Allah'ın ihlaslı kulları gökteki kutup yıldızı gibidir. Her yolunu kaybeden açık deniz kaptanı, onu kendine rehber ederek varacağı liman yolunun rotasını bulabilir.

Yeryüzündeki "İhlaslı Şahsiyetler" de Hakk ve hakikatı bulmada halis niyetle Allahı tanımak isteyip kul olmak isteyenlere kendi yazdıkları eserleriyle ve beslendikleri tertemiz kaynaklarla rehberlik ederler. Yüzyılardan beri, dünyanın dört bir yanındaki dili ve rengi çok farklı olan insanlara yol gösteren "İhlaslı Şahsiyetler" den birisi de Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed (k.s) dir.

Allah'a, Allah'ın kulu ve resulü olan Ahmed Muhammed Mustafa'ya ve tertemiz olan Kur'an'a derin bağlılığı ile ihlaslı bir kul olan Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'i, mutasavvıf "Camî" tasvif etmek için, kendi içgörüsü ile yazdığı bir şiirinde:

"Peygamber değil ama kitabı var" şeklinde takdir etmiştir.

Gerçekten de Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, örnek yaşayışı, solmayan güzellikleri, sönmeyen ilim ve irfan ateşi ile bugün de dünyaya ışık tutmaya devam etmektedir.

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, bütün gücünü Kur'an ve sünnet'ten alır. Kur'an-ı Kerim'in kölesi, Muhammed Mustafa(s.a.v)'nın yolunun tozu olduğunu söylemekten daima onur ve kıvanç duymuştur.

 

Men bende-i Kur’anem, eğer can dârem.

Men hak-i reh-i Muhammed Muhtâr’em.

Eger nakl koned cüz în kes ez güftârem,

Bîzarem ezû vez-ân sühan bîzârem.

 

Ben hayatta olduğum müddetçe Kur'an'ın kölesiyim.

Ben Muhammed Mustafa’nın ayağının tozuyum.

Biri benden, bundan başka bir söz nakledecek olursa,

Ondan da şikayetçiyim, o sözden de şikayetçiyim.

  

Yansıttığı ışık İlahi'dir. Bu sebeple her yerde, her zaman, birçok insan tarafından sevile gelmişlerdir.

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, İslam Kültür ve Tefekkürünün insanlığa armağan ettiği yüce bir şahsiyettir. İslam'ın gerçek yüzü olan mütebessim çehresini sembolize eden Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed ömrünü ilahi hakikatlerin en kolay şekilde anlatılmasına ve anlaşılmasına adamıştır.

Enerjisi, Rabbani olduğu için ışığının girdiği her göz ve gönül, nasibi ve liyakati ölçüsünde ondan yararlanmıştır. Bütün dünya yedi yüz yılı aşkın zamandır ona hayranlık duymaktadır.

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed tüm coğrafyalarda yüzyıllardan beri yankısını sürdürmekte, yaşayış halinin prensipleri öğrenilip kabul görmektedir. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in anlam dünyası bu etkinin sonucu olarak görsel sanatların da öteden beri ilgi alanına girmektedir. Türk, Kürt, Arap, Moğol, Hint ve İran'da geçmişte minyatürlere girmiş bu etki, günümüzde de farklı uluslardan pek çok sanatçının çalışmalarına konu olmaya devam etmektedir.

Biz mevcut bilgi ve belgelerden yola çıkarak Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed‘in şemaili hakkında bir fikir edinip bunu da öğretmeye çalışacağız. Mutlak bilgiye ulaşmak gibi bir iddiamız asla yoktur. Kimi Şahabettin Uzluk ve Refidun Nafiz Uzluk kardeşlerin kişisel koleksiyonlarında yer alan kimi de başka yerlerde karşılaştığımız resimler hakkındaki görüş ve yorumları da inceleyeceğiz. Ayrıca İslam'ın genel esasları içerisinde ayet ve hadislere bağlılığını bildiğimiz Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed 'in oruç, riyazet ve mücahede gibi hususlardaki düşüncelerinden yola çıkarak onun şemaili hakkında yorumlarda bulunacağız.

 

Türkiye'de Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed resimlerini bir makale konusu yaparak ilk ele alanlardan biri olan merhum Yüksek Mimar Şahabettin Uzluk, aşağıda detaylarını vereceğimiz "Mevlana'nın Ressamları" adlı 1944 tarihli makalesinden sonra 1945 yılında aynı adla Konya halkevi Güzel Sanatlar Komitesi'nce yayınlanan kitabını kaleme almış ve uzun yıllar süren araştırmalar sonucu tamamlayıp resimlerle süslediği ve "Mevlevilikte Resim, Resimde Mevleviler" adlı kitabının habercisi olan bu eserle, 13. yy'dan itibaren, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde faaliyet gösteren Mevlevî ressamlar, kişilikleri ve eserlerini tanıtmıştır.

Milli Mecmua'nın 1925 tarihli 42-48. sayılarında "Türk Nakış Tarihinde Mevleviler" konulu makaleler silsilesinde Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed resimleri hakkında bilgi veren Uzluk haricinde diğer eski bir çalışma merhum Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver'e aittir.

Ünver, Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'e ait olduğu rivayet edilen resimlerin izahına geçmeden evvel kişisel düşüncelerini şöylece açıklamıştır:

 

"Zihnimi kurcalayan bir nokta vardı. Acaba Mevlana'nın hayatında yapılmış resmi yok mu diyorduk; zira bu açık fikirli, ince ruhlu şair ve mutasavvıfımızın resmi olmalı idi. O her şeyi kalem ile tasvir edip dururken neden bir fırça onu nakşetmesin? İslam Türk devletlerinin itilası asırlarında resim yaptırmaya bir mani yoktu. Konya'nın o asırlarda Konya kalesinin kapı ve kuleleri bile süsleri arasına insan resmini koyuyordu, insan şeklinde melek resimleri yapıyorlardı. Kitaplarda da insan resimleri buluyorduk. İstanbul kütüphanesinde de resimli Selçuk eserleri sayabiliriz. Böyle serbest düşünceli itila devirlerinde resimlerimizin kaybolması hesabıyla elimize az gelmiştir. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in yaşadığı asırda birçok ressamlar vardı. Kendi muasırlarından "Aynü-d'devle"yi buluyoruz. Menakıbu'l-Ârifîn'e göre Aynü-d'devle, Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in bir kağıt üzerine gayet güzel resmini yapmak istiyor. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed de eğer kâdir olabilirse resmimi yapsın diyor. Aynü-d'devle eline kağıdı alıyor. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed ayaktadır. Nakkaş bakarak latif bir surette resmini yapıyor. Lakin onu benzetemiyor. Bir kağıt daha isteyerek tekrar resmini yapıyor. Yine başka bir şekilde görüyor. Her sefer ayrı bir halde olunca 20 kez tekrar ediyor , ama hiçbiri diğerine ve görünen kanlı canlı Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'e benzemiyor. Ressam sinirlenerek nakış kalemlerini kırıyor. Mevlana bunun üzerine:

 

 

Ah bi rengü binişan ki menem

Ki bit binet mera çünan ki menem

(Divan-ı Kebir)

 

 

Gazelini iyrade başlıyor. Aynü-d'devle yaptığı resimleri benzetemediğine giryan olarak huzurdan çıkıyor. Bu resimli kağıtları, Thamar (Gürcü) Hatun'a götürüyorlar. O da hepsini bir sandığa koyarak saklıyor ve nereye giderse götürüyor. Bu Gürcü Hatun, Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed 'e müntesipti. Onun şevk-i ateşi ile yanardı. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in resmini yanında taşımak istemişti. Bu arada saklı olan bu 20 resimden hiç birisi ele geçmemiştir. Bunlar bugün nerededir, ne olmuştur bilinemiyor. Mevlana'nın resmini yapanlar bir defa ondan bahseden Menakıb'ı olsun okumamışlar ve yahut resmini yaptıracak olanlar onu iyi tavsif etmemişlerdir. Binaenaleyh altına Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed yazılan herhangi bir resim ona izafe edilmiştir. Bu resimlerde Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'i hatırlatan ancak onu ismidir."

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed 'e ait olduğu rivayet edilen resimler hakkında Şahabettin Uzluk'un resimlere ilişkin verdiği malumat şu şekildedir:

 

1. Aslı Tahran'da dönemin Şah'ının özel müzesinde bulunan ve İhsan Mahvi tarafından Uzluk'a hediye edilen sanatçısı bilinmeyen resim: Deri üzerine boya ile yapılmıştır. Resimde düşünceli bir halde görülen Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, kaşları yay gibi uzun, gözleri büyükçe, bıyıkları kesik, sakalı seyrek ve uzun tasvir edilmiş olup, karşısında da Şemseddin bulunuyor. Şemseddin ise burada Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed ile birlikte genç simalı ve uzun saçlı görünüyor.

 

2. Beyazıd Kütühanesinde bulunan bir Mesnevi-i Manevi içerisine yapılmış ve Sultan Abdülmecid 'in annesi Bezmialem tarafından vakfedilmiş resim: Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed burada uzun yüzlü tasvir edilmiştir. Ünver'e göre bu, Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in malum şemailine benzemez. O eskizler bugün yok, nerede olduğu da günümüze kadar bulunamamıştır. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in en eski resmi ise 1500'lü yıllara aittir. Bu resmin de Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed 'in olması son derece zordur. A. Eflaki'nin menkıbelerinden alıntı olarak yazılır ve oradaki olaylar resmedilir. 1800'lü yıllarda ise Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in bugünkü resmine benzer İstanbul Yenikapı Mevlevîhânesi'nde bir figür bulunur. 1925'te tekke ve dergâhların kapatılması kanunuyla bu tarz eserler müzelere intikal ettirilir. Bu resim de İstanbul Belediye Müzesi'ne gönderilir. Hâlâ oradadır. Eskiden 1960'lı yıllara kadar yapılan çalışmalarda o resim kullanılırdı. O tarihten sonra İran'da Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in resmiyle ilgili bir yarışma düzenlenir. O yarışma sonucunda bugün hepimizin kullandığı ve artık görmeye alıştığı, oturur ve tombul vaziyette olan bir resim ortaya atılır. Ahmet Eflaki'nin Âriflerin Menkıbeleri adlı eserine göre Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed gerçekte tombul değil, riyazat sebebiyle oldukça zayıftır, hattâ kemikleri sayılacak derecede zayıftır. Sakalları da uzun değil kısa ve seyrektir. Bu resim de gerçeği yansıtmıyor diyebiliriz. O resim de Yenikapı Mevlevihanesi'nde yapılan resmin çok az benzeridir. Bu resim İran'da birinci olur ve dönemin müze müdürü merhum Mehmet Önder'in İran ziyaretinde bu resim kendisine hediye edilir. Mehmet önder'de bu resmi bugün ki Müzeye teşhir için koyar. Bu tarihten sonra ise bugün hâlâ Müzede bulunan bu resim her yerde çoğaltılmaya başlar.

Bize göre Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in resmi zaten o değildir. Temsil, olarak kullanılıyor. Düşünün Hacı Bektaş-ı Veli'nin bir tane resmi vardır. Bir kucağında ceylan diğerinde aslan vardır. Bunun haricinde kullanılan resmi yoktur. Yunus Emre'nin de bir tane figürü vardır. Ama Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed için bu böyle olmuyor. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in bugün 100 den fazla temsili resmi var. Bu Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'e gösterilen ilgiden olabilir. Herkes Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in eserlerini okuduğunda kafasında nasıl bir Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed imajı oluşturuyorsa, herkesin Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed 'i de şekil olarak demek ki çok farklı olmuş. Tarih boyunca Tacikistan bölgesinde başında Tacik başlığı ile bir Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed figürüne, İran'da kalenderi bir derviş gibi dağınık yapılı bir Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed resmine, Hindistan bölgesinde saçı sakalı birbirine karışmış olan gurular gibi bir Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed tasvirine rastlamak mümkündür. Her millet kendi kültür ve düşüncesine göre bir Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed portresi ortaya koymuştur diyebiliriz.

Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak'tan rızkını bekle! (5/1749)

Açlık sıkıntısı, hem lâtiflik, hem hafif bir hale gelme, hem de Allah'a yalvarıp ibadette bulunma bakımından diğer illetlerden elbette daha iyidir. (5/2830)

Yoksullara bağışta bulundun, zekât verdin, elinle bir hayır yaptın mı, bu iyilikler öbür dünyada ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. (3/3460)

Peygamber (a.s.) buyurdu ki: "Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur." (5/1051)

İbadet edenlerdeki doğruluk, takvâ ve yakîn rengi, ebediyen bâkidir. (6/4712)

Şurası muhakkaktır ki ibadetlerimiz, hem bizleri yoktan var eden, sayısız nimetler bahşeden yüce Yaratıcı'mıza gönülden teşekkür ve minnet duygularımızı ifade etmek içindir; hem de karakteristik özelliği kendi istiklâlini sağlamak, kayıt altına girmemek ve gönlünce zevklere gark olmak olan nefsi, disiplin altına sokmak ve onu, Hak yolunda eğitmek içindir.

Ömür boyu yaşam biçimi, fikirlerinin ve sözlerinin canlı şâhidi olan Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed, daima insanları ruhun istikâmetinde, yüce Yaratıcı'ya, onun Peygamberinin yoluna, gerçek özgürlüğe, huzura ve barışa çağırmıştır. O'na göre insan, tabiatta ham halde bulunan ve içerisinde maden cevheri olan bir mineral topağına benzer ve ideal manada ancak aşk potasında ıstırap ve sırla yoğrulup eriyerek saflaşabilir:

"Bu riyâzatlar, bu cefalar ocağın gümüşü tortudan ayırması içindir." (1/232) "Derd çekmeden dermana eremezsin. Can vermedikçe cânânın vuslatına yol bulamazsın."

Kuşkusuz insanın en büyük zaaflarından birisi midesidir ve en etkili ıslah yolu da midesinden geçer. Bizleri maddî varlığımızın baskısından ve kasvetinden kurtaracak en önemli, en kutsal vasıtalardan biri de oruçtur: "Ey sayılan, sevilen gümüş! Şu sayılı günler ocağında ateş, oruç kıvılcımlarıyla seni sızdırır, ayarı tam bir hale getirir."(DK.2/183)

İşte bu sebepledir ki Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed oruca ve az yemeye özel bir önem verir; "Cebrail (a.s.)'ın kuvveti mutfaktan değil! Bu ağzı kapadın mı başka bir ağız açılır; o ağız sır lokmalarını yer, yutar. Beden aç olmadıkça harekete geçmez. Tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak, soğuk demiri dövmektir âdetâ. Beden azığı, canın azıksız kalmasına sebep olur. İlkini azaltmak, ikincisini çoğaltmak gerekir. O halde nurla gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı, meleklere uy!" (3/6-7,3747; 5/145,297) der.

 

Hatta o, Ramazan ayını bayram sevinciyle karşılar:

 

"Oruç ayı geldi, padişahın sancağı erişti. Çek elini yemekten; can sofrası, can gıdası geldi. Can tabiattan kurtuldu; tabiatın eli bağlandı. İman ordusu geldi, azgınlık ordusunun kalbini yardı." (DK.4/336)

"Ekmeğe karşı yum ağzını, şeker gibi oruç geldi çattı. Yiyip içmenin hünerini gördün, bir de orucun hünerini seyret. Şeytan'ın bütün tedbirleri, bütün düzenleri, hileleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar da kırılır gider." (DK.2/183)

"Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Oruca sarıl, sabret. Yüceler yemeğini ercesine bekle!" (5/1749,1754)

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed Oruçta, mücahede ve açlıkta Cenabı Hakk'ın bir ayeti idi. Onda bu hususlarda görülen dayanıklılık, insan gücünün dışındaydı. Hak Teâlâ'nın; "Onlara, açlıktan yedirildi, korkudan güven verildi"[ Kureyş Suresi ] ayetinin ve hz. Peygamber Efendimizin buyurduğu; "Açlık Hak Teâlâ'nın yeryüzünde yemeğidir, sıddıkların bedeni onunla hayat bulur." Hadisinin gerçekleştiricisiydi.

 

Nitekim şöyle buyururlar: "Geceleyin "Kab-ı Kavseyn"[ İki yay arası; Necm Suresi: 17 ] harabâtında bulunan kimsenin nurlu gözlerinde elbette dostla buluşmanın mahmurluğu parlar. O vuslat makamının adı "Rabbimin indinde geceledim"[ Hadisi Şerif ] dir. İz ve eserlerini ise peygamberimiz buyurmuştur: "Bana Rabbim yedirdi ve içirdi"

 

İslam'ın şartı senede bir ay oruç tutmak olduğu halde, takva ehli üç ay tutarlar. Üç gün, bir hafta ve daha fazla oruç tutanlar da vardır. Fakat iftar ederek tutarlar. Erbaine[ Kırk günlük riyazat dönemi ] giren mücahede erbabı da iftar ederlerdi. Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed ise sünneti son haddine vardırmışlardı, "Tam kırk sene benim midemde bir gece ta'am uyumadı." buyurmuşlardır.

 

Bu sözü nazım olarak şöyle anlatır: "Allah biliyor, Peygamberi de şahittir ki, azığımı, gücümü Allah'tan alıyorum. Kırk seneden beri geceleri dünya nimtlerinden aç olarak yaşıyorum, rızk için hiç zorda kalmadım. "Rabbimin katında gecelerim" hadisi bana su verir, yemek Allah katından canıma ulaşır."

İlâhî taam ile kâmillerin gıdalandıklarını ispat yolunda bir kâmil demiştir ki, "Ey nefs, kalk, mücahede et. Zira bu ömrünün son gecesidir." Hâlbuki bunun üzerine oruç tutmuş, namaz kılmış kırk sene daha böyle yaşamıştır.

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed maddi ilmi bitirdikten sonra manevi ilimde(ilm-i ledün) de derinleşmek için seyr-i sülûkunun başlarında bazen üç gün, bazen bir hafta ve Tirmizi'nin manevi rehberliğinde kırk gün oruç tutardı. Tirmizi aracılığı ile son halvetinde ise ramazanda doğru düzgün olarak iki defa iftar diğerlerinde hurma, zeytin, incir ve suyla geçiştirirdi. Çoğu ramazan aylarında yalnızca bayram günü doğru düzgün bir iftar ettiğide defalarca görülmüştür.

 

Şemseddin Tebrizî ile ilk karşılaşmalarında iki veya altı ay birlikte oturdukları söylenir. Bu süre zarfında her ikisi de oruç tutarak kal ilminden geçip hal ilmiyle sohbet ederlerdi. İftar ettikleri vakitte, hurma, zeytin ve bol suyla yetinirlerdi. Nitekim buyururlar: "Arpa ekmeği sana haramdır, nefsinin önüne kepek ekmeği koy. Ve onu bırak hüngür hüngür ağlasın."

En çok iftar ettikleri yemek onsekiz lokmayı bulmazdı ve üç dört saat sonra da bağırsaklarını boşaltıp temizlerlerdi. Buyururlardı ki: "Benim sinemde bir ejderha vardır, o, gıdaya tahammül etmiyor." İstifrağdaki çabaları açlık mücahedesinden fazla olur, mübarek alınlarından o sırada damla damla ter dökülürdü. Açlık hakkında şöyle buyururlar: "Senin gönül kuşun, heyza (mide fesadı) hastalığına tutulduğundan, bu beden mezarında esir kalmış. Bu nefs esirliğinin yumurtasından çık ki, kanatların açılsın da safa çimenliğinde, mananın sonsuz fezasında uçup gezesin. Oruç safrası gerçi baştaki sevdayı artırır. Lakin böyle bir sevdadan Sıddıklar "yed-i beyza" [ Hazreti Musa'nın mucizesi olan nurani el. ] bulurlar."

 

Bu anlatılanlar onun zahiri orucuydu. Masivayı terk etmekten ibaret olan bâtın orucunu da tutarlardı. Nitekim marifet ehli demişlerdir ki: "Oruç üç çeşittir; avamın orucu, havasın orucu ve ehassın orucu. Avamın orucu, yemeği ve içmeyi terk etmektir. Havasın orucu, azaları günah işlemekten korumaktır. Ehassın orucu, Allah'dan gayrisini terk etmektir."

Evde külfetli ve çeşitli yemek piştiği gün ev halkına gücenirler, yemek az ve sade olduğu zaman ise, çok memnun olurlar ve ev halkına çok iltifat ederek; - "Bugün bu ev sahiplerinin alınlarında fakirlik nuru parlıyor." derlerdi. Daima fakr ile yoklukla övünürlerdi. Nitekim

Peygamber Efendimiz (s.a.v) münacatlarında buyururlardı ki: "Ya rabbi, beni miskin( kapı ahalisinden olan kimse, fakir) olarak yaşat ve miskin olarak öldür ve miskinler zümresi içinde haşreyle."

 

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed ise bütün işlerinde o Hazrete uyduklarından fakrda da onlara ta'bi olurlardı. Nitekim buyururlar: "Fakirlik ve yoksulluğun görkemi, süsü boşuna değildir. Duman olan yerde muhakkak ateş vardır. Eğer bizim aşk derdimiz, muhabbet hissimiz yoksa o boşuna mı bizim gönlümüzü, sarığımızı kaptı?" Diğer bir gazelde şöyle buyururlar: "Şehvetin öldürdüğü pis, aşkın öldürdüğü ise temizdir. Aşk temiz ve pis için bir çadır kurmuş. Bütün âşıkların gönlü fakirlik etrafına çadır kurmuş, fakirlik şeyhlerin şeyhi; bütün gönüller ise onun müridi gibidir"

 

Başka bir yerde yine buyuruyor: "Lâmekân aşkının ateşi, cismimi tamamen yakmış; fakirlik cevheri bir semender gibi yanmadan belimde kalmış."Başka bir yerde de şöyle buyururlar: "Saf olan her beşerin iki cihanda da bir gönlü vardır. Zira o saf insan; "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" hitabına "evet" cevabını vermekten maksadın fakr olduğunu gördü." Açıklaması; Nefs bulanıklıklarından temizlenen her insan, dünya ve ahiret alakalarından kesilmiş, yokluğu seçmiş ve kendisi ancak bir gönül sahibi olarak kalmıştır. Zira kul herhalde Rabb'a muhtaç olduğu için "evet" cevabıyla, hiç bir şeye sahip olmadığını ve muhtaç olduğunu, bilip itiraf etti. "Ey insanlar siz Allah'a muhtaç fakirlersiniz"[ Fâtır Suresi: 15 ] "Allah zengindir, sizler fakirsiniz"[Muhammed Suresi: 38 ] ayetleri bu manadadır.

 

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in müritlerinden Atabey Bedreddin Gühertaş (Gevhertaş) ilimde üstat birisiydi. Atabey Bedreddin Gühertaş (Gevhertaş), yakınlarının fakirliğini, mücahede ve riyazetlerini görünce onlardan bazılarına şöyle dedi: - "Eğer Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed izin verirlerse, geçimlerinizin kolaylaşıp genişlemesi için ilimden bir tedbir olan ahiliği öğreteyim." Müritlerinden bir çoğu ilim öğrenmek için onun yanına sık sık gitmeye başlayınca Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed müridlerine kızdı. Atabey Bedreddin Gühertaş (Gevhertaş)'a haber salıp şöyle dedi:

- "Ben dostları fakirliğe teşvik ediyorum, dünya metaını hor ve hakir gösteriyorum, sen ise bana karşı gelip onların dünyalık zaaflarına rehberlik ediyorsun ve gerisin geriye cehenneme çekiyorsun. Eğer yine böyle yaparsan hakikatin kokusunu kaybedersin, nefsin hevasına kapılıp kaybolur gidersin!"

 

Sultanlar ve beyler bizim hususi harcamalarımız için altın ve gümüş gibi şeyler gönderseler,

Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed bunları derhal Selahaddin Zerkubi (sarraf)'ye gönderirlerdi. O hakka yürüdükten sonra da Çelebi Hüsameddin Hasan'a gönderdiler. Şiddetli zaruret olduğu zaman dışında kesinlikle ailesi için bir şey alıkoymadılar. Yalnız Sultan Veled istediğinde kendisine elçilik ve arabuluculuk görevlerini ifa etmesi için ısındırma payları verirlerdi.

 

Tüm bu bilgilerden yola çıkarak Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed'in şişman olması ihtimalinin olmadığını bir tez olarak rahatça ileri sürebiliriz. Böyle bir Hak aşığının Allah'a yakın olmak için gündüzleri saim geceleri daim olduğundan, riyazat ve mücahede içerisinde bulunması dolayısıyla şişman olması düşünülemez. Resimlerde olduğu gibi şişman "Hotei"(Çin'de şişman kişilerin şanslı ve zengin olduğu düşünüldüğü için kullanılan tanrısal bir figürdür) heykelleri gibi gösterilmesi doğru değildir. Zaten Aynü-d'devle'nin eskizleri kaybolmuş, diğer Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed diyerek çizilen resimler ise 1500'lü yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Tasavvuf erbabının yaşam prensibi ise Hz.Peygamber'den tevarüsle az yeme, az içme, az uyuma üzerinedir. Durum böyle olunca Mevlânâ Rumi Celaleddin Muhammed için çizilen resimlerin gerçeği yansıtmadığını rahatça söyleyebiliriz.


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

July 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

July 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

July 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

July 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

July 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

July 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

July 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

July 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

January 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

July 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

July 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

February 06, 2009