilâsı yüzünden 616-618/1219-1221 tarihleri arasında Belh'i terkederek Bağdad ve Hicaz'a gelip buralarda birkaç yıl kaldıktan sonra, Anadolu'ya gelen, Erzincan veya Lârende'de birkaç yıl oturarak, Selçuk Sultanlarından I.Alâeddin Keykubat'ın daveti üzerine Konya'ya gelerek yerleşen ve burada yine Eflâkfye göre 628/1230 tarihinde ölen Sultanü'l-Ulema Mehmed Bahaeddin Veled'in oğludur. Bahaeddin Veled, 628 tarihine kadar yaşadığına göre, 623 yılında doğan torununa adını bizzat kendisi ver­miş olabilir.
 
Sultanü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'in hayatı, düşünceleri ve eseri için bak: Dr. Mahbub Serac, Mevlânâ-yı Belhî ve Pedereş, Kabil 1340 HŞ; Ma'arif-i Muhammed ibn Hüseyin Hatibi-yi Belhî meşhur be Behâ Veled be tashihi-i Bediu'z-zaman Furuzanfer Tahran, Çaphane-i Meclis, 1333 HŞ. (önsöz, S.Elif-Mâ).
 
(2)Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Mektubât, neşr-i Yusuf Cemşidî pûr-Gulâm Hüseyin-i Emin, Tahran 1956; S. 140,62.mektup.
 
(3) Burada Mevlânâ, Şeyh Salâhaddin'den, bizim Şeyh Salâhaddinimiz, diye bahsediyor. Mevlânâ, Salâhaddin Zerkûb'u 652/1254 tarihinde mür"îdlerine şeyh tâyin etmiştir. Buna göre, Sultan Veled'in bu halvete girdiği zaman, Eflâki'nin dediği gibi, yirmi yaşında olmayıp, en az yirmi dokuz yaşında olması gerekir. Sultan Veled, birkaç defa halvete girmiştir. Eflâkinin, bununla diğerlerini veya daha öncekileri karıştırmış olması ihtimal dahilindedir.
 
(4)Bak: Mektubât-ı Mevlânâ, S.77-78; Manâkıb al-ârifîn, S.399.
 
(5)Mektubât-ı Mevlânâ, S.127-128
 
(6)Bak: Mesnevi-yi Veledî, ma'rûf be Velednâme-i Bahaeddin Sultan Veled, neşr-i Celâl Humâî, tahran 1315 HŞ.S.123.
 
(7)Bak: Veled-nâme, S.l 27;Manâkıb al-ârifîn, S.340.
 
(8)Mevlevîlik tarikatı için Bak: Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik, İstanbul 1953; I.A.C. 11.S.32, Tahsin Yazıcı Sultan Veled Maddesi
 
 (9) Eflâkî ölüm tarihini, 712 senesi Receb ayının 10'ncu gününe rastlayan bir cumartesi gecesi (11 Kasım 1312) olarak bildiriyor. (Manâkıb al-'ârifîn S.449) Sipehsâlâr Risâlesi'nde ise "96" yıl yaşadığı ve 716/1316 tarihinde öldüğü yazılıdır. Buna göre Sultan Veled'in 623/1226'da değil, 620/1223'de doğmuş olması gerek; Mevlânâ on sekiz yaşında evlendiğine göre, 622 yılına rastlıyor, Veled'in 620'de değil, 623'de doğması zorunludur. Ömrü de genellikle doksan yıl olarak kabul edildiğinden Sipehsâlâr'ın bu hususta biraz mübalâğa ettiğini kabul etmek gerekir.
 
(10) Bak: Cavahir al-Mudia fi Tabakat al-Hanafiya, Haydarâbâd 1332, s.ll, 120.
 
(11)Divan, 1941 yılında Ankara uzluk Basımevi'nde Feridun Nazif Uzluk tarafından "Divan-ı Sultan Veled" adıyla ve bir önsöz ile birlikte bastırılmıştır; Bak: I.A. Sultan Valad Maddesi
 
(12) İbtidanâme, Hicrî Şemsî 1357 yılında Tahranda Hüseyin ikbal adlı bir kitapçı tarafından (Velednâme) adlı altında bastırılmıştır. Başında Celâl Hümâî tarafından yazılmış 128 sahifelik etraflı ve çok faydalı bir önsöz vardır; Sultan Veled, İbtidanâme, çeviren Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara 1976, Önsöz S.XV-XXI.
 
(13) Xlll'ncü yüzyıl Anadolu Türkçesi'nin ilk manzum örneklerinden olmaları bakımından büyük bir değer taşıyan bu Türkçe manzumlar Veled Çelebi İzbudak tarafından 1925 yılında (Divan-ı Türk-i Sultan Veled) adı altında neşredilmiştir. Ayrıca müsteşriklerden Radloff C.Salemann ve Simimou tarafından da incelenmiş ve neşredilmiştir. Radloff, Die Seldchukischen Verse im Rebâb-Nâmeh (Melanges Asiatique Tires du Bulettin de L'academi imperiale des sclences de St. Peterzburg, Tome X.S. 1 73-245) C.Salemann, Noch enfem aidle Seldschukischen Verse Von C.S. Melanges Aslatique Tires du Bulettin de L'academi İmperiale des sciences de St. Petedzburg, Tome X.S. 1890. Simirnou, les vers dits Seidjouk et le christanisme Turç, Dans actes du XI eme Congres International des Oriantalltes, Paris, 1899.R 143 et suiv M.Hartman, Der İslamische orient III. İmpulitische Briete aus der der türkci, Leipzig 1910 R 193 sur les vars Seldjoukides; Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, istanbul 1985, S. 10-42; İ.A.Sultan Valad Maddesi; Rababname-i Sultan Valad, Dr. Ali Sultanî Gerd-Feramevzi Neşri, Tahran 1980.
 
(14)Keşf-ü'z-Zünûn, Maârif Matbaası, 1943, C.ll. s.1922; Ibtidâ-nâme, önsöz S.XIV
 
(15) Hazret-i Şems'in dahi bir cila1 mensur Ma'ârif i olup, bâlâda söylediğim yaran buna da Hirka diye ayrı bir ad koyup, kendilerine ayırdıkları Divan-ı Sagir vesaire idadında havasa ait İstanbul 1937 (S. 111), Şems'in bu eseri "Makalât -ı Şems" adıyla da tanınır. Bak: Makalât-ı Şems-i Tebrizî, Yücel Tankaya Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Kürsüsü'nde yaptırılan Doktora tezi-1972, Ankara).
 
MAÂRİF-İ HAZRET-İ SULTAN VELED
 
 
 
 
Esirgeyen, bağışlayan Allah'ın adıyla başlarım.
 
Nebîler ve velîlerin her biri, bir mucize ve keramet ile mahsus ve meşhur idiler.
 
Bilginler ve doğruyu arayanlar (muhakkikler): "Ulu Allah onlardan her birine bir şey bağışladı, birine verdiği şeyi, öbürüne vermedi." derler.
 
Veled der ki: "Peygamberlerin her biri, her türlü mucize ve kerametleri tamamen ve mükemmelen göstermeğe muktedirdir;fakat onların her biri, zamanın ihtiyacı ve o zamanda yaşayan insanların arzuları ölçüsünde bir mucize göstermiştir."
 
Bu fikrin aydınlanması için örnekler verelim: meselâ kuyumculuk, ayakkabıcılık, terzilik ve bunlardan başka sanatları da bilen bir kimse, birtakım insanlar için elbise dikince: "Bu adam yalnız elbise dikmeği bilir" demezler veya fıkıh ve hey'et bilen hekimliğe vâkıf olan bir bilgin, bir hastayı iyileştirirse, bilgisi bundan ibarettir, denilemez. O, muhakkak zamana, işe ve ihtiyaca göre, bildiği şeylerden yalnız bir tanesini göstermiştir.
 
Bunun gibi, değirmeni döndüren su için akıllı bir insan: "Bu su, yalnız bu değirmeni döndürmeğe yarar," der mi? Bu, su bilindiği gibi pek çok işe yarar. Hem çamaşırları arıtır, hem tarlalara ve bağlara tazelik ve canlılık verir, otlar ve çiçekler bitirir. Sadece, bu değirmenin bulunduğu yerde, değirmeni döndürmektedir. Eğer onu bağ ve kırlara doğru bırakırsan aynı su, orada daha başka işler görür.
 
O halde bir peygamberde de bütün mucize ve kerametler mevcuttur; fakat o, zamanın ve kavminin ihtiyacı kadar mucize ve kerametler gösterir. Öyle ise, bütün peygamberlerde mevcut bulunan mucizelerin ve keramet­lerin hepsi, her birinde ayrı ayrı ve tamamiyle mevcuttur. Yalnız şu kadar var ki diğer mucizeleri de göstermeğe muktedir olduğu halde, bunlardan ancak birini göstermiştir. Daha başkalarını da gösterebilir.
 
Peygamber, Allah'ın mazharı ve âletidir. Hakkın önünde fâni ve yok olmuştur. Allah her şeye kaadir değildir, demek doğru olmaz ve imkânsızdır. İşi yapan (faal) Allahdır. Onlar, kâtibin elindeki kalem gibidirler. Kalemin çizdiği her şeyi, hakikatte kâtip çizmiştir. Veya bir insanın elindeki ok ve yaya benzerler. Okun fırlaması yaydan değil, insandandır. Bunun için Ulu Allah:1 Ey Muhammed attığın oku sen atmıyorsun. Onu atan biziz. Biz ki Allah'ız, yaptığın her şey bizim istek ve buyruğumuzladır. Bunda senin ne yerin olabilir? Çünkü işi biz yürütüyoruz ve bizim isteğimiz yerine geliyor. O halde her kim seninle döğüşür, savaşırsa bunları bizimle yapmış olur ve her kim sana uyar, senin buyruğunu yerine getirir ve seninle dost geçinirse bizimle yapmış olur." buyurmuştur.
 
 
 
FASIL: 1
 
 
 
Biri: "Asıl olan şey ameldir" dedi. Bu hususta söylenecek söz, bundan ibaret değildir. Ameli hakkıyle anlatabilmek için, bir kimsenin ortaya çıkıp ameli nasıl anlıyabilirsin?
 
Sen amelden, namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, geceleri uyu­mayarak ağlayıp inlemeyi ve perhiz etmeyi anlıyorsun. Halbuki bunların hiçbiri de amel değildir. Bunlar ancak amelin sebepleridir. Hepsini yaptığın zaman bunların sende bir etki sağlaması mümkündür. İşte o zaman sen, ibadet etmiş ve olduğundan başka bir şey olmuş bulunursun.
 
Kur'anda2: Namaz seni günahtan, suç işlemekten, kötülükten, noksan ve kusurlardan ve isyandan korur, temizler, buyrulmuştur. İşte senin bunları yap­mamış olman ve bunlardan temizlenmiş bulunman ameldir. Eğer kendini bunlardan kurtarmamışsan, namaz kılmamış sayılırsın. Bunun için Peygamber -O'na Selâm olsun namaz kılmış olan bir kimseye: "Namaz kılmadın, kalk namaz kıl" (H.Ş.). diye buyurdu. Bunun üzerine o adam kalkıp namaz kıldı. Tekrar: "Kalk namaz kıl, namaz kılmadın" buyurdu. O adam yine kalktı ve namaz kıldı. Peygamber bu defa da: "namaz kılmadın" dedi ve sonunda: "Kalb huzuru olmadan, namaz kılmak doğru değildir" (H.Ş.) buyurdu.
 
O halde ortaya koymuş oldukları bu rükû, sücûd ve kıyamı yerine getirmekle, gerçek amel yapılmış olmaz. Yani dinde ortaya konulan bu dışla ilgili hareketleri yapmakla amel yerine getirilmiş olamaz.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(1)Attığın zaman sen atmadın fakat onu Allah attı. Kur'an, SûreıVIII, Âyet:! 7)
 
(2)(Kur'an, Sûre:28, Âyet:44.)
 
 
 
Hakikî amel, içi değiştirmektedir. Nitekim insan tohumu, ana rahminde şekilden şekle girer. Alâka ve mudga olur. Nihayet insan şeklini alır, canlanır, dünyaya gelir, büyür ve bir insan olur.
 
İşte bu türlü değişmek, aşağı derecelerden yukarı derecelere çıkmak, amelidir. Miraç dedikleri de bu tarzda olur. Yukarıda anlatıldığı gibi kul da bir halden bir hale döner. Bu sırada meydana gelen ikinci hal, birinci halden; üçüncü hâl ikinci hâlden daha iyidir. Böylece bu, sonsuz olarak devam eder. Peygamber Hazretleri - O'na selâm olsun-: "İki günü bir olan kimse aldanmıştır" (H.K.). buyurmuştur.
 
Hadîste: Dünya ahretin tarlasıdır, varit olduğuna göre, bu dünya pazarında her kulun ekmekte, yani yarın ahrette sevabını görmek maksadiyle ve iş yapmak hususunda ilerleyişinde, iki günü bir olmuş, her gün manen ilerlememişse o kimse aldanmıştır. Çünkü insanın günden güne hattâ her an manen ilerlemesi lâzımdır.İşte gerçek anlamda amel budur. Böyle bir ameli insanlar nasıl görebilirler? Bunu ancak Allah görür ve bilir.
 
Ulu Allah: "Benim dostlarım, benim kubbelerimin altında gizlidirler. Onları benden başka kimse bilemez" (H.K.). buyurmuştur.
 
Netice itibariyle bilgi (ilim) amele namaz, oruç gibi bedenî işlerden ve amelden daha yakındır. İlmin amelden ayrı olması ve ona faydası dokunmaması mümkün olabilir mi? Halbuki bedenî hareketlerin amelden ayrı bulunması ve amele faydası olmaması daha çok mümkündür. Çünkü inatçı, kötü niyetli ve iki yüzlü (Cehud), münafık (müslüman görünen) bir kimse zahiren bedenî ameli yapmış olabilir; fakat dinin asıl hükmünü yerine getirmiş, hakkı ispat etmiş sayılmaz. Eğer bunları bilseydi ve yapabilseydi zaten bu vasıflara lâyık olmazdı. O halde halkın gördüğü ibâdetlerden, âyinlerden, mezheblerden anlatılan ve gösterilen şeylerin hepsi, amelin aslı, kendisi olmayıp sebepleridir.
 
Bersisa, yıllarca hakikattte hiçbir zahidin yapamıyacağı bir şekilde ibadette bulundu. Yani zahirî ameli yerine getirdi. Fakat sonunda kâfir olarak öldü. Bunun gibi İblis de binlerce yıl gökte ibadetle meşgul oldu. Eğer bu zahirî ameller onda bir etki yapmış olsaydı Allah'dan: "Adem'e secde et!" emri gelince, secde ederdi. İsa - O'na selâm olsun - zahirî amelleri yapmamıştı; fakat gerçek ameli o yaptı. Çünktü birdenbire çocukluk halinden ihtiyarlık haline geçti ve Muhammed Mustafa'nın kırk yaşında iken iddia ettiği aynı dâvayı ve vahyi o daha beşikte iken beyan eyledi.
 
Peygamber: "Ben Allah'ın bir kuluyum. Bana gökten bir kitap indi. Allah beni Peygamber yaptı ve beni kerim kıldı. (Kur'an, Sûre: 19, âyet:30-31)" buyurmuştur. Gerçek amel senin bulunduğun halde, her an başka bir hale geçmen ve manen ilerlemendir.Bunun gibi, iksiri bakır üzerine döktüğün zaman, bakırın altına dönmesi amel olur. Eğer altın olmazsa binlerce çekiç darbesi yese, yüz defa kaynasa, genişleyip uzasa, yine bakır olarak kalır. Altını tanımıyanlar, amelin görünüşüne bakanlar ve bunu esas olarak kabul edenler: "Eğer yeryüzünde altın denen bir şey varsa o da mutlaka budur. Çünkü bu kadar çekiç darbesi yedi, bu kadar kaynadı, uzayıp genişledi" derler. Halbuki altını gerçekten bilen bir kimse, bunlara bakmayıp halis altın olup olmadığını anlamak için önce mihenge vurur, .sonra kabul eder. Olmamışsa onu bir paraya bile satın almaz. Çünkü Allah:3 "Ben ki Allah'ım; sizin ne görünüşünüze, ne işinize, ne de sözünüze bakarım. Yalnız gönlünüzde benim için olan sevgin nasıldır ve ne kadardır diye gönlünüze bakarım" buyurmuştur.
 
Akıllı olan bir insana bir işaret yetişir. Bir evde bir kimsenin bulunup bulunmadığını anlamak için, bir söz kâfidir.
 
(3) Allah bizin ne suretlerimize, ne de amellerimize bakar, yalnız kalblerimize bakar (H.Ş.)
 
 
 
 
FASIL: 2
 
 
 
Evliya, Allah'ın has ve seçkin kulları, hattâ Allah'ın sırlarıdır.
 
Allah'ı tanımak ve bilmek ise onun sırlarını bilmekten daha kolaydır. Bunun gibi eğer bir kimseyi görmek, tanımak istersen pek az bir gayretle buna muvaffak olursun; fakat ne kadar gayret etsen o kimsenin gönlünde bulunan gizli sırları bilemez ve anlıyamazsın.
 
O halde bir insanı göründüğü gibi bilmek onun gizli sırlarını bilmekten daha çok kolaydır. Bir kimse, bir bilgini kendisinden izin alarak ziyaret etmek istese biraz gayret sarfetmekle bu isteği yerine gelir. Fakat bu kimse, eğer o bilginin bu bilgisini öğrenmek isterse, onun bilgi hazinesinden bir parça sermayenin eline geçmesi için senelerce zahmet çekmeğe katlanabilen bir canı olması ve pek çok güçlükler çekebilmesi lâzımdır.
 
Herhangi bir şehirde yüz binlerce halk Allah'a tapar ve ihtiyaçlarını Allah'dan ister. Her şeyi yapabilenin, herkesin yiyeceğini verenin, herkesi terbiye edenin, herkese yol gösterenin, bütün günahları bağışlıyanın aynı zamanda her yeli yok ediverenin Allah olduğunu bilirler. Can ve gönülden, bağlılıkla ona uyar ve ibâdet ederler. Umumiyetle hepsi böyledir. Allah'ı tanıma ve bilmeleri nisbetinde, bazısının ameli kuvvetli, bazısının az, bazısının çok olur. Fakat, bu yüz binlerce insan arasından pek azı, yüzlerini bir şeyhe ve doğru bir veliye yöneltmişlerdir. Bunlardan da ancak bir veya iki kişi, o veliyi iyice tanıyabilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki Allah'a tapmak ve onu tanımak umumîdir.Herkesin bunda bir yeri ve bir yolu vardır. Hattâ kâfirler bile Allah'a taparlar.
 
Şiir:
 
O tektir, onun eşi yoktur, diyerek kâfir ve dindar,
 
Her ikisi de onun yolunda koşarlar.
 
Yetmiş iki millete baktığın zaman, hepsinin Allah'a taptığını ve çeşitli şekillerde, muhtelif amellerle ve başka başka dillerle Allah'a kulluk ettikleri­ni görürsün. Yalnız insanlar değil, dağ, taş, yer, gök, yıldızlar, toprak, hava, rüzgâr ve ateş bile hepsi Allah'a taparlar ve hepsi senin bilmediğin, göremediğin ve anlıyamadığın bir dille onu överler.
 
Allah'ı övmeyen (teşbih) bir şey yoktur; fakat siz onların bunu nasıl yaptıklarını anlıyamazsınız. (Kur'an Sûre: 17, Ayet:44).
 
Bütün varlıklar (mevcudat) ve sonradan meydana getirilen şeyler (mas-nûat), insanların Allah'a tapmalarına engel olan birer perde ve o sırrın bulun­duğu yere girmelerine mâni olan birer kapıcıdırlar. Tatlı yemekler, ipekli elbiseler, Çin ve Hatâ güzelleri de, insanları ibâdetten alıkoyarlar. Taliplerin ve yolcuların yollarını keserler. Yalnız bu insanlardan bazısı gece gündüz inlemek, zikretmek ve lahavle çekmekle bu yol kesenlerin elinden kurtulurlar. İbâdet yüklerini Allah'ın rıza ve kabul menziline erişirler. Fakat kimsenin onlarla temas etmemesi, onları tanımaması, onlara yol bulmaması için, kendi evliyasına bizzat Allah bekçilik eder ve onları korur.
 
Allah: Benim evliyam ve has kullarım benim kıskançlık kubbelerimin altında gizlidirler. Onları benden başka kimse göremez ve bilemez" (H.K.). buyurmuştur.
 
Bu dünyada da birtakım büyük padişahlar adalet tahtlarına oturdukları zaman, hususî ve umumî her tabakadan insanların yanlarına girmelerine müsaade ederler. Her birinin ihtiyacını, onların bulundukları yere göre ve mertebeleri nispetinde, temin ederler. Onlara güler yüz gösterirler ve bağışlarda bulunurlar. Fakat güzel cariyelerini ve kölelerini, hiç kimseye göstermezler. Eğer bir kimse padişahtan onların mahremi olmak ve onlarla beraber düşüp kalkmak isteğinde bulunursa padişah onun derhal başını kestirir. Ancak isterse, huyuna ve doğruluğuna güvendiği bir kimseyi, bunların mahremi yapar.
 
İnsanı ibadetten alıkoyan şeytanlar, periler gibi yaratıkları lahavle ve zikirle kovma mümkündür. Fakat, engel Allah olursa, O'nu hangi zikr ve lahavle uzaklaştırabilir? Bu bakımdan evliyayı bulmak ve onları tanımak, Allah'ı tanımaktan daha güçtür. Allah'ın velisini tanıyan bir insan, elbette Allah'ı tanır ve bilir. Bunun aksi imkânsızdır. Yani Allah'ı tanımakla, evliyayı tanımak lâzım gelmez. Birçok insanlar vardır ki Allah'ı tanıdıkları ve ona kulluk ettikleri halde Allah'ın velisini tanımıyor ve bilmiyorlar. Hattâ bu veliyi gördükleri zaman ona düşmanlık gösteriyor ve onu inkâr ediyorlar.
 
Mansur-u Hallâc'ı o asrın Şiblî ve Cüneyd gibi bilginleri ve velileri inkâr ettiler. Onu öldürmeğe karar kıldılar. Hepsi birleşerek onu asmak içir fetva verdiler. Sonunda da, bu kadar büyük, saygı değer ve eşsiz bir insanı astılar. Dar ağacından indirdikten sonra yanması için nâşını ateşe attılar. Alemde ondan bir eser kalmaması için de yaktıktan sonra küllerini suya attılar. Her ne yaptılarsa yine "Enelhak!" (Ben Allah'ım) ibaresinin ateşte ve suda yazılmış olduğunu gördüler. Külü, Şatt-ı Bağdat üzerinde toplanarak "Ben Hakkım!" ibaresi nakşedilmiş bir halde görüldü. Bu kerameti gördükten sonra hepsi, yaptıklarına pişman oldular. O zamandan beri O'nun ismi, anıl­madan hiçbir vaaz meclisi revnak bulmaz ve hararetlenmez. O'nu kıyamete kadar öveceklerdir.
 
Musa'nın ahvali de böyle idi. Musa, Allah tarafından halka gönderilmişti. Aynı zamanda Peygamberdi."Ulu Allah Musa'yı, vahyin en son mertebesi olan "kelâm" ile taltif etti. (Kur'an, Sûre:4, Âyet: 162.) O, bütün bu büyük­lüğüne, bilgisine ve Allah'a olan bu kadar aşinalığına rağmen Hızır'a - O'na selâm olsun - talip oldu ve Allah'dan Hızır'la konuşmayı dua ederek diledi. Pek çok yalvarıp yakardıktan sonra Ulu Allah, onun isteğine: "Sefer et ve benim o has kulumu ara ki ona eresin" hitabesiyle karşılık verdi. Musa, böylece hareket etti. Bir deniz kıyısına gelince orada Hızır'ı buldu.4   Gözü ve gönlü onun yüzü ile aydınlandı ve istediği
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(4) Bizim kullarımızdan bir kul budur. (Kur'an, Sûre: 18, Âyet: 66).
 
 
 
birçok şeyler onunla bir konuşmada hasıl oldu. Bir bakışta o kadar hil'atlar giydi ve o kadar nimetler tattı ki, bunları şimdiye kadar ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir insan tahayyül etmiştir. (H.). Hızır'ın arkadaşlığını ve sohbetini istedi. Daha görmeden ona nasıl âşıktı! Bunları gördüğü ve tattığı zaman aşkının ne hale geldiğini sen kıyas et!
 
 
 
Beyit:
 
Seni, görmeden biz böyleyiz,
 
eğer görünürsen vay bizim halimize!
 
 
 
Hızır buyurdu ki: "Ey Musa! Şimdiye kadar elde ettiğim fayda ile kanaat et ve artık geri dön. Bizim konuşmamız mühimdir ve tehlikelidir. Allah sak­lasın! Bundan sana bir zarar gelebilir."
 
Musa aşkının ve bağlılığının fazlalığından yine yalvardı. Bir zaman beraberce gezip dolaştılar. Bu sefer esnasında deniz kıyısında, o zaman asır­larca çalışsa benzerini kimsenin yapamıyacağı bir gemi buldu. Hızır böyle görülmemiş bir gemiyi harap etti, deldi. Tamamiyle işe yaramaz bir hale getirdi. Musa: "Bu türlü hareket etmen ve bu yaptığın iş doğru değildir. Çünkü bu hikmet ve şeriata aykırıdır. Bu yaptığının adalet mihenginde, fazilet ve şeriat terazisinde karşılığı hiçtir" dedi. Hızır: "Sen benimle yapamazsın dememiş mi idim?" deyince, Musa kendine gelip: "Yaptığım yemini ve sözleşmeyi unuttum. Bu ilk günahımdır, bağışlanabilir." dedi. Ve Hızır'a o kadar yalvardı ki nihayet Hızır dayanamayıp Musa'nın bu suçunu bağışladı. Tekrar bunun üzerinden bir müddet geçti. Dolaşmakta devam ederken bir adaya geldiler. Burada, şehrin çocukları arasında, yeryüzünde bundan daha güzeli bulunmayan, henüz çok küçük bir çocuk gördüler. Her ikisi birden hayretle: "Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne kadar güzeldir." (Kur'an Sûre 23, Müminûn Âyet: 14." dediler. Sonra Hızır, bu çocuğu, diğer küçüklerin arasından okşıyarak ve gönlünü alarak ayırdı. Elinden tutup yürüdü. Musa şaşkınlık içinde uzaktan onu taki-betti ve acaba Hızır bu çocuğu nereye götürüyor? diye düşündü. Hızır, insan­ların gözünden uzaklaşıp onu tenha bir yere götürdü ve hemen orada çocuğu ayakları altına alarak, kafasını kesti. Musa büyük bir isyanla:5 "Böyle günahsız ve masum bir çocuğu öldürmek doğru mudur?" diye bağırdı.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(5) O başka kimseyi öldürmediği halde sen böyle temiz bir nefsi öldürdün. (Kur'an, Sûre: 1 8, Âyet: 75.)
 
 
 
 Hızır: "Benimle arkadaş olamazsın; sen benim yaptığım işlere dayanamazsın geri dön git dememiş mi idim?" deyince, Musa kendine gelerek: Hata ettim; unutkan­lığım galip geldi" dedi. Hızır da: "Her zaman işlerimi inkâr ediyor, sonra da hata ettim diyorsun" buyurdu. Musa: "Allah için bu defa da bağışla, sünnette üç defaya kadardır. Eğer bir kere daha inkâr edecek olursam mazeretimi kabul etme" dedi.
 
 
 
Şiir:
 
Eğer bir defa daha benden muhalefet görürsen,
 
Benim âczime merhamet etme.
 
 
 
Hızır böylece ikinci günahı da, üçüncü günahta ayrılmak ve başka bir mazeret ve bahane kabul etmemek şartiyle bağışladı.
 
Bundan sonra yine bir müddet arkadaşlık ettiler. Tesadüfen bu seferde yedi sekiz gün, yiyecek bulamadılar. Az daha açlıktan öleceklerdi. Şeriat, açlık halinde, murdar olan haram etin bile yenilmesine müsaade eder. Böyle bir zaruret içinde, iken, bir adaya geldiler. Kalabalık ve büyük bir şehirde bulunduklarını gördüler. Bu şehirde, birçok hazineleri bulunan çok zengin yetimler vardı; bunların oturdukları sarayın duvarı yıpranmış ve eğilmiş, yıkılmak ve harap olmak üzere idi. Hızır bu eğri duvarı doğrultup harap olan kısımlarını onardı.6 Musa bunu görünce, bu kadar talihsizlik, kısmetsizlik ve açlıktan sonra, yiyecek şeyler ve giymek için de gümüşlü hil'atlar geleceğini umdu. Hızır Musa'nın elini tuttu ve o sahilden başka bir yere doğru gitmek üzere ayrıldı.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(6) Orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular ve Hızır onu doğrulttu. (Kur'an, Sûre: 18, Âyet:78)
 
 
 
Musa'nın sabrı kalmamıştı, ve "Ey Hızır, biz açlıktan ölüyoruz; murdar ve haram olan şeyler bile artık bize helâl olmuştur. Sen, başka bir kimsenin tamir etmesine imkân olmıyan bir duvarı doğrultup tamir ettirdin. Ev sahipleri çok zengindi. Onlardan yaptığın işin karşılığı olarak, birkaç gün orada kalıp yeniden güç, kuvvet bulmamızı isteseydin veya bundan vazgeçtim hiç olmazsa yemek için bir parça ekmek isteseydin. Yaptığın bu hareket insafsızlıktır ve hiç kimse bunu doğru bulmaz." dedi.
 
Hızır "Ey Musa işte üçüncü günahında tamam oldu, artık bir mazeretin kalmamıştır." 7 Bu üçüncü günah, ayrılmamıza sebep oldu. Başlangıçta hep inkâr ettiğin bu üç işin sırrından seni haberdar edeyim ki benim yaptığım şeyleri inkâr değil, kabul etmek gerektiğini anlıyasın. Sen işi tamamen tersine yaptın.
 
Gemiyi delmemin sebebi şu idi:8 O gemi fakirlerin, müminlerin ve iyi işler yapan kimselerin malı idi ve kâfirlerin onu, kendi ellerine geçirerek, müslüman kalelerine gidip müslümanların ve iyi insanları yok etmek düşüncesinde olduklarını sır gözü ile gördüm. Bunun için gemiyi harap ve işe yaramaz bir hale getirdim.
 
O küçük çocuğu öldürmemin sebebi de şu idi:9 O çocuğun babası ve annesi mümin ve evliyadan idiler. O çocuğun cevheri kötü olduğundan kötü işler yapacak, annesini ve babasını din yolundan alıkoyacaktı. Kötülük ve dinsizlik yeryüzünden eksilsin, annesi babası dinsizlikten kurtulsunlar diye onu öldürdüm. Örneğin, bir bahçıvan da faydalı ve iyi dalların kuvvetlenmesi için cılız ve faydasız dalları kesmez mi?
 
Yetimlerin harap olmuş ve eğilmiş duvarını doğrultmamın ve tamir ettirmemin ve buna karşılık o kadar zaruret ve çaresizlik içinde bulunduğumuz halde onlardan ücret ve karşılık istemememin sebebine gelince: O çocukların babası ve annesi, Allah'ın has ve salih kullarından idiler. (Sûre: 18, Âyet: 81.) Müfessirler, onların yedinci cedlerinin salihlerinden olduğunu ileri sürerler. Bazı kimseler de "onların yetmişinci ceddi salihlerden idi" derler. Halk, ahiretin bütün hazinelerine sahip olan ve hazineler bağışlayan Hızır gibi bir kimsenin, yedinci veya yetmişinci cedde karşı gereken saygıyı ve tazimi göstereceği, onların çocuklarına kimsenin elinden gelmiyen önemli bir hizmeti yaptıktan sonra, bu kadar zaruret ve ihtiyaç içinde bulunduğu halde, onlardan hizmetine bir karşılık ve ücret almayacağı inancındadır. Siz müflis, çaresiz ve günahkâr olduğunuz halde yardıma muhtaçsınız. Bu durumda evliyanın çocuklarına nasıl hizmet etmek lâzım geldiğini kıyas ediniz" dedi.
 
Tebriz'de bir alevi pazarda kendinden geçmiş bir halde   yere yığılmış,kusmuş, yüzü, sakalı salyaya ve toprağa bulaşmıştı. Dindar, büyük bir hoca, bu hali görünce küfrederek yüzüne tükürdü.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(7) Şimdi   birbirinizden   ayrılmak zamanıdır.   Sana   sabredemediğin   şeylerin   hikmetlerini bildireyim. (Kur'an, Sûre 18, Ayet:79.)
 
(8) Gemi birtakım miskinlere aittir. Onu denizde kullanarak ihtiyaçlarını defediyorlardı. (Kur'an, Sûre: 18, Âyet: 80)
 
(9) Öldürdüğüm çocuğa gelince: Onun anası, babası mümin idiler. (Sûre: 18, Ayet:81.)
 
 
 
O günün gecesi bu hoca Peygamberi rüyasında gördü. Peygamber gazapla: "Senin benden olduğunu iddia ediyorsun ve bana tâbi olduğun için cennete gitmeyi umuyorsun da, beni pazarda salyalarla bulaşmış olarak gördüğün zaman niçin evine götürmedin, beni okşamedm ve yüzüme, sakalıma bulaşan pislikten temizlemedin? Köleler efendilerine hizmet ederler, sen ise bana bunların hiçbirini yapmadın. Yüzüme tükürmene gönlün nasıl razı oldu?" dedi. Hoca içinden kendi kendine: "Ben Peygamber'e bunu ne zaman yaptım?" diye geçirdi. Peygamber, derhal ona: "Benim çocuklarımın bizzat "ben" olduklarını bilmiyor musun? Bizim çocuklarımız bizim ciğerlerimizdir (H.), Eğer böyle olmasaydı babanın malı oğluna kalır mıydı?" cevabını verdi.
 
Hoca, Muhammed'in heybetinden, dehşetinden uyandıktan sonra o alevîyi aradı ve buldu. Kendi sarayını, malını ve mülkünü yarısını ona verdi; yaşadığı müddetçe daima alevinin hizmetine bel bağladı.
 
Hülâsa bu üç sırrın hikmetini, böylece Musa'ya anlattı ve birbirinden ayrıldılar.10
 
Bu anlamı kuvvetlendirmek için rivayet ederler ki, bir veli başka bir veliye:" Ulu Allah bende her gün yedi defa tecelli ediyor" dedi ve o veli de ona: "Eğer insansan git ve Ebayazid'i bir defa gör!" cevabını verdi. Aralarındaki bu münakaşa uzadı. Her ne zaman bu, "Ben Allah'ı günde yetmiş defa görüyorum." derse, o da: "Eğer insansan git Ebayazid'i bir defa gör," cevabını verirdi. Macera uzayınca bu saf sofi Ebayazid'e gitmeğe karar verdi. Ebayazid, bir ormandaydı. Sofînin hizmetine geldiğini kerametle anladı ve sofiyi karşılamak üzere ormandan çıktı. Onların karşılaşması ormanın yanında olacaktı. Fakat sofi, Ebayazid'e bakıp onun mübarek yüzünü görünce, tahammül edemedi, derhal vücut kalıbını boş bırakarak bu dünyadan öbür dünyaya göçtü.
 
Şimdi esas meseleye gelelim: Orman, Ebayazid'in içi ve ormanın ağaçları, onun kalbinde bulunan fikirleri, ilmi ve makamı idi. Sofî Ebayazid'in içi olan ormana, nasıl girebilirdi? İşte Ebayazid bunun için ormandan dışarı çıkıp sofiye doğru gitti.
 
Akıllı bir insan, bir çocukla konuşurken, kendi bilgi ve akıl ormanından çıkar, çocuğa doğru gelir ve anlıyabilmesi için de çocuğun aklı ölçüsünde konuşur. Çünkü insanlara akılları nisbetinde söz söylemek lâzımdır.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(10) Şimdi birbirimizden ayrılmak zamanıdır. (Sûre: 18, Âyet:79.
 
 
 
 
O sofi, Allah'ı kendi anlayış, kavrayış ve kudreti nisbetinde gördü. Allah'ın nuru ve tecellisi Ebayazid'in kuvveti nisbetinde ona çarpınca dayanamadı ve öldü.
 
Cebrail'de Allah'ın tecellisi vardı. Belki onun içinde yetişmişti. Onunla meşguldü. Ondan başka işi yoktu. Denizin içinde bulunan bir balık gibi o, her zaman vuslat denizinin içinde idi. Muhammed'i Allah'ı göstermek için Mi'raca götürdü. Cebrail kendi makamına geldiğinde durdu ve daha ileri gidemedi. Bunun üzerine Mustafa (Allah'ın selâmı O'nun üzerine olsun) ona: "Gel! Niçin durdun?" diye buyurunca Cebrail: "Bu makamdan ileri gitmek sana mahsustur. Eğer bir parmak daha fazla yaklaşırsam yanarım. (Sûre:37, Âyet: 164) cevabını verdi. Ondan sonra Peygamber (Allah'ın selâmı, onun üzerine olsun) yoluna devam etti ve Hazret-i Hakkın cemalini Kur'an'da: Onun gözü, kaymadı, dönmedi (Sûre:53, Ayet: 17) buyurulduğu gibi, hiçbir görüş hatası olmadan, "baş gözüyle" gördü. Allah'ı gören her kimse, O'nu, ancak kendi kavrayışının kudreti nisbetinde görebilir. Karıncadan Süleyman'a varıncaya kadar hepsini Allah besler. Hepsinin varlığı ve canlılığı tamamen Allah'ın tecellisindendir; fakat bu iki tecelli arasında fark vardır. Süleyman'a olan tecelli nerede! Karıncaya olan tecelli nerede!
 
Meselâ, bir efendinin biri beş yaşında biri on yaşında, biri yirmi yaşında, biri otuz yaşında ve böylece ta kırk ve elli yaşında olmak üzere beş kölesi olsa, bunların hepsi akılları başında büyük ve aynı yaşta olsalar bile, akıl bakımından bir olmayıp, muhakkak ki birinin akıl ve kifayeti öbürüne nazaran daha az, diğerlerinkinden daha fazla olabilir. O efendi, her biriyle aklının derecesi nis­betinde konuşur, görüşür; fakat bunların en büyüğü ve akıllısıyla konuştuğu, görüştüğü gibi en küçüğü ve akılsızıyla konuşursa, en küçüğü anlamaz. Tahammül edemez.
 
 
 
Mesel:
 
Ey ruhu dinlendiren kimse!
 
Esvabı insanın vücuduna göre ölçer biçerler.
 
 
 
Bunun gibi, evliya ve müminlere Hakkın tecellisi de, onların Allah'ın indindeki mertebeleri nisbetindedir. Allah'ın nuru, onlar üzerlerine tahammül edebildikleri kadar iner.
 
Bir insan ateşe kavuşmak ve ondan faydalanmak isterse, hamamı ateşle kızdırır ve hamam vasıtasiyle ateşin vuslatından istifade eder. Eğer doğrudan doğruya kendisini ateşe atarsa tabiatiyle yanar. Kemale eren Allah adamları, semender gibi ateş içinde ve balık gibi suda yaşayabilirler; fakat diğer müminler ve gerçeği arayanlar doğrudan doğruya ateşten faydalanacak güce sahip değillerdir.
 
Bununla söylemek istediğimiz şudur ki: Kemale ermiş olan Allah adamlarının yüzünü görmen, doğrudan doğruya Allah'ı görmekten daha güç olmaktadır. Yalnız bu, "Evliya ve Allah ayrı gayrıdır" demek de değildir. Böyle düşünmek bile yanlış ve küfürdür. Bu, "Onların Allah'ı gördükleri kuvvet ve kudret, sizde yoktur." demektir. Kemale ermiş olan Allah adamını arayıp onun gördüğü gibi görürsünüz.
 
 
 
FASIL: 3
 
 
 
Bir adam: Dervişlerden bazısına ebrişim (saz) ve saire gibi haram olan sema ile meşgul olduklarını gördük, bunu dervişlik mezhebinde doğru görmek nasıl olur? Dervişe, böyle bir işle uğraşmak yakışır mı?" diye sordu.
 
"Bunun cevabı mufassaldır", dedik. (Sadık ve hür türlü mücadeleyi yapmış, namaz, oruç, zikir gibi ibadetlerle senelerce Allah'ı taleb etmiş, ondan hâsıl olmuş olan halet ve zevki iç terazisiyle tartmış, eksiğini, fazlasını bilmiş olan bir dervişin, döndüğü ve sazın, rebabın neyin sesini işittiği zaman, ilâhi hali artar. Aşk ve fakr müftüleri, derviş için bunları reva görürler. Çünkü onun, bunlardan maksadı zevk, eğlence değil, Allah'a yaklaşmaktır. Eğer bu ilahî hal kendisinde namaz, oruç, zikir ile hasıl oluyorsa, bu maksat daha iyi bir şekilde elde edildiğinden, eğlenceye, saza ve sema'a izin vermezler. Bununla beraber bu derviş, sema ve eğlenceyle meşgul olsa bile onun bu halini başkalarının haline benzetmek doğru değildir. Çünkü, görünüşte onun bu hali küfür ise de bu küfürde bir din gizlidir. O derviş, manen tamamiyle imana garkolmuştur. Başkalarının eğlencesi ise küfür içinde küfür, karanlık içinde karanlık olur. Bundan başka fakr yolu, şeriatin özü ve içidir. Bir şeyin özü ve içi ise o şeyden başka bir şey değildir.
 
Şeriat umumun itaatidir. Umumun işlerini halletmek için kolaylıklar gösteren birtakım çareler, yollar ortaya koymuşlardır.
 
İnsanlar çok defa gece, gündüz hattâ beş vakitte Allah'a hizmet eder­ler ve Allah'ı anarlar. Bununla beraber bu insanların meyli ve aşkları zayıf olduğundan fazlasını yapamazlar. Meselâ, karada yaşayan kuşlar uzun zaman suda kalamazlar. "Sizi yerden yarattık, öldükten sonra yine oraya göndeririz ve oradan bir defa daha çıkarırız" (Sûre:70, Ayet: 57), buyrulduğu gibi onların menşei topraktır. Sadece zaman zaman suya yaklaşırlar, su içerler, yıkanırlar ve sonra sudan, denizden ayrılarak yine kendi yerlerine, toprağa dönerler. "Melekler daima salâttadırlar. (Sûre:70, Âyet:23)" buyrulduğu gibi, daima suda bulunmak balıkların işidir. Bunların denizden ayrılmaları imkânsızdır, çünkü asılları denizden çıkmıştır. "Sonra Allah, onlar üzerine kendi nurundan döktü" (H.Ş.).
 
Burada şeriatten maksat, denize, suya dönmektir. Balıklar yüzlerini tamamen denize çevirmiş ve denize dönmüşlerdir. Onların yiyecekleri, giye­cekleri, yatakları, her şeyleri denizdir. Uykuları ve uyanıklıkları da denizdedir. "Akıllı kullar da Ulu Allah'ı, ayakta dururken, otururken, yatarken hülasa her zaman ve her halde zikrederler". (Sûre:3 , Âyet, 190-191)
 
Karaya mensup olan avam, denize mensup olan seçkin insanların işlerini yapamazlar. Çünkü onlara kuvvetleri, vüs'atleri, takatleri nisbetinde bir ibadet tahsis olunmuştur. "Esasen Ulu Allah hiç kimseyi takatinin üstünde bir külfetle mükellef kılmaz" (Sûre:2, Âyet:286) Balıkların daima meşgul olduk­ları şey, kulluğun kemali ve şeriatin içinde bulunmak ve dışına çıkmamaktır. Daima Allah ile beraber bulunan evliya ve fukaranın ahvalini şeriata aykırı olarak gören bir kimse, on kilo ekmeği, bir kilodan, Fırat'ı testideki sudan; gülü, gül suyundan, bademin içini ve yağını, bademden ayrı olarak zan ve kabul edenlere benzer. Meselâ,bademleri böyle kabul etmesinin sebebi de şudur: Bademler birbirinden ayrıdır, sayılabilir ve avucunda toplayıp sıkarsan bir ses çıkarır. Halbuki bademin içi ve yağı bu özelliklere sahip değildir. O halde bunlar bademden başka bir şeydir. Bu söz ve delilden, onların, bademi tanımadıkları, bademden sesi, sayıyı anladıkları, asıl bademin ne olduğunu bilmedikleri bellidir. İşte bu gibi insanlara "mukallid" derler. Muhakkiklerin yanında mukallitlerin imânının hiçbir değeri yoktur, şeriatta gerçek, Allah'a kulluk etmek, yüzü Allah'a çevirmektir. Dünyadan ve şeytanlardan da yüz çevirmek lâzımdır. Eğer şeriat namaz, oruç, zekât, zikr olsaydı bütün şeriat-lerin, mezheblerin ve gidişlerin hepsinin aynı şekilde ve aynı tarzda olması gerekirdi; Peygamber:11 "Bu Kur'anın hükümleri ve bu şeriat, senden evvel gelen Peygamberlerin kitaplarında vardı. Fakat bu şekilde bu suret ve tertip ile mevcut değildi. Birisi, Arapçadır, diğeri Süryanca ve İbrancadır. Her birinin ayrı orucu, ayrı bayramı, ayrı haccı ve ayrı delili, ayrı haramı ve helâli vardır" buyurmuştur. Bilinir ki dinin gerçeği, şekil ve dilde değildir. O, her suret ve her dile gelir ve yüz gösterir. Diller ve şeriatler kadehler gibidirler. Din ve Allah'ı bilmek, kâselere, testilere, küplere, ibriklere, şişelere ve kadehlere konulabilen sular ve içkilerdir. Fakat içki, şarap, kabın kendisi değildir. Suya yabancı olan ve testiye tapan kimseler, bu bilinen testiyi görmezler ve suyu kabul etmezler. Böyle bir kimsenin su ile aşinalığı yoktur. Şekle tapan ve mukallittir. Şaraba tapan ve suyu tanıyan kimse, içinde şarap ve su bulunan her kadehi can ve gönülden kabul eder ve kadehin önünde, "Meleklerin hepsi ona secde ettiler" (Sûre; 15, 30, Âyet: 30, 73). Buyrulduğu gibi secdeye gelir. Allah'ın bundan maksadı, kadeh değil, şaraptır ve onun zevki efsaneden değil, haldendir.
 
Bunun gibi, Mustafa (Allah'ın selâmı ve salâtı onun üzerine olsun), Ayşe (Allah ondan razı olsun)'nin ayaklarını öper, yüzüne sürerdi. Ayşe, bunu gördü ve hayret etti. Peygamber birkaç gün onun yüzüne bakmadı. Ayşe bunun derdiyle şikâyet ederek ağladı. Peygamber'e "Ayşe'nin gönlünü al!" diye emir geldi. Peygamber Ayşe'den özür dilemeğe gelerek onun elini ve ayağını öptü ve: "Ey Ayşe! Senin elini ve ayağını, senin suretine olan sevgimden öptüğümü zannetme. Ben Allah'a olan sevgim için öpüyorum. Senin yüzünde dostumun yüzünü görüyorum. Ve senin gece gibi olan gökselliğinin karanlığında Allah'ın sabahının parlak nurunu görüyorum. Secdeyi, Kadim olan Allah'a ediyorum, senin sonradan vücuda gelen (hadis) birkaç günlük vücuduna değil. Bundan sonra kendini değil, Allah'ı görmen lâzımdır" dedi.
 
Suret-i evliya ve enbiyanın, şeriatin, dinlerin ve mezheplerin baştan sona kadar değişmesinin hikmeti, muhakkik ile, mukallidi bir zannetmemeleri ve bu suretle muhakkikin gerçek incisinin güzelliğinin peyda ve mukallidin çirkin­liği ve sahte cevherinin de rüya olmasıdır. Bu hikmetin zahir olmasının başlangıcı şeytanlıklarla dolu İblis'in zatının keyfiyet ve haliyle başladı. İblis'i meleklerden, sayardı, hattâ meleklerin hocası idi.12 İblis, mükebbir müsebbih olan ulvî medresede, ilim öğrenin meleklerin öncüsü ve müderresi idi. Fakat hakikette merdut, ayrı cinsten ve kâfirlerdendi (Sûre:2, Âyet: 32). Allah İblis'in meleklerden olup olmadığını meydana çıkarmak istedi.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
{11)Bu Kur'anın ahkâmı evvelce inen itkaplarda da zikredilmiştir. (Sûre:26, Âyet: 196.)
 
(12)Halbuki biz sana hamd ve teşbih ve seni takdis ediyoruz. (Sûre:2, Âyet:28).
 
 
 
 Âdem'i çamur ve su şeklinde yarattı ve onun vücudunu kendi nurunun kadehi yaptı. İblis ve melekleri, onunla imtihan etti ve: "Adem'e secde ediniz" diye buyurdu. "Onunla aşinalığı olanlar secde ettikleri aynı nuru" bu kadehde ve bu mazharda, marifetle gördüler ve secde ettiler.13 Kalp ve halis ayrıldı ve İblis'in görünüşte yakın ve âşinâ görünmesine rağmen aslında muhalif ve yabancı olduğu belli oldu. Adem'in vücudu, kalpı nakitten ve hakkı batıldan ayırdı.
 
Evvelâ bu iki, bir olarak göründü. Kalp ve nakdin değeri birdi; bu tecellide ışık çoğalarak kalpları, sâf altınlardan ayırdı. Bunun gibi acı ve tatlı taneler, gül ve diken, yerin altındayken birdirler ve birbirleriyle omuz omuzadırlar, "Biz ilâhi ekinleriz ve hepimiz neşvünema bulmak faaliyetindey-iz" buyurduğu gibi. Tatlı taneler, yer altından yüzlerini göğe doğru çevirip, toprağın çatlağından yeşil dillerini çıkararak: "Ey Allahm bizi zindandan kurtar ve bizim özümüzü, sırlarımızı göster ki herkesin özü ve derecesi belli olsun", diye yalvarırlar. İsrafil gibi olan bahar hamel burcundan surunu üfleyince, onun bu hararetli nefesiyle bu taneler, toprağın mezarından dışarı çıkarlar.
 
"O günde bazı yüzler siyahlanır, bazı yüzler beyazlanır." (Sûre:3, Âyet: 102) buyurulduğu şekilde bahçe, çayır ve çemenlerin, tavusun kanadı gibi süslenmiş, türlü lütuf ve güzelliklerle bezenmiş olan güzelleri cilveler yaparak meydana çıkarlar. Acı taneler de dikenler gibi bahçelerde rüsva. olurlar. Adalet terazisi, hepsinin aynı sırada olmasını, iyinin ve kötünün bir sayılmasını doğru görmez. İyiyi kötüden ayırır; İyi şeyler, iyi kimseler için, kötü şeyler kötü kimseler içindir. (Sûre:24, Âyet: 26) buyurulduğu gibi bir cinsi kendi cinsiyle toplar. Yine de Âdem'den sonra bazıları, muhakkik, bazıları da mukallit oldular. Bazısı şaraba tapar, bazısı da kadehe tapar. Adalet terazisi, cinsi, cins olmayanla toplamağa ve birbirine karıştırmağa razı olmadığından tekrar başka bir peygamber ortaya çıkardı. Şarapı tanıyan ve nur ehli olan kimseler kadeh değişince yanılmadılar, bulundukları halden başka bir hale dönmediler. Âdemle hemdem oldukları için bu peygamberi de Âdem olarak gördüler.
 
 
 
Beyit:
 
Âlemden maksat, Adem'in gelmesi ve Adem'den gelmesi ve
 
Âdem'den de maksat, o demin gelmesidir.
 
 
 
Kadehe tapanlar: "Biz Adem'in âşıkları ve bendeleriyiz ve bu peygamber, Âdem'den başka bir kimsedir." diye onu inkâr ettiler. Bu peygamber hal diliyle: "Ey kadehe tapanlar! Ben aynı şarap ve aynı Adem'im, eğer ağzın ve damağın varsa tad ve eğer bir burnun varsa kokla, gözün varsa gör, yok eğer bunların hiçbirine malik değilsen git ve körlerin sırasında otur. Zira Adem'i görmeden ve tanımadan ondan nasıl bahsedebilirsin? Ben Âdem'i arıyorum, diye onu red ve inkâr ediyorsun." dedi.
 
Böylece yeniden muhakkikler ve doğru insanlar o peygamberin etrafında toplandılar ve ona gönül verdiler. Bunun üzerinden yüzyıllar geçti, tekrar onların arasından mukallitler baş kaldırdılar. Görünüşte bir göründüler.14 Adalet terazisi ve fazilet mihengi hakikî inci ile boncuğun, nakît para ile kalp paranın, altın ile bakırın, karga ile şahinin bir olmasını ve bir sırada birbirleriyle karışmış bulunmalarını doğru görmedi.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(14)İnsanların hepsi tek ümmet iken dinde ihtilâf ettiler. (Sûre:2, Âyet:209.)
 
 
 
Allah Firavun'un sihirbazlarını diğer sihirbazlardan ve Sıptîleri Kıptîlerden ayırması için, Musa'yı meydana çıkardı. Ahir zaman peygamberi olan Muhammed ile de böyle olmuştur. Mustafa'nın (Selam onun üzerine olsun) zuhurundan evvel Ebucehil ve Sıddik derece itibariyle birdiler. Belki Ebucehil'in ismi Ebulhikem (Hikmet babası) idi. Küfür ve inkâr yüzünden ismi Ebu cehil oldu. Bu, âlemin çöküp yıkılmasına kadar böylece devam eder.
 
Peygamberlerle aynı nefese, aynı zaman ve aynı nura sahip bulunduk­larından, onların vârisleri olan evliya da, peygamberler gibi halkı Allah'a davet ederler. Aslı Allah'a bağlı olan ve ondan nur alan ve muhakkik olan her kimse yine ona meyleder ve bu daveti kabul eder. Aynı zamanda o kimsenin canı, evliyanın nefesiyle ondan, yeni bir ağaç gibi kök tutar. Bu bahardan her an bir tazelik ve bir dirilik meydana getirir ve meyve verir. Surete tapan ve mukallit olan kimselerin günden güne daha soğuk, daha cansız ve yüzleri daha çok kara olur. Muhakkikler, ilerleme ve kabullenme ne nisbette artarlarsa mukallitler de inkârla o nisbette kıymetten düşerler. Mevlânâ (Allah onun ruhunu aziz etsin) bu mânayı nazma alarak Hak ehlinin birliğini şerhetmiştir.
 
 
 
Nazım:
 
Bir ay parçası gibi gelen o kırmızı elbiseli, bu sene de bu pas renkli hırka içinde geldi. O sene de yağmada gördüğüm o Türk, bu sene Arap gibi gelen bu aynı kimsedir. Her ne kadar kadeh değişmişse de şarap aynı şaraptır. Bak şarapçının başına gelen ne kadar hoş! Elbisesi değişmişse de yar, aynı yardır. O elbiseyi değiştirip, tekrar başka şekilde geldi.
 
 
 
Bununla beraber, insanların tamamen bu cevherden hâli olmadıklarını ve bu cevherin, hepsinde mevcut olduğunu da bil! Zira Allah'ın büyüklüğünü herkes tanır ve ona kulluk, ibadet ve hizmet etmekten hiç kimse utanmaz; Adem'in dış görünüşüne bakarak o nuru görmeyenler, ona ibâdet etmekten çekindiler. Allah, Âdem'i imtihan maksadiyle yarattı. Bazılarının kibri, büyüklüğü ve kendini onunla bir tutmak istemesi, ona ibâdet etmesine, onun önünde eğilmesine mâni oldu. Fakat, kuvvetli bir asıldan gelen ve o aslî cevher kendisinde çok olan bazı kimseler, bu kibir ve benlik örtüsünü yırtar atarlar. İşte o zaman, o aslî nuru, bu varlık perdesi olmadan görürler ve secdeye gelirler. Kendilerinde aslî cevher az ve zayıf olan kimselerin bu örtüyü yırtmağa kuvvetleri yoktur. Bunlar örtüye yenilmişlerdir. Yenilgiye uğrayana ise yokluk hükmünü verdiler. Sâf bir gümüşte azıcık bakır olmasına rağmen onu, yine gümüş sayarlar. Çünkü bakır yenilmiştir.
 
Büyüklüğü karar bulmuş ve kabul edilmiş olan bir peygambere tâbi olmaktan da kimse utanmaz. Hattâ ona hizmet etmekle öğünür. Büyüklüğü karar bulmuş olan bu peygamber de Adem'den evvelki "Allah" gibidir. Zira, zayıf ve kuvvetli, kalp ve halis ona kulluk ettikleri zaman, birbirinden ayrılmıyorlardı. Ulu Allah onlara tekrar, tanıdıkları ve kendi aralarından, yeni bir peygamber gönderdi. Kendisinde o nur galip olan herkes, gurur ve kıskançlık perdesi üzerine galebe çalar ve kurtulur ve her kimde bu nur zayıf olursa o, bu gurur ve kıskançlık perdesine yenilir. Allah'ın verdiği kıymetten dolayı bu zayıf nura sahip olan kimselere eğer Allah'ın yardımı olursa, mukarrer bir nebinin ve şeyhin yanında bulunmak ve ona meyletmek müsadesini verirler. Onlar, imtihan edilmeden evvel, o şeyhin doğru ve muhakkik olan müritlerinin sohbeti ve şeyhin nazarı ile, tedricen, zayıf olan o nuru, artırabilir ve kuvvetlendirebilirler. Bu nur çoğalınca, varlık perdesi kay­bolur. Bunun tafsili hadsiz ve Allah'ın işleri, yolları da hudutsuzdur. Hudutsuz olan bir şey şerh edilemez. Zira, şerh ve beyan mahduttur. Hudutsuz olan bir şey de mahduda sığmaz. Fakat akıllı kimseler, bu azalan şeyden çoğunu da anlarlar. Gafiller ise çoktan, az bile anlıyamazlar.
 
 
 
Mesel:
 
Akıllı bir kimseye, bir işaret kâfidir. Gafile ise şerhin faydası yoktur.
 
 
 
Şimdi gelelim, o suali sorana verdiğimiz ilk cevaba: İyi ve doğru şeyler istiyen bir derviş, istemekte devam eder ve istediği şeyden burnuna koku gelir ve türlü, türlü ibadetlerle uğraştığı vakitte, her nerede olursa olsun kendi fütuhatını görürse, uygun olan hareket ona devam ve kendisini bir karanlığa sokan ve istediği şeylerden uzaklaştıran her şeyi, tâat bile olsa, terk etmesidir. Çünkü ne kadar mâsiyetler vardır ki uğurludur ve ne kadar Kur'an okuyan vardık ki Kur'an ona lanet eder. (H.Ş.).
 
 
 
Beyit:
 
Seni yoldan alıkoyan her şeyi, ister küfür,
 
ister harf, ister imâ olsun, bırak.
 
Her ne ki, onunla dosttan uzak düşersin,
 
ister güzel, ister çirkin olsun onu da bırak.
 
 
 
Bu talip, hile ve kötülük yolunda bulduğu zevki, hayır ve tâat yolunda da elde edebiliryorsa, onun için artık tâatten başka olan şeylere meyletmek doğru olamaz. Bunlar çoğunluk tâat yolunda bu zevki bulurlar. Tâattan başka her şey, onlar için öldürücü bir zehirdir. Bu tafsilât ve hükümler, canlarını bu yolda feda eden, sadık talipler hakkındadır. Biz: "Böyle yapınız, şöyle yapınız" deriz. Ama varlık perdesinden kurtulmuş ve Allah ile kaim olan ve onların varlığından, onlar üzerinde bir şekil ve bir isimden başka bir şey kalmamış bulunan o kimseler, tuzluya düşen at ve ester gibidirler. Çünkü, bunlar tuzluya düşmüş, senelerce orada kalarak tamamiyle erimiş ve atlıktan esterlikten en ufak bir alametleri bile kalmamıştır. İşte onların varlıkları da Allah'ın varlığın­da böyle erimiştir.
 
 
 
 
Rubaî:
 
Aşk, geldi ve damarlarımın, derimin içindeki kanım gibi oldu.
 
Beni, benliğimden boşaltıp dostla doldurdu.
 
Vücudumda en ufak zerreye varıncaya kadar hepsini dost aldı.
 
Benden bana kalan şey, yalnız bir isimdir. Geri kalan ne varsa hepsi o'dur.
 
 
 
Böyle bir adama hiç kimse hükmedemez. Kimse: "Eğer onun hali şöyle olursa iyi, böyle olursa fena olur." Diyemez. Bu mertebeye ermiş bir kimse, iyi ve kötünün üstünde, zıtlıkların ve sayılı şeylerin dışındadır. Ortaksız bir tektir. Teklik tuzlasında o kadar yok olmuştur ki onda murdar olan zahirî var­lıktan ve ikilikten hiçbir eser kalmamıştır.
 
 
 
Rubaî:
 
Kemalle sıfatlanmış bir kimse fena yolunu tuttu.
 
Ansızın vücut deryasından geçerken,
 
onda varlığından bir kıl parçası kalmıştı ve bu kıl,
 
fakrın gözüne zünnar göründü.
 
 
 
Allah Ebayazid'e: "Ne istersin?" diye sordu. Ebayazid: "İstememeği ister­im." Cevabını verdi. Zira, eğer isterse o, hâlâ mevcut olur. Şu halde tuzlaşmış olan hayvandan tuza düşmeden evvelki halinden onda hâlâ bir damar ve bir bağırsak kalmış olsa onun "birliği" tam bir birlik değildir ve ondan "ikilik" kokusu gelir. "Allah, surette ikidir" demek nasıl küfür ise "ikilik"de hakikatte küfürdür. Mâna âleminde "iki olmak" da küfür olur. İşte bunun için Ebayazid: "bir şey istememeği istiyorum, ta ki benim bu birkaç günlük olan varlığım, karışmadan, aslında nasılsam yine öyle iradede tek kalmam için istememek isterim. Müridlik yalnız senin olsun" dedi.
 
Beyit:
 
Ay yüzlüm geldiği zaman ben kim oluyorum!
 
Asıl ben kendimde olmadığım zaman varolurum; yani benim varlığım aradan çıktıktan sonra var olurum.
 
Tuzladaki hayvanın varlığının kemale ermesi onda hayvanlıktan bir tek damar bile kalmadığı, hepsinin tamamen sırf tuz olduğu zaman mümkün olur.
 
 
 
Beyit:
 
Ey benim Rabbim! Senin arayıcın benim veya beni arayan bizzat sensin.
 
Ey aşkı ile rüsva olduğum! Ben ben oldukça, san başkasın, ben başkayım. Eğer talep hakikî olursa taliple matlup birdir.
 
 
 
Beyit:
 
Tevhidde talip ve matlûbun sıfatını ayrı ayrı gören kimse
 
Ne talip ne de matlûptur.
 
 
 
Mecnun'a: "Sermestlikten ve kendinden geçişten ileri gelen baş ağrından kurtulman için, kan aldır." dediler. O da sermestliğinden ve aklı başında olmadığından buna razı oldu, damarından kan alması için berberi getirdikleri zaman: "Hey! Ne yapıyorsun? Leylâ'nın kanını niçin akıtıyorsun. Ben her ne kadar Mecnun isem de Leylâ'nın aşkının tuzlasından Leylâ oldum ve bende Leylâ'dan başka bir şey kalmamıştır." diye bağırdı.
 
 
 
Beyit:
 
Vücudumun en küçük cüzlerine varıncaya kadar hepsini dostun sevgisi kapladı. Benden benim üzerimde kalan yalnız bir isimdir. Geri kalan ne varsa hepsi odur.
 
"Eğer bana vurursan Leylâ'ya vurmuş olursun ve eğer benden bir şey alırsan Leylâ'dan almış olursun" dedi.
 
 
 
Şiir:
 
Göz, denizle dalga karışınca acaba bu meydana gelen şey göz mü olur? Yoksa deniz mi?
 
Ağzını açtı ve Salâhaddin'in kalbine: "Ey Allâhı gören göz, sen benim Allahımsın!" dedi.
 
Göz, onu görünce Allah olur. Zira Allah Allah'ı görmüştür.
 
O kendi nurundan onlara bir nur bağışlamazsa gözler O'nu görmezler. Ancak bağışladığı bu nurla O'nu görebilirler. (Sûre:6, Âyet: 193).
 
Binaenaleyh kendi kendini görmüş olur.
 
 
 
Beyit:
 
Allah'ı yine Allah görür, Ondan başka bir şey Ona nasıl sığabilir?
 
Birlik deryasında Ondan başka hiçbir yabancı yoktur.
 
Allah'ı ancak Allah adamı gösterir, Allah'dan gayri olan bir şey O'nu nasıl gösterebilir? Tuzlayı hatırlatmak için, bir avuç tuz lâzımdır. Murdar bir posttan ve etten tuzu nasıl hatırlayabilir ve tuzladan nasıl bahsedebilirler?
 
(ıs) Ey Muhammed! Senin attığın, bizim attığımızdır ve senin sözün, bizim sözümüzdür. Zira tuzladan aldıkları her şey, ancak tuz olur. Böyle bir kimseye: "Böylesi iyidir veyahut söyleşi fenadır" diye karışmaya kimin cesareti vardır? O ne yaparsa iyidir. Alemin Kâbesi ve kıblesi O'dur. Üfür ve iman, masiyet ve tâat O'nun içindir. O'nun rızası bulunmadığı içindir ki küfür kötü ve O'nun huzurundan uzaklaştırıcıdır. O'nın rızası ile Hakka ulaşmış ve yakınlaşmış olduğu cihetten iman istenilir. Bunların, eğer bir vücuda ve bir itibarı varsa o da sırf bu mâna içindir. Allah istediğini yapar. (Sûre: 14, Âyet:32).
 
 
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(15)Attığın vakit sen atmadın; lâkin onu Allah attı. (Sûre:8, Âyet: 17)
 
 
 
Beyit:
 
Küfür ve din her ikisi: "O bir tanedir ve eşi yoktur" diyerek O'nun yolunda koşarlar.
 
O'nun yaptığı işe itiraz yoktur. Ona itiraz eden herkes, "O'nu topraktan, beni ateşten yarattın." (Sûre:7, Âyet: I I) diye Allah'a itiraz eden, mücadele ve mübahese ile meşgul olan İblis'in neslinden olur. İblis: "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın" diye Âdem gibi bir varlığın önünde yok olmadı. Âdem'den de bir hata ve Allah'a karşı bir itaatsizlik vücuda geldi; buğdayı yedi ve cennetten çıkarıldı. Ey Rabbımız! Biz nefsimize zulmettik Sûre:7, Âyet:22) sözünü diline doladı. Feryat ve figan eyledi, kendi kendine ağladı ve dünyaya olan sevgi, saygı ve değer yerine, günahlarının affını dilemede o kadar sebat etti ki Allah tarafından ona bağışlama hil'ati geldi ve ikilikten sonra birlik, mânevi huzursuzluktan sonra huzur yer gösterdi. Çünkü Allah: "Ben kalbleri olanların yanındayım (H.K.) Kırılmayan yalnız benim. Allahlık bana yakışır. Benimle ortak olmaktan uzak kalmak için siz kırılınız. Eğer benim sırrıma vâkıf olursanız kendinizden dahi bizar olursunuz. Beni can ve gönülden kabul ediniz ki sizin başınız ben olayım, siz elden ayaktan düşünüz ki elinizden tutup sizi kaldırayım" buyurmuştur.
 
 
 
Beyit:
 
Ayağım kalmadığı zaman beni çektiler.
 
Beni nasıl çektiklerini, nasıl söyliyeyim!.
 
 
 
Hakka yenilip ve Hakkın önünde ölürsen senin hareket etmen, Hakkın hareket etmesi ve senin sözün, Hakkın sözü olur. Meselâ, murdar olan şarabı çok içen bir kimse ona mağlup olur. Akıllı insanlar, bu adamın yaptığı ve söylediği şeyleri adamdan bilmezler ve: "O söylemiyor, şarap söylüyor", derler. O'nun işini ve sözünü şaraba izafe ederler ve o adamı şarabın elinde bir âlet olarak kabul ederler. Bunun gibi cinin çarptığı bir kimse de gaipten haberler verir, evvelce bilmediği birçok dillerle konuşur. Akıllı kimseler: "Bunu peri söylüyor, o söylemiyor" derler. Ölmüş ve cansız olan şaraptan ve insandan, kıymet itibariyle daha aşağı olan peride öyle bir kuvvet mevcuttur ki, insan onların âleti olur ve onlar insanda kendilerini gösterirler ve o şahsın bunda hiçbir rolü yoktur. Akıllılar, o adamı muahaze etmezler. Toprağın, meleğin, insanın, cinin, perinin ve hayvanların yaratıcısı olan Ulu Allah'ın tecellisi, kinsiz olan bir kalpte parladığı zaman, o insandan meydana gelen her şeyi Allah'dan bilmek ve Allah'a izafe etmek niçin doğru olmasın? Bunu Allah'ın işi ve sözü olarak görmemek ve işitmemek körlükten ve dar görüşlülükten ileri gelir.
 
Ebayazid bir gün kendinden geçmiş olduğu halde: "Kendimi teşbih ederim; şanım ne kadar büyük oldu! Cübbemin içindeki Allah'dan başka bir şey değildir" dedi. Ebayazid kendine geldiğinde müritleri ona: "Sen böyle söyledin, bu sana nasıl yakışır?" diye karşı koydular. Ebayazid'e onların birer mukallitten başka bir şey olmadığı zahir oldu ve kendi kendine: "Eğer bunlar iman kabul edenlerden olsalardı, benimle sohbet ettikleri bu kadar zamandan beri, nefesim onlara tesir eder, sözlerim kulaklarına girer ve kendilerine gelirlerdi. Şimdi her şeyden habersiz oldukları için, en iyisi onları kendi kılıçlariyle yaralamam ve yine kendi kılıçları ile sırsız olan kafalarını kesmemdir" dedi.
 
 
 
Beyit:
 
Allah'ın sırrı ile dolmuş olan bir baş, şah ve cihandardır.
 
Sırsız olan bir baş ise palana lâyıktır.
 
 
 
Ebayazid: "Dikkat! dikkat! ey dostlar, eğer müminlerden ve sadıklardan iseniz bu sözleri söylediğim zaman hepinizin kılıçlarınızı ve bıçaklarınızı çekip bana vurmanız lâzımdır. Böyle yaparsanız Hakkın makbul kullarından olursunuz" diye buyurdu. Ebayazid'e o hal tekrar geldiği zaman, hemen aynı şeyleri söylemeğe başladı ve o âlemden bir kuş gibi uçtu. Yüzlerce defa söylemiş ve göstermiş olduğu harikaların yüz misli kendisinde göründü. Mukallit müritler, bıçaklarını çekip onu yaraladılar; fakat bu mestlikten kendilerine gelince bazısının kendi elini kesmiş, bazısının kendi karnını ve göğsünü parçalamış olduğunu gördüler. Yalnız Ebayazid'e vurmayan bazı kimseler Ebayazid'e saldırdıkları yerde onunla hiçbir yara almamış oldukları halde göründüler. Kılıç onların ellerini nasıl kesebilir? Çünkü onlar, İsmail'in neslindendirler. Kılıç onların boynunu kesmez, belki bütün âlemin boynunu, onlar için keser ve bütün âlemi onlara kurban eder.
 
Ben ki Allah'ım, benim yüzümden başka ne varsa hepsi helak olur yok olur ve kalmaz. (Sûre: 28,Âyet: 88); Ebediyen kalabilmeniz için hepiniz yüzünüzü benim yüzüme çeviriniz. Yüzünü başka bir tarafa çeviren, benden başkasını gören ve benden başkasını seçen bir yüzü, yüz bilme. Benim yüzümün tersi yoktur. Ben tamamen yüzüm, tamamen nurum, tamamen görmeyim, tamamen duymayım ve tamamen bilgiyim. Benden başka olan her şey kalmayacaktır! Sizin yüzünüz bana çevrildiği zamanda yüz ve gözünüz bana baktığı zaman göz olacaktır. Sakın saadet sermayesi olan böyle bir gölgeden ayrılmayınız ve uzaklaşmayınız ki ayrılığın yakıcı güneşi bizi bu amansız çöllerde yakmasın ve yok etmesin. Ben ki Allah'ım, benimle ünsiyet peyda ediniz, benim huyumu alınız ve benim gibi olunuz.
 
Allah'ın huylarını kendinize huy edininiz. (H.).
 
 
 
Rübaî:
 
Allah sana: "Ey gerçek uğrunda her yere başvuran kimse! Her peyden kesil; çünkü sen tamamiyle bizimsin ve bizim için yaradılmışsın.
 
 
 
Bizim huylarımızı kendine huy olarak seç, senin aradığın, halvet gecelerinde senin önüne gelsin" buyuruyor.
 
 
 
FASIL: 4
 
 
 
Beyit:
 
Allah ile kendinden geçmiş olan kimse, her ne yaparsa revadır ve
 
onun her yaptığı şey doğrudur. Onun yolunda yanlış yoktur.
 
 
 
Biri: "Eğriliği kendisine iş edinen bir kimsenin yaptığı her işi nasıl doğru görelim ve eğriye, nasıl doğru diyelim ve bunu doğru bilelim?" diye sordu.
 
Allah adamı her ne yaparsa doğru yapar ve doğru olur; fakat bu, cahillere eğri görünür meselâ, Kabe'nin içinde bulunan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur. Eğer o kimse yüzünü, doğuya, ya batıya, sola, sağa veya öne, arkaya çevirse onun için her taraf kıble olur; ve onun namazı Allah'ın indinde makbuldür. Kabe'nin içinde bir tarafın diğer taraftan hiçbir üstünlüğü yoktur. Sağ ve sol bu bakımdan aynı değerdedir. Doğu ve batı da aynı derece ve mertebededir. Ancak Kabe'den uzak bulunan insanların kıblesi Kabe'ye doğru olan tek yöndür. Bu Kabe'ye doğru olan tek yönden başka, yüzlerini çevirdikleri her taraf, kıbleden saptırılmış olur ve onların namazı doğru ve makbul olmaz. Çünkü namazı Kabe'ye doğru kılmamış olurlar. Kıbleden maksat, Kabe'dir. Kabe'nin içinde olan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur.
 
 
 
Beyit:
 
Kabe'nin içinde kıble resmi yoktur. Dalgıcın ayağında sandal olmasa da ne ehemmiyeti var?
 
Kabe'nin içinde, yüzü kıbleye doğru olmadığından yanlış namaz kıldığını zanneden bir cahil, hatayı bizzat kendisi işlemiş olur. Çünkü bu cahil kıbleyi, kıbleden ayrı olarak görüyor ve doğruyu yanlış anlıyor.
 
 
 
Şimdi gelelim büyük bir şehir belki de uçsuz bucaksız bir âlem gibi olan insanın iç âlemine: "Bazı kimselerin içinde hâkim olan şey, şeytan ve nefistir. Bazılarında ise hâkim, Süleyman gibi olan akıldır ve bu insandan tâat ve hayır ister. Allah adamının isteği, iç saltanatına Süleyman'ın hâkim olması ve "lahavle velâ kuvvete illâ billâh" demekle, Allah'ı zikretmekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla. Şeytanın da güç bir durumda kalması ve kuvvetinin kınlmasıdır; hattâ mümin, can ve gönülden bu ibadetlere tam bir sadakatle mülâzemet ederse şeytan tamamiyle ölür ve yok olur. Süleyman gibi olan akıl o zaman, bu mem­lekette tam bir istiklâl rakîpsiz olarak hâkim olur. Şeytanın mânası yok olduğu ve Allah'ın rahmet nuru o insanın içini doldurduğu zaman, Süleyman gibi olan aklın, yaptığı ve buyurduğu her şey doğrudur. Çünkü o perhizlerden ve ihtiyatlardan maksat şudur ki, her iş karanlıkta değil, Allah'ın nuru ve Allah'ın hidayeti ile olur, şeytanın delâleti ile değil. Süleyman'ın istediği yaptığı emrettiği her şey tamamen tâat ve sevap olur. Her ne kadar o iş zahirin zulüm ve günah, iyi, kötü, doğru ve yanlış görülmesi mahlûk tarafındandır. Halik ise bunlardan tamamen beridir. Çünkü Allah istediği şeyi yapar (Sûre: 14, Âyet:32).Eğer Allah'ın işine ve yaptığı şeylere bakılırsa, O'na teslim olmak ve rıza göstermek ve O'nu samimiyet ve bağlılıkla kabul etmekten başka bir şey yapılamaz. Kim bunun aksini düşünürse o, her iki âlemde de kâfir ve reddedilmiş olur. Bütün aleme mensup olanların tâati, O'nun rızası içindir. Allah her ne yaparsa o, doğrudur. Bir memleket gibi olan iç hayatından şeytanı atan ve Hakkın istek ve fermanından başka içinden hiçbir şey geçmeyen bir insandan meydana gelen her şey doğrudur. Meselâ akıllı bir adam, ata binse, at onun mağlûbu ve mahkûmu olur.Atın gitmesi gerçekten binicinin gitmesidir. Çünkü at eğer kendi başına olsa ya ot yemek için otlak tarafına, veya taylarının yanına yahut kurtlara yem olmak ve ölmek için ormana doğru gider. O halde atın yapıcılık, hayır ve fayda yönüne gitmesi muhakkak ki attan değil, binicidendir. At faydasını ve işini ne bilir? Attan, eşeklikten ve yolunu kaybetmesinden başka ne beklenir? O halde hakikatte, menzil, han, şehir, bağ tarafına giden attır, diyemeyiz. Her ne kadar görünüşte at gidiyorsa da atın eli, ayağı, sürücünün hükmü altındadır, şu halde giden at değil sürücüdür.
 
Evliyanın kalbi, Allah'dan ayrı olamaz ve onsuz hareket edemez. Müminin kalbi, Allah'ın kudretinin iki parmağı arasındadır. O, kalbi istediği gibi çevirir (H.). Eğer bu söz umumi olsaydı ve herkesin bunda hissesi bulunsaydı, Allah bunu mümine tahsis etmezdi. Hakkın kudretinin elinde bir âlet haline gelmiş olan o kalbi, Allah bizzat vasıtasız olarak idare eder. Tıpkı bir binicinin, âleti olan atı idare etmesi gibi. Binici istediği her tarafa onu sürebilir. O halde böyle bir müminin yaptığı her şey doğrudur, onu yanlış gören, hatayı bizzat kendisi yapmış olur.
 
 
 
Beyit:
 
Onların yanında hatâ, hatâ değildir.
 
Âşıklar ne yaparlarsa doğru yaparlar.
 
 
 
FASIL: 5
 
 
 
Harekette bulunan, elem ve rahattan etkilenen ve her şeyden haberli olan canlı yaratıklar üç nevidir. Birinci nevi, o âlemde ve o âlemin durumundan habersiz ve nasipsiz olan hayvanlardır. İkinci nevi, bu âleme yabancı olan, uyku ve yemeğe ihtiyaçları olmayan, kuvvet ve kudretleri, yiyecekleri tâat ve Allah'ın zikrinden olan, suda yaşayan balıklar gibi bununla yaşayan melek­lerdir. Üçüncü nevi ise, hayvanı nâtık denilen insanlardır. İnsanların ilmi ve nutku melekî, su ve çamurdan olan cisimleri ise hayvanidir. Meleklerin sevabı ve günahı yazılmaz. Zira bu onların tabiatıdır. Meselâ bir adamın tatlı yemekler yemesi, katıksız şarap içmesi ve kendisini zevk ve sefaya vermesi ne kadar tabiî ise, melekler için de tâat ve sevap bunun gibidir. Melekler hakkında sevap ve günah aynı derecededir. Bunun gibi, hayvanların da ahval ve hareketleri kaleme alınmaz. Hayvanın tâat kabiliyeti yoktur. Çünkü tamamiyle cismanîdir. Uyku ve yemekten başka bir şey bilmez ve bir şeye de sahip değildir. İnsanın ise yarısı melek, yarısı hayvan, yarısı süflî, yarısı ulvî, yarısı toprak (hâk) olan cihandan ve yarısı ise temiz (pâk) olan cihandan ibarettir.
 
 
 
Beyit:
 
İnsan, ulvîlikten sufılikten mürekkep garip bir karışımdır.
 
 
 
Hayvanlar toprakta yaşıyan yılanlar, melekler ise denizlerdeki balıklar gibidir. İnsan ise, yılan ve balık gibidir. Yılan olan yarısı, onu toprağa doğru çeker. Balık olan kısmı ise onu denize doğru götürür. Bu iki yarım kısım, bir­birleriyle, daimî bir mücadele halindedir. Bu şuna benzetilebilir: Meselâ, bir şehrin ahalisinin yarısı kâfir, yarısı müslüman olsa, daima şehirde, bu iki ayrı gurup birbirleriyle mücadelede bulunurlar. Müslümanlar küfrün yok olup, bütün şehre kendilerinin hâkim olmalarını isterler. Kâfirler de müslümanlığın yok olmasını ve bütün şehrin kendi ellerinde bulunmasını arzu ederler.
 
 
 
Beyit:
 
Biz de istiyoruz, başkaları da istiyorlar.
 
Bakalım talih kime yâr olacak ve yâr kimin olacak?
 
 
 
Müslümanlık galip gelirse, her ne kadar şehirde kâfirler bulunsa da onlar yenilgiye uğradıkları için şehre müslüman şehri derler. Çünkü hüküm yenenindir. Meselâ at, biniciye yenilir ve binici onu yenerse atın yürümesini biniciden bilirler. Her ne kadar görünüşte at giderse de akıllı kimseler: "Falan Lârende'ye gitti veya Aksaray'a yahut başka bir şehre gitti" derler. At kıra ve otlağa doğru gider. Şehirler ve menzillere doğru gitmek insanlara mahsustur. At böyle yollarda ve maksatlarda insanın âleti olur.Yani atın ayağı, insanın ayağı oluyor.
 
Küfür, insanda mağlûp ve nefis mahkûm olunca, o insana Allahsal derler. O insanda şeytan bulunsa bile o şeytan, insanın mahkûmu olduğu için şeytan değil, melektir. Bundan dolayı Peygamber: "Benim şeytanım, benim elimde müslüman oldu" (H.) buyurmuştur.
 
 
 
Beyit:
 
Senin yanağının etrafında peri ve şeytan askeri sâf bağlamış;
 
Süleyman'ın mülkü senindir, yüzüğü kaybetme!
 
 
 
İnsanın zatı, vaktin Süleyman'ı gibidir ki onun tahtının ve bahtının etrafında melekler, ruhlar, şeytanlar ve periler sâf bağlamış ve köle gibi onun hizmetine durmuşlardır. Yüzük gibi emaneti, koruyan da onun gönlüdür. Eğer bir şeytan onun yüzüğü olan gönlünü, ondan suret, mal ve mevki vasıtasiyle alırsa, ondan sonra onun vücut şehrinde, şeytan, Süleymanlık yapar ve kendisinde bulunan meleklik sıfatı yenilir ve âciz kalmış olur.
 
 
 
Nazım:
 
Can, içinde aç, tabiat ise dışında servet ve sâmân içinde. Dev yemek içmekten mide fesadına uğramış, Cemşid ise aç. Şimdi senin Mesih'in bu yeryüzünde; burada bulunduğun müddetçe derdinin devasına bak! Mesih göğe çıktıktan sonra derdinin devası kaybolur.
 
 
 
Şeytan ve peri, Süleyman'ın hükmü altında oldukları zaman, onun âleti olurlar, tıpkı süvarinin eli altında ve gitmekte olan bir at gibi... Nasıl ki bu, hakikatte atın değil, süvarinin gitmesi ise, bunun gibi şeytanın ve perinin işi de Süleyman'ın işi olur. Çünkü Süleyman'ın mahkûmudurlar ve onun emriyle iş görürler.
 
Mümin'in nefsi her ne kadar canlı ise de, ferman altında olduğu için ona nefis demezler, akıl derler.
 
Mümin'in kalbi, Allah'ın iki kudret parmağı arasındadır. Onu istediği gibi çevirir (H.). Hakikati görenler, bu kalbin hareket etmesini kalbin kendisinden değil, Hak'tan bilirler. Eğer bir çadır ve bir bayrak, rüzgârlı havada sallanırsa, akıllı kimseler, bunun rüzgârın hareketi olduğunu bilirler. Çünkü ne çadır, ne de bayrak rüzgâr olmadan hareket edebilirler. Bu yüzden Ulu Allah, kendi Kelâm-ı mecidinde şöyle buyuruyor:16 Ey Muhammed! Senin vücut yayından dışarı atılan okun atıcısı, sen değilsin, Biziz Çünkü sen Bizim büyüklüğümüz önünde ölmüşsün ve sende varlık, ihtiyar ve hareket etme kudreti kalmamıştır. Ecel-i zaruriden evvel benim aşkımda, "ölmeden evvel ölünüz" (H.). hadisinin gereğince ölmüş ve yok olmuşsun. Ölü hareket etmez, eğer onda bir hareket görülürse bu, ondan değildir. Onu birisi hareket ettirmiştir. Allah adamları, kalmamışlar, yok olmuşlardır; Celâlin aşkı ve Hakkın büyüklüğü karşısında, helak olmuşlardır. Artık duvar ve kapı gibi hareketsiz ve bihaberdirler. Eğer bir duvardan yahut bir dağdan bir ses, bir hitap gelirse herkes, o sesin hatiften geldiğini bilir. Yahut duvarda ses veren, bir adam gizlidir. Çünkü duvarın kendi kendine ses verme kabiliyeti yoktur. O halde eğer ölmeden evliya, enbiya ve şeyh-i kâmillerden bir ses, bir söz işitirsen yakîn olarak bil ki bu sözü onların suretinde başka biri söylüyor. Çünkü onlar yok olmuşlar ve kalmamışlardır.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(16) Attığın vakit sen atmadın; lâkin onu Allah attı. (Sûre:8, Âyet: 17)
 
 
Beyit:
 
Onlar kendi varlıklarından fâni ve dost ile bakîdirler.
 
Bu ne garip şeydir ki onlar hem varlar, hem yoklar.
 
 
 
Eğer sen onlardan bir ses işitirsen o ses, onların suretine girmiş olan başka birisinindir. Çünkü onlar kalmamışlardır ve yok olmuşlardır. Nitekim bir duvardan ses işittiğin zaman nasıl hayrete düşersen ve bu hal sende ne gibi bir değişiklik yaparsa, evliyadan bir söz işittiğin vakit de böyle olman, yani o sesi duvardan bilmemekliğin gerekir. Meselâ, bir adamı cin çarptığı zaman muhtelif dillerle konuşur. Halbuki o adam, bu hale tutulmadan evvel, bu dil­leri bilmez ve anlamazdı. Meselâ.Arapça konuşur, Kur'an'ı hiç okumamış, ezberlememiş olduğu halde Kur'an okur. Bunu görenler bu sözleri onun değil, perinin söylediğine inanırlar. Bunun gibi, bir adam pek çok şarap içmiş olsa, serhoşluk halinde ve kendinden haberi olmadığı bu arada durmadan bir çok şeyler söyler; akıllılar: "Ondan bilmeyiniz, çünkü o söylemiyor, şarap söylüyor." derler. Zira peri ve şarapta öyle bir kuvvet vardır ki bunlar insanı kendi aletleri yaparlar ve onun suretinde söz söylerler. Fakat o söz, insanın sözü olmaz. Onların sözü olur. Böyle olduğu halde insanın, perinin, yerin, göğün, arşın, kürsînin, yaratıklar ve gerçeklerin yaratıcısı olan Allah'a, bir insanı kendi âleti yapması ve kendi sözünü ona söyletmesi niçin lâyık olmasın? İnsan ortada yoktur ve söylediği şeyde de hiçbir dahli olamaz. Muhakkak ki sözler Allah'ın sözleri olur.
 
 
 
Beyit:
 
O ses, her ne kadar kulun ağzından çıkıyorsa da
 
hakikatte Allahdandır.
 
 
 
Bunun gibi, meselâ Kur'an Peygamberin dudağından, ağzından, damağın­dan ve dilinden ses, harf ve söz olarak dışarı çıktığı halde, buna, "Hakkın kelâmı" derler; Allah'ın Elçisi Muhammed'in sözü, demezler. Her kim böyle söylerse kâfir olur.
 
 
 
Beyit:
 
Gerçi Kur'an, Peygamberin dudakları arasından çıkmıştır.
 
Fakat her kim ki onu Allah söylemedi, Peygamber söyledi derse o kâfirdir.
 
 
 
Fakr, kemale erince Allahdır ve O bir tanedir, O'nun ortağı yoktur. Bu mertebeye erdiği içindir ki Mansur: "Ben Hakkım." Demiş ve Ebayazid de: "Cübbemin içinde Allah'dan gayrı bir şey yok" demiştir. Madem ki fakr'da senin varlığından üzerinde bir şey kalmıştır, sana müşrik (ortak koşan) derler. Tevhid âleminde, seni tevhide inananlardan saymazlar.
 
Şirk (ortak koşma) iki türlüdür: Sözle şirk, hal ile şirk. Allah'ın oğul ve ortağı olduğunu söylemek sözle şirktir. İnsanın içinde Allah'dan başka şeyler için yer ve yol bulunması da şirk-i halidir.
 
 
 
Rubai:
 
Kemala ermiş bir kimse öldü.
 
Ansızın varlık denizden geçerken varlığından
 
üzerinde bir tek kıl kalmıştı.
 
O kıl hakikî fakrın gözüne zünnar göründü.
 
 
 
Nazım:
 
Dün gece bir ihtiyar rüyamda bana: "Aşk yolunun âfeti, benlik ve bizliktendir." demişti. Ben ona: "Benlik" ve "Bizlik" nasıl olur? Bunu bana anlatın, çünkü bütün güçlüklerin çözümü sizin elinizdedir" dediğim zaman o ihtiyar, bana cevap verip: "Hakkın aynı olmayan her şey "Ben" ve "Biz" dir ve bu hatanın ta kendisidir" dedi.
 
 
 
Her şey helak olur, fânidir. Ancak O bakidir. (Sûre 28, Âyet:88). Buna müfessirler şöyle mâna vermişlerdir: Baki ancak Allahdır. Allahdan başka melekler, periler, enbiya, evliya, müminler, hayvanlar kuşlar otlayanlar hattâ yer ve gök, arş ve ferş gibi ne varsa hepsi yok olur ve kalmaz.
 
Biz deriz ki: Allah bu sözü, "Yalnız ben varım ve benden başka her şey yok olur" deyip öğünmek için söylemiyor. İyice bakılırsa bu hitabın, kulları için bir rahmet ve davet olduğu görülür. Yani, şunu söylemek ister ki: Eğer beka istiyorsanız bakî benim,kendinizden geçip bana bağlanınız ki benim benliğim sizin benliğiniz olsun ve varlıktan kurtulunuz ki, benim varlığım sizin varlığınız olsun Allah: Eğer ben bir kulu seversem onun gözü, kulağı ve dili ben olurum (H.K.) Benimle söyler, benimle görür, benimle işitir. Ben, onun nutku, onun dili ve dilinden söyleyen olurum. Gözünün nuru ben olurum; o her şeyi benimle görür. İşitmesi de ben olurum; o her şeyi benimle görür. İşitmesi de ben olurum ve benimle işitir. Nasıl ki benim varlığımla var olmadan evvel ruh-u cüz'i ile yaşadığı zaman, görme, işitme nuru, ilim, bilgi ve söz kudretini hep o ruhtan aldıysa ulûhiyet denizinden bir damla olan onun cüz'i ruhu o denize ulaştıktan sonra da, onun canı ben oldum. Ayrılık perdeleri ortadan kalktı. Bu dereceye geldikten sonra onun diriliği, hareketi, sükûneti, görmesi, işitmesi hepsi benden olur ve o Allah ile kaim olur. Bu şekilde öldürülmüş olan bir can, ölmez ve benimle kaimdir, buyurmuştur. Bunun gibi bir kovaya su alınıp konulsa, bu su, bigâneler ve yabancı unsurlar arasında denizden ayrı olarak bulunduğu için zaman zaman eksilir. Rengi, kokusu ve tadı kaybolur. Çünkü o suyun varlığını toprak yer, rüzgâr götürür ve güneşin sıcaklığı çeker.O durgun suya Allah tarafından bir sel gelirse suyu alır, tekrar denize götürür. İşte bu sel, ya bir kâmil şeyhin vücudu olabilir yahut Hakkın cezbelerinden bir cezbe (H.) buyurulduğu gibi Hakkın bir cezbesidir. Hakkın cezbelerinden bir cebze bütün insanların ve cinlerin ibâdetinden daha çok hayırlı ve tesirlidir. Cezbe ile şeyh, bunların her ikisi de o deryanın bir dalgasıdır. Yalnız bu dalga, su ve çamur suretinde görülmüştür. Testinin içindeki bir damlayı, Allah'ın rahmet denizinin bir dalgası deryaya ulaştırırsa o damla, deniz olur ve o damlanın var­lığı yokluk bulmaz. Çünkü "Biz Allah içiniz ve sonunda ona döneriz. (Sûre: 2, Âyet: 11)" âyeti, böyle denize ulaşan bir damla hakkında varit olmuştur.
 
 
 
Şiir:
 
Denizin suyu, her nerede olursa olsun yine denizdendir.
 
Denizden çıkar ve tekrar denize döner.
 
Bunun başka türlü olmasının imkânı yoktur.
 
Müminlerin, evliyanın ve enbiyanın canları
 
Hakkın zatının güneşinin şualarıdır.
 
 
 
Allah halkı karanlıktan yarattı, sonra onlar üzerine kendi nurundan saçtı (H.). Ev gibi olan bu vücutları, karanlık olan çamur ve su âleminden yarattı ve sonra zulmetten yaptığı bu yaratık üzerine kendi nurundan saçtı. Sonunda onun nuru, tekrar ona döner. Güneş, gökyüzünde burcdan burca dolaşarak yer değiştirirken, onun ışığı da bu evler gibi olan vücutlarda bir yerden bir yere geçer ve akşam batıda battığı zaman onun, bizim bir ev gibi olan vücudumuzdaki nurunun huzmeleri ve parçaları da güneşle beraber batar. Bunun gibi her ne kadar bu nur ayrı vücutlarda, yani ayrı ruhlarda parlar ve var olursa da hakikatte bu canlar, bu ruhlar bakî olan güneşin nurunun huzmeleridir ve ezelî olan güneşe bağlıdırlar.
 
 
 
Beyît:
 
Ey güneş! Bendeki bu ışıklı parıltılar sendendir. Ben, her nereye saçarsan saç, yine sana bağlıyım.
 
En can güneşi! Sen karanlık dünyaya bir ay ışığı gibi ışık veriyorsun.
 
 
 
Ayın ışığı da güneştendir. Ay güneşten nur, ışık alır. O halde hakikatte ayın ışık vermesi, güneşin ışık vermesidir. Çünkü sahip olduğu bu nur ondandır. Halk ve taliplerin, Hakkın Celâl güneşinin nuruna mukavemetleri yoktur ve buna tahammül etmeğe de güçleri yetmez. Onun Rabbı dağda tecelli edince, dağı parçaladı ve Musa bayılarak düştü, (Sûre:7, Âyet: 139) buyurulduğu gibi, dağ bile dayanamıyarak parça, parça ve zerre, zerre oldu. Hak, güneşi aşkıyla harap olan ve incelen peygamberler ve evliyanın canlarını, kendi Celâlinin nurundan doldurdu ve halka o kalıplar vasıtasiyle o nuru anlasınlar ve ona tahammül edebilsinler, kevnü fesadın karanlığında o ayın ışığı ile halk dalâlet yolunu hidâyet yolundan ayrı görsünler ve tanısınlar, iyiyi, kötüden ayırsınlar ve temyiz etsinler diye gönderdi. Gökteki yıldızlar, parlak ve ezelî bir güneş olan şeyh'in hizmetindeki müritler gibidir. Çünkü, Benim eshabım, yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erişirsiniz (H.), buyrulmuştur. İş, ezelî olan güneşindir ve bakî ancak odur. Bedir ki zamanın kutbudur, rahman güneşinin mazharıdır ve yıldızlar hepsi, Allah'ın Visali olan Cennet-i bekada ve güneşin nuru ile dolmuş olan mürit ve müminler gibidir. Peygamberler, Hakkın zeval bulmaz halifeleri ve Celâl güneşi nurunun kadehleri olan bedirler gibidirler.
 
Allah: "Yeryüzüne bir halife gönderdim" (Sûre:2 , Ayet: 28). buyuruyor. Her ne kadar bu, görünüşte yeryüzünün halifesi olsa da hakikatte gök yüzünün de halifesidir. Onun su ve çamurdan ibaret olan görünüşü yere men­sup olanların kıblesi ve onun nakışsız olan cemâli, canı ve gönlü semâya men­sup olanların halifesi olur. Bu yüzden göğe mensup olan meleklere: "Âdeme secde ediniz (Sûre: 2, Âyet: 32) emri geldi ve Bütün melekler secde ettiler. (Sûre: 15, Âyet:30) buyrulduğu gibi bütün melekler emre itaat ve kendi halife ve öncülerine secde ettiler.
 
Şeyh, yer ve gök yüzünde Allah'ın halifesi olur. Yeryüzüne mensup olan­ların ona tâbi ve mahkûm olması nasıl farz ise, semaya mensup olanlar için de aynen böyledir. Bu suretle yeryüzünde şeyhin ve Allah'ın halifesinin vücudu ile yanlış, haktan; eğri, doğrudan; kötü, iyiden; yakınlar, uzak olanlardan; tortu, saftan; kalp, nakitten; yar, ağyardan ayrıldı. Bundan evvel, bedir gibi olan şeyhin yokluğu sebebiyle hasıl olan bir gece karanlığı içinde her şey, bir­birinin aynı görünüyordu ve güzel ile çirkin beraberdi. Bir bedir gibi olan şey­hin vücudu ile bütün gizli ve örtülü olan şeyler zahir oldu.
 
 
 
Beyit:
 
Evliyanın güneşi doğunca: "Ey karışık olan şey uzaklaş ve sâf olan, gel!" dedi.
 
Ebubekir Sıddık, Ebucehil'den; gökyüzünde de melek, İblis'ten üstün oldu.
 
 
 
O âlem ve bu âlem, Hakkın halifesi olan şeyhin vücudu ile süslendi ve onarıldı. Hakikatte bunların hepsi Allah'ın işidir. Çünkü bedir, nura Hakkın güneşi sayesinde maliktir. Allah, şeyh suretinde Allahlık ediyor. Bazan doğrudan doğruya, bazan vasıta ile. Allah daha iyi ve daha doğru bilir.
 
FASIL: 6
 
 
 
Allah'ın işleri hususunda düşününüz; Allah'ın Zatı hakkında düşün­meyiniz; buyrulduğu gibi Hakkı temaşa etmek isterseniz O'nun zatını düşün­meyiniz. Zira O'nu anlamak gücü sizde yoktur. Bu yüzden üzüntülü ve sıkın­tılı olup hiçbir zaman bu bağdan, yani girdaptan kurtulamazsınız. Eğer Allah'ın san'atı ve işleri hususunda düşünürseniz fikriniz daha çok gelişir ve ferahlık duyarsınız.
 
Eğer bir kimse, baharın gerçeğini, aslını düşünür ve ona, gözünü ancak bu bir noktaya diker ve: "Elbette baharın gerçeğini, aslını ve onun ne olduğunu ve nasıl vücut bulduğunu, neden ibaret olduğunu görmek isterim!" derse o kimse, baharı temaşadan mahrum kalır ve hakikatini de hiçbir zaman bilemez. Gözü kamaşır, kararır ve hattâ kapanır. Bu faydasızdır ve böylece hiçbir neticeye varamaz. Bu hususta ne nisbette uğraşırsa ruhî sıkıntısı ve zul­meti de o nisbette artar. Fakat böyle yapmayıp da sahraya, çemenliğe, bahçelere ve güllüklere, ağaçlara, meyvelere, çiçeklere, rengarenk goncalara, yeşilliklere ve akar sulara bakarsa, bu tabiî sergide baharın fevkalâde güzel­liğini görür ve ruhu ferahlık bularak sınıktı ve gamdan kurtulur. Bu hususta ne kadar çok düşünürse onun ferahlığı da o ölçüde artar. Baharın güzelliğini, letafetini daha iyi anlar ve bilir.
 
Hakkın zatını da bahar mevsimi gibi tasavvur ediniz ve gök, yer, güneş, ay, yıldızlar ve dağlar, denizler, türlü türlü insanlar, suret güzelleri olan kadın­lar ve çocuklar, mâna güzelleri olan evliya ve peygamberler hakkında düşüncenizi işletin ve bunları görmeğe, tanımağa çalışın, bu güzelliklerin, eserlerin ve iyiliklerin âşığı olun; sanattan san'atkâra gidin ki Allah'ı görmüş ve tanımış olasınız.
 
Allah Kur'an-ı Mecidde şöyle buyuruyor: Başları üzerinde olan göğe niçin bakmıyorlar ki biz onu nasıl bina ettik (Sûre: 50, Âyet:6.)
 
Yani, ne acayip şey! Bizi niçin tanımıyorlar ve görmüyorlar. Biz ise göğü nasıl yükselttik ve yeri onun altına nasıl serdik? Ve başka bir yerde de:
 
Niçin görmüyorlar ki deveyi nasıl yarattık ve göğe de bakmıyorlar ki onu nasıl yükselttik ve dağlara da bakmazlar ki onları nasıl yüksek durdurduk ve yerin çivileri yaptık ve görmezler ki yeri nasıl dümdüz yaydık! (Sûre: 88, Âyet: I 7, 20) buyuruyor.
 
Bunun gibi yine buyuruyor:17 Ben ki Allah'ım, benim zikrimi eden, ayakta durdukları, oturdukları ve uykuda bir yandan öbür yana döndükleri zaman, daima beni anan kimseler hakkı için yemin ederim ki onların düşüncesi daima göğün ve yeryüzünün yaratılmasındandır. "Yarab! bu sanat eserlerini yersiz ve faydasız olarak yaratmadın" derler ve bu sanatları gördükçe hayrette kalırlar ve bunlardan faydalar, nimetler, hadsiz hesapsız hikmetler elde ederler. Henüz elde etmedikleri başka faydalar ararlar ve zaman geçtikçe bunlardan da faydalar sağlarlar. Bu suretle onların marifetleri, bilgi ve görüşleri artar. Bu hususta Peygamber Mustafa (Selâm onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: İki günü bir olan kimse aldanmıştır (H.). Yani, her kim ki onun iki günü faydasından fazla olmazsa, o kimse bu dünya pazarında, dünya mallarını verip, ahiret kumaşları satın alan ahiret tüccarları arasında aldanır ve zarara uğrarlar. Sâlikin, her dakika ve her an terakkî etmesi lâzımdır. Eğer bir insan ken­disini sülükte aynı halde görürse, hakikat olarak bilsin ki o, zararda ve vaktini boşa geçirmiştir. Aynı zamanda keyfiyetsiz olan Hazretin huzurundan kovulmuş olanlardandır.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(I7) Onlar Allah'ı, ayakta dururken, otururken veya yatmakta iken zikreder, göklerin ve yer­lerin yaratılmasından Allah'ın kudretini istidlal ve tefekkür eylerler. Ey Rabbimiz! Bunları batıl yaratmadın, seni- tenzih ve takdis ederiz, derler. (Sûre: 3, Ayet: 188.)
 
 
 
Baharın güzelliğini görmeniz lazımsa onu çemende, yaylalarda, ağaçlarda, gül bahçelerinde, reyhan ve yasemin tarlalarında, goncalarda, renkli yapraklarda, olgun ve tatlı meyvelerde seyredin ki daima mânevi bir genişlik ve huzur içinde bulunasınız ve Didâr'a gark olasınız.
 
 
 
Nazım:
 
O şah, bazan gizli, bazan aşikâr olarak alemde göründü. O, baştan sona kadar bu cihanın canıdır.
 
 
 
Diğer bir beyit:
 
Onun güzelliği, bir ilkbahar, alem ise, bir bağ gibidir.
 
Onun Cemâli ve lûtfunu bağda temaşa et!
 
 
 
İlk beyitte, gizli ve aşikâr göründü, dediğimiz zaman bunun mânası: O, yani Allah, zatı (yani hüviyet-i asliyesi bakımından) gizlidir. Bunu görmek imkanı da yoktur. Ama sanat ve sıfatı bakımından peyda (yani görünebilir) dır. İşte bu yönden hem aşikâr ve hem gizlidir. Nitekim can da, bütün vücutta hem peyda, hem gizlidir. Can, bizzat görünmez, fakat eser ve sıfatı itibariyle açık ve parlaktır. Çünkü vücudun hareketi, ayağın gitmesi, elin tutması, yüzün ve gözün parlaması, işitme, koklama ve söyleme bunların hepsi canın eserleridir. Bunlara baktığınız zaman canın eserleridir. Bunlara baktığınız zaman canın cemalini aşikâr olarak görürsünüz ve canın kıymetini bilir, cana âşık olursunuz. Eğer bir kimse: "Ben canlıların vücutlarının dahli olmadan canın kendisini görmek istiyorum." diye mezarlığa gitse, gam görmekten uzak kalır. Can, vücuda kendisini göstermek için gelmiştir. Canı vücutsuz olarak görmek imkânsızdır. Bunun gibi Ulu Allah buyuruyor ki:18 Ben keyfiyeti belli olmayan gizli bir hazine idim. Bilinmek ve görülmek istedim bunun için de bu âlemi yarattım. Netice olarak diyebiliriz ki bir kimse kendisini göstermek istediği zaman, ya bir şey söyler veya bir şey yapar yahut kendisini bilmeleri ve görmeleri için bir sanat bir hüner gösterir. Bu adamın yüzünü, insanlar bu adam sanatını göstermeden önce de, görmüşlerdir. Her ne kadar her gün onun zahiri suretini görürlerse de yine: "Bu adamı tanımıyoruz ve bilmiyoruz ki nasıl bir insandır?" derler. Fakat, ondan bir söz işittikleri ve bir iş ve bir huy, bir lütuf, bir hüner ve sanat gördükleri zaman, hepsi: "Onun kim ve nasıl bir adam olduğunu bildik," derler. Neticede tanıdıkları şey, onun zahiri suretinden başka ve ayrı bir şey olan, işidir. Çünkü onun zahiri suretini daima gördükleri halde hepsi bir ağızdan, onun kim ve ne gibi, nasıl bir insan olduğunu bilmiyoruz ve tanımıyoruz, demişlerdi.Halbuki onun işini, sözünü sanat ve hünerini gördükten sonra onu tanıdılar. Onun suretini gördükten sonra onda buldukları ve tanıdıkları şey, onda benzersiz olarak bulunan mânevi, bir cevherdi; işte bunu gördükten ve tanıdıktan sonra: "Falan kimse güzel bir mâna ve cevhere maliktir ve bunun için elinden o iş ve hüner geliyor; böyle yapıyor, şöyle yapıyor. Keremi, hasisliği, sitemi, sertliği, gönül almayı ve lûtfu yerinde yapıyor" derler. Böylece o adamın sohbeti arttıkça ve ondan bu hasletleri daha çok gördükleri zaman, onu daha iyi bilirler ve daha çok tanırlar. Bu adam gösterişini ne kadar arttırırsa ve kendisini daha iyi tanı­maları niyeti ile iyi işlerini ve güzel hünerlerini ne kadar gösterirse, ondaki bu hüner ve iyi haletleri görenler, onu daha iyi ve daha mükemmel tanırlar.
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(18) Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için de halkı yarattım. (H.K.)
 
 
 
Ulu Allah, o şahsı yaratan ve onun işlerini meydana koyandır. Hadsiz, sapsız yüz binlerce halkın, göklerin, yerlerin, dağların, denizlerin, maden ocaklarının, ejderha, balık ve suaygırı, su kuşları gibi denizde yaşayan can­lıların, ay, güneş ve yıldızların, buruc, buruc, arş ve kürsînin, levh ü kalemin, cennet ve cehennemin, eşkıya ve takilerin, evliya, enbiyanın ve meleklerin yaratıcısıdır. Bütün bu işleri, sanatları ve sıfatları ile Ulu Allah'ı birbirlerini tanıdıklarından ve bildiklerinden bin defa daha fazla tanımıyorlar ve bilmiyor­lar. Halbuki az bir işle birbirlerini tanır ve : "Onun iyi olduğunu gördük ve onun ne gibi bir insan olduğunu ve nasıl bir fikre sahip bulunduğunu tamamen anladık ve bildik" derler. Böyle olduğu halde, Allah'ı görme ve tanımada niçin kör, nâdân ve ebleh olurlar ve bilgisizlik ve şaşkınlıktan: "Acaba Allah var mı? Varsa onu kim gördü ve kim görür?" diyorlar. Onu görmek imkânsızdır. Ve her kim: "gördüm veya görüyorum." diye iddia ederse yalan söylüyor ve imkânsız olan bir şeyden bahsediyor, demektir. Ey aptal! O adamda gördüğün pek az bir iş ve hünerle: "Onun iyiliğini gördüm ve onun büyüklüğünü bildim." Diyorsun. Onda bildiğin, tanıdığın, o şey, onun dış görünüşünden başka bir şeydi. Çünkü, onun dışını her zaman gördüğün halde, onun kim ve nasıl bir adam olduğunu bilmiyordun. O halde bu kadar işler, hünerler ve hadsiz, hesabsız, sonsuz ilimleri ile Allah'ı niçin görmüyorsun ve bilmiyorsun? Senin halin aynen şuna benzer: Meselâ, bir adam bir bahçeye girse ve ben: "Bu bahçede yalnız şu küçük yaprağı görüyorum ve bahçeyi göremiyorum" dese, buna gülmek bile yersizdir. Böyle bir göz ve böyle bir akla ne demek lazımdır? Buna yapılacak hicve ve alaya yazıklar olsun! Çünkü hiciv ve alayı öyle bir kim­seye karşı yapmalıdır ki onun vücudu bulunsun. Böyle bir gözün ve aklın mevcudiyetine imkân yoktur. Belki onun yokluğu bu şekilde varlığından daha iyi olur. Bu sebeple kâfir der ki: "Keşki evvelce olduğum gibi yine toprak olsaydım (Sûre:78, Ayet:41) ve vücut bulmasaydım. Toprak olsam benden bir ot, bir nebat biter ve bunlar da bir işe yarardı. İnsanların zevkle bakacakları bir şey olurdum ve onlara bir gıda teşkil ederdim. Toprak olarak mevcut bulunduğum zamanda, benim vücudumdan biten bir bitkinin hali, bahçede bir yaprak gören ve uçsuz bucaksız bahçeyi göremiyen kimsenin haline benzer.Böyle zehirli ve faydasız bir ot çorak bir yerde bile olmasın! Ben yokluktan dünyaya geldiğime ve varlık tabakasının en aşağısından, en yukarısına eriştiğime memnun oldum. Evet bu böyle oldu, aksini düşünme! Fakat, manen geriledim. Şimdi eskisi gibi toprak olmadığım için "Keşki toprak olsaydım." (Sûre:78, Âyet:4l) diye hasret çekiyorum."
 
Ayandan sonra beyan istemek hüsrandır, denilir. Ulu Allah, güneşten daha aşikâr, daha zahir ve daha çok peydadır. Güneşin mevcudiyeti üzerine kim delil ve şahit isterse o, ziyana garkolmuştur ve anadan doğma kördür. Onun derdine, hastalığına hiçbir çare ve ilâç yoktur. O kimse hayvan-ı mutlaktır, belki hayvandan hattâ, cemadâttan bile daha aşağıdır. Çünkü cemâdat olan toprak, ne için yaratılmışsa, onu yerine getirir. Yer kendisinden bitki yetişmesi için yaratılmıştır. Ona ne ekersen ve ne emânet edersen, onu besler ve çoğaltır. Bir taneyi on, belki yüz tane olarak sana geri verir. Eğer arpa ekersen arpa, buğday ekersen buğday, meyve ekersen meyve ve üzüm dikersen üzüm verir. Bunun gibi hayvanı da yük ve insanları taşıması, onları maksatlarına eriştirmesi ve şehirden şehire götürmesi için yaratmışlardır.
 
İnsanı ise, Allah'ı tanıması ve ona kulluk etmesi için yaratmışlardır. Bunları yerine getirmediği ve Allah'ı tanımadığı, ona kulluk etmediği takdirde, hayvandan daha fena olur. Çünkü hayvan ne için yaratılmışsa onu yerine getirir. Yer ve toprak da bunun gibidir. İnsan, ne için yaratılmışsa onu yerine getirmediği zaman, bir hayvandan daha kötü olur. Bunun için Kur'an'da: Onlar hayvanlar gibidirler, belki daha fenadırlar (Sûre:7 Âyet: 178) buyrulmuştur. Böyle kimselerin kalbi taştan daha serttir. Çünkü taş­tan su çıkabilir ve akabilir; halbuki onların taştan daha sert olan kalblerinden dumanlı bir hışım ateşinden başka bir şey hâsıl olmaz.
 
Güneşin ancak biri ışık, diğeri hararet olmak üzere iki sıfatı vardır. Güneş bu iki vasfı ile meşhur ve zahirdir. Gözleri görenler, onun ışığını görürler. Körler ise onun hararetini hissederler. O halde körler ve gözü görenler için güneş gizli değildir, çünkü daima bu iki vasfı ile güneş meydandadır. Celil ve büyük olan Hak ki güneşin, göklerin ve yerlerin, aşikâr ve gizli olan her şeyin yaratıcısıdır, bu vaziyette nasıl gizli ve saklı olabilir? Allah'ın sıfatı sayısız ve sanatı sonsuzdur. Aşağı ve yukarıdan, sağ ve soldan, ön ve arkadan, sıcak ve soğuktan, iyi ve kötüden her neye baksan, hepsi O'nun eserleri ve sıfatlarıdır. O halde nasıl gizli olabilir? Bu yüzden Allah buyuruyor ki 19 Şunu bil ki yüzünü ne tarafa çevirirsen, Allah oradadır. Çünkü yönlerin hepsi onun işi ve yapısıdır. O halde, Allah'dan ayrı bulunan nereye bakabilirsin?
 
 
 
 
--------------------------------------------------------------------------------
 
(19) Yüzünü ne tarafa çevirirsen Allah oradadır. (Kur'an, Sûre:2, Âyet: 109.)
 
 
 
Eğer eşyanın ve insanların müşahadeleri hilâfına, onların tarafından, başka bir tarafa bakarsan, onlar baktığın tarafta artık bulunmazlar ve bu halde senin nazarından kaybolmuş bir vaziyettedirler ve sen de onlar tarafından görülmez olursun. Zira karanlık bir gecede güneşin sıfatı olan ne sıcaklığı ve ne de ışığı görebilirsin. Eğer güneş, gökyüzünde ve sen yerin altında yahut derin bir kuyuda, bulunsan bu vaziyette de güneşten ayrılmış olursun. Çünkü güneş, ancak ışık ve sıcaklıktan ibaretti; halbuki sen, bu derin kuyuda, onun her iki sıfatını da göremiyorsun; öyleyse güneşe nazaran kaybolmuş olursun. Fakat, her şey Allah'ın sıfatı ve yapısı olduğundan Allah'dan ayrılmak imkânı yoktur. Allah'ın bulunmadığı nereye gidebilirsin? Ve Allah'ın sanatları ve sıfatları olmayan nereye bakarsın? O halde Allah, bütün var olan şeylerden daha çok aşikâr ve daha çok peydadır. Her kim zahir olan şeyler hakkında bir delil isterse o, karanlık ve hüsran içinde bulunur.
 
 
 
Beyit:
 
Ey deniz kıyısında susamış olarak uyuyan kimse!
 
Ey hazine üzerinde fakirlikten ölen kimse!
 
Rubaî:
 
Bir şah ki ne aşağıdadır ne yukarıdadır, nerededir?
 
Bir hazine ki ne bizimledir ne bizden ayrıdır, nerededir?
 
Orada; burada, deme de doğru söyle, nerededir?
 
Âlem tamamen Odur. Bu hakikati gören nerede?
 
 
Rubaî:
 
Her derde daima bir deva görüyorum,
 
kahır ve cefada lütuf ve vefa görüyorum.
 
Gök kubbesi altındaki bu yeryüzünde,
 
her nereye baksam, daima seni görüyorum.

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009