Yastayım

- Sûfiler niçin mavi elbise giyerler?

Onbirinci yüzyılda bu suâle üç farklı cevap verilmiştir:

1. Sûfîlerin ömrü yolculukta geçer. Beyaz elbise ise yolculukta çabuk kirlenir, hem de yıkanması güçtür, üstelik bir de herkes beyaz elbiseye tamah eder.

2. Mahrum olanların, bir yakını ölmüş bulunanların, bir musibete uğrayanların şiârı, dertlilerin libası hep mavidir. Dünya da zaten felâketler yurdu, musibetler harabesi, gam sahrası, belâ kalesi, hicranın ehlinin ızdırab yeridir. Hakikati taleb ve irade eden müridân muradlarına bu dünyada eremeyeceklerini idrak ettiklerinden, ve dahî vuslatın matemgâhında bulunduklarından ötürü mavi elbise giyerler.

3. Bazı sûfîler de amellerinde kusurdan, gönüllerinde yıkıntıdan, vakitlerinde ziyandan başkasını göremedikleri (fırsatı heba ettikleri) için mavi elbise giyerler.

Fevt mevt'ten daha zordur. (Yenileceğini bilmek, yenildiğini bilmekten daha acı verir.) Bu nedenle bazı sûfilerin mavilere bürünmesinin sebebi mevt, bazı sûfilerinse fevt'tir.

* * *

Ayrılık ölümden beterdir.

Son iki cevaptan da anlaşılacağı üzere her iki hâlin de rengi mavidir. Hüznün ve matemin. Hem kaybetmiş olmanın, hem kaybedecek olmanın.

İlki geçmiş (mevt), ikincisiyse gelecek (fevt).

Sûfî hicran yurdunda olduğunun bilincindedir. Bu ülkeye geldiği için yârinden uzaklaşmıştır; dünya da denilen şu alçak hayata...

Yastadır, ve kaybından dolayı üzüntü içindedir. Yârine bu geçici dünyada aslâ kavuşamayacağını da bilmektedir. Vuslât ileridedir. Hicranı bir anda cünûna inkilâb eder bu yüzden. Her dâim bezm-i elestin hâtırasıyla muazzebdir. Hem firakın, hem hicranın.

Ney'in o katlanılamaz acı çığlığına sebep nedir?

- ez cüdâyiha şikâyet mîkoned.

Hem firak, hem hicran. Ayrılık yani. Kaybolan ve kaybedilen yârin sızısı.

Sûfi bu yüzden gurbettedir. Vatanından uzakta yârin hasretiyle vuslât diye diye inler. Bir an evvel hakikatine kavuşmak ister.

Hem kaybettiği için mavilere bürünür; hem de şimdi ve burada yârine kavuşamayacağını bildiği için...

 

* * *

İyi güzel de hangi mavinin?

Koyu mavinin. Siyaha en yakın mavinin. Lâciverdin.

Kararan göğü, kabaran denizi tasavvur ediniz, bulutların veya suların siyaha çalışını...

İşte o an göklere boyanır gökler. Karalar bağlar da ağlar. Feryâd u figân eyler.

Şaşırmamalı, mavi Türkçe'de de hüznün ve matemin rengidir. Lâkin koyu mavi. Lâciverd.

- "Olmasa şâdlık n'ola ger gam zamanıdur/Gök geyse âsuman n'ola matem zamanudır."

Yas zamanı gök maviler giyinir; zira yas zamanı hüzün zamanıdır. Nitekim sırf bu sebepten âsuman göğe boyanmaz mı? Gökyüzü sırf üzüntüsünden dolayı mavilere bürünmez mi? "Gökler boyandı göklere ânun azâsıçün" diye yakınmaz mı şâir?

* * *

İslâmın ilk asırlarında ârifler nefs dediklerinde sadece nefs-i emmare'yi kastederlerdi. Nefs-i emmâre'yi, yani kötülüğe sevkeden nefsi.

Nefsi terbiye etmekten, hatta nefsi öldürmekten söz ettiklerinde dahî muradları hep nefs-i emmâre idi. Sonra nefs terimi üçlü bir çerçeveye yerleşti: 1) Nefs-i Emmâre, 2) Nefs-i Levvame, 3) Nefs-i Mutmainne.

Bilhassa İmam Gazâlî'den sonra -tamamı da Kur'an'dan alınma- bu üçlü kullanım yaygınlaştı. 13. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren de her mertebe bir renk tahsis edildi.

Sonra bu çerçevenin içine -Levvame ile Mutmainne'nin arasına- Nefs-i Mülhime adıyla yeni bir mertebe daha ilâve edildi.

15. asra gelindiğinde, dört mertebeli nefs nazariyesi, ilk başta dördüncü mertebenin açılımı olmak itibariyle kullanılan iki terim aracılığıyla zenginleşti: 5) Nefs-i Razıyye, 6) Nefs-i Marzıyye.

Nefsin bu sıfatları müstakil birer mertebe olarak tanımlanıp hemen bunlara bir de yedinci mertebe eklendi, ancak bu mertebeye herhangi bir renk tahsis edilmedi: 7) Nefs-i Safîye veyâ Nefs-i Kâmile. (Çünkü Nefs-i Kamile nefs'in âhiri, Ruh'un mebdei kabul edildi.)

Ruhun rengi olmaz. Çünkü bizim geleneğimizde rengi olan ruh değil, bilâkis nefs'tir.

Renksiz kabul edilir ruh. Bî-reng.

Nefs ise rengârenk.

Böylelikle nefs'in, yani psyche'nin altı mertebesi altı ayrı renkle gösterildi.

Farklı yollar farklı renkler verdiler. Kübrevîler, Halvetîler, Uşşakîler, Nakşîler, Rifâîler...

* * *

Uzun bir yolculuk gerekiyor geleneğimizde Psyche'nin renklerini konuşmak için.

Sadece şu kadarını söyleyeyim:

Son mertebenin renginin olmadığı hususunda nasıl ihtilâf yoksa, ilk mertebenin renginin mavi olduğunda da ihtilâf yoktur.

Nefs-i emmârenin rengi hep mavidir. Şeytanın yani.

Acaba hangi mavi?

Açık mavi mi? Uzağın, mesafenin rengi. Tanrı'ya uzaklığı göstermek için mi? Mavi Tanrı'dan en uzak mertebenin mi rengi? Esfel-i safilîn'in.

Hayır. Bu mavi, koyu mavi. Siyahî mavi. Gece mavisi. Laciverd.

Rengi olan son mertebeyi, nefs-i marziyye'yi, bazı ustalar, nur-ı siyah'ın temsil ettiğini söylemişlerdir. Nûr-ı siyah. Yani parlak siyah. Zat'ın rengi. Amâ.

Nefs-i emmâre'nin karalığı ise çok farklı. Maviliği ızdırabın mavisi. Acının. Gaflet ve cehaletin. Kısacası, şekavetin. Mutsuzluğun. Ayrılığın. Yetimliğin. Çaresizliğin. Umutsuzluğun. Günahın.

* * *

İnsan günahı ceza sırasında tanır. Aynı şeydir ikisi. Suçun cezası olur ama günahın cezası olmaz bu yüzden. Ayrılığın meselâ. Hem günah, hem ceza.

Maviler içindeyim. Kendimi kaybettim çünkü. Yastayım.

Söyle bana ey talib, lâ demeye mecâlim yok iken nasıl illâ diyeyim?

Dücane Cündioğlu