ÜSKÜDAR MEVLEVÎ DERGÂHI (MEVLEVÎHÂNESİ)

 

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk sözkonusu olabilmektedir. Rezervasyon talep formunu doldurup yollayabilir ya da  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. e-posta adresine rezervasyon talep formunda istenen bilgileri email olarak yollayabilirsiniz. İstenen bilgiler: Tarih; Ad-Soyadı; Kişi sayısı; Cep telefon numarası?

 

***

 

Üsküdar Mevlevî Dergâhı, Doğancılar Caddesi üzerinde Galata Mevlevî Dergâhı (Galata Mevlevîhânesi) şeyhi Sultanzâde Numan Halil Dede tarafından H. 1205/ M. 1791 yılında yaptırılmıştır. Çelebilik makamı tarafından zâviye olarak tanınan bu mekân, İstanbul’da açılan son mevlevîhânedir. Uzun yıllar Mevlevî tarîkatının bir müessesi olarak faaliyette bulunan Üsküdar Mevlevî Dergâhı’nin binaları halen ayakta ve bugün Klasik Türk Sanatları Vakfı tarafından Çeşitli sanatların icrâsı için kullanılmaktadır. Mevlevîhânelerin tarihinde birçok sanatla beraber, özellikle hüsn-i hat meslek edinilmiş bir hüner olmuştur. Dolayısıyla bugün Üsküdar Mevlevî Dergâhı’nin yerinde, alanında uzman kadrosuyla bir sanat eğitimi yuvası olan Klasik Türk Sanatları Vakfı’nın olması oldukça anlamlıdır.

 

Anadolu’dan İstanbul’a gelen Mevlevîler için bir konaklama yeri olan Üsküdar Mevlevî Dergâhı; iki katlı ahşap bina, türbe, mescit ve zâviyeden ibaret yapılmıştır. Doğancılar Caddesi’ne açılan kapısından, Mevlevîhâne’nin geniş bahçesine girilir. Orta yerde bir havuz ve 1975 yılında yapılmış olan değişik biçimde bir şadırvan vardır.

 

İki katlı semâhânenin alt katı türbe, üst katı ise mescittir. Türbenin mescidin semâhânenin alt katında olması tarîkat mimârîsi açısından dikkat Çekmektedir. Yapı bu yönüyle Türk-İslam mimârîsinin erken tarihli kümbetlerine benzemektedir. Bahçe tarafındaki duvarda ahşap bir niş, minare görevi yapmaktadır. Mescit, üç tarafında da bulunan camlardan aldığı ışıkla aydınlıktır. Buraya taş bir merdivenden Çıkılır. Merdivenin solundaki bahçede bir kuyu, sağında ise on bir kabri olan bir hazire mevcuttur. Semâhânenin karşısında ise iki katlı –bugün vâkıf yönetim binası olan– şeyh evi vardır ki, kapısının üstünde iki sütunun taşıdığı bir Çıkma bulunmaktadır.

 

Mevlevîhâne’nin kurucusu Numan Halil Dede’den sonra Mevlevîhâne harap bir duruma gelmişti. Sultan II. Mahmut, has müşiri Ahmet Fevzi Paşa’yı görevlendirerek Üsküdar Mevlevî Dergâhı’ni H. 1250/ M. 1834–35 yılında yeniden yaptırmıştır. Pertev Paşa’nın bu tamir için yazdığı ve Numan Halil Dede’nin sandukası üzerine konulan kitabe şöyledir:

 

Şehinşah-ı müeyyed Hazreti Sultan Mahmud Han

Hak itmiş zatını kutb-ı sırr-amed devr-i imkâna

Hemişe pîşesi ihyâ-yı din ü devlet ü dünya

Ne camîler ne dergâhlar ne yerler yapdı şahane

Ezan cümle bu zîba hankâhı eyledi ma’mûr

Dil-i âşık gibi Çokdan berü olmuşdu virâne

Misal sabit ü seyyarelerdir bunda âşıklar

Dönerler ki dururlar baş eğüb bir şems-i tâbâne

O şemsin şevkidir Çün zerre-sergerdan iden yoksa

Nigah ve iltifat itmezler ansız Çarh-ı gerdane

Sema vü zevk ü şevk oldukca bu dergâh-ı vâlâda

Safa-yi herdem ihsan eyle yâ Rab şah-ı devrâne

Müşir-i hassı Ahmed Fevzi Paşa oldu me’murı

Ne devlet mazhar olmuş böyle devlet böyle ihsâne

Biri cevherden âlâ diğeri mümtaz ve müstesna

İki tarih yazdım bende Pertev müstemendane

Yine şadan kıldı ruh-ı Mevlâna’yı Mahmud Han

Yapıldı tarh-ı ziyb efza bu âlâ Mevlevîhâne

Sene 1250

 

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasının ardından Üsküdar Mevlevî Dergâhı uzun yıllar harap ve terk edilmiş olarak kalmıştır. Ancak 1975 yılında hayır sahibi Şahap Geyik Bey tarafından aslına uygun olarak restore edilerek, Üsküdar’a bu sayede kıymetli bir eser kazandırılmıştır. Zira bu tarihten önce semâhânenin döşemeleri kabirler üzerine yıkılmış, sandukalar dağılmış ve her taraf perişan bir durumda kalmıştı. Avludaki merdivenin yanındaki hazirede yalnız iki kabir taşı görülüyordu. Diğerleri tamamen toprak ve Çöplük altında kalmıştı. 1975 yılındaki restorasyonunun ardından Mevlevîhâne günümüze kadar gelmiştir.

 

Üsküdar Mevlevî Dergâhı’nin postuna kuruluşundan kapatılışına kadar on üç şeyh geçmiştir. İlk şeyh, tekkenin kurucusu olan Numan Halil Dede, son şeyh ise Ahmet Remzi Dede’dir. Şeyhlik makamına geçmiş olanların kronolojik listesi şöyledir:

 

1. Şeyh Numan Halil Dede Efendi: 1201 (1787)’de Konya Mevlâna Dergâhı’nda Çile Çıkardıktan sonra mevlevî olmuştur. Galata Mevlevî Dergâhı şeyhi Bakkalzâde Konyalı Ali Efendi’den sonra buraya Şeyh olmuş ve üç yıl sonra da Üsküdar’a gelerek Üsküdar Mevlevî Dergâhı’nı kurmuştur. Dokuz yıla yakın şeyhliğin ardından 26 Recep 1213 (3 Ocak 1799) tarihinde vefat eden Numan Halil Dede Mevlevî dergâhının türbesinde medfundur.

 

2. Şeyh Seyyid Mehmet Hüsameddin Dede Efendi: 1216 (1801) yılında vefat etmiştir. Kabri mevlevîhânenin türbesindedir.

 

3. Şeyh Hacı Ali Nailî Dede Efendi: 1217 (1802)’de vefat etmiş ve türbeye defnedilmiştir.

 

4. Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi: Vefatı 1219 (1804) tarihinde olup kabri mevlevîhânenin türbesindedir. Surûrî Efendi’nin O’nun vefatına tarih düştüğü şiiri şöyledir:

 

Aceb mi kalsa tehî Üsküdar Hankâhı

Yerin tutar yoğiken göçtü ba-husus Dede

Didi kederle Surûrî-i muhlisi tarih

Çekildi Çille-i kabre dönüp Hulusi Dede

 

5. Şeyh Hacı Mehmet Emin Dede Efendi: 1227 (1812)’de vefat etmiştir. Kabri türbededir.

 

6. Şeyh Abdullah Necip Dede Efendi: Galata Mevlevî Dergâhı şeyhi Mehmet Rûhî Dede Efendi’nin oğludur. 1252 (1836) yılında vefat etmiştir. Türbede 1252 tarihli isimsiz bir sanduka vardır. Bu sanduka muhtemelen Abdullah Necip Dede Efendi’nindir.

 

7. Şeyh es-seyyid Hafız Ahmet Arif Himmetî Dede Efendi: Galata Mevlevî Dergâhı şeyhi Mehmet Rûhî Dede Efendi’nin oğlu, Abdullah Necip Dede’nin kardeşidir. 17 Rebi’ül-evvel 1290 (15 Mayıs 1873) tarihin de vefat ederek türbeye defnolunmuştur. Sandukasının önündeki levha Mısrîzâde Üsküdarî Ali Efendi’nin hattıdır, besteleri vardır. O’nun zamanında mevlevîhânede dervişler dahil yirmi üç kişi bulunuyordu.

 

8. Şeyh Hafız Mehmet Zeki Dede Efendi: Manisalı Mehmet Refik Efendi’nin oğludur. 1237 (1821)’de doğdu ve tahsilinin ardından mahkeme-i şer’iyye katibi oldu. Bursa Mevlevî Dergâhı şeyhi Mehmet Dede Efendi’ye bağlanarak mevlevî oldu. Bursa’da 1854’te meydana gelen depremden sonra İstanbul’a gelen Mehmet Zeki Dede, mesnevi dersleri vererek ve levhalar yazarak geçimini temin etmeye başladı. Zira kendisi ta’lik’te usta bir hattattı. Birçok kitap ve levha yazdı. En değerli öğrencisi Hattat Değirmenci İbrahim Efendi’dir. 1873’te Üsküdar Mevlevî Dergâhı’na şeyh olarak tayin edildi. 25 yıl meşihatte bulunduktan sonra 9 Safer 1299 (30 Aralık 1881) tarihinde vefat etti. Kabri mevlevîhânenin türbesindedir. Sandukası önündeki şu kitabe, Üsküdarlı Şair Senih Efendi’nindir:

 

Bende-i sıdk iştimali Hazret-i Molla-i Rum

Merd-i ruşen-dîl Bursevî Zekiy-yi Mevlevî

Şeyh birkaç sene bunda okuttu şevk ile

Yevm-i mahsusunda her hafta kitab-ı Mesnevî

İrcı’î emri gelince Çaresizdir imtisal

Çünkü olmaz kimseye cây-ı bekâ dünya evi

Mazhar-ı ihsan olur ahir emekdâr-ı tarîk

İrtihâlinde zuhur itdi rumuz-ı manevi

Terk-i fani eyledi tarihini söyle Senih

Tekye-i bâkiye nakl itdi Zekiy-yi Mevlevî

 

1299

 

9. Şeyh Mehmet Hasib Efendi: Bu tekkenin şeyhlerinden Ahmet Arif Himmetî Dede Efendi’nin oğludur. 4 Rebiyülahir 1304 (1 Aralık 1886) tarihinde vefat etmiştir. Kabri türbededir.

 

10. Şeyh Konevî Halid Dede Efendi: Kendisi, asıl şeyh olan Ahmet Arif Dede Efendi’ye vekil olmuş ve “Nâib-i makam-ı âli” iken 27 Şaban 1320 (29 Kasım 1902)’de vefat etmiştir. Vefatına “Oldu Halid Dede’ye Huld makam” diye tarih düşürülmüştür. Kabri türbededir.

 

11. Şeyh Ahmet Celaleddin Dede Efendi: 1326 (1908) tarihinde seccâde-nişîn ed-dâî olmuştur. Gelibolu Mevlevihanesi şeyhi Hüseyin Azmi Dede’nin oğludur. 1270 (1853) yılında Gelibolu’da doğdu ve tahsilini tamamladıktan sonra Üsküdar’a geldi. 1908’de Üsküdar Mevlevihanesi’ne şeyh olarak atandı ancak iki yıl sonra Galata Mevlevihanesi’ne geçti ve tekkelerin kapatılmasına kadar orada kaldı. 1946’da Üsküdar’daki evinde vefat ederek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir. Türk musıkisi üzerinde derin bilgisi olan Ahmet Celaleddin Dede’nin bir divan teşkil edecek kadar Çok şiiri vardır.

 

12. Şeyh Ferruh Çelebi Dede Efendi: Ahmet Celâleddin Dede’nin Galata Mevlevî Dergâhı’na (Mevlevîhânesi’ne) 1910’da geçmesinden sonra Ferruh Çelebi Üsküdar Mevlevî Dergâhı’na şeyh olmuştur. Daha sonra kendisi Kastamonu Mevlevî Dergâhı’na seccâde-nişîn ed-dâî olarak gönderilmiştir.

 

13. Şeyh Ahmet Remzi Dede Efendi: Kayseri Mevlevî Dergâhı şeyhi Süleyman Atâullah Efendi’nin oğludur. I. Dünya Savaşı’nın sonlarında İstanbul’dan Filistin Cephesi’ne giden Mevlevî taburuna katılarak Şam’a ve Medine’ye gitmiş, dönüşte üç sene Emeviye Camii’nde kalarak Mesnevi’nin Arapça şerhini okutmuştur. Remzi Dede, Kayseri’de tamamladığı kuvvetli bir tahsilden sonra 1919 yılında Üsküdar Mevlevî Dergâhı şeyhliğine getirildi. Tekkeyi ve şeyh evini tamir ettirdi. Tekkeler kapatılana kadar burada kaldı ve sonrasında Üsküdar Selim Ağa Kütüphanesi baş memuru oldu. Birçok eseri olan Ahmet Remzi Efendi alim, şair, zarif, nüktedan ve ahlâk sahibi birisiydi. Soyadı kanunundan sonra Akyürek adını almıştır. Kardeşi Mehmet Şemseddin Efendi mevlevîhânenin türbesinde medfundur. Ahmet Remzi Dede Efendi 6 Kasım 1944’te vefat Kayseri’de vefat etti ve Mevlâna’nın hocası Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi türbesinin avlusuna defnedildi. Ahmet Remzi Dede Efendi, Üsküdar Mevlevî Dergâhı şeyhliğine getirildiğindeki sevincini şu şiirle dile getirmiştir:

 

Merhaba ey tal’at-ı irfan-likâ-yı Üsküdar

Merhaba ey şâir-i muciz-eda-yı Üsküdar

Baş kesip destar-ı gîsû-dârı tebrik eylerim

Ey olan sertâc-ı fahr-i ezkiyâ-yı Üsküdar

Feyz-bahşâ sohbetin müştakıdır can-ü dilim

Olmamıştı kimse amma reh-nümâ-yı Üsküdar

Gerçi derman arardım bu dil-i şeydâ için

Gelmemişti aklıma Daru’ş-şifâ-yı Üsküdar

Geldi bir emr-i Celil-i ibn-i Mevlânâ-yı Rum

Galiba vermiş kararı evliyâ-yı Üsküdar

Hâdim etmişler fakiri Mevlevî dergahına

Hoş görür zannım muhibbân-ı livâ-yı Üsküdar

Kabil-i iskan olur bir eski dârı yoksa da

Tekyedir derviş için gülşen-serâ-yı Üsküdar

Nakl-i hane eylemek mümkün değildir şimdilik

Eyleriz her haftada bir gün duâ-yı Üsküdar

4 Teşrin-i Sanî 1335 (16 Kasım 1917) Dizdariye

 

Üsküdar Mevlevî Dergâhı, birçok sanatkârın uğrak mekânı olmuş ve bünyesinde mûsıkî alanında ustalar yetiştirmiştir. Hamamizade İsmail Dede’nin öğrencilerinden olan Üsküdarlı Vahib Efendi (ö: 1896), Mevlevîhâne’nin kudümzen başılığını yapmıştır. Neyzen başılarından biri ise meşhur Aziz Dede Efendi’dir. Aziz Dede’nin kabri mevlevîhânenin haziresinde, duvarın yanındadır. Türbede medfun olan Hafız Ali Şeyda Dede Efendi ise 18. Yüzyılın son yarısında yetişen değerli mûsıkîşinâslardandır. Zira III. Selim kendisini Çok takdir etmiş ve Şeyh Galip O’nun sanatı hakkında övücü sözler söylemiştir. Bir başka önemli neyzen Üsküdarlı Salim Bey de uzun yıllar mevlevîhânede neyzenlik yaptı. Üsküdarlı Rıza Bey, Mahmutpaşalı Hakkı Bey, Neyzen Osman Dede ve Mevlîdhan Hafız Mehmet Şükrü Efendi gibi birçok sanatkâr da Üsküdar Mevlevî Dergâhı’nın müdavimlerinden olmuştur.

 

Üsküdar Mevlevî Dergâhı geçmişte olduğu gibi bugün de sanatkârların bir buluşma mekânı olma özelliğini korumaktadır. Birçok sanat dalının icrâ edildiği Klasik Türk Sanatları Vakfı; tarihten aldığı zengin birikimi ve üstatların el emeğiyle Üsküdar’ın kültürel mirasına sahip Çıkmakta, sanatın yarınlarına doğru güçlü adımlar atmaktadır.

 

Kaynaklar:

 

1. İbrahim Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1976, s. 210-213.

2. Mehmet Nermi Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, I, İstanbul 2001, s. 255-261.

3. Mehmet Nermi Haskan, a.g.e., II, s. 647-651.

4. M. Baha Tanman, “Üsküdar Mevlevihanesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, İstanbul 1994, s. 348-349.

5. Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, VI, İstanbul 2006, s. 259-283.

6. Prof. Uğur Derman, “Mevlevilik ve Hat Sanatı”, Birinci Uluslar arası Mevlana, Mesnevi ve Mevlevihaneler Sempozyumu Bildirileri, Manisa 2002, s. 19-31.

7.Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983, s. 339.

8. Zakir Şükrü Efendi, Die Istanbuler Derwish Konvente unel Ihre Scheiche (Mecmua-i Tekâyâ), nşr. M. Serhan Tayşi- K. Kreiser, Freiburg 1980, s. 24.

9. Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri, Ankara 1987.

10. Yard. Doç. Dr. Sezai Küçük, “Örnek Bir Mevlevî: Üsküdar Mevlevihanesi Son Şeyhi Ahmed Remzi Dede (Akyürek)”, Üsküdar Sempozyumu IV, II, s. 643-656.

11. Hüseyin Vassaf, Remziname, hzr. Dr. Yakup Şafak, Konya 2006.

12. Mehmet Raif, Mirat-ı İstanbul, İstanbul 1314, s.102-103.

13. Barihüda Tanrıkorur, “Mevleviyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), XXIX, Ankara 2004, s. 468-475.

14. Ahmet Kuş, İbrahim Divarcı, Feyzi Şimşek, Türkiye Mevlevihaneleri Fotoğraf Albümü, Konya 2006, s. 179-187.

Bilir misiniz, kıyafetiniz sizi ne kadar anlatır?

 

Hazret-i Mevlâna’yı tanımaya kendi tarifiyle, “Men bende-i Kur’ânem” ile başlayınca büyük bir mesafe açılıyor ona atfedilen, ismi ve yolu işaret edilerek yapılanlarla arasında. Kendisinden sonraya rehber olarak bıraktığı Mesnevî, muradı hakikate ulaşmak olanlara aynı istikameti işaret ediyor asırlardır…

 

Bazen söze başlamak zordur. Dinlemeye, anlamaya ihtiyacınız varken anlatmanız istendiğinde, kelimeler karşınıza dikilir. Vuslat yıldönümü münasebetiyle Hazret-i Mevlâna’dan bahis açmak gerekmişken bütün cesametiyle hissettiriyor aynı zorluk kendini. Söz bize düşmez elbet, farkındayız. Bu vakte dek dile gelmiş hikmeti; aklımızın erdiği, dilimizin döndüğünce nakletmek muradımız. Öyleyse destur isteyerek başlayalım. Umulur ki Hâzret-i Pîr’in himmetinden nasipleniriz.

 

Yakınında bildiğini tanımaz çoğu zaman insan. Bu âşinalık zannı, anlamanın en büyük düşmanıdır. Hazret-i Mevlâna ile aramızda böylesi bir görünmez duvar var âdeta. Kendinden, “Bizden sonra liderlik edecek” dediği Mesnevî’sinden haberdarız hesapta. Ancak ne kadar yakınız kastettiği mânâya? Ya da şöyle sormak gerek belki; mana âlemine tercüman olan zatlar mı anlaşılmaz, yoksa biz mi anlamak kabiliyetinden mahrumuz?

 

Mesnevî’nin daha en başında bizim adımıza cevap veriyor Hazret: “Men beher cem’iyyeti nâlân şüdem / Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem / Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men / Vez derûn-i men necüst esrâr-i men (Her cemiyette, mecliste inledim durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım. Herkes kendi anlayışına göre yârim oldu. Çoğu, anladım zannıyla içimdeki sırları araştırmaya bile lüzum görmedi. Herkes beni kendi durduğu noktadan değerlendirdi. Kimse içimde yatan o derûnî sırrı araştırmadı.)” Öyleyse biz kim olduğunu öğrenmeye gayret ederek başlayalım, belki lutf-i İlahî fazlasını ihsan eder…

 

Umman, ırmağın peşinde...

 

Mevlâna Hüdavendigar, dönemin önemli ilim merkezlerinden Belh’te, Efendimiz’in mana âleminde verdiği isimle ‘Sultanü’l-Ulemâ’ Bahâeddin Veled’in evladı olarak dünyaya geliyor. Belh; Moğol, Selçuklu, Haçlı tehdidi altında. Tercümeler vasıtasıyla İslam âlemine girmeye başlayan Yunan felsefesi metinleri, âlimler arasında ciddi ihtilaflara sebep olmuş. Bahâeddin Veled, kaynağı vahiy olan dinin yozlaşmasına vesile olacağını düşündüğü için tercümelere karşı çıkıyor. İmam-ı Gazâlî aynı endişeden dolayı İslam filozoflarını küfürle itham ediyor.

Felsefî akımların ve etkilerinin giderek artmasını vaazlarına mevzu eden Sultanü’l-Ulema, Belhli âlimlerden büyük müfessir Fahreddin Razi ve Hükümdar Harizmşah’ın düşmanlığını çekince ayrılık zarurî oluyor. Kalmanın imkânı yok... Necmeddîn-i Kübra Hazretleri’nin halifesi, Kübrevî şeyhi Bahâeddin Veled, ailesi ve talebeleriyle birlikte sefere çıkıyor.

Nakşî büyüklerinden Molla Cami’nin Nefehatü’l-Üns’te kaydettiğine göre; Anadolu’ya yönelmeden önce Hicaz’a giden kervan, Şam-ı Şerif’e de uğruyor. Ve Sultanü’l-Ulema o esnada orada ikâmet eden Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri ile görüşüyor. Şeyh-i Ekber, küçük bir çocuk olan Celâleddîn ve babasını gördüğünde; “Sübhanallah” diyor, “Bir umman, ırmağın peşinde yürüyor!” Irmak Bahâ Veled, ummandan kasıtsa Hazret-i Mevlâna...

Belh’ten başlayan sefer, Selçuklu hükümdarının davetiyle Konya’da nihayete eriyor. Anadolu siyaseten sarsıntılar içinde ancak manevi açıdan en bereketli devrini yaşıyor o yıllarda. Sadreddin Konevî, Necmeddin Dâye, Âhi Evran, Hacı Bektaş-ı Velî, Evhadüddîn Kirmânî, Fahreddîn Irakî, Kutbeddîn Şirazî ve elbette Mevlâna Celaleddin-i Rûmî birlikte karıyor doğacak yeni medeniyetin hamurunu.

 

Babasının ve mürşid-i sanisi Seyyid Burhâneddin Muhakkik Tirmizî’nin rahle-i tedrisinden geçen Hazret-i Pîr, dervişlerinden Sipehsâlâr’ın kaydettiğine göre; lugat, Arabiyyat, fıkıh, tefsir, hadis ma’kulat ve menkulat (akli ve nakli) gibi ilimlerde zamanın önde gelen âlimleri arasında sayılıyor. Babasının vefatından sonra, daha 20’li yaşlarda medresesinin ve dergâhının başına geçiyor. Ancak gerçek şahsiyetinin ortaya çıkması için Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması gerekiyor.

Rivayet odur ki Mevlâna Hüdâ-vendigâr 37 yaşında, binlerce müridi olan bir şeyhken düşüyor Hazret-i Şems’in yolu Konya’ya. O vakte kadar bilmediği bir lezzeti tadan Celaleddin-i Rûmî’yi, Kübrevîlikten Mevlevîliğe, Molla Hüdâvendigâr’lıktan Mevlâ-nâ’lığa taşıyor bu ilişki. Şems-i Tebrîzî ile birlikteyken Divan-ı Kebîr veriliyor Hazret-i Pîr’e. Şems alınınca ise Mesnevî...

Sipehsâlâr’ın naklettiğine göre yanında bulunduğu 40 yıl içinde yatağına ve yastığına dinlenmek maksadıyla bir kere yan üstü yatmayan Hazret-i Pîr; vuslatı arzuluyor. Şems’le ulaştığı terk-i terk makamında şeyhlik bile ağır geliyor artık: “Ya Rabbi, beni oynak, yaramaz nefsin elinde bırakma! Beni senden başkasıyla uzlaştırma! Nefsimin hilesinden, fitnesinden sana sığınırım. Ben seninim, beni tekrar bana verme.”

Mesnevî’nin kaleme alınması için Hazret-i Pîr’i teşvik eden ve kâtiplik yapan halifesi Hüsameddin Çelebi, Hazret-i Mevlâna’nın Mesnevî’yi yazdırırken hiçbir kitaba bakmadığını, eline kalem almadığını anlatıyor. Medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya Hamamı’nda, Meram’da aklına ne geldiyse söylüyor. Bunları hemen zapt eden Hüsameddin Çelebi, yazmaya yetişemiyor bazen. Kimi zaman günlerce aralıksız ‘şiir’ söyleyen Hazret, bazen aylarca susuyor.

 

Her yerde Mesnevî okunuyor

Allah Rasulü bile aracılık ettiği vahiyden dolayı falcılıkla, kâhinlikle itham edilmişken ona ne denmez! Mevlâna da payına düşeni alacak elbet bu cehaletten. İnsaf sahipleri içinse tek söz kâfî: “İn ne necmest û ne remlest û ne hâb / Vahy-i Hakk, vallâhü â’lem bissavâb (Bu sözler ne falcılık, ne kehanettir, ne de gelişigüzel söylenmiştir. Akıldan ve nakilden, kişiyi hedefinden uzak kılan sözler değildir. Âdeta Hakk Teala’nın vahyidir ve o vahyin bereketiyle ortaya çıkmıştır. Kim için söyledi, hangi sırla dile geldi ve bu mananın gerçek talibi kimdir? İşte bunu hakkıyla bilen Allah-u Teala’dır!)”

Osmanlı, Mesnevî ile, Konya henüz Karamanoğlu Beyliği sınırları içindeyken, Fetret Devri’nden sonra Şeyhülislam olan Bursa Kadısı Molla Fenârî’nin yaptığı Mesnevî Mukaddimesi şerhi sayesinde tanışıyor. Hazret-i Pîr ve eserleri İkinci Murad devrinden itibaren bir daha hiç kaybetmeyeceği itibara kavuşuyor. Tüm tekkelerde, medrese ve camilerde Mesnevî okunuyor. Sâdî, Halvetî, Kâdirî, Nakşî şeyhleri Mesnevî şerhi kaleme alıyor. Sadece sûfîler değil, Osmanlı toplumunun hukukçuları; Dâvûd-ı Kayserî, Hamza Fenarî, Asım Efendi, Musa Kazım Efendi, Mesnevî okutuyor. Bu yüzden “Mesnevî şevkini eflâke çıkarmış nâyız / Haşredek hem-nefes-i Hazret-i Mevlâna’yız” diyen Yahya Kemal, Osmanlı’nın Viyana kapılarına bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevî okuyarak dayandığını söylemekte beis görmüyor. Ve 6 asır önce Herat’ta yaşayan Nakşibendi şeyhi Sa’dettin Kaşgarî’nin müridlerinden Abdurrahman Cami’nin söylediği “Nist Peygamber velî dâred kitab (Peygamber değil amma kitabı var)” sözü asırlardır tekrar ediliyor.

Kur’an ve Hadis’ten sonra dünyada namına mektep kurulmuş yegâne kitap Mesnevî. Devirler, insanlar, zahirde meseleler farklıyken bir eserin asırlar boyu ihtiyaca cevap vermesini neyle, nasıl izah etmek gerek? Ne söylüyor ki Hazret-i Mevlâna, her asırda o sözü anlayan kendi derdine derman buluyor?

Erbabı; ‘insanı yaratılış gayesine taşıyor’ diye özetliyor. Âdemoğlunun ihtiyacı her devirde aynı; varlık gayesine erişmek. Dünyevî meyillerin tıkadığı mana kanallarını açıyor Hazret-i Pîr ve kula, Rabbine doğru yürümesi gerektiğini hatırlatıyor. “Ne arıyorsan osun sen!” buyuran Hazret-i Pîr, hakiki sevgiliyi işaret ediyor her vesileyle. Kalp bu istikameti tutturduğunda zamanın da zeminin de önemi kalmıyor artık. Kim kulak verse ona, derdine derman buluyor. Allah ve Rasulü dışında bir şeyden bahsetmiyor zira.

“Men bende-i Kur’ânem, eger candârem / Men hâki rehi Muhammed Muhtârem / Eger nakl kûned cüz in kes ev güftârem / Bîzârem ez u vez ân suhen bîzârem (Canım bedende olduğu müddetçe ben Kur’an’ın sadık bir kölesi, Muhammed’in (sav) ayağının yolunun tozuyum. Eğer biri benden buna aykırı bir söz naklederse, davacıyım o sözden de onu söyleyenden de)”...

İçinde binden fazla âyet-i kerime tefsiri bulunan Mesnevî’nin sırrını, Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede fâş ediyor: “Fahriyâ! Mâlûmudur erbâb-ı irfânın bu râz / Lafz-ı Mevlâna’dan ancak zât-ı Mevlâ’dır garaz…” O halde söze burada nihayet verip ilk öğüdü “Dinle!” olan Hazret-i Mevlâna Celaleddin-i Rûmî’ye kulak verelim artık. Zira Hazret’in buyurduğu gibi ‘Bazı sözler kulaktan girer, oradan kalbe iner, kalbi döller, orada çoğalır. Bizim sözümüz, kalbini açana dölleyici sözdür.’: “Vakt-i Şerîf hayrola! Hayırlar fethola! Şerler def ola! Allah-ı Azîmüşşan ism-i zâtının nûruyla kalplerimizi pür-nûr eyleye! Dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı Şems-i Tebrizî, kerem-i imâm-ı Ebubekr-i, Ömer-i, Osman-ı, Alî, şefaat-i Muhammed Mustafa Nebî, Hû diyelim Hû!”

 

Bu cemiyette Mevlânalık kimindir?

 

Hazret-i Mevlâna bir gün hamamda beraberindekilere 3 kere sordu: “Bu cemiyette Mevlâna’lık kimindir?” Cevap vermediler. Dedi ki “Bir yabancı gelip hamamın camından baksa, elbiselerinizi görse, Mevlâna fakirlerinin hamamda olduğunu anlar. Demek ki elbiseleriniz sizi tarif eder. Bilir misiniz, kıyafetiniz sizi ne kadar anlatır? Niyet ve gayret edin ki elbisenizin sizi tarif ettiği gibi siz kıyafetinizi (şahsiyetinizi) tarif edesiniz. İçinizi de dışınız gibi mana ve bilgi nuru ile aydınlatıp temiz iman ile bezemeniz gerekir. Ancak o zaman Mevlâyî (Allah’a ait), yani Mevlevî olmaya hak kazanırsınız.”

 

(Sevâkıb-ı Menâkıb’dan)

Bâz â! Şems-ûd' din’den Celâ’ Muhammed’e gidelim

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Aşk ilminin uğruna cengâver olup tekbirler getirelim

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Ayetlerin muhkeminde derinleşip müteşabihine dalalım

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Ahmed'in şifâ’sıyla, ahiret günü Allah’ın şefi'sini bulalım

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Yanar Kubbe-i Hadrâ’nın cezbe-i nurdan kandilleri

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Tevhidhanesinde Mukabele-î Şerif’tedir nice aşık sâlikleri

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Edeplenir Maarif’ten Burhan-ûd’ din’in muhibbanı

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Bilir dervişler Makalat’tan, Şems-ûd’ din gibi tîzgebanı

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Bişnevî’dir Mesnevi-i Manevi’den Celâ’ Muhamed’in erleri

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Hakka aşıkların gönlüdür, sâlihlerin çelebi nesilleri

Îkrâ’ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


Dünyadan geçip, Dârü's-Selâm’a yüz sürmeyi dileyenler

Îkrâ edelim âsârını Mollâ-î Hünkârların


bârânî der ki; Hâce’lerin semâ’ meclisinde olmayı özleyenler

Îkrâ ederler âsârını Mollâ-î Hünkârların


Lûgat - Sözlük


Bâz â : Pişman ol, nâdim ol, tövbe et, yanlışından dön, vazgeç, rücû et, dön gel, yine gel, geri gel.. Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, tövbe edip özü olan içerisine doğru geriye dönen... gibi manalara gelir.

Celâ’ : Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak.

Îkrâ’ : Okutmak. "Oku" diye emretmek.

Âsâr : Eserler

Mollâ : Efendi, hoca, büyük kadı

Cengâver : Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden.

Tekbir : "Allahü ekber" demek. Allah'ın her hususta en yüksek ve en büyük olduğu ifâde etmek.

Muhkem : Sağlam, Metin, Sıkı sıkıya, Kuvvetli, Tahkim edilmiş, Sağlamlaştırılmış. ( Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz. )

Müteşabih :  Birbirine benzeyenler. (Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis.) Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.

Şifâ :  Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.

Şefi' :  Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.

Kubbe-i Hadrâ : Yeşil kubbe

Cezbe : Meczubiyet, istiğrak. Allah'ı hatırlayıp Allah sevgisi ile kendinden geçer bir hale gelme.

Nur : Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık / Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber / Zulmeti def eden, şule, ışık. (Bazılarınca ziya, nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki, nurlu cisimlerden ibarettir, güneş, ay ve yıldız gibi..

Tevhidhane :  Allah'tan başka İlâh olmadığına (Lâ ilahe illallah) manevi olarak iman edilen yer. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir hâkimiyeti olmadığının manen anlaşıldığı yer.

Mukabele :  Karşılık, karşılamak. Mücadele. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek. Yüz yüze olmak. Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.

Şerif : Şerefli, mübarek, büyük, celil, aziz olan.

Sâlik : Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. Bir tarikat yolunda olan. Mânevi terakki(ilerleme) mertebelerine manevi tecrübesi muhkem(sağlam) olan bir mürşidle(kılavuz) devam eden.

Maarif :  Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. Meharet. Üstadlık. Hüner. Bûrhaneddin Muhakkîk-i Tirmiz-î’nin eserinin adı.

Bûrhân : Delil, hüccet, isbat vasıtası. Mantık; Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet. (Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi buzı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hule karşı o kat'i, sahih bürhanı reddetmek üzere: "Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez." diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Bürhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâza bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır. M.N.)

Muhakkîk : Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.

Muhibban : (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları.

Makalat :  (Makale. C.) Söz ve yazılar. Bahisler. Şemseddin Tebriz-î’nin eserinin adı.

Şems :  Güneş, âfitab.

Tîgzeban :  Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen.

Bişnevî  : Dinleyen, işiten.

Sâlih(a) :  (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. / Faziletli, ehl-i takva olan.

Çelebi : Osmanlı’da devletin maaş verdiği kalem ehli olan bazı mollâ ve müderrislere verilen şimdiki türkçede “Efendi” anlamına gelen ünvan. / Mevlâna Muhammed Celâ'l-ûd’ din Rûm-î(Roum-î) / Belh-î(Balkh-î) soyundan gelen takva sahibi ehl-i makam olanlara verilen ünvan.

Nesl :  Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak.

Dâr’us – Selâm :  Emniyet ve selâmet yeri. “Halbuki Allah Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur.” (Yunus, 25 ve En'âm, 127)

Hâce :  Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.

Semâ' :  Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. / Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler.

MEVLANA'NIN ESERLERİNDEN İŞARİ TEFSİR ÖRNEKLERİ

 

TEVHİD :

 

ALİ İMRAN-18 :. “Allah kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet etmiş

(bildirmiş)tir. Melekler ve adaletli ilim sahipleri de (bu gerçeğe iman ve ikrar ile

şehadet ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak gâlip, hüküm ve hikmet

sahibidir.”

KASAS-88:“Allah ile birlikte, başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı

yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz

ancak O’na döndürüleceksiniz.”

“Güneşin varlığına şahit, yine güneştir. Allah’ın varlığının en büyük, en doğru şâhidi yine Allah’tır.

Kur’ân-ı Kerim’de, Allahın şâhit oluşu, hem meleklerin, hem bilginlerin şâhitlikleri beraberce zikredilmiştir.

Allah’tan başka sonsuz, dâim ve bâki olan yoktur, diye Allah, melekler, ve ledün ilmini bilen bilginler şehâdet ederler.

 

 

Yine Mevlânâ, Allah’ın varlığını şu mısraları ile ispatlamaya çalışır:

Adamın biri geceleyin evinde bir ayak sesi duydu. Ateş yakmak için çakmağını eline aldı.

Hırsızda gelip adamın önüne oturdu. Adam çakmağını yaktıkça, hırsız onu söndürdü.

Hırsız çakmağın kavını, ateşi sönsün diye parmağının ucu ile bastırıyordu.

O kimseyse, ateşin kendiliğinden sönüyor zannediyor, onu hırsızın söndürdüğünü görmeyip,

“Bu kav ıslak olmalı ki, rutubetten yanmıyor!” diyordu.

Gece o kadar zifiri karanlıktı ki; o, önündeki ateş söndüreni görmüyordu

Onun da gönlünde böyle bir ateş söndüren vardır ama, kâfir gözü körlüğünden görmez.

Bilen, uyanık gönül; bu dönenin bir döndüreni olduğunu nasıl olur da bilmez?

Nasıl olur da: “Geceyle gündüz kendiliğinden, sahipsiz olarak gidip geliyor,” dersin?

Aklın idrak edeceği hususlarda düşünür durursun, bir bak! Böyle akılsız olmaktan sakın!

Ev, onu bir bina edenle meydana gelir. Söyle, hiç kalfasız ev yapılabilir mi?

Yazıyı bir yazanın olması mı, olmaması mı daha mâkuldür?

Mumun ışıması, onun yanmasıyla mı veya yakılmasıyla mı olur?

Güzel bir sanat, çolak ve kör birinin elinden mi daha iyi çıkar

 

 

Allah’ın zâtından başka her şey fânîdir. Mademki O’nun zâtında yok olmamışsın, artık varlık arama.

Kim bizim zâtımızda, yok olursa “yok olmak” tan kurtulur, Bakâ bulur.

Çünkü o “lâ= yok” dan geçmiş, “illa=ancak”da karar kılmıştır. Makamı “illa” olanlar ise fânî olmazlar.

Her kim Hakk kapısında “ben” ve “biz” diyecek olursa, o kimse “lâ”vadisinde dönüp dolaşıyor demektir. Öyle olanlar dost kapısından kovulur.

 

AZ YEMEK

 

MÜZZEMMİL-20: “...Namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz. Allah’a gönül hoşnutluğu ile ödünç (para) veriniz. önden nefisleriniz için ne hayır gönderirseniz onu Allah’ın

katında hazır bulursunuz, (hem) bu, daha hayırlı, mükafat bakımından daha

büyüktür…”651

“Gece gündüz ekmek yemekten filvaki beden yapraklanır- yani gelişir- fakat can dalı hazana uğrar ve yapraklarını döker.

Bedenin rızkı, ruhun rızıksızlığıdır. Bedenin zayıflaması, ruhun zevkini artırır.

Allah “Ve akridullahe= Allah’a borç verin” buyurmuştur. Sende bu beden rızkından borç ver, -yani yiyeceğini mümkün olduğu kadar azalt- ki karşılığı ve mükâfâtı olarak kalbinde hakikat çimenleri yetişsin.

Borç ver de bu ten lokmasını azalt, bu suretle de (Gözlerin görmediği ) yüz, görünsün.

 

 

AĞLAMAK

 

TEVBE-82 :“Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.”

Bulut ağlamayınca –yani yağmur yağmayınca – yerdeki çimenler nasıl güler?

Çocuk ağlamayınca anasının sütü nasıl coşar?

Bir günlük çocuk bile yolunu bilir ve: “Ağlayım da şefkatli dadım gelsin, meme versin,” der.

Sen bilmiyor musun ki dadıların da dadısı olan Rabb-i Kerîm, ağlamayana süt vermez.

Cenâb-ı Hakk: “Ve’l-Yebkû= Ağlasınlar” buyurmuştur. Buna kulak ver ki Allah’ın ihsan ve kerem sütü aksın.

Dünyanın hayat temeli, bulutun ağlaması ile güneşin hararetidir. Sende bu ipe iyi sarıl.

Eğer bu hararet ve rutubet, kâinatın temeli olmasaydı şu dört mevsim nasıl mamur olurdu?

Güneşin harareti ve bulutların ağlaması nasıl cihanın ağzının tadını getiriyor, nasıl alemi hoş bir hale sokuyorsa.

(Sen de):Akıl güneşini yak ve, gözlerini de bulutlar gibi, gözyaşları saçan bir duruma getir.

 

 

TEVBE:

 

TAHRİM-8:. “ Ey iman edenler nasuh bir tevbe ile Allah’a tevbe edin”

 

Ey Firavun; aklını başına al da bundan sonra küfürden ve zulümden sakın!

Allah’ın lütfü ve keremiyle tevbe kapısı açıktır.

Batı tarafında bir tevbe kapısı vardır ki Kıyâmete kadar açıktır.

Güneş batıdan doğuncaya kadar o kapı açık bulunacaktır. Ey günahkar kimse; ondan yüz çevirme.

Oğul; sekiz cennetin (Merhamet-i İlahiyye) eseri olarak sekiz kapısı vardır ki, (Bab-ı tevbe) de o kapılardan biridir.

Cennetin yedi kapısı bazen açık, bazen kapalı bulunur. Tevbe kapısı ise daima açık bulunur.

Agah ol ve uyanık bulun da, hasetkâr olan şeytana rağmen, eşyanı hemen tevbe kapısına götür.

Çocuklar oyundan hoşlanırlar, oynarlar ama onları, geceleyin evlerine çeke,çeke götürürler.

Küçük çocuk oynayacağı sıra soyunur. Hırsızda onun ayakkabısını, elbisesini çalıp gider.

Çocuk, o kadar şevkle oyuna dalar ki; külahı ve gömleği aklından çıkmıştır.

Akşam olup oyun bitince, o dertlinin eve dönmeye yüzü yoktur.

Muhakkak ki dünya bir oyundan ibarettir. Hadisini duymadın mı? Sen de bu

oyuna dalıp elbiseni yele verdin, şimdi korkmadasın.

Akşam olmadan elbiseni ara. Gündüzünü dedikoduyla geçirme!

Halkı elbise hırsızı görünce ben de sahrada halveti tercih ettim. Ömrümün

yarısı sevgili dileği ile geçti; diğer yarısı da düşmanların derdiyle yok olup gitti.

Cübbeyi bu aldı, külahı o kaptı gitti. Çocuklar gibi bizde oyuna dalıp kaldık.

Ecel akşamı gittikçe yaklaşmakta, bu oyun ne vakte kadar? Gel artık, onu terk et yeter!

Tevbe atına binip hırsıza yetiş, ondan elbiselerini geri al.

Tevbe atı acayip bir attır. Bir anda o yerden göklere sıçrayıverir.

Ama atını da hırsızdan sakın. Zira elbiselerini de o çalmıştı.

Hem atını da çalmaya kalkmasın. Onu her an iki misli gözet.

 

ALLAH SEVGİSİ:

 

MAİDE-54:“Ey imân edenler ! sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında

öyle bir toplum getirecek ki, (O) onları sever, onlarda O’nu severler. Mü’minlere

karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad

ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.Bu Allah’ın bir lütfudur, onu

dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, (O) bilendir.”859

Ruhun meyli terakkiye ve şerefedir. Bedenin meyli refah esbabıyla yiyinti toplamayadır.

O terakki ve şerefin meyli ve aşkı da rûh tarafınadır. Bu hususta ‘Yuhibbühüm ve yühibbûnehû=O onları sever onlarda O’nu severler’ âyetini okuyup anla.

Hülâsa: her kim Allah’a tâlip olursa matlûbu olan Cenâb-ı Hakk da ona rağbet eder.

 

İBADET :

 

ZARİYAT-56 : “ Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

Beşerin yaratılışından maksat ibâdet olduğu için, cehennem, dünyada kafa tutan mütekebbirlerin ibâdetgahı olmuştur.

Âdem evladının her işte kuvveti vardır. Lakin onun yaradılışından maksat, Allah’a ubudiyyet ve ibâdettir.

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” Ayetini oku ve anla ki, dünyadan maksûd olan ibadetten başka bir şey değildir.

(Mevlânâ bu konun daha iyi anlaşılması için bir kaç misal veriyor.)

Kitaptan maksûd olan, bahsettiği fen olmakla birlikte, sen onu yastık yapsan da olur.

Lakin maksat, onun yastık yapılması değil; irfan ve irşâd idi.

Eğer sen kılıcı çivi yapacak olursan, olmam demez. Fakat böyle yapmakla hezimeti, zafer ve nusrete tercih etmiş olursun.

İnsanların yaratılmasından maksat: onların Hakk’ı bilmesi ve O’na ibadet etmesidir. Fakat her insanın kabiliyetine göre, bir ibadet yeri vardır.

Kerim olan kimsenin ibadet yeri ikramdır. Alçak olanın ibadet yeri de onu hasta etmektir.

 

NAMAZDA HUŞU :

 

MÜ’MİNUN-1-2 :“Mü’minler muhakkak felah bulmuş (umduklarına ermişler) dir. Zira onlar namazlarında huşû içindedirler.

 

Biz, bu dünya ambarında buğday topluyor, bir yandan topladığımız buğdayı kaybediyoruz.

Buğdayın kayboluşunun farenin hilesinden olduğunu aklımızı kullanıp idrak etmiyoruz.

Fare ambarı deldi. Onun hilesinden mahsul dağıldı. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday ölçeğini omuzla.

O büyükler büyüğü, (Hz. Muhammed (s.) bak bir sözünde ne der; “Gönül huzuru olmadıkça namaz tamam olmaz.”

Eğer ambar faresinin hilesi yoksa, bizim kırk yıllık amelimizin buğdayı nerede.Bu kadar zamandır doğruluğumuzun, işimizin hasılı niçin ambarımızı

doldurmadı?

 

DUA :

 

MÜ’MİN-60 : “Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana duâ edin, size karşılığını vereyim. Bana

ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, muhakkak ki küçülmüş kimseler olarak

cehenneme gireceklerdir.”

 

O karnın düâsı Allah indinde müstecâb oldu. İhtiyaç ateşi, herifin içinden dışına vurdu.

Cenâb-ı Hakk buyurmuştur ki: fasık da olsan, putperes de olsan, bana duâ edince sana icabet eder ve hâcetini veririm.

Sen duâya sağlam sarıl ve feryâd eyle ki, o duâ seni gulyabani elinden kurtarsın.

Herifin karnı kendini Hakk’a teslim edince, bir kedi geldi, onun bıyıklarını yağladığı kuyruk parçasını kapıp kaçtı.

Kedinin arkasından koştularsa da o kaçtı. Herifin oğlunun, babasının tekdîri korkusundan yüzünün rengi değişti.

O küçücük çocuk, babasının bulunduğu meclise geldi. O atıp tutan lafazan herifin şerefini bir paralık etti.

(Dedi ki: Her sabah dudaklarını ve bıyıklarını, kuyruk postekisi vardı ya...)

Ansızın bir kedi geldi, onu kaptı. Çok koştuk kovaladıksa da gayretimiz fayda vermedi.

Mecliste bulunanlar şaştılar ve güldüler, onun hakkında merhamet damarları harekete geldi.

Onu yemeğe çağırdılar ve karnını doyurdular. Onun zeminine merhamet tohumu saçtılar.

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk sözkonusu olabilmektedir. Rezervasyon talep formunu doldurup yollayabilir ya da  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. e-posta adresine rezervasyon talep formunda istenen bilgileri email olarak yollayabilirsiniz. İstenen bilgiler: Tarih; Ad-Soyadı; Kişi sayısı; Cep telefon numarası?

 

Galata Mevlevihanesi

(Kulekapı Mevlevihanesi)


Kuruluş tarihi olarak "er-rüsûh" sözünün arapça ebced karşılığı olan 12/01/897-M.15/11/1491 yılına ait İstanbul Vakıfları Tahrir Defterinde kaydedilmiş kayıttaki ismi İskender Paşa Mescidi ve zaviyesi, daha sonra da semtin adını alan Kulekapı Mevlevihane binasının kapladığı araziyi de içine alan çok geniş bir arazi İskender Paşa b. Veliyyü'd-din Vakfına ait olarak resmi kayıtlarda geçmektedir. Ancak düzensiz şehirleşme ve istimlak, dergâhı bugün ki durumuna getirmiştir. Fetihten önce şimdiki Beyoğlu(Pera) ilçesinin Galata bölgesinde yer alan semtlerden biri olan Kulekapı, vakfiyenin tapusuna ait bu av köşkü arazisi'ni de içine alan bir semtti. Semte bu adın verilmesinin sebebiyse; Ceneviz surlarına ait kulenin yanında yer alan o gün ki şartlarda şehre giriş ve çıkış kapısı olarak kullanılan yapının o zamanlar da sağlam olarak mevcut olmasındandı. İstanbul'a gelip koloni kuran ilk Batı Romalı'lar Amalfi'den gelmişlerdi. Onları Venedik, Ceneviz ve Pisalılar izledi. Başlangıçta bu Batı Roma kolonileri suriçi İstanbul'unda ki; Eminönü ve çevresine yerleşmişlerdi. Bizans'ın(Doğu Roma) onlarla, onların da Bizans'la ve birbirleriyle ilişkileri hiçbir zaman düzgün bir minvalde yürümedi. 12. yüzyılın sonlarında en büyük kavgalardan biri koptu ve şehir halkı Batı Romalılarla aralarındaki Katolik-Ortodoks dinsel ibadet anlayışlarının farklarını bahane ederek, gerçek anlamda ise devletin ekonomik bunalımlarından dolayı Batı Romalılara(Latinler) saldırdı. Bu saldırı epey kanlı bir kıyım oldu. 1204'te, bu durumu bahane eden Venedikliler kıyıma müdahale etme niyetiyle İmaparatorluğun başkentini ele geçirerek, İmparatoru değiştirecek kadar ileriye gidip, Doğu Romalılar(Bizans)dan intikam aldılar ve korkunç bir yıkım ve yağma gerçekleştirdiler. Bu olaydan uzun bir zaman sonra Bizans, Cenevizlilerin yardımıyla, yeniden imparatorluğun başkentini ele geçirince Venedik'lilerle ilişkileri de doğal olarak, bir daha asla düzelemedi. Galata da, yardımları sebebiyle, Venedik'in ezeli rakibi olan Ceneviz'lilere bırakıldı. Başlangıçta Cenevizlilerin burada sur yapmalarına izin verilmedi. Ama zamanla Cenevizliler yüksek, bitişik ve muhkem evler yaparak sura benzer mahalle şeklinde yapılar topluluğu meydana getirdiler. Bu hareketli dönemde Bizans imparatorluğu ise sürekli çöküyor, Latinlerse sürekli güçleniyordu. Bir zaman sonra Bizans, Ceneviz'lilerin sur yapmasını engelleyen gücünü de kaybetti. Ayrıca şunu da belirtmemiz gerekir ki; günümüz İtalyasının bir şehri olan Cenova'da "Galata" ismi ile anılan bir semtte mevcuttur. Galata ve çevre semtlerinin tümü, Cenevizli'lerden kalma adlardır ve "Galata" adı da İtalyanca'da 'inme, iniş, meyil' anlamında 'Calata'(okunup söylenişi: Kalata)dan gelmektedir.

Ceneviz surlarına ait olan bu kalın iç surları, 1453'ten sonra Fatih Sultan II. Mehmet Han Cenevizlilerle anlaşmak için bölgeye daha fazla ticari özgürlükler vererek yıktırdı. Ama bunların yer yer ayakta kalmış olan parçaları bu yüzyılda bile görülebilmektedir. Hâlâ da, ünlü Galata Kulesi dışında birkaç kule ve bazı duvar kalıntıları mevcuttur. Galata Kulesi, surun kuzey sınırını yaklaşık olarak gösterir. Vakfiyenin, yani şimdiki mevlevihanenin kurucu banisi, Kırklareli Vize ilçesinin Çakıllar köyünde yaptırdığı mescidin haziresinde ki türbesinde 1506'dan beri medfun olan Fatih Sultan Mehmed zamanında, ilk önce Gılman-ı Hassa olması için saray hizmetine alınan İskender Paşadır. Ne ilk şeyhi ne de kurucusu Dîvân-i Mehmed Çelebi'nin olmadığı; Dergah Şeyhine özgü olarak verilen Vakıf yöneticiliğinin Şeyh Zeynel Abidin Efendi oğlu Yunus Efendi'ye verilmiş olan, 1491 vakfiye şartları kaydında açıkça yazmaktadır. Tekke ve Dergahların kapatıldığı 1925 yılına kadar Mevlevi zaviyesi ve mescidi olarak İslami hoşgörü altında, Kur'an ışığıyla Mesneviye uygun üslupla tebliğ edip, bir olan Allah'a kul olma işlevini uzun yıllar yerine getirmiştir. Ama bazı nefsini yenememiş dervişler, gücün çekiciliğine aldanarak siyasete ve başka işlere karıştıklarından dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1925 yılı 677 sayılı kanunuyla tekke ve zaviyeler kapatılıp vakıf malları da devletin hazinesine geçmiş ve bütün ünvanlarının hakları, maaşlarıyla birlikte lağv edilmiş ve bu ünvanları(şeyh, dede, baba, efendi, çelebi, bey, ağa, paşa) kullanmayı da; caydırıcı cezalar koyarak yasaklamıştır. Tekkelerin büyük çoğunluğu bu karara o zamanlar ses çıkarmadan uymuşlardır.

Şimdiki Mevlevihane yapısı, ilk kurulduğu zamandan berri; kendi arazisi üzerinde, bulunduğu yerden iki kez kaydırılarak iç-dış tadilatı da altı kez yapılmıştır. Bu nedenle ne yazık ki binanın ilk mimari yapı özelliklerinin ayrıntıları elde olmadığı için her değişiklik ya da tadilat, yapıyı ilk yapıldığı zamandan çok farklı olan mimari değişikliklere uğratmıştır. Çünkü İskenderpaşa mescid ve zaviyesi olarak kurulan, şimdiki mevlevihane, birçok deprem ve yangınlar geçirdiğinden, ilk yapının mimari özelliklerini tadilatların sağlıksızlığını düşününce, tarihi mimari dokunun tamamen yok olmuş olduğu daha rahat kavranabilir. Ama yapılan son restorasyonda; Osmanlı döneminde yapılan son tadilattan kalan bazı kalem işlerinin bir kısmı yeniden restore edilmiştir. Mevlevihane binasında yaşayan ve hoşgörü timsalleri olan, Kur'an'ı ve Mesneviyi aslına sadık kalacak şekilde, çok bilgili olduğuna nakli delileri akıl pratiğiyle ortaya koyup ikna etmeye gayret ederek anlatan Mevlevi Dervişlerini görmek için ziyaret etmek isteyenler olabilir. Ama ne yazık ki okudukları kitaplarda, yer alan hâyâli derviş karakterleriyle tanışamayacaklar. Şimdiki Mevlevihane arazisi içerisinde yer alan ve müdüriyet olarak kullanılan Kargir(Yığma taş) yapıdaki Halet Efendi kütüphanesi'nin kitapları Süleymaniye Kütüphanesine yollanmış olarak mevcuttur. Galata Mevlevihane'si, Devlete bağlı kamusal bir bina kompleksinin alanı içinde yer aldığı için, Tekke ve zaviyelerin kapandığı 1925'ten ve 1975'te Divan Edebiyatı Müzesi olarak açılmasından berri de devlete bağlı olarak açıldığı zamandan bu yana, hiçbir Mevlevi Dervişi ya da Mevlevi Dedesi ve Şeyhi, 677 sayılı kanununa muhalefet etmemek için, bu bina kompleksinin kamusal alanında yetişmedi.

1925 yılından önce devrinin üst düzey san'at ve siyaset yaşamına Yenikapı Mevlevihanesi ve Elif Efendi(Hasırizade)Tekkesiyle birlikte yön veren tasavvufi kurumlardan biriydi. Yüzyıllar boyunca san'at ve siyaseti bir arada yürüten tekke ve dergahların Osmanlı'nın birçok kurumundaki durumuna çok büyük etki ve müdaheleleri olmuştur. Bu Mevlevihanelerin çevresinde toplanan pek çok kişi, yalnızca güzel san'atların pek çok dalında öğrenim görmüş ve siyaset alanında da kendilerinden ve tarikatlarından uzun uzun söz ettirmişlerdir.

Örneğin;

Siyasi alanda. "IV. Murad" zamanında Makam Çelebisi olan "Ebubekir Çelebi"; "IV. Mehmed" zamanında Makam Çelebisi olan "Hüseyin Çelebi"; "II. Selim" zamanında makam Çelebisi olan "Ferruh Çelebi"; "III. Selim" zamanında makam çelebisi olan "Hacı Mehmed Çelebi" Ve "Mehmed Es'ad Dede(Şeyh GALİB)"; "Abdülaziz Han ve II. Abdülhamid Han" zamanında Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi olan "Osman Selahaddin Dede"; "V. Mehmed (Reşad), VI. Mehmed (Vahidettin)" ve "İttihat ve Terakki Partisi" iktidarı zamanında makam Çelebileri olan "Abdülhalim Çelebi ve Veled Çelebi İzbudak"..

Müzik alanında: Buhurizade Itri Dede Efendi, Hamammizade İsmail Dede Efendi, Zekai Dede, Nayi Osman Dede..

1966-1970 ve son olarak 2006-2011 yılları arasında, çağdaş müzecilik anlayışındaki bir mantıkla restore edilmiştir. Lakin son onarımda çok büyük değişiklikler olmuş. Tevhidhane(Semâhane)de ki avize, ait olduğu Dolmabahçe yollanarak, yerine üst katın tevhidhane(semâhane) içine bakan iç duvarlarına uzun flouresan lambalar monte edilmiş. Tevhidhane(Semahane) kısmını ayakta tutan temeller olan odun kalaslar görünür hale getirilmiş. Üst kata Mustafa Düzgünman'ın, bir önceki restore çalışmaları zamanında hediye ettiği ama depoda kalmış ebruları gün ışığına çıkarılıp sergilenmek üzere, adına sergi salonu açılmış. Herşey daha geniş de olsa camların ardına alınmış. Çok yakın zamanlara ait olan Mevlevi resmi tören kıyafetleriyle beraber bazı tarikatların kullandıkları eşyalarda eskisi gibi camların arkasında muhafaza edilmiş şekilde gezilip görülebilir.


Galata Mevlevihanesinin Cümle kapısının dış kitabesi.

 

Kitabede şöyle yazmaktadır:

 

Himmet-i Mahmud Han bu dergehi Eyledi âbâd şevketle hemân

Sâye-i adlinde ma'mur olmada, Sû-be-sû hep cilvegâh-ı âşıkân

Hak Teâla eylesün ol dâveri Böyle çok hayra muvaffak her zaman

Bir hesapda düşdü mâ'nâ lâfz ile Beyt-i târihin Lebib itdi beyân

Yapdı bu dergâh-ı zibâyı cedîd Binikiyüzellide Mahmûd Hân 1250 Ketebe Yesârîzade Mustafa İzzet (Ğufire lehuma)


Tevhidhane(Semâhane) Bölümüne Girerken Kapı Dışındaki Kitabe:

 

Lâfzen ü mâ'nen iki mısrada üç târîh ile Üçler-âsâ kutb-ı devrânı ider Ziver senâ

Binikiyüzyetmişaltı sâli içinde behîn Kıldı bu dergâhı Şeh Abdülmecîd â'lâ binâ

 

Mukabele-i Şerif(Mevlevi Sema Ritüeli- Töreni) Günleri Linki

http://www.rumimevlevi.com/tr/haberler/2610

 

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

July 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

July 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

July 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

July 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

July 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

July 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

July 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

July 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

January 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

July 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

July 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

February 06, 2009