Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
  • H

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

     

    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 1 ::..
    HA : Zât'm varlik, hazir olus ve ortaya çikis açisindan düsünülmesi.

    HÂB : Farsça, uyku demektir. Iradenin, beserî fiillerde fânî olmasi. Hâb-i gaflet: Gaflet uykusu.

    HABBE: Arapça, tane manasina gelir. Habâb, su üzerinde olusan kabarciklara denir. Findik büyüklügünde veya daha küçük, akîk veya Necef tasindan yapilmis tanelere denir. Bunlar yuvarlak veya kesme olur. Bu taneler ince ve gümüs bir zincire geçirilir. Düsmemesi için, asagi ucunda, gümüs telden bir yuvarlak bulunur. Üst kismi da ignelidir. Bu sekilde iki habbe, gömlegin veya Hayderiyenin sag ve soluna takilir. Bunu "Hasan-Hüseyin Sevgisi" ne isaret olmak üzere, Bektasîler kullanirlardi. Özellikle, Hz. Muhammed (s)'i, Fatima'yi ve oniki imamin kabirlerini ziyaret eden Bektasîler, sag ve sollarina yediser habbe takarlardi. Mevlevîlerde habbe kullanma âdeti olmamakla birlikte, 1887'de vefat eden
    Fahreddin Çelebi'nin fotografinda, gögsünün iki yaninda birer habbe görülür. Bir de, susma egitiminde kullanilan ve dil altina konan habbeden söz edilir.

    HABBETÜ'L-KALB: Arapça, kalbin habbesi, tanesi, Habbetü'l-Hadrâ: Yesil habbe: Habbetü's-Sevdâ: Siyah habbe.

    HABIBIYYE : Kul, halktan ilgisini keser, Allah'i kendisine dost edinirse, ondan teklif düser diyen sahte sûfiler.

    HABIBIYYE: Suriye'de bir Rifaiyye kolu.

    HABIBU'LLAH: Arapça, Allah'in sevgilisi demektir. Hz. Peygamber (s)'in isimlerinden birisidir. Tazim ve hürmet maksadiyla kullanilir.
    Sevdi ol nuru, Habibim dedi Hak Hakânî

    HABL-I METÎN: Arapça, saglam ip. Kur'an-i Kerim. Ilâhî azamet. Ilâhî hükümler.

    HABS-I NEFES, HABS-I DEM: Kan anlamina gelen dem Farsça, habs kelimesi ise Arapça'dir: Nefesi alip içeride tutmak, âni, zamani korumak, bir bakima durdurmak, hep ayni âni yasamak. Nefy-ü Isbât zikrinde, sâlik, bir derin soluk alir, 21 Kelime-i Tevhidi zihnî olarak agir agir çeker ve bu sirada soluk üzerine soluk almaz.
    Risale-i Bahâiyye'de, kalble yapilan zikrin dört çesit oldugu kaydedilir: 1. Allah kelimesi, nefes cigerde tutulup birakmaksizin, kalp ile (tefekkürî olarak) çekilir, 2. La ilahe illallah (Kelime-i Tevhid), nefes cigerde tutulmadan, normal soluk alis verisleri devam ederken çekilir, 3. Kelime-i Tevhid, nefes cigerde tutulmak kaydiyla, kalbden (zihnen) çekilir, 4. Kelime-i Tevhid, nefes habsedilerek zikredilir. Hoca Bahâeddin, Hoca Muhammed Pârsâ'ya, gizli zikri ögretirken, onun kafasini suya sokar "simdi zikret bakalim" der. O da agzini açamadigi için, zikri, düsünce planinda çekmek zorunda kalir. O durumda agizdan ne hava çikmakta, ne de girmektedir.

    HAC: Arapça, gelmek, kastetmek vs. gibi çesitli anlamlari olan bir kelime. Ser'an, bilinen bazi sartlari tasiyan iman sahibi kisilerin, senenin belli zamanlarinda (Zilhicce ayi), belirli kurallara uyarak, Mekke'de Ka'be'yi ziyaret etmesine, Hac denir. Allah'a ulasmak üzere yapilan, mânâ planindaki yolculuga da, Hac denir. Dervis, bu haccinda, varlik diyarindan yokluk diyarina hicret eder, yolculuk yapar. Noksanliktan olgunluga erer. Mikatta, riya gösteris elbisesini soyunur, takva elbisesini bembeyaz piril piril olarak giyer; dünyadan siyrilir, Arafat'ta arif olarak durur, Hakk'in âfâk ve enfüsteki âyetlerini müsahede eder, nefs koçunu (veya hayvanini) Mina'da keser, kurban eder, nefsinin seytanî yönünü cemrelerde taslar, törpüler, Safa tepeciginde saflik, Merve'de mürüvvetligi elde eder. Ka'be'de Allah'in haremine girer, manevî nes'e ve ruhanî ferahlik bulur. Hac ibadetindeki çesitli uygulamalar ile, manevî olgunlugu elde etme yolu (tasavvuf) arasinda, bu tür sembolik benzesimlerin bulunusu, gerçekten çok ilginçtir.

    HACCACIYYE: Ebu'l-Haccâc Yusuf b. Abdurrahmani'l-Kuseyrî'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu.

    HÂCEGÂN TARIKATI: Naksbendiy-ye Tarikati'nin bir diger adi. Hâcegân, Farsça'da, "hoca" kelimesinin çogulu olup "hocalar" manasina gelir, iran kültür çevresinde bilim adamlari için bu tabir kullanilir. Bu tasavvuf okulunun liderlerinin, tamamen ilmiyye sinifina mensub olmasi münasebetiyle, Hâcegân (veya hocagân) Tarikati diye anilmistir. Hoca Abdülhalik Gucdevanî (ö. 1179-80)'nin fikirlerine dayanir.

    HÂCE: Farsça, hoca, âlim, bilgin demektir. Çogulu Hâcegân veya hocagân'dir. Naksîligin erken dönemlerinde, Orta Asya'daki seyhlerin bilim adami olusu sebebiyle, onlara hoca, hâce gibi isimler verilmistir: Hoca Bahâeddin Naksbend, Hoca Abdülhalik Gucdevanî, Hoca Arif Rivgirî, Hoca Yusuf Hamedanî vs. gibi. O dönemde Naksîlik, bu sebeple Hâcegâniyye adini almistir. Kisacasi, Naksîlik, ilim adamlarinin yönettigi bir tasavvuf okuludur.

    HACER: Arapça, tas demektir. Tasavvufta, insandaki latifeden ibarettir. Hacer-i Esved'in siyah rengi alisi, tabîî gereklilik sonucu, degisimi sebebiyledir. Bir hadis-i serifte Hz. Rasûlullah (s) söyle buyurur: "Hacer, sütten daha beyaz renkte olmak üzere indirilmisti. Ademogullarinin hatâlari, zamanla onu karartti." insanî latîfeden ibaret hacer, Ilâhî hakikat üzerine temellendirilerek yaratilmistir. "Biz insani en güzel kivam üzere yarattik" (Tîn/4) âyeti bu mânâyi içerir, insanin bu güzel kivami, tabiat, âdet, alâkalara yönelmek ve Allah'tan uzaklasmakla kararir. Iste bu mânâda olmak üzere "sonra onu asagilarin asagisina çevirdik" (Tîn/5) denmistir.

    HACET : Arapça, ihtiyaç duyulan seye denir. Bunun mukabili, fuzûl olup, kendisine ihtiyaç duyulmayan sey demektir. Meselâ bir kat elbise hacet, ikincisi fuzûldür. Yine sufilere göre, bir don, gömlek nefsin hakkidir, ancak bunun üzerine elbise giymek hacettir, zaruret degildir. Bu durumda, (1) Don, gömlek (tepeden tirnaga olan uzun gömlek) giymek: Nefsin hakki, zarurî (2) Bunun üzerine elbise: Hacet, (3) Ikinci elbise: Fuzûl.

    HACIM SULTAN MAKAMI : Bektasî deyimidir. Meydan'daki makamlardan biridir. Hacim Sultan Makami'na ayni zamanda, "Meydan Tasi" da denir. Her makamda niyazda bulunuldugu gibi, burada da niyaz olunurdu. Nasib alan tâlib, kilavuzunun delaletiyle bu makamin ne oldugunu su sekilde ögrenirdi: "Buna Meydan Tasi derler. Hz. Pîr Efendimizin meydan celladi deyu nasb buyurduklari, elinde kudret kilici ile duran Hacim Sultan Makami'dir. Bu, terbiyesiz, edebsiz, erkânsiz olanlari yalancilik ve yolsuzluk edenleri, terbiye edip yola gelinecek makamdir. Bu makamda terbiye ederler".

    HÂCIB-I HAK: Arapça, Hakk'in kapi bekçisi anlaminda bir ifade. Mürsid-i Kâmiller, kulu Allah'a ulastiracak metodu (tarikati, menheci) bilen ve ögreten mütehassis ögretmenlerdir. Onlarin ihsana veya vuslat'a ulastirmadaki metodlarina uyanlar, sonunda bir Yunus, bir Mevlânâ olur. Bu sekli ile mürsid, kul ile Allah arasinda ögretmenlik görevi yapan biri olarak görülür, ibn Sina, "Allah'in huzuru, gelisi güzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir makamdir" demistir. Tasavvufta bu ulu makama, bir ögretmen ve bir usûl dairesinde girilmesi gerektigi kanaati, önem arzeder.

    HÂCIS: Arapça, akla veya hatira gelen seye hâcis denir. Çogulu hevacis'tir. Kâsânî hâcis'i, nefsanî düsünceler olarak tanimlar. Kalbe gelen ilk his veya düsünceye de, hâcis denmistir. (Hâtir-i Evvel). Buna, genellikle iyi ve hayirli olarak kabul edildigi için, Rabbânî Hatir adi da verilir. Ilk hatir genelde isabetli olur, hatali olmaz. Bu hatir, nefsde gerçeklik kazanirsa irade, kalbe yönelmesi durumunda kasd, kuvveden çikar tahakkuk mevkiine geçerse, niyet adini alir. Irade, himmet, azim, kasd, hâcis'in çesitli sekilleridir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 2 ::..
    HÂCIYYE: Abdullah Muhammed b. Muhammed el-Hâc (ö. 1336-37) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

    HAD : Arapça'da, sinir, derece, rütbe, islenen suç karsiligi verilen ceza gibi manalari, ifâde eder. Konu ile ilgili bazi atasözleri, su sekildedir:
    "Haddini bilmeyene haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmekten yegdir": Asiri gidenlere gereken karsiligi mutlaka vermegi ifâde eder.
    Islâm'in sarti bes, altincisi haddini bilmektir.
    Haddini bilmek. Haddini bildirmek: Derecesini, mertebesini, yolunu yordamini bildirmek anlaminda kullanilir.
    el-Hafnî, seni Allah'la ayiran seye had denir, diye farkli bir tanimlama yapar.

    HADDÂDIYYE : Seyh Abdullah b. Alevî el-Haddâd'm kurdugu, Aleviyye tasavvuf okulunun bir kolu.

    HADÎKATÜ'L-ERVÂH: Arapça, ruhlarin bahçesi demektir. Bu tâbiri Mevleviler kullanir. Konya'da Mevlânâ
    Celâleddin-i Rumî'nin türbesinin dis tarafinda, ancak dergah'in siniri içindeki Mevlevî kabristanina verilen ad.

    HÂDIMÜ'L-FUKARÂ: Arapça, fakirlerin veya dervislerin hizmetkâri demektir. Seyhler için kullanilan bir unvandir. Aksemseddin'in dedigi gibi, Seyh, Allah'i kula, kulu Allah'a sevdirme konusunda dervislere hizmet ettigi, onlarin dünya ve âhiret mutluluklarina yardimci oldugu için, bu isimle anilir. Halk arasinda yoksullara bakan, onlara hizmet edenlere de bu isim verilir. Seyhlerin yazdiklari mektuplara bastiklari mühürlerde, genellikle bu unvanin kazili oldugu görülür. Sözün özü, bu unvan, bir tevazu ifadesi olmaktadir.

    HADS : Arapça, vaki olmak, yok iken var olmak manasinadir. Bazi sufîler, Allah'in toplumu uyarmak üzere, âlemde bir takim âyetler ortaya çikardigini, belli kisileri uyarmak için de, kalblerindeki kötü duygulari giderdigini söylerler.

    HADS: Arapça, sezgi demektir. Kalbî sezgiyle bilis. Çogulu, hadsiyyât.

    HÂFIZ-I MESNEVÎ: Arapça, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî'nin Mesnevisini ezbere bilen demektir. Bu açiklamadan da anlasildigi gibi, tâbir Mevlevîlere aittir. Eskiden Mevlevîhanlar, çogunlukla Mesnevî hafizi olurlardi. Âyin günleri, âyinden önce, Mesnevî'den bir parçanin ders olarak anlatilmasi gerekirdi. Bu durumda Mesnevîhanlar, ellerine kitap almadan bu isi yaparlardi. Sonradan, Mesnevîhanlar, Mesnevî'yi ezbere bilmediklerinden, ellerine kitap alip o sekilde kürsüye çikmaya basladilar. Bir de Kâri-i Mesnevî vardi ki, bu da, hâfiz-i Mesnevî'nin yanildigi yerde, hatirlatma yaparak onu dogrulturdu.

    HAFÎ: Arapça, gizli olana hafî derler. Tehânevî bunu, mahiyeti gizli olmasi nedeniyle ruha, hafî denilir, diye tarif etmektedir, insanin madde planinda gögüs üzerinde bes noktaya taalluku bulunan ve zikir mahalleri olarak gösterilen letaif-i hamse'den biri de, dördüncü sirada olmak üzere, hafîdir. Buna ruhun hafî tavrinda bulunmasi da denir. Yeri, sag memenin dört parmak üzerindedir, nuru, siyahtir. Hafî'nin, Hz. Isa'nin kademi altinda bulundugu kaydedilir.

    HÂFIYYE: Naksbendîligin Çin ve Türkistan'daki adi.

    HAFIFIYYE: Abdullah b. Muhammed b. Hafif ez-Zabbî es-Sirâzî (ö. 982)'nin görüsleri esas alinarak, XIV. asirda kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HAK: Arapça'dir, gerçek anlamina gelir. Allah'in güzel isimlerindendir (el-Hakk). Bununla ilgili bazi deyimler ve atasözleri söyledir:

    Hak erenler : Allah'a ulasmis, vuslat ehli kisiler, gerçek erenler.

    Hak etmek : Birseye layik olmak. Veya dervisler arasinda, yemegi tamamen bitirmek manasinda kullanilan bir ifadedir: "Erenler, su lokmayi hak et".

    Hak ile Hak olmak : Sufinin varligindan, benliginden siyrilip, irâdesini tamamiyle Allah'in irâdesine baglamasi, demektir.

    Hakkindan gelmek : Bir isi hakkiyla becermek.

    Onun hakkindan Allah gelsin : Basedilemeyen kisiler hakkinda kullanilir. Beddua.

    Hakk'a kavusmak-Hakk'a yürümek : Ölmek manasina. Haklamak : Birseyi tümden yapmak.

    Nutuk haklamak, nefes haklamak : Ögüdü tutmak, yerine getirmek.

    Hakli hayirli : Mürsidin duasi ve gülbangi.

    Hakli-hayirli dilemek : Yapilan hizmet karsiligi himmet dilemektir.

    Mesela, mumlari uyandiran (yakan) dervis, dâr'da durarak "hizmetimin hakli hayirlisi dilerim, Allah, eyvallah" der, Mürsid de ona hakli-hayirli bir gülbank çeker. "Gerçege Hû" der ve herkesin yerine niyaz eder. Dervis, bu sekilde himmetini almis olur.
    Hak'ta Hak olmak, Hak vere, Hak vere olmak : Bir seyin bittigini ifâde etmek için kullanilir.
    Ekmek Hakta, ekmek Hak vere: Bitmis, yok olmus demektir. Dervis yanilip "yok" derse, mürsid "seytan yok olsun" diyerek, onu edebe çagirir. Yok yerine, hak olmus demek, dervislik edebidir.

    Hakkullah'a çikmak : Bektasî dervisleri, harman zamani köylere çikarak, dergâha ekin toplarlar. Verilen bugday, arpa, yulaf ve diger ürünlere Hakkullah denir. Bu husus, daha ziyade Bektasî tasavvuf gelenegi için geçerlidir. Hasat zamani, köylere giden dervisler "pîr hakki", "kazan hakki", "çelebi hakki" adi altinda tahil toplarlardi. Dedelerin de "dâde hakki" vardi.

    Ugurun Hakk'a olsun : Ugurlar olsun, diyene verilen karsiliktir. Hakk'a giden.

    Hak ugurum hakki için: Bu bir yemin ifadesidir.

    Hak'tan gelen Hak'tir, inanmayan ahmaktir: Yapilan isin manevî cezasi veya mükâfati gelip çatinca söylenir.

    Hak deyince akan sular durur : Gerçege karsi konulamayacagini ifâde eder.

    Hak diyen mahrum kalmaz : Allah'a dayanip bir ise girisenin mahrum kalmayacagini, basarili olacagini bildirmek için söylenir.

    Tevhîd eden deli olmaz,
    Allah diyen mahrum kalmaz.
    Her seher açilir solmaz,
    Bahara erer gülümüz.
    Bezcizâde Muhyiddin (ö. 1611)

    Hak dogrudadir: Gerçegin gerçek iste oldugunu bildirir.

    Hak, dogrunun yardimcisidir : Allah'in dogru kisilerin yardimcisi oldugunu ifade eder.

    Hakki taniyan bâtila boyun egmez : Gerçek inancin verdigi güveni, direnci, gücü ve kuvveti ifâde eder.
    Konu ile ilgili atasözü haline gelmis bir beyti de zikretmek gerek:
    Hak, kulundan intikamin, gene kul ile alir,
    Bilmeyen ilm-i ledünnî, âni kul etti sanir.
    "Hak söz acidir", "Hak söz agu (zehir)'dan da acidir", "Dogru söyleyeni dokuz köyden kovarlar", "Hak inci bile olsa acidir", hemen hemen ayni manayi ifâde eden deyim ve atasözleridir.
    Hak veli oldugundan süphe yok, ama lafi ters anliyorsun: Velilik taslayan kisi için, alay maksadiyla söylenir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 3 ::..
    Hak yerini buldu : Adaletin gerçeklesmesini ifâde eder.
    Hak yolunda yuvarlanan merdâne olur : Burada iki mana vardir: 1. Merdâne ercesine, erkekçe, 2. Uzun, yuvarlak tasa ve tahta yahut tastan, yuvarlak mermere de, merdâne denir. Silindir biçimli logtasiyla, toprak evlerin damlan yagmurdan sonra düzlenir. Hak yolunda olan kisi de önüne çikan her isi basarir, merdâne (logtasi) gibi dümdüz eder, düzenler, düzeltir. "Allah apaçik bir Hak'tir" (Nur/25) âyetinin ifâde ettigi gibi, Hak, Allah'in yüce isimlerinden birisidir.
    Sarkâvî'nin yaptigi açiklamaya göre, sufîler, hukûk'un zuhur ettiginde, hazlarin (huzûz) kayboldugunu kaydederler. Bu su sekilde açiklanir: Mürid, irade, kasit, ma'rifet ve hâli gerçeklestirme bakimindan Allah'in yoluna yöneldigi zaman, hazlar kaybolur. Çünkü mürid, kendini tamamen buna verince, artik nefsinin arzulariyla mesgul olamaz, onlari düsünemez. Bu ikisi birbirine ziddir. Birbirine zit olan hukuk bir araya gelemez.

    HÂK: Farsça olan bu kelime, toprak manasina gelir. Sûfî topraga benzetilmistir. Ona her kötü ve çirkin sey atilir, ondan ise sadece gül ve çiçek biter. Bu, alçakgönüllülük ve kalb-i selimi ifade eder. Benligin bulunmamasi durumu, tevazu, toprak gibi olmak, hep olgunlugun tanimini verir.

    Hâk ol ki Hûda mertebeni eyleye âlî,
    Tâc-i ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir,
    Ruhî

    HAKÂYIK-I BEDÎHIYYE: Apaçik gerçekler anlamina gelen Arapça bir tamlama. Vasitasiz olarak, sevgi ile bilinen gerçekler.

    HAKÂIKU'L-ESMÂ: Arapça, isimlerin gerçekleri demektir. Zatin ta'ayyünâtiyla, o ta'ayyünât arasindaki nisbetler yerinde kullanilan bir tâbirdir. Nisbetler denilen seyler, bir takim sifatlardir ki, insanlar o sifatlarla birbirinden ayrilir.

    HAKIKAT EHLI: Fena fillah'tan sonra, beka billah'a eren sufîler için kullanilan bir deyimdir. Bunlar, irâdelerini, Allah'in iradelerine baglamis kisilerdir. Bu sebeple iradelerini terketmislerdir.

    HAKIKATÜ'L-HAKIKA: Arapça, hakikatin hakikati demektir. Bütün hakikatleri kendinde toplayan ehadiyet (birlik) mertebesine denir. Sûfiyye buna, hazret-i cem veya hazret-i vücûd da, der.

    HAKIKAT-I MUHAMMEDIYYE: Mu-hammedî (s) hakikat demektir. Kâsânî'ye göre, ilk belirme (te'ayyün-i evvel) ile beraber zâttan ibaret olup, Esmâ-i Hüsnâ'nm tamami Hakikat-i Muhammediyye'dir. Bu hakikate, ism-i A'zam da denir.

    HAKÎM: Arapça, hakîm olan, hikmet sahibi demektir. Allah'in noksanliktan uzak, kemal sifatlarini, dünya ve ahirette kendinden sâdir olan fiil ve eserleri bilmesidir. Sûfiyye bu marifete, mesru riyazet ile ulasir. Hikmetü'l-Israk Serhi'nde hakimlerin on mertebesinin oldugundan bahsedilir.

    HAK ERENLER : Allah dostlari, gerçege ulasanlar ve ebrâr için kullanilan bir terimdir.

    Ben sefaletten ölürken seni sikmazsa refah,
    Hakerenler buna ummam ki desin eyvallah.
    Mehmet Akif Ersoy

    HAKIKAT: Gerçek manasina gelen Arapça bir kelimedir. Sûfîler seriat, tarikat, hakikat ve ma'rifet seklinde, Allah'a ulasma yolunda dört mertebe kabul ederler. Görüldügü gibi bunlardan üçüncüsü, "hakikat" olmaktadir. Sufiyye bunlardan ilkinin avam (genel olarak halk), ikincisinin havass (seçkinler), üçüncüsünün havassu'l-havâss ve dördüncüsünün de ehass-i havassü'l-havass'a ait oldugunu söylerler. Haci Saban Veli, seriatin beden, tarikatin kalp, hakikatin ruh, ma'rifetin de Hak oldugunu söyler.

    HAKIMIYYE: Hakîm et-Tirmizî olarak bilinen Ebû Abdullah Muhammed b. Ali (ö. 285/898/)'nin düsüncelerini kabul edenlerce tesis edilmis bir tasavvuf okulu.

    HAKKA'L-YAKIN: Kâsanî, Hakk'in, hakikatini ayne'l-cem'i'l-ehadiyye makaminda müsahede etmesidir, diye tanimlar. Bu durumda kul, Hak'ta fam olur; hal, söz ve suhudî açidan Hak ile bakî olur. Yalniz Hak ile ilmen bakî olmak, hakka'l-yakîn olmaz. Meselâ, her akilli kisinin ölümü bilmesi, ilme'l-yakîndir. Melekleri müsahedeye baslayinca ayne'l-yakîn, ölümü tadinca hakka'l-yakîn olur. Yani bilmek, görmek, tatmak birbirinden farklidir. Bu konuda bazi âlimler, ilme'l-yakîn, seriatin disidir; ayne'l-yakîn, seriatta ihlastir; hakka'l-yakîn, seriatta hakikati, müsahede etmektir, demistir.

    HAKKIYYE : Bayramî tasavvuf okulunun subelerinden olan Celvetiye'nin bir koludur. Kurucusuna izafeten bu adla anilmistir. Celvetiye'nin diger subeleri sunlardir: Salâhiyye ve Hasimiyye.

    HAKKU'LLAH: Arapça, Allah hakki demektir. Bektasî tâbiridir. Hasat zamani, baba veya dede vekillerinin, köylülerden topladigi belli miktardaki bir tür vergiye verilen ad. Ayrica bir baba veya mürid, yolculuga çikacagi zaman, kendisine yapilan yardima da hakku'llah denirdi.

    HÂKSÂR: Farsça olan bu ifade, yerle bir olmak, toprak gibi olmak anlamlarini ihtiva eder. Allah'a vuslat için sülûka giren, ölmeden önce ölen, gönlünde dünyaya yer vermeyen tekke sakinleri, hankahta bulunanlar ve dervislere haksâr adi verilir. Kelime miskinlik, zelillik, tevazu gibi hallere sahip olanlari gösterir. Arapça "agber" (üstü basi toz toprak içinde olan) ve "es'as" (saçi tozlu ve daginik) kelimeleri de haksâr ifâdesinin karsiligi olarak düsünülmektedir.

    HAK VERE : "Yok" anlamina kullanilan bir tabirdir. Meselâ, "dede paran var mi?" sorusuna "yok" denmez, "Hak vere" denilirdi. Bu tabir ayni zamanda bir dua idi. Dilencilere para vermeyip "Allah versin" ifadesi ile bastan savulmasi da, bu kabildendir. Tasavvuf mensuplarinin, bu durumda, "Hak vere" tâbirini kullandigi kaydedilir.

    HAL: Arapça, hal, durum demektir. Zikir, hüzün sevinç gibi durumlarda kalbe gelen seye denir. Bu bast, kabz türünden birsey olur; geçicidir. Kâsânî'ye göre, bu durumun kalici olmasina, makam denir, sûfinin bulundugu durum ve zamana göre degiskenlik arzeder. Tasavvufta hal ehli, kal ehli diye iki gruptan bahsedilir. Kal ehli; manevî hâllere sahip olmayan, isin sadece lafini eden kisiler iken, hâl ehli; gerçegi bulanlar, marifete erenler, bu sekilde birligi (tevhid) yasayanlardir. Bazi tâbirler, hâli güzel tasvîr ederler.

    Hale gelmek: Sûfinin, sohbet, zikir sirasinda veya yüksek manevî bir sahsin huzurunda, kendinden geçip cezbeye gelmesine "hallenmek" veya "hâle gelmek" denir.

    Hâl giydirmek: Bir erenin, hâl bagislamasidir. Bu çok defa meczuplarin, hallerini, kendileriyle düsüp kalkanlara yansitmalari, veya meczubun yanindakilerine dokunmayin, ama onlarla da düsüp kalkmayin, yoksa hallerini size giydirirler" tarzinda ögüt veren mürsidler bulunurdu.
    "Erenler, kâlimizi, hâle tebdil eyle" atasözü, tasavvufun kabugunda kalmayip, hakikatine ermeyi hedef almanin önemine isaret eder.

    HAL' : Arapça, çikarmak manasina bir kelime. Kâsânî bu terimi, salikin bir daha nefsinin istegine, tabiat ve âdetin geregine uymayacak sekilde, Hakk'in emrine uygun olarak kullugu tahakkuk mevkiine koymasidir, diye tanimlar.

    HÂL, HÂL-I SIYAH: Farsça, ben, siyah ben demektir. Hakiki vahdet noktasi ki, gizli oldugu için bu adla anilmistir. Gayb âlemi. Hakk'in mutlak gaybi ve bilinemeyen hüviyeti. Günah karanligi. Ben, bir nokta olup, o da Allah'in sembolüdür.

    HALEBIYYE: Seyh Ahmed Bedevî Tantavî'nin kurdugu Bedeviyye'nin kollarindan biri. Kurucusuna nisbetle bu ad verilmistir. Bedeviyye'nin diger subeleri sunlardir: Sennâviyye, Metbûliyye, Beyyûmiyye, Merzûkiyye, Sutûhiyye, Alevâniyye.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 4 ::..
    HÂLETIYYE: Dede ibrahim Gülsenî'nin kurdugu Gülsenî subelerinden birinin adidir. Gülseniyye'nin diger bir kolu da, Sezâiyye'dir.

    HALEVIYYE: Necmeddin Kübrâ'nin kurdugu Kübreviyye kollarindan biri.

    HÂLIDIYYE: Ebu'l-Bahâ Ziyâüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyin el- Osmanî es-Sehrizûrî (ö. 1242/1826-27) tarafindan kurulmus, bir tasavvuf okulu. Bu okul, Naksibendiligin subelerinden biridir. Seyh Hâlid, ilk tahsilini, memleketi Süleymaniye'nin kasabalarindan Karadag'da yapmistir. 1805'te hacca gitti. Seyh Muhammed el-Kezberî'den Kadiriligi ve tasavvufun inceliklerini . ögrendi. Seyh Mirza Rahîmullah'in tavsiyesi ile, Hindistan'a Sah Abdullah Dehlevî'yi ziyarete gitti. 1809'daki bu ziyaret, onun Naksbendîlige girmesine sebep oldu. Seyh Halid bu muhterem zatttan, Naksî, Kadirî, Sühreverdî, Çistî, Kübrevî icazetleri aldi. 1813 senesinde Bagdad'a döndü. Daha sonra Sam'a hicret ederek vefatina kadar (1826 veya1827) orada kaldi. Kabri, Sam'dadir. Hakkinda malumat veren en önemli eserler sunlardir: Seyh Muhammed b. Süleyman el-Bagdadî'nin el-Hadika tü'n-Nediyye ve'l-Behcetül-Halidiyye'si; Mevlâ Fasih'in el-Mecdü't-Talîd fî Menakibi Seyh Hâlid'i: el Hânînin el*Hadâikul-Verdiyye fî Ecillâi'n-Naksbendiyye'si.
    Seyh Hâlid'in çok sayida eseri vardir: 1. Farsça Divan'i, 2. Serh-i Makâmât-i Harîrî, 3. Serh-i Hadis, 4. Akâidül-Islâm, 5. Akâid-i Nesefiyye Ta'likati, 6. Risale fî Irâdeti'l-Cüz'iyye, 7. Risâletür-Râbita. Tasavvuf okulunun silsilesi söyledir: 1. Hz. Ebû Bekir Siddîk (r), 2. Selmân-i Fârisi, 3. Kasim b. Muhammed 4. Ca'fer-i Sâdik, 5. Ebû Yezîd Tayfur el-Bistamî, 6. Ebu'l-Hasan Harakanî, 7. Hace Ebû Ali Farmedî, 8. Hace Yusuf Hemezânî, 9. Abdülhâlik Gucdevânî, 10. Hâce Arif Rivgirî, 11. Hâce Mahmûd incir Fagnevî, 12. Hâce Ali Râmitenî, 13. Muhammed Baba Semmâsî, 14. Seyh Seyyid Emîr Külâl, 15. Sah Muhammed Bahâeddin Naksbend, 16. Hâce Alâuddin Attâr, 17. Hâce Ya'kûb Çerhiyyu'l-Hisârî, 18. Hâce Ubeydullah Ahrâr Taskendî, 19. Hâce Muhammed Zâhid 20. Hâce Dervis Muhammed, 21. Hâcegî Emkenekî, 22. Hâce Bakî Billah-i Kabûlî, 23. imam-i Rabbânî Ahmed Faruk-i Serhindî, 24. Muhammed Ma'sûm, 25. Seyh Seyfuddin, 26. Seyyid Nur Muhammed Bedvanî, 27. Habibullah Mazhar-i Canan Seyh Semsüddin, 28. Seyh Abdullah Dehlevî, 29. Mevlânâ Hâlid Bagdadî (Kaddesallahu esrarahüm)
    Kurdugu Hâlidiyye okulu kisa zamanda halifeleri vasitasiyla Anadolu, Misir, Kafkasya ve Rumeliye yayildi.

    HALIFE: Arapça, birinin yerine geçen, arkasindan gelen vekil olan kisi anlamlarina gelir. Bu kelime, Kur'an-i Kerim'de Bakara Suresi'nin 30, Sâd Suresi'nin 26. âyetinde geçer, ilk âyette, "yeryüzünde bir halife yaratacagim", ikincisinde ise "Biz seni yeryüzünde halife kildik, artik insanlar arasinda Hak ile hükmet" manalari vardir. Insanlar arasinda Hak üzere hükmeden peygamberin, Allah'in yeryüzündeki halifesi oldugu, bu ayetlerden ortaya çikmaktadir. Tasavvuf okullarinda ise; seyh, müridlerinin yetiskinleri arasinda, kendisi gibi mürsid-i kâmil olmaya ve dervis yetistirmeye manevî yetenek kazananlara, özel metodlarla halifelik denilen bir emanet verir. Bu bakimdan halife, o mürsidin naibi ve kâim-i makami olurdu. Halifelik, tasavvuf okulunda bir kisinin varacagi son makamdir. Tasavvuf yoluna girip Allah'a kavusmayi arzu eden kimseye muhib denir. Bir müddet sonra muhib olana bey'at töreni ile "dervislik" payesi verilirdi. Bu durumda, Bektasîler taç giyerken, Mevlevîler çile (halvet) çikardiklarinda hücre sahibi olarak dervis unvanini alirlar. Halife, bu dervisler arasindan seçilir. Özellikle Mevlevîlerde halifelik ve seyhlik, fonksiyon itibariyle farklilik arzederdi. Seyh, bir dergâhin mesnevîhanligi sifatiyla, Çelebi Efendi tarafindan, o dergâhi idareye ve nevniyâzlara Mesnevî hükümlerini ögretmeye vekil olurdu. Bu sebeple seyh, emânet ve hilâfeti hâiz olmayabilirdi. Nitekim bu gibi seyhlerin hizmet verdigi dergâhta, bir veya daha fazla, hücrenîsîn hilafetnâme sahibi dede bulundugu da olurdu. Dervis, ister o dergâhin seyhinden, isterse hilafetnâme sahibi kisiden sülük çikarirdi. Burada makbul olani, seyhlik yapanin ayni zamanda hilafetnâme sahibi olmasi idi.
    Bektasîlerde, halifeye "çehar alâmet" (dört nisan) verilir. Mevlevîlerde, halife adayi ile mürsid, seccade üzerinde kibleye karsi otururlar. Mürsid, halife adayinin iki kasi ortasindan veya kaslarindan ve biyiklarindan makasla birkaç kil keser, hilâfet destan sarilmis sikkesini tekbir eder, bey'at âyetini (Feth/10, 18, 19,) okur, yorumlar daha sonra elini beyat eli tarzinda tutar, Muhammed (s) suresinin 19. âyetinin bas tarafini okur, üç kere Allah'in adini zikreder, hirkasini tekbir edip giydirir. Her sabah namazindan sonra, bu âyetin "fa'lem ennehû la ilahe illallah" (bil ki Allah'tan baska ilâh yoktur) kismini okuyup, nefesinin dayanacagi kadar miktarda "La ilahe illallah" demesini tembih eder. Bu bir nefeste, üç, bes, yedi, dokuz ve daha fazla sayida tevhid kelimesi çekilebilir. Tenbihten sonra, hilâfetini tebrik eder, görüsürler, tören bu sekilde sona erer.
    Bazi tasavvuf okullarinda görüldügü gibi, halifelik nakisa ve tâmme diye ikiye ayrilir. Hilâfet-i tâmme sahipleri, seyh olabilme durumundadirlar. Nakisa olanlarsa, sadece müridlerin derslerini takip ve sülûkunu tamamlatmak gibi görevlerle mesgul olurlar, seyhlige yükselemezler. Ancak hilâfet-i tâmme'ye ulasabilirlerse Seyh olabilirler. Bir seyhin bir halifesi oldugu gibi, birden fazla halifesi de bulunabilir. Bu sayi, Müridlerin yetiskinlik durumuna göre az veya çok olur.

    HALIFE DEDE: Mevlevi tâbiridir. Bir dervis, matbaha yeni çikinca, halife dede ona yolunu tarif ederdi.

    HALIFE HÜCRESI: Mevlevî tâbiridir. Konya'daki merkez dergâhta, nevniyâzlarla seyr ü sülûku tâlim ile görevli halifenin, matbah (mutfak) içindeki özel odasina verilen ad.

    HALÎL: Arapça, dost demektir. Hz. ibrahim'e verilen bir sifat. Nisa suresi, ayet 125'te geçmektedir. Ibrahim (a) cömertlik ve konukseverlikle taninmistir. Bu husus, özellikle Hicr 51 ve Zâriyat 24. ayetlerde açikça görülmektedir. Tasavvuf okullari bu sebeple, sofra gülbanklerinde Hz. Ibrahim'i mutlaka anarlar. Mevlevîlerin "somat gülbangi", "nân-i merdân" yahut "hân-i merdan, ni'met-i Yezdan, berakât-i Halîlürrahmân" diye baslar. Bektasîlerin sofra gülbanglerinde de su ifadeler bulunur: "Nur ola, sir ola, gittigi yer gam görmeye, yiyenlere de nûr-i iman ola, Hak erenler Halil Ibrahim bereketi vere". Tasavvufta her peygamber, kendisindeki belirgin vasifla mutasavviflari etkilemistir. Hz. Ibrahim'in, bu konudaki etkisi, hullet (dostluk, yani Allah ile dostluk) olarak bilinir.

    HALILE-ZEN: Zil çalan manasina Arapça-Farsça bir terkip. Halîle, avuçtan büyük, iç tarafi biraz çukur olan ve bu çukur yerdeki kayisa el geçirilerek, bir el hafifçe asagi çekilmek suretiyle, iki el birbirine çarpilip, tempo tutulan zillere denir. Halîle ile tempo tutana "halîle-zen" denir. Bu enstrüman tekke musikisinde kullanilir. Mehter bölügünde bu zilleri çalana "zil-zen" adi verilir.

    HALÎLU'LLAH: Arapça, Allah'in dostu demektir. Hz. Ibrahim'in isimlerinden birisidir.
    Simdi gülzâr-i Halilu'llah meskendir bana
    Celâl
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 5 ::..
    HÂLISIYYE: Kadirî tasavvuf okulu kollarindan biridir. Kurucusu, Ziyâüddin Abdurrahman Hâlisü't-Talebânî (1 797-1 858-9)'dir. Kadiriyye usulüne yenilik getiren bu zat, manevî olgunlasmada zikir olarak, sadece "Allah" ve "La ilahe illallah"'i esas alarak, diger zikirleri birakmistir. Babasi Seyh Ahmed Talebânî'dir.
    Dogum ve ölüm yeri, Kerkük'tür. Sairdir, mahlasi Hâlis'tir. Sâdik Vicdanî'nin, Tomar'da belirttigine göre bu zât, her sene Bagdat'a gider, devrana reislik yaptigi gibi, diger Kadiri tekkelerinde icra edildigi halde, hangâhta âdet olmayan kudüm çaldirirdi. Hatta, bundan sikilanlarin seccade-nisin olan zâta müracaatla, "Seyh Abdurrahman Talebânî'nin makam-i Pirde kudüm çaldirmasina niçin müsade ediyorsunuz? Büyük dedenizin ruhunun incinmesinden korkmuyor musunuz?" demisler, Abdülkadir-i Geylanî (k)'nin torunlarindan Nakibü'l-Esrâf, Seyyid Ali Efendi'den su karsiligi almislar: "Ben, Sultan ile veziri arasina giremem". Seyh Abdurrahman, tekkesinde bir kaç yüz fakiri muntazam doyurdugu gibi, müslüman olmayanlara da yemek dagitirdi. Tekkede yemek yiyen bir mecusi daha sonra dinî ibadetini tekkede yapmak isteyince, bazi dervisler ona karsi çikmislardi. Bu durumu gören Seyh Abdurrahman, müridlerine engel olarak, o mecusinin tekkede serbestçe ibadet yapmasini saglamistir. Türkçe ve Farsça siirler bulunan bir Divani, Mevlana'nin Mesnevi'sinin ilk on sekiz beytinin bir serhi vardir ki, bu serh 1867'de basilmistir. Ayrica Seyh Ali Nurbas'in, Abdülkadir-i Geylânî'nin hayatina dair "Behçetül-Esrâr"in Türkçe tercümesini yapmis ve bu 1816'da basilmistir. Iste Seyh Abdurrahman'in kurdugu Kadirî subesi, mahlasi olan Halisiyye ile anilmistir.

    HALK: Yaratma anlaminda Arapça asilli bir söz. Insanlara da halk denir. "Halka menfur olmadan" yani halkin nefretini kazanmadan, "Hakk'a makbul olunmaz" atasözü özellikle Melâmîlikte tasavvuf yoluna girenin, halktan ayrilmasi, kendini kulluga vermesi gerektigini, inanci, kilik-kiyafeti bakimindan halkin nefretini kazanabilecegini yahut kendisiyle alay edilecegini, fakat bu hâle düsmeden de Hak katinda makbul olunamayacagini bildirir. Melâmet mesreb tasavvuf erbabinda daha ziyade belirginlik kazanan bu hal, tasavvufî yolda elde edilen bazi marifetin halk tarafindan yanlis anlasilabilirligini; aslinda bunun saklanmasi icabederken açimlanmasi durumunda, kisinin refüze edildiginde, buna katlanmak gerektigini, bu hâlde sabirli davranip, kendini Allah'a vermeyi ögütledigini söylemek, daha dogru olacaktir. Zira, Hz. Peygamber'e göre toplumun içinde yasayip, oradaki sikintilara katlanmak, tek basina insanlardan uzak, dag basinda yasamaktan daha üstündür. Yine Hz. Peygamber (s)'in "töhmet mahallerinde bulunmayin" tavsiyesi de, insanlari yanlis zanlara sevketmemek açisindan, topluma ait sosyal kültürün seklî unsurlarini tatbik mevkiine koydugunu göz önünden uzak tutmamak gerekir. Bazi tasavvuf okullarinin, sekilciligi reddetmelerine karsilik, bir baska sekilcilik içinde kalmalari, gerçekten ilginçtir.
    Halka verir talkini, kendi yutar salkimi: "Niçin yapmadiginiz seyleri söylüyorsunuz?" (Saff/2) âyetinden mülhem bir atasözüdür. Islâm'a gönül verip, israrla savundugu halde, onun büyük bir bölümünü uygulama mevkiine koymayanlar için, bu atasözü çarpicidir. Zira, insan inandigini yasar, ondan sonra onu baskalarina tavsiye eder. Yasamadan tavsiyeye, anlatmaya yönelmek samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür.
    Halk kelimesi, Kur'an-i Kerim'de mastar olarak yaratma (Kâf/15), yaratilmis (Nisa/119) ve bazan da iki manaya (A'râf/54) kullanilmistir. Miskât'ta nakledilen bir Kutsi Hadis'te "Ben'den baskasindan bir sey uman, Beni tanimaz, Beni tanimayan Bana kul olamaz, Bana kul olamayana da gazabim vacip olur. Ben'den baskasindan korkana azabim helâl olur". Allah'in nimetlerine, sinamasina karsi çikmaz, Rabbisine kizmaz, O'nu itham etmez, va'dinden süphe etmez, baskalarina sikâyet etmez, sikâyeti tamamen Allah'adir, zira nasibine sabr ve razi olmaya muvaffak kilmak, Allah'in elindedir. (Abdülkadir el-Geylanî, el-Kadiyyetu li-Talibi Tarîki'l-Hak, c. 2, s. 173) imam Kuseyrî de, "mahlukun, kendisi için bir zarar veya yarar saglamak gücü yok iken, nasil olur da baska birinden bunu ister. Bu, hapistekinin, yine hapiste bulunan birine baglanmasina benzer" der.

    HALKA-I TEVHID: Arapça, tevhid halkasi demektir. Dergâhlarda, sufilerin zikir töreninde olusturduklari daireye, tevhid halkasi denir. Halka kelimesi "halaka" seklinde de okunur.
    Nice inkâr olunur halka-i tevhid-i azîz
    Âsik ol yerde olur dilber ile hem agus
    Sabit

    HALKA-I ZIKIR: Arapça, zikir halkasi demektir. Çesitli zikirleri topluca icra ederlerken, dervislerin meydana getirdikleri, tek veya içice bir kaç daireden olusur.

    el-HALKU'L-CEDÎD: Arapça, yeni yaratilis manasinadir. Kasanî'ye göre bu tabir, Nefesü'r-Rahmân'dan olan varligin, kendi zâti ile varolmayan mümkine ulasmasidir. Yine Rahman'in nefesinden olan, varligin, sürekli biçimde mümkînler üzerine, her ân yeni bir yaratilis meydana getirmek üzere tasmasidir. Zira, varligin mümkine olan nîsbeti, her ânda degisken iken, mümkinin zatmdaki yokluk süreklidir.

    HALLÂCIYYE: Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 922)'m görüslerini kabul edenlerce, XIII. yüzyilda yapay zincirle kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HAL'U'L-ÂDÂT: Arapça, âdetlerden, aliskanliklardan siyrilmak, kurtulmak mânasini ifâde eder. Kulun, tabiat ve âdetlerinin icabettirdigi özellikleri terkederek, Hakk'in emrine uyup, kullugu gerçeklestirmesidir.

    HALVET: Arapça, yalniz kalip, tenha bir köseye çekilmek demektir. Tasavufta ise, zihinsel konsantrasyonu ve bazi özel zikirlerle riyazetleri gerçeklestirmek üzere, seyhin müridini, karanlik, dis dünyadan soyutlanmis bir yere, belirli bir süre için koymasi. Allah ile gizlice konusmak, kalbi yanlis inançlardan ve kötü huylardan temizlemek, kurtarmak da halvet olarak degerlendirilir. Kâsânî, bu anlamda kulun, kendini bütün varligiyla Allah'a verip, O'ndan gayri her seyden uzaklastigini ifade eder.
    Halvet; Hz. Peygamber (s)'in vahy gelmeden önce Hira'da uzlete çekilme uygulamasindan dogmustur. Hz. Musa'nin, Tûr'daki kirk günlük, Allah ile olan özel görüsmesinden esinlenilerek, halvet genelde kirk güne hasredilmistir. Bu kirk güne bagli kalinarak, halvet'e erbain ve çile (çihil) de denmistir. Ancak halvetin ana espirisi; düsünceyi Allah'tan gayri herseyden uzak tutmaktir. Bir kimse, bir ömür boyu halvette kalsa, kafasi dünyevî düsüncelerle mesgul olsa, ona halvettedir denmez. Iste bundan hareketle, özel bir yere çekilmeden, halkin içinde, (halvet der-encümen) sürekli Allah tefekkürünü korumaya muvaffak olan kisilere de, halvet yapiyor, tabiri kullanilabilir. Nur süresindeki "ticaretin ve alisverisin, Allah'i hatirlamaktan alikoymadigi kisiler" (Nur/37) âyeti ile bu hususa isaret olunur. Halvet, bütün tarikatlarda bulunan ve kökü çok eskilere dayanan bir uygulamadir. Uygulama sekli, üç asagi bes yukari su sekildedir: Halvet, genellikle dergâhtaki özel odalardan birinde yapilirdi. Seyh, halvete koyacagi dervisi bu odaya götürür, içeri sokar, dua eder, dervisi orada birakarak disari çikar, bu sekilde uygulama baslamis olurdu. Yemek ve su hergün muntazam götürülür ve bu günden güne azaltilirdi. Bazi tarikatlar, zeytinyagli mercimek çorbasi verirken, bazilari da çesitli tuzlu yemek yedirir su içirmezlerdi. Yiyecegin çesidi konusunda farkli uygulamalar görülmekle birlikte, hepsinde, genellikle vejeteryan diyet, hâkim unsur olarak dikkati çeker. Kirk gün süre ile, bu durum devam eder. Mürid; abdest, tuvalet, cuma, bayram namazi gibi zaruri çikislarin disinda bütün vaktini, bu dar ve karanlik hücrede az uyku, bol tefekkür ve zikir yaparak insanlarla temasi kesmis olarak geçirirdi. Hatta uykuyu engellemek için, oturduklari yerlerde, boyun ve dizlerini bir kayisa baglarlar, veya müttekâ (bir çesit baston)'ya baslarini yaslayarak bir yere dayanmadan derin olmayan, yakaza türünden bir çesit hafif tavsan uykusu ile yetinme cihetine giderlerdi. Seyh arada bir gelir, müridin basindan geçen özel durumlara göre, nefes eder ve ona yeni bazi zikirler verirdi. Bu süre içinde mürid, vücudundan tirnak ve kil kesmezdi. Kirkinci gün, seyh odaya gelir, müridin bu sürede gördügü rüyalari dinler, ardindan sükür kurbani kesilir ve bu sekilde mürid, halvetten çikmis olurdu. Müridin yapacagi ilk is, yikanmak, tirnak ve kil temizligi yapmak, elbise degistirmek, kelle suyu ile pismis bir çorba içmek olurdu. O aksam, sükrâne olarak, fakir fukaranin karni doyurulurdu. Ancak, günümüz Türkiye'sinde yaptigimiz gözlemlere göre, bu uygulamanin pek kalmadigi söylenebilir. Allah'a vuslat, yani tefekkürde sürekliligi saglayabilme özelligine ulasabilmek için, bu tür geçici süreli halvet uygulamalari, daima ön planda tutulmustur. Hedef; zihnin Allah disindaki her seyden siyrilmasi, zihnî safligin elde edilmesidir. Bu durum, halvette sürdürülür. Her yerde Allah ile beraber olma bilinci, tasavvufta bu sekilde olusturulmaya çalisilir. Ancak, halvet bu konuda yegâne metot degildir, bu is için baska usuller de vardir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 6 ::..
    HALVETIYE: Seyh Ebu Abdullah Siracüddin Ömer b. Seyh Ekmelüddin Lahcî (ö. 1349 veya 1397) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okuludur. Bu zat, halvet uygulamasina çok önem verirdi. Hatta, herkesten uzak kalmak üzere, içi bos, büyük bir çinar agacina girerek, üstüste kirk adet erbaîn (1600 gün) çikarmasi meshurdur. Onun halvete bu denli düskünlügü, kurdugu tasavvuf okulunun "Halvetiyye" adini almasina sebep olmustur. Sari Abdullah Efendi, Halvetiyye kelimesinin harflerini bir espriye baglayarak, bu tasavvuf okulunu özetlemeye çalismistir: Ha: Kalbi Allah'tan gayri seylerden huluvve (yani bosaltmaya); Lam: Lezzet-i zikre; Vav: Vikâye-i zahir ve batma (yani içini ve disini islâm disi seylerden korumaya) ve ahde bagli kalmaya; Te: Temkin'e; Yâ: Yüsr ba'de usr'a (yani zorluktan sonra kolayliga); He: Allah'i müsahedeye delâlet eder. Bu tasavvuf okulunun silsilesi su sekildedir: 1. Hz. Peygamber (s), 2. Hz. Ali (r), 3. Hasan-i Basrî, 4. Habib-i Acemî, 5. Davud-i Tâî, 6. Maruf Kerhi, 7. Seri es-Sakatî 8. Cüneyd-i Bagdadî, 9. Mümsâd Dineverî, 10. Ebû Hafs Ömer Vecihüddin el-Bekrî, 11. Ebu Necib Sühreverdî, 12. Kutbuddin Ebherî, 13. Cemaleddin Muhammed el-Buharî, 14. Sihabüddin Muhammed et-Tebrizî, 15. Cemaleddin Sirazî, 16. ibrahim Zâhid Geylanî, 17. Sa'dettin Ferganî, 18. Ahi Muhammed b. Nur 19. Ömer Halveti. Halvetiyye'nin dört ana (Cemaliyye, Ahmediyye, Rûseniyye, Semsiyye), kirk dolayinda da ara kolu vardir. Kendisinden çok sayida tasavvuf okulu çiktigi için, Halvetilige, "tarikat fabrikasi" denir. Bunlardan bazisi: Ahmediyye, Ussâkiyye, Semsiyye, Bahsiyye, Demirtâsiyye, Assâliyye, Gülseniyye vd.

    HALVET DER-ENCÜMEN: Farsça, toplum içinde yalnizlik manasina gelir. Naksî istilahi olarak, toplulukta Allah ile yalniz kalabilme san'atini ifâde eder. Nur süresindeki "ticaret ve alisverisin Allah'i hatirlatmaktan alikoymadigi kisiler" (Nur/37) espirisi, bu prensiple terimlendirilmistir. Naksîlikte sohbet esastir. Yani, tek basina halvete çekilmek yerine, toplulukta halvet temel alinir. Naksîlik, bu yönü ile pasivist olmaktan uzaktir.
    Ibadet, tefekkür ve Allah'i hatirlamakla (zikir) vakit geçirmek üzere, yalniz basina, küçük, karanlik, bos bir odada yalniz basina oturmaya "halvete girmek" denir.

    HALVET-GÂH: Arapça-Farsça bir ifade. Halvet yapilan yer demektir. Halvet-hane tabiriyle ayni anlama gelir. Halvetin uygulandigi küçük dar hücreye halvet-gâh veya halvet-hâne denir.

    Genc-i halvethanesinde ilm ü irfan münzevî
    Kûse-i babinda ikbâl ü seadet pâsbân.
    Nef'î

    HAM: Farsça olan bu kelime Türkçe'de de ayni anlamdadir. Çig, olgun olmayan, pismemis manalarini içerir. Manevî olgunlasma yolunun henüz baslangicinda bulunan kisiye, ham denir. Ruhen olgunlasmayanlara ham dendigi gibi, pismis, olgunlasmis olanlara da puhte denir. Hz. Mevlânâ'nin "Hamdim, pistim, oldum" ve "Ham idim, pistim, yandim" sözleri, buna isaret eder.

    Taptugun tapusunda, kul olduk kapusunda
    Yunus miskin çigidük, pisdük elhamdülillah.
    Yunus Emre

    HAMAMA GÖTÜRMEK : Mevlevi istilahidir. Kirk günlük halveti çikaran müridin, "Meydanci" tarafindan hamama götürülmesi hakkinda bu tâbir kullanilir.

    HAMAM MÜHÜRÜ: Mevlevî istilahi. Bazi tekkelerde, hamamciya, para yerine kâgit verilir, o da, bu kâgitlari tekkeye götürüp, oranin yöneticisinden ücretini alirdi.

    HAMD: Arapça, övmek manasinadir. Ululama, yüceltmeyi, ifâde etmek üzere methetmek, sena etmek demektir. Hamd üç çesittir: Maddî dil ile yapilanidir ki, genel olarak halkin yaptigi budur. Bu durumda olan kisi, kalbi tasdik ederek, Allah'in, üzerindeki nimet ve ikramlarini dil ile anar. ikincisi ruhanî hamddir. Bu da, havass grubundakilerin hamdidir. Bu durumda olanlarin kalbi, Allah'in, fiillerin arindirilmasi (Islâmîlestirilmesi) ve hâllerin terbiye edilmesi konusundaki lütuflarini anmasidir. Üçüncü hamd ise, Rabbanî lisan ile yapilir. Bu ariflerin hamdidir. Bu, müsahede, yakinlikta kaybolma, Allah'la yakinlik meyvesini devsirme, ruhun kudsiyyet yönüne dalmasi, nurlarin gelmesiyle, sir zevklerinin tadilmasi gibi özellikler sonucu, kesfedilenlerdeki gariblikler ve maârif lütuflarini idrâk ettiginde, Hakk'a sükre yönelerek sirrin harekete geçmesidir.

    Bazi mutasavviflar, hamdin bes çesit oldugunu söylerler:
    1. Hamd-i kavlî ve lisâni : Peygamber lisaniyla, "Allah'in, kendi zâtini övmesidir".
    2. Hamd-i hâlî : Ruh ve kalble yapilir, ilmî ve amelî olgunlukla muttasif olmak, Allah'in ahlâki ile ahlâklanmak manasinadir.
    3. Hamd-i lügavî : Hürmet niyetiyle, yalniz lisanla yapilan, güzellikle ögmek ve vasfetmekten ibaret olan hamd.
    4. Hamd-i fiilî : Bedenî isleri, sadece Allah rizasi için yapmak.
    5. Hamd-i örfî : Mü'mine nimet vermesi sebebiyle, hürmeti, tazimi hatirlatan is manasinadir.

    HÂME-I EZEL: Farsça-Arapça. Ezel diviti, kalemi manasinadir. Allah bu kalemle, kaderleri tesbit etmis, yazmistir.

    HAM ERVAH: Farsça-Arapça. Olgun olmayan, çig ruhlar demektir. Tasavvuftaki, Allah tefekkürüne sürekli olarak ulasma, tevhide erme gibi incelikleri ve olgunluklari yakalamis kisilere denir. Halk arasinda, kaba, incelikten uzak kisiler için
    kullanilan bir tâbirdir. Maneviyat yoksulu kisiler, ham ervah olarak nitelendirilirler.

    HÂM-I ZÜLF: Farsça, kivrim kivrim olmus saç demektir. Ferheng'de bu tabir, Ilâhî esrar olarak tanimlanmistir.

    HAMIYET: Arapça, himaye etme, muhafaza, koruma gibi anlamlari olan bir kelime. Cürcânî'nin bu deyim için yaptigi tarif su sekildedir: Dini ve mahrem hususlari, töhmet ve saibeden muhafaza etmek.

    HAMMÂR: Arapça, sarap alim-satimi veya yapimi ile mesgul olana denir. Hayrette kalmis asik kisi. Kâmil insan, Pîr, Hakk'a vâsil olan mürsid. Telvin makaminda izzet perdesi ile perdelenen sâlik.

    HAMMÛYA: Cüneydiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Kurucusu, Seyhu'l-islâm Muhammed b. Hammûya b. Hamevi'l-Cüneydî (ö. 954/1 547)'dir.
    HAMSE-I ÂL-I ÂBA: Arapça, bes aba ailesi demektir. Âl-i aba maddesinde açiklandigi üzere, Hz. Peygamber (s)'in, abasi altina aldigi yakinlari ve kendisi için kullanilan bir tâbirdir: Hz. Peygamber (s), Hz. Ali, Hz. Patima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r).
    Hamse-i âl-i abanin baslasam tarifine Pençe-i hükm-i kazâ-yi bî-yezalidir sözün Yenisehirli Avni

    HAM ÜS AN: Farsça, uyuyanlar demektir. Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ türbesinin disinda, kible tarafindaki büyük kabristana verilen ad.

    HAMÛSAN KAPISI : Mevlevî tâbiridir. Bir önce zikredilen maddedeki kabristanin kapisina, bu ad verilir.

    HAMZA-NÂME: Farsça, name kelimesi, mektup manasina gelir. Hz. Hamza (r)'nin kahramanligini anlatan, destan tarzinda yazilmis hikâyeler.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 7 ::..
    HAMZAVIYYE: Bayramîligin Melamîyye kolundan bir tasavvuf okulu. Kurucusu, Bosnali Seyh Hamza Balî (ö. 969/1 561 -2)'dir. ibni Kemal'in fetvasiyla idam edilmistir.

    HAN BAGI : Bektasî tâbiridir. Haci Bektas Dergâhi'ndaki baglardan birinin adi. Burasi basli basina bir tekke idi. Han Bagi ile Dede Baginda hizmet eden dervis, mihman (misafir) evine gider ve orada destârsiz tâc giyerdi. Han baginin son babasi, Necati Baba idi.

    HÂNE: Farsça, ev demektir. Zâtin zâti, vücudun gaybeti. Hane-i Hammâr: Meyhane. Masiva'dan ilgiyi kesme ve renksiz olma makami. Hâne-i dil: Gönül evi. Hane-i beka: Âhiret, lahutî âlem.

    HANEFIYYE : Sazilî kollarindan biri. Kurucusu, Seyh Semseddin Muhammed b. Hüseynü'l-Hanefî'dir.

    HANGI BAGIN GÜLÜSÜN : Tasavvuf yolunda gittigi belli olan kisi için, hangi okula mensup oldugunu ögrenmek üzere nazikçe "hangi bagin gülüsünüz?" diye sorulur. Bu sekilde, o kisinin bagli oldugu tasavvuf okulu veya seyhinin kimligi anlasilirdi.

    HAN-GÂH: Farsça, tekke manasinda bir kelime. Tekkenin büyügüne denir. Âsitane de ayni anlami ifâde eder. Zaviye, tekkeden daha küçüktür. Bu durumda, sûfilerin toplandigi yerler, küçükten büyüge, zaviye, tekke ve han-gâh seklindedir. Bektasîlerde ve bazi tarikatlarda han-gâh seyhin maddî ve manevî yönetimi altinda bulunurdu. Mevlevîlikteki gibi, merkez han-gâhda, diger bagli tekke ve zaviyelerin kaydi tutulurdu. Osman Ergin'in ifadesiyle, bu müesseseler su sekilde özetlenebilir: "Dinî birer müessese sayilan, birer içtimaî yardim, hayir ve sefkat kaynagi, birer toplanti yeri, hattâ simdiki tâbirle, birer klüp olan bu han-kahlardir".

    Sanki hak kilmis fezâ-yi hangah-i Mevlevi
    Olmada carî felekde resm-i râh-i Mevlevi
    Tâhirü'l-Mevlevî

    HANSALIYYE: Oran ve Fas'da kurulmus bir tasavvuf okulu. Kurucusu 1702'de vefat etmistir.

    HARABAT: Arapça, sikinti, harabelik yerler manasina gelen bir kelime. Sûfinin, maddi ve nefsî dedigimiz yönünü yikmasindan, kendisinde dünyalik bir sey kalmamasindan hareketle bu tâbir kullanilir olmustur. Meyhane kelimesi de ayni mânâda kullanilmistir. Tasavvuf edebiyatinda; içki, dudak, yanak, sarap, kâse, sâkî gibi mecazli kullanimlar, tamamen sûfinin geçirdigi, yasadigi bir takim hâlleri veya bazi tâbirlerin sembol olarak ifâdelendirilisini belirler. Sâkî: Mürsid; Sevgili: Allah; Kâse: Kalb; vb. gibi örnekler, bu hususu daha iyi açiklar. Sûfilerin dünyalarini harap etmeleri, âhireti imâr içindir. Zira âyetlerde, dünyanin bir oyun yeri oldugu, âhiretin dünyadan daha hayirli bulundugu anlatilmaktadir. Çesitli âyetlerin, bu sekilde bir yorum kazanmasi sonucu, rindler, ehl-i harabat denilen ve özgürce bir hayat yasamaya temayüllü bazi gruplar ortaya çikmistir. Harabelik, yikik yer, kimseye mal olmayan, ne kadar onarilirsa onarilsin, bir türlü mamur hâle gelmeyen, bir çesit sarhos olup sonunda yikilip giden, yok olan su dünyadir. Zira Allah'in vechinin haricinde olan her sey fanidir, yok olucudur, helak olucudur. (Rahman/26-27). Ancak, bu görüsün islâm açisindan, çesitli sekillerde tenkide ugradigi da bir gerçektir. Resmî islâm'dan sapma gösteren Hurufîlik, Kalenderîlik ve Hayderîlik gibi bazi tasavvufî okullar için, bu iddia geçerli görülmekle birlikte, dünyaya lâyik oldugu gibi deger veren ve ona göre Rabbanî bir yasam tarzini kendine siar edinmis kisiler için, dogru degildir.

    Hârâbati egerçi görmedik amma, görenlerden
    Isittik bir nesat-efzâ makâm-i dil-güsâ derler.
    Seyhülislâm Yahya

    Hârâbati görenler her biri bir haletin söyler
    Safâsin zikreder rindân, zâhid sikletin söyler.
    Ragib Pasa

    HARABATÎLIGE VURMAK : Kendini kapip koyvermek, yeis ve fütur getirmek anlaminda kullanilan bir tabirdir. Böylelerine derbeder, harabâtî, bedmest, bekrî, sefil ve perisan da denir.

    HARAK ve HARK: Arapça, yanmak, yangin gibi manalari vardir. Kâsânî, sufîyi, fenaya çeken tecellilerin ortalarina harak, der. Bu halin basinda simsek, sonunda da, zatta sükûn ve sükût söz konusudur. Allah'a kavusma istegini, bilincinin derinliklerinde yasatan sufîlerde, bir çesit gögüs sicakligi ve bunun verdigi zevkten bahsedilir. Ancak, bu yanmanin mahiyeti, yasayan tarafindan bilinebilecek bir husustur. Kisaca bu bir haldir, dolayisi ile sübjektiftir.

    HAREKET: Arapça bir kelime olup, Türkçemiz'de de kullanilir. Allah yolunda mesafe alma, sülük ve manevî tekâmül'e hareket denir. Telvin, degiskenlik, hâl, hareket gibi hususlari içerir. Manevî yolun sonundaki temkinde, daglar gibi sabitlik, makam, sükûn ve sükût söz konusudur.

    HARF: Arapça, dönmek, meyletmek anlamina gelen bir kelime. Tasavvufî anlamda, Hakk'in, kulunu, bazi ibarelere muhatap kilmasidir. Cifr ilmiyle ugrasanlara göre; harfler, nuranî ve zulmanî olarak ikiye ayrilir. Nuranî harflere Hakk'in harfleri, zulmanî harflere de halkin (yaratiklarinin) harfleri denir. Abdülkerim Cîlî'ye göre, noktali harfler, ilm-i ilâhîdeki a'yân-i sâbite'den ibarettir. Noktasizlar ise, harflere birlesenler ve birlesmeyenler diye ikiye ayrilir. Bunlar bestir: Elif, Dal, Râ, Vav ve Lam. Elif, olgunlugun gereklerine isarettir. Bunlar da bestir: Zât, hayat, ilim, kudret ve irâde. Dördü ise, zâta ait olarak vücud sahibidir. Yâni zâttan dolayi vücûd sahibidirler. Bunlar olmadan, zât olgun olamaz. Harflere ta'alluk eden noktasizlar da dokuzdur. Bununla insan-i kâmile isaret söz konusudur. Zira insan-i kâmil, Ilâhî olan bes ile, yaratilmislara ait olan dördün arasini bulmustur, onlari bir araya getirmistir. Bunlar da, kendilerinden dogan seylerle birlikte dört unsurdur. Insan-i Kâmilin harfleri, noktasizdir. Zira Allah, onu kendi suretinde yaratmistir. Lâkin, Ilâhî mutlak hakikatlar, icâd edicisine dayandigi için, insanî mukayyed hakikatlardan temayüz etmistir. Her ne kadar icâd edilmis olsa da... O, hükmen Allah'tan baskasina istinad etmistir. Bu yüzden de harfler harflere, diger harfler de bu harflere taalluk eder. Allah, zâtiyla kâim olmasi münasebetiyle, varligi konusunda baskasina muhtaç degildir. Halbuki, her sey O'na muhtaçtir. Kur'ân-i Kerim'de bu manaya isaret eden harfler, kendisine harfler taalluk etmekle birlikte kendisi o harflere taalluk etmeyen noktasiz (mühmel) harflerdir. Lamelif'e, iki harftir denmez. Zira, Hz. Peygamber (s), bir hadis-i serifte, Lamelif'in, bir harf oldugunu söylemistir. Harfler, kelime degildirler. Çünkü, a'yân-i sabite, icad-i aynî söz konusu olmadikça "kün" kelimesi altina girmez.

    HARFIYYE: Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed en-Necîb el-Harafî el-Marasî (ö. 637/1239-40) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HARIRIYYE: Ali b. Ebi'Hasen b. Mansuri'l-Basrî el-Harirî (ö. 645/1247) tarafindan tesis edilmis bir tasavvuf ekolü.

    HARISIYYE: Cüneydiyye'nin kolu bir tasavvuf okulu. Ebu'l-Abbas Ahmed b. Yusufu'l-Hârisî (ö. 944/1537) tarafindan kurulmustur.

    HARRAZIYYE: Seyh Ebû Said Ahmed b. isa el-Harrazî el-Bagdadî (ö. 286/899) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HASED: Arapça, çekememek, hased etmek manasina bir kelime. Tasavvuf ehline göre, hased kendisine nimet verilen kisiden, o nimetin gitmesini arzu etmek demektir. Hasedin, insana ait hallerin en kötüsü, seytanin fiillerinin en güzeli oldugu söylenmistir. Çekemeyen kisinin en özgün vasfi, bir kisiyi görünce yüzüne karsi iyi davranmasi, yanindan ayrilinca ardindan giybetini yapmasi, belâ ve sikinti geldigi zaman feryat etmesidir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 8 ::..
    HASIMIYYE: Celvetîligin kollarindan biri. Kurucusu, Seyyid Mustafa Hâsim (Hâsim Baba) olup, ölümü 1782'dir. Bektasîlikle de, alâkasi oldugu için kendisine "baba" denmistir.
    HASR: Arapça, bir araya toplamak manasinadir. Tasavvufta ifade ettigi anlam, icâd ba'de'l-ifna, cem' ba'de't-tefrîk'tir. Yani yok olduktan sonra icad etmek, dagilmadan sonra toplanmaya hasr denir.

    HASYET: Korkmak manasinda Arapça bir kelimedir, istikbâlde hosa gitmeyecek bir seyin beklentisinden kaynaklanan, kalp üzüntüsü. Bu bazan, kuldan ortaya çikan günahlar sebebiyle de olabilir. Bâzan da Allah'i bilmekten ve O'nun heybetinden de olabilir. Peygamberin hasyeti bu türdendir.

    HATA: Hata islemek, yanilmak gibi manalari olan Arapça bir kelime. Tasavvuf ehli, benliklerini sildikleri için, sürekli tevazulu olmayi, kendilerine siar edinmislerdir. Konusurlarken, herhangi bir kusur dolayisiyla, yahut alçakgönüllülük göstermek üzere, "hata bizden, ata (bagis) sizden; kem (kötü) bizden, kerem (cömertlik, iyilik) sizden"derler.

    HÂTEM: Arapça, yüzük ve mühür manalarina gelen bir kelimedir. Kâsânî'ye göre, hâtem, bütün makamlari geçip olgunluga ulasmak demektir. Hâtemü'n-Nübüvve: Allah'in peygamberligi kendisiyle sona erdirdigi kisidir, ki bu, Hz. Muhammed (s)'dir. Ahzab/40'da buyuruldugu gibi "Muhammed (s) içinizden herhangi birinin babasi gibi degildir. O, Allah'in Rasûlü ve nebilerinin sonuncusudur." Tasavvuf istilahinda, özellikle Hakîm Tirmizî'nin gelistirdigi bir hâtmü'l-velâye kavrami vardir. Ancak "bu kavram konusunda, ihtilaf söz konusudur. Bir kismina göre, velilerin mührü Hz. Ali (r)'dir. Bir kismi da (özellikle Abrurrazzâk Kâsânî), "bu, ahir zamanda gelecegi vadedilen Mehdî'dir. O'nun ölümü ile, âlemin düzeni bozulacaktir. Bu, Allah'in arif kullarinin kalbine vurdugu bir mühürdür. Hakk'i tanimalari sebebiyle vurulur. Arifler bu mühür ile, diger insanlardan ayrilirlar" der.

    HATIR: Arapça, akla gelen, hatira gelen, hatirlayan gibi manalari olan bir kelimedir. Kâsânî'ye göre, kulun katkisi olmadan gelen, hitaptan kalbe dogan seye hatir denir. Hitâb olarak gelenler dört kisma ayrilir: Rabbanî hatir; sebebi kolayca anlasilacak olan ve asla hatali olmayan hatirdir. Bu, hatiratin ilkidir. Bu, kuvvet ve tasallut (egemen olma) ile bilinir. Def ile indifa (itmekle itilme) söz konusu degildir. Melekî hatir; görevli veya mefrûz olmak üzere gelir. Kisaca, melekî hatirda olan hersey, salâh (dogru, iyi)'tir. Ve buna ilham adi verilir. Nefsânî hatir; bunda, nefsin payi bulunur. Ve "hâcis" adi verilir. Seytanî hatir; Hakk'a muhalefet etmeye, karsi koymaya çagiran hatirdir. Bakara/268'de söyle buyurulur: "Seytan size fakirligi va'deder, ve size kötülük (isletmek) le emreder". Bir hadis-i serifte" Seytanin dostu, Hakk'i yalanlamak, serri vâdetmektir". buyurulur (Suyutî, el-Camiu's-Sagîr, ss. 90-1). Buna da "visvâs" adi verilir.

    Bu dört hatir, bazi kaynaklarda su sekilde açiklanir:
    1. Hâtir-i Rahmânî : Sâlikin kalbinde, cemal-i vahdetin tecellisi ile, tam bir sükûnet halinin meydana gelmesine denir. Ayni zamanda muhabbetullah'i ifâde eder.
    2. Hâtir-i Melekî : Ahiret sevgisi ve ruhanî kuvvetlerin gelmesiyle, tâata yönelmenin ortaya çikmasi yerinde kullanilan bir tâbirdir.
    3. Hâtir-i Nefsânî : Nefis ve dünya sevgisinin, ruhanî kuvvetlere üstün gelmesine denir.
    4. Hâtir-i Seytanî : Nefse sevgi beslemek yüzünden, kötülük islemek arzusu yerinde kullanilir bir tâbirdir. Sehvet ve mâsiyet demektir.

    HATIF: Arapça. Gizliden gelen ses ki, ses sahibi görülmez. Modern Arapça'da telefona, hatif denmektedir. Gaibden gelen, sâlikin kalbinde ortaya çikan ve onu Hakk'a davet eden ses.

    HÂTIMIYYE: Seyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (ö. 638/1 240)'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu.

    HATM-I HACEGAN: Naksi istilâhindan-dir. Sikintili durumlarda ve zamanlarda, kolaylik saglamak ve düsmanlarin belâlarindan kurtulmak üzere, bir tertipte bazi surelerin okunmasi, belli miktarda zikir çekilerek yapilan bu uygulamaya hatm-i hâcegân denmistir. Seyhin huzurunda bir grup mürid, halka olusturarak, Seyhin isareti ile tören baslar, Rabitali sekilde diz üstü oturan müridler, gözlerini kapali tutarak, seyh efendinin "Ervâh-i akdes-i hocagân-i âlisan-i Naksbendîra ve sirr-i enbiyârâ ber tarîk-i niyaz el-Fâtiha" sözlerinden sonra yedi Fatiha, yüz salevât, yetmis dokuz "elem nesrah", binbir ihlas suresi, tekrar yüz salavat, yedi Fatiha okunur. Bu arada okunan ilâhi, hazirûnu vecde getirir. Bu tertip, bazi degisikliklere ugramis, bazi zikirler eklenmis, bazi kisaltmalar yapilmis, ancak uygulama her yer ve zamanda vazgeçilmez bir unsur olarak varligini sürdüregelmistir. Bu, manevî güçlerin bir araya geldigi, toplu zikir uygulamasi olarak, ruhlari zindelestirmistir.

    HATRA: Arapça, kalbe gelen seye denir. Kâsânî'ye göre hatra, kulu karsi konulmaz biçimde Rabbisine çagiran sebebe denir.

    HATT-I ISTIVA: Mevlevî tabiridir. Semahanede, Seyhin oturdugu post ile, tam karsisina tesadüf eden ve insanlik makamini temsil eden "meydân kapisi"'nm arasinda oldugu varsayilan düz çizgi hakkinda, bu tâbir kullanilir.

    HATVE: Arapça, adim demektir. Salikin manevî olgunluk yolunda attigi her bir adima hatve adi verilir.

    HAVALET: Arapça, bir seyi birisine ismarlamak anlammadir. Misafirin konuk oldugu ev sahibi veya seyhten, ayrilmak üzere izin istemesine denir. Mesela "havâlet verirseniz, kalkalim erenler" der.

    HAVF: Arapça, korku manasinadir. Allah'in kahrindan korkarak dinde sabit olmak. Bunun ziddi recâ (umma, ümidli olma)'dir. Diger bir tarife göre havf, yasaklanan seylerden ve günahlardan utanmak ve bu hususta üzüntü duymak demektir. Hz. Peygamber (s) söyle der: "Ben, Allah'tan en çok korkaninizim. Allah, Hz. Davud'a, yirtici hayvandan korkar gibi Ben'den kork, diye vahyetmistir". Yine bir hadiste, söyle denilir: "Allah'tan korkandan, herkes korkar, Allah'tan baska seylerden korkan, her seyden korkar". Ebu'l-Kasim el-Hakîm, korkuyu rahbet ve hasyet olmak üzere ikiye ayirir: Rahbet sahibi korkunca kaçacak delik arar ve Allah'tan gayriye siginir; hasyet sahibi ise Allah'a siginir.

    HAVARIYYUN: Her devirde sadece bir tane havari olur. Hz. Peygamber (s) zamanindaki havari, Zübeyr b. el-Avvâm (r)'dir.

    HAVAS: Arapça, seçkinler özel kisiler demektir. Tasavvuf yoluna girmis, Allah'a vasil olmaya yönelmis kisi. Gerçege vuslata erene de, Ahassu'l-Havas, Hâssü'l-Hâs denir. Bunun mukabili avamdir.

    Sensiz iki cihan benim zindan görünür gözüme
    Senin askinla bilisen gerek hassü'l-has'tan ola
    Yunus Emre

    Havas'in bir baska manasi da sudur: Kur'ân ayetlerinin, yüzük taslarinin, gün içindeki saatlerin, bazi dualarin, Allah'in isimlerinin özellikler tasidigina, bunlari belirli sartlarla, belirli miktarda okuyan, yahut herhangi bir tarzda, belirli saatlerde yazan kisinin, dilegini elde edecegine inanilir. Bu isi yapanlara havasci denir. Tasavvuf erbabi bu gibi uygulamalara, oyuncak, çerçöp olarak bakar, en ufak bir deger ve önem atfetmezler. Onlara göre bu, bos bir seydir.

    HAVATIR: Arapça, hatir kelimesinin çoguludur. Hatira gelenler, hatirlananlar manasina gelir. Kalbe gelen hitaba havâtir adi verilir. Seytanî, nefsanî oldugu gibi, Rahmanî ve melekî de olabilir. Haram ve helâle dikkat etmeyen sûfîler, gelen hatirin seytanî mi, Rahmanî mi oldugunu ayirt edemez.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 9 ::..
    HAVATIRIYYE: Nureddin Ali b. Meymûn el-idrisî (ö. 917/1511) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Medyeniyye'nin kollarindan biridir.

    HAYA: Arapça, utanmak manasina bir kelime. Nefsin bir seyden çekinmesi ve o konuda yerilmekten korkarak terketmesidir. Imanî haya, mümini günah islemekten alikor. Zira o,
    Allah'tan korkar. Bir de nefsanî haya vardir ki, edeb yerinin ortaya çikmasindan utanmak bu kabildendir. Hayanin imanla bagintisina dikkat edilirse, imani olanin hayasi, imani olmayanin da hayasizliginin söz konusu oldugu görülür. Zira, Hz. Peygamber (s) "Utanmak yani haya imandandir" buyurmustur.

    Birisi bahr-i atadir birisi Kulzum-i Dâd
    Birisi kân-i hayadir, birisi genc-i sühâ
    Nâzim

    HAYAL: Arapça, düs, görüntü, asli olmayan görüntü manasina gelir. Vahdet-i vücud felsefesinde, hayal vücudun aslidir. Hayal sebebi ile olmadikça, Hakk'in esma ve sifati olmaz. Hayalde, Ma'bûdun ortaya çikisinin olgunlugu vardir. Hayal, bütün âlemlerin aslidir. Hz. Peygamber bu konuda "bütün insanlar uykudadirlar, ölünce uyanirlar" der. Yani, dünyada iken üzerinde olduklari hakikat, onlara açilir, böylece dünyada iken uykuda olduklarini, uykudaki insanin dis dünyanin gerçekliginden haberi olmadigi gibi, dünyadaki hakikatlerden gafil ve uzak olduklarini anlarlar. Zira, ölümle küllî uyaniklik husule gelir, üzerine gaflet çekilmistir. Bu çekilen gaflet de, uykudur. Âlemlerin asli hayal oldugu için, bütün ümmetler, bulunduklari âlemde hayal ile kayitlidirlar. Dünya ehli, me'âs ve meâd (dünya ve ahiret) hayali ile kayitlidir. Allah'la beraber oldugunun bilincine ulasan (yani O'nunla hâzir olan) kisi de, uyaniktir. Böylece kisilerin uyanikligi, Allah'la beraber olma bilincinin gücü ile dogru orantilidir; ihsanda ilerledikçe, uyanikligi artar. Allah tefekkürü ve bilincinden uzaklastikça da, uykusu yogunluk kazanir. Bütün âlemlerin, bu sekilde, üzerlerinde uyku bulunduguna hükmolunmustur. O halde, bundan hareketle, âlemlerin (Âlem: Allah'a isaret eden manasinadir) tümünün hayal olduguna hükmetmek gerekir. Zira, uyku, hayal âlemidir.

    HAYAT: Arapça, canlilik, dirilik manasinadir. Bir seyin kendi nefsi sebebiyle varligi, onun tam hayat sahibi olmasidir. Kendinden baskasi sebebiyle varolanin hayati, izafî (bagintili) dir. Allah kendi nefsinden dolayi vardir, ve O, diridir. (Hay), hayati, tam hayattir, O'na ölüm dokunmaz. Mahlûkat, Allah'tan gayri varliklardir. Onlarin hayati, izafî hayattan baskasi degildir. Bu sebeble onlar ölümlü ve fânidirler. Ayrica, mahlûkat içinde Allah'in hayati tam diridir. Ancak mahlûkat, bu tam dirilik konusunda farklilik arzederler. Bunlardan bir kismi kendi nefsi ile vardir (mevcuttur) ve mevcut oldugu bilinir. Lakin bunun vücudu (varligi), yakinliga bagli (Allah'a yakinlik) olmadigi için, hakikî degildir. Burada kurbet (yakinlik), kendisi için degil Hak için var olmak demektir. Ancak kurbet (yakinlik) hayati da, tam bir hayat degildir. Onlardan bazilarinda, dis sekillerinde olmaksizin bir hayat zuhur eder. Bunlar diger hayvanattir. Yine mahlukattan bir kisminin kendindeki hayat, bâtil olur, hayvan, maden, bitki vb. gibi, kendi nefislerinden dolayi degil, baskasindan dolayi mevcutturlar. Bütün varliklar hayat sahibidir, diridir. Zira her seyin varligi, hayatinin ayni (özü, asli) dir. Aradaki fark; tam hayat sahibi olmak, noksan hayat sahibi olmaktir. Yani burada ölümün birlestigi ve ölümün birlesmedigi hayat farki, söz konusudur. Esya, mertebesine müstehak oldugu ölçüdedir (miktardadir, durumdadir). Bir miktar azalma ve çogalma ile bu mertebe yok olur. Varlik (vücut) ta hayat, tam olan hay (diri) dan baskasi yoktur. Zira hayat, bir tek ayn (öz, asil)'dir. Hayatta, noksanliga, bölünmeye, degisime, atomlarina ayrilmaya yer yoktur. Hayat, her seyde, kendinden dolayi mevcut olan bir cevher-i ferddir. Sey'in dilemesi, onun hayatidir. O da, bütün esyayi ayakta tutan, varligini sürdürten Allah'in hayatidir. Bu da, varligin Allah'i tesbih etmesidir. Varliktaki hayatiyet, devamlilik, onun tesbihidir. Ayet: "Yerde ve göklerde hiç bir sey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin. Lâkin siz onlarin tesbihlerini anlayamazsiniz", (lsra/44)
    Bazi sufilere göre hayatin üç derecesi vardir:
    1. ilim hayati : Kalbin cehilden kurtulup ilimle dirilmesi.
    2. Hayat-i cem' : Kalbin tefrika denilen esma ve sifat tezahürlerinden kurtulup, Zât'a dogru bir noktada cem olup toparlanmasi. Bu mânâda, kalbin, Allah'tan gayri akla takilan seyleri kovmasi, düsünce gücünü bir noktada konsantre etmesi söz konusudur.
    3. Hayat-i Hak : Vücud hayati demektir. Sufinin fena fillah ve bakâbillah makamina ermesidir.
    Bunlara ilaveten; sehidlik, zikir, tefekkür, mârifetullah ve ask da, maddî bedenin ölümünden sonra devam edegelen bir tür dirilik (hayat) olarak kabul edilmislerdir.

    HAYATIYYE: Seyh Muhammed Hayatî Efendi'nin kurdugu bir tasavvuf okulu. Halvetiyye'den Ramazâniyye'nin bir koludur.

    HAY'DAN GELEN HÛ'YA GIDER : Burada Hayy, Allah: Hû, yine Allah demektir. Bu sekliyle mana "Allah'tan gelen, Allah'a gider" seklinde olur. Veren de Allah'tir, alan da... Bu atasözü, daha ziyade, tesadüfen ele geçen, bedavadan emek sarfetmeden kazanilan seyin degeri bilinmez, geldigi gibi kolayca elden çikar, seklinde kullanilir.

    HAYDAR (HAYDARIYYE): Gögsü ancak kavusabilecek kadar dar, yakasiz, kolsuz, bele kadar gelen bir üst elbisesidir. Bunun üzerine hirka giyilir. Omuz baslarina dogru sarkan ve birer kavis teskil eden uçlari vardir. Omuzbaslari karsilikli ha (^), yaka dal (j), beden de ri (_,) harfine benzetilerek bu giysiye "Haydari" denmistir.

    HAYDARIYYE: Seyh Kutbüddin Haydar ez-Zevâcî'nin tesis ettigi bir tasavvuf okulu.

    HAYDARIYYE: XIII. asirda iran'da Kalenderiyye'nin kolu olarak kurulan bir tasavvuf okulu.

    HAYDARIYYE : XIX. asirda kurulan (Iran) bir esnaf tarikati.

    HAYIR: Daha iyi, çok ve iyi servet, hayri çok olan vs. gibi mânâlar ihtiva eden Arapça bir kelime. Tasavvuf açisindan hayr, su sekilde yorumlanir: Varlik sirf hayirdir; öz bakimindan Allah'a istinâd ettigi için, sirf hayirdir. Yokluk ise, sirf serdir. Zâti itibariyle, Allah'a dayanmasi yoktur. Zararli olani, yararli olanla karsilarsan daha çok yararli sey bulursun. Serliyi hayirla karsilarsan, daha çok hayra nail olursun.

    HAYIRLARA KARSI : Yolculuga çikan, giden kimse için kullanilan bir dua.

    HAYRET (veya HAYRAN: Saskinligi ifâde eden Arapça bir kelime. Hayret, Allah hakkinda hirsli olmakla, ümitsiz olmak arasinda bir duraktir. Ayni sekilde, korku ve riza, tevekkül ve recâ arasinda bir duraktir. Hayret, derin düsünce ve Allah huzurunda, hakikat ehlinin ve ariflerin kalplerine gelen bir hâldir. Ariflerin bazisi, hayreti, kavusma, onu iftikâr, onu da tekrar hayretin izledigi kanaatindedirler. Bunun manasi: Tahayyürü recâ takip eder, onun pesinden arzulanan kavusma gelir. Bundan sonra sufî Allah'a olan ihtiyâci sebebiyle tekrar hayrete düser. Zira Rabbi, Ganîdir, Samed (her sey O'na muhtaç, O hiçbir seye muhtaç degil) dir. Kul ise noksanli ve muhtaç durumdadir. Allah'a kavusma isteginin devamli olusu sebebiyle, daha önce düstügü hayrete tekrar düser. Arif, bu durumda, hayret ve kavusma ile sürekli iftikâr (muhtaçlilik) halindedir. Marifet, hayret ve sikintiyi gerektirir. Arifin üzerinde hüzünler zuhur eder. Allah'a kavusmasi arttikça, bu yakinliktaki uzakligi da artar. Özetle ifade etmek gerekirse, hayret, Allah'in gücüne, sun'una, hikmetine, karsi duyulan asiri bir arzudur. Yasanmadikça bilinmez.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 10 ::..
    HAYRU'L-BESER: En hayirli insan mânâsinda Arapça bir terkib. Hz. Peygamber Efendimiz (s) hakkinda kullanilan bir tâbirdir.
    Bundadir bakî nisân-i mu'ciz-i hayrü'l-beser
    Tâk-i Kisrâ nüsha-i milk-i mülûk-i gamkâr.
    Fuzûlî

    HAYZU'R-RICÂL: Arapça, erkeklerin aybasi hali anlamina bir kelime. Sâlik vecde gelip kendinden geçince, hayiz gören kadinlar gibi, Allah'in huzuruna çikamaz (yani namaz kilamaz, zira teklifin muhatabi olan akil, kendinden geçme hâlinde sâlikde yoktur). Yine sûfiler, keramet göstermeyi bir kadinin aybasi kani gibi çirkin ve kaçinilmasi gereken bir durum olarak görürler. Olgunlasmamis, henüz olgunluk yolunda ileryen, irsad seviyesine ulasamamis, kiseler de, hayiz halinde sayilir. Irsâd ehliyetini kazaninca artik er kisiler olurlar (rical). Bu mânâda olmak üzere, olgun kadinlara da, racül yani er kisi denir.

    HAZARAT-I HAMS: Arapça, bes hazret demektir. Kudret ve onun temsilcileri yerinde kullanilir. Bu, Allah'tan zuhur ve sudur eden varliklarin geçirdikleri bes âlemdir. Bu bes âlem sunlardir: 1. Mutlak Gayb hazreti. ilim hazreti alemindeki âyân-i sabite, buradadir. 2. Gayb-i Muzâf hazreti. Bu da iki kisimdir. 3. Ya mutlak gayba yakin olana muzâf olur. Bu ceberûtî ve melekûtî ruhlar âlemidir. Bunlar mücerred nefisler ve akillar âlemidir. 4. Ya da suhûd-i mutlakaya yakin olana muzâf olur. Bu misâl âlemidir. Buna, melekût âlemi de denir. 5. Bu dört âlemi bir araya getiren, toplayan hazrettir. Bu âlem-i insandir. Öyle bir insan ki, bütün âlemleri ve ondaki varliklari kendisinde toplamistir. Özet olarak ifade etmek gerekirse,
    1. Alem-i mülk, alem-i melekûtun yani alem-i misal-i mutlakin mazhari,
    2. Alem-i melekût, âlem-i ceberut yani âlem-i mücerredâtin mazhari,
    3. Alem-i ceberut da, âlem-i âyân-i sâbite'nin mazhari,
    4. Âyân-i sabite, esmâ-i ilâhiyye, hazret-i vâhidiyye'nin mazhari,
    5. Esmâ-i ilâhiyye ve Hz. Vâhidiyye, Hazret-i Ehadiyye'nin mazharidir.
    Hazret-i Ehadiyyet veya mutlak gayb hazretinden, mülk âlemine yani âlem-i insana dogru ortaya çikislari (zuhur) halinde tesekkül eden varliklar hiyerarsisi. Yukaridan asagiya dogru tenezzülât-i hamse tabiriyle anilir.

    HÂZIRIYYE: Bk. Hizriyye.

    HAZIRIYYE: Seyh Süleyman el-Hazirî ez-Zübeyrî (ö. 965/1557) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin kollarindan biridir.

    HAZM: Arapça, sindirme, hazmetme gibi anlamlari olan bir kelime. Genis gögüslü olmak, ufak tefek kusurlari büyütmemek, üzerine düsmemek, herseyi sizlanma vesilesi yapmamak, alingan olmamak, mübalâtsiz (gönülsüz) olmak.

    HAZMIRIYYE: Ebû Abdullah el-Hazmirî (ö. VIII/XIV. yüzyil) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Hizriyye'nin kollarindan biridir.

    HAZR-HADR: Arapça yesil anlaminda bir kelime. Tasavvuf? olarak bast'i ifade eder. Hadr'in mizâcî kuvvetleri, gayb ve sehadet âlemine yayilmis olup, ruhanî kuvvetleri de ayni durumdadir.

    HAZRA-HADRA: Arapça, hazir olmak, gelmek anlaminda bir kelime. Kuzey Afrika'da yaygin olan Saziliyye'nin zikir toplantilarina hazra (veya hadra) denir. Talebeler için yapilan günlük hazralarda, akaid, tefsir, fikih, hadis dersleri okunur. Bir de haftalik hazralar vardir. Seyh, müridleriyle bulusur, topluca zikir çekerler. Eger hazraya yabanci birisi katilirsa, Kur'an kirâeti ve tefsiriyle yetinilir. Yeni intisab eden talebelerin hazrasinda, tasavvufî, ahlâkî, sosyal problemler ortaya arzedilip enine boyuna tartisilir. Seyh, konu ile ilgili görüsünün ne oldugunu söyler. Müridler, yatsidan gece yarisina kadar süren bu toplantilarda, çokça çay içerler. Hazra'nin sonunda yatsi namazi cemaatle eda edilir. Namazin akabinde "Lailâhe illallah", "velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyil-azim" vs. evrad ve ezkar çekilir. Toplantiya gelen mürid, ayakkabisini yanina alir, Seyhini selamlayip elini öptükten sonra, oturma adabina göre yerini alir. Diger kardeslerini eliyle selamlar, Bu sirada kisaca selamün aleyküm'le yetinir. Herkes, buldugu bos yerde, anlatilanlari sessizce dinlemek için oturmustur. Hazra'daki mürid, basini Tâkiye (Ti harfiyle) denen bir örtü ile örter. Bu yoksa mendil kullanir. Ve törene baslanir.

    HAZRET: Hazir olmayi ifade eden Arapça bir kelime. Seyhu'l-Ekber, Fütûhat'da (1/237-8) hazret-i ilâhî ve hazreti insanî'den bahseder, ilâhî hazretin kendine mahsus üç harfi vardir. Bu iki hazret sayida ittifak halindedir.
    Vahdet-i Vücûd'da bes ilâhî hazretten bahsedilir: 1. Mutlak gayb hazreti. Âlem-i ilahiyye hazretindeki sabit ayn (öz)lar âlemi olup, mukabilinde mutlak sehâdet hazreti bulunur ki, bunun âlemi de, mülk âlemidir. 2. Muzâf gayb hazreti: Bu da ikiye ayrilir: 3. Mutlak gaybe yakin olan muzaf, gayb ki, âlemi, melekûti ve ceberûtî ruhlar âlemidir. Buna, soyut nefisler ve akillar âlemi de denir. 4. Mutlak sehadete yakin muzâf gayb ki, âlemi, misal âlemidir. Buna melekût âlemi de denir. 5. Besincisi de, bu dördünü kendinde toplayan hazret-i câmi'dir. Bunun âlemi de, bütün âlemleri ve onlarla olani kendinde toplayan insan âlemi'dir. Bu hazretleri yediye çikaran sûfîler de vardir.

    HAZRET-I EHADIYYET: Arapça, Ehadiyyet (birlik)'in hazir olusu demektir. Allah'in sirf kendinden ibaret zâti. Burada, sifatlar ve isimler, söz konusu degildir, buna la te'ayyün (belirsizlik) mertebesi denir.

    HAZRET-I VÂHIDIYYET: Arapça, Vahidiyyet'in hazir olusu demektir. Hazret-i Ehadiyyetin ortaya çiktigi mertebe olup, Hazret-i ehadiyyetten sonra gelir.

    HAZRET-I ESMÂIYYE: Arapça isimlere ait hazir olus anlamindadir. Hazret-i Vahidiyyetin ortaya çiktigi mertebe olup, hazret-i Vâhidiyyetten sonra gelir.

    HAZRET-I HÜVIYYET: Arapça hüviyyetin hazir olusu demektir. Bu gayblerin gaybi hazretidir. Buna mutlak hüviyyet denildigi gibi, içlerin içi (batnu'l-bevâtin) hazreti de denir.

    HAZRET-I ILMIYYE-I AMÂIYYE : Amâ'ya ait ilmi hazir olus anlamindadir, Arapça'dir. Bu uluhiyyet veya gaybu'l-guyub mertebesidir.

    HEBA: Arapça, toz anlamina gelir, içinde, âlemdeki bütün suretlerin açildigi, sekillerin olustugu madde. Ancak, hebâ'nin vücudda bir ayn'i yoktur. Sadece içinde bulundurdugu suretler bakimindan vardir. Asli bakimindan yoktur. Bu yönüyle heba, adi olan amâ'ya, cismi bulunmayan Anka'ya benzer. Hebâ'ya heyula da denir. Heba, varligin dördüncü mertebesinde bulunur. Ondan önceki üç mertebe ise, sunlardir: Akl-i evvel, nefs-i külli, tabiat-i külli. Hebâ'dan sonra külli cisim mertebesi bulunur. Hebâ-suret iliskisi, beyazlik-beyaz iliskisine benzer. Beyaz olmadan beyazlik anlasilmadigi gibi, suret olmadan hebâ'yi anlamak mümkün olmaz. 125 asal element ise kainatin olusumunun basladigi big bang (büyük patlama) dan sonra, bütün bir kozmozu kaplayan tek degerli helyum'dan meydana gelmistir. Bir toz gibi (veya proto-plazma gibi) tüm kozmozu kaplayan helyumistik olusum, acaba cisimlerin kendisinden çiktigi heba (toz) olabilir mi? incelemek gerek, düsünmek gerek. Modern kuvantum fizigi ve modern astrofizik çalismalarinin kainat (kozmoz)'in formasyonunu Cobeu ve Hubble adli uzay teleskoplariyla hemen hemen ortaya koymus bulunuyor. Modern ilimlerin söz konusu olmadigi, dokuz asir önceki zaman diliminde yasamis islâm düsünürlerinin kozmogenisinin günümüz bilimsel verileriyle paralellik arzetmesi, gerçekten kayda deger... Konuyla ilgili diger çesitlemeler için sayin Mehmed Bayraktar (Prof. Dr.) beyefendinin "Modern Bilim ve Tasavvuf" adli eserine ve Time dergisinin "Dark Matter" ile ilgili en son ilmî veriyi anlatan Mart-1995 sayisina basvurulabilir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 11 ::..
    HEDDAVE: Tazgird (Fas) de göçebeler arasinda yaygin bir tasavvuf okulu.

    HEFNEVIYYE: Hafnali (Misir) Seyh Semsüddin Muhammed b. Salim b. Ahmed es-Sâfii (ö. 1181/1767-8) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Cemâliyye-i Halvetiyye'nin koludur.

    HEFT SELÂM: Farsça, yedi selâm demektir. Nevruz günü, günesin koç burcuna girdigi sirada içilecek süte, üzerinde Kur'an'da "Selâm" ifadesiyle baslayan yedi âyetin yazildigi bir kâgit konur ve bu içilirdi. Kur'an'da "Selâm" ifadesiyle baslayan yedi ayet sunlardir: 1. Râd (13), 24, 2. Yasin (36), 58, 3. Sâffât (37), 79, 4. Sâffât (37), 109, 5. Sâffât (37), 120, 6. Sâffât (37), 130, 7. Kadr (97), 5.

    HEMÂDISE: Zarhun (Fas)'da Cüzûliyye'nin bir kolu. XVIII. yy.

    HEMEDANIYYE: Kübreviyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Ali Hemedanî (ö. 787/1385) kurmustur.

    el-HEMMÜ'L-MÜFRED VE'S-SIRRI'L-MÜCERRED: Teke indirilmis kasid, azm ve soyutlanmis sir anlaminda Arapça iki sifat tamlamasi. Tasavvufta, bu ikisi ayni anlamda kullanilir. Kulun hemm'i (yani içindeki kasdi, azmi) onun sirridir, aralarinda bir fark yoktur. Kul, nefis mesguliyetinden siyrildigi vakit, sirf Allah'a giden yola girmis olur. Artik o, bütün dikkatini Cenab-i Allah'a yöneltmis olup diger engeller onu oyalamaz. Kul, bu durumda hemm'i (azmi, kasdi) ve sirri ile Allah'la mesguldür, iste, kulun çokluktan ve engellerden kurtulup, bütün varligiyla Allah'a yönelisine, el-Hemmü'l-Müfred veya es-Sirru'l-Mücerred denir.

    HERALLIYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Ahmed b. ibrahim el-Herallî et-Tâcibî (ö. 481/1088) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HERCAÎ MESREB: Farsça "hercâ", her yer demektir. Karakter yapisi açisindan, her yere uyan kisiler için kullanilir. Bu tip kisiler sevilmez "eyyamci veya eyyam adami" diye anilir.

    HER CELÂLIN BIR CEMALI, HER CEMÂLIN BIR CELÂLI VAR : Bu sözde "muhakkak her zorlukla beraber, bir kolaylik vardir" (Insirah/5-6) âyetine telmih vardir. Allah'in âdetidir, sikintiyi önce gönderir, ardindan da rahatlik verir. Bu yüzden bir sikinti gelince, onu takibedecek bir rahatlik ve kolayligi sabirla beklemek gerek. Ayette de ifâde olundugu gibi, "Allah daraltir ve genisletir". (Bakara/245) Kainat da önce bitisik (ratk) idi, sonra Allah onu ayirdi, genisletti (fatk) (Enbiya/30).

    HER FIR'AV'IN BIR MUSASI, HER MUSA'NIN BIR FIRAVN'I VARDIR : Bu atasözü ile, "Böylece, her nebi için cin ve insan seytanlarini düsman kildik..." (En'âm/112) âyetine telmihde bulunulur, iyiler, kötülerle imtihan olunurken, kötüler de, iyilerle dogru yola iletilir.

    HER GECEYI KADIR, HER GÖRDÜGÜNÜ HIZIR BIL: Kul her zamanini degerlendirmek zorundadir. Yasadigi su hayatin her âni, bir Kadir Gecesi gibi kiymetlidir. Zira zaman geçti mi, bir daha geri gelmez. Kuss Ibn Saide'nin dedigi gibi "Kullu âtin fât" (Her gelen gider.) Hizir, bir Allah dostudur. Islâmî literatürde tesbit edilmis genel inanca göre o, bir tür dirilik (dikkat ediniz, bizimki gibi degil) sahibidir. Allah, inayetini, bazi kullarina onun üzerinden gönderir. Darda kalanlara karada Hz. Hizir, denizde Hz. Ilyas (a.s) ile yardim olunur. Rivayete göre, Hizir en umulmadik yerde ve zamanlarda, en umulmadik sekilde zuhur ediverin Herkes Hizir olabilir. O halde herkese sanki Hizir'mis gibi saygili davranmak gerekir. Bu atasözü, insan unsurunun ve sikisikiya bagli oldugu zaman boyutunun önemini gösterir.

    HER GÖRDÜGÜNE KAPILMA : Her gördügün sakalliyi deden sanma, derler; zira insanlar, göründükleri gibi degildirler. Disa bakarak hüküm vermemek gerek. Peygamberimiz (s) bir adam hakkinda tam kanaat sahibi olmak için, onunla yolculuk veya alis-veris yapilmasi gerektigini tavsiye eder.

    HERKESIN IÇYÜZÜNÜ ALLAH BILIR : Herkesin içi, digerine göre gayb durumundadir. Sadr (iç) da olani kul bilmez. Ayette de bu husus söyle bildirilir: "Allah sadr (kalp, iç âlem) da olani bilir". (Al-i Imran/154) Iste bu yüzden, dis görünüste kötü gibi görünen kisi, iç âlemi itibariyle iyi olabilir. Bu hikmete dayali olarak Allah, Hucurat suresinin 12. âyetinde hüsn-i zanni emretmis, su-i zanni yasaklamistir. Marifet ehli olanlar, bu yüzden hiç kimseyi kiramazlar. Hz. Rasulullah'in (s), savasta, düsman tarafindan La ilahe illallah" diyen birini, takiyye yapiyor düsüncesiyle öldüren Üsame b. Zeyd'e söyledigi "Onun kalbini yardin mi?" ifadesi, bu inceligi gösterir.

    HER SEYDEN ELINI ETEGINI ÇEKMEK : Bu söz ile, dünyadan degil, dünya sevgisinden uzaklasmak kastedilir. Geçiciyi kaliciya feda etmek anlaminda olmak üzere, madde ilahini, Vahid ve Kahhar Allah'in huzurunda kurban etmek, tasavvufta esastir. Ancak Hiristiyan mistiklerinde görüldügü gibi, bir ruhbanlik sözkonusu degildir. Sadece, sistemin adam yetistirme yolunda, gerekli kurallarindan biri olarak, hayatin küçük kesitlerinde (veya kesitinde) olgunlasmak üzere, halvet (çile) uygulamasi vardir. Bu da, ferdin topluma yararli hale gelmesi açisindan, bireysel degil toplumsal amaçlidir. Ayrica bu uygulama, ortalama 70 yillik (yaklasik 24.000 günlük) bir insan ömrünün sadece 40 gününe mal olur. Yani, bütün bir ömrün onbinde onyedisidir ki, bu fazla degildir. Bir insanin bir ömür içinde, tuvalette geçirdigi zaman miktari bile, bu oranin 7-8 misli fazladir. Uyku ve yemek, taksi, otobüs yolculugumuz, yaptigimiz dedikodular ise, bundan kat kat fazladir. Olaya çok yönlü yaklasilirsa, kulun insan olmak üzere, mükemmel varlikla, yani Allah ile 40 gün basbasa yasadigi mahrem maceranin olumsuz olmadigi görülür. Seriat ve hedefi açisindan, bu tür bir uzaklasmanin, olumsuz elestiri konusu olmamasi gerektigini düsünüyoruz.

    HER SEYI BILEN, BIR SEY BILMEZ : Insanin bilgisi arttikça, farkedecegi ilk gerçek su olmalidir: "Bilgim arttikça ne kadar bilgisiz oldugumu anliyorum" veya "bildigim bir sey varsa, bir sey bilmedigimdir". Bir insan'in her seyi, mükemmel olarak bilmesi mümkün degildir. Bu durumda, hiçliginin bilinci içerisinde mahviyet göstermesi, dâva sahibi olmamasi gerekir, Zira "her ilim sahibinin üzerinde, çok iyi bir bilen (âlim) vardir" (Yusuf/76), o da Allah'tir.

    HER YEMEGIN LEZZETI TUZLADIR : Her yemegin basinda ve sonunda bir miktar tuz alip tatmak, sünnettir. (Cami, II, 29) Hayatin tadi da, lezzeti de, çekilen çilelerledir. Hayatin çileleri, onu tadlandiran tuzudur. Tasavvufda tuz ile ilgili edeb önemlidir.

    Ey birader her taamin lezzeti tuzdan çikar,
    Tuz-ekmek kadrin bilmeyen akibet gözden çikar.

    HERKESE HAKKINI VERMEK : Herkesin üzerimizde farkli farkli haklari vardir. Komsu hakki, ana-baba hakki, hanim hakki, çocuk hakki, nefis hakki, hatta hayvan hakki vs. gibi. Islâmî ölçüler içinde, bütün bunlari yerine getirmek gerekir. Mevlâ bu zor konuda yardimcimiz olsun, Âmin, bi hürmeti Tâhâ ve Yasin!..

    HEVA: Arapça, arzu istek gibi anlamlari vardir. Kâsânî söyle tanimlar: Nefsin, seriati dikkate almaksizin arzuladigi seylere yönelmesi.

    HEVACIM: Arapça, hücum kelimesinin çogulu olup saldirilar, hücumlar anlamina gelir. Kulun çabasi söz konusu olmadan, vaktin (içinde bulunulan halin) kuvveti sebebiyle kalbe gelen seye, hevâcim denir. Bkz. Hücum.

    HEVACIS: Arapça, kalbe birden dogan seyleri ifâde eder. Kâsânî, kalbe gelen nefsanî ilhamlari hevacis olarak degerlendirir. Bu terim Kur'an-i Kerimdeki "ona fücurunu ve takvasini ilham etti" (Sems/8), âyetine dayanir.

    HEVVARIYYE: Ebu Bekr b. Hevvar el-Hevvârî (ö. VIII/XIV.yy) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 12 ::..
    HEYÂMÂN: Farsça, saskinlik demektir. Coskun varlik ummaninda, ilâhî tecelli nurlarinin piriltisinda hayrete dalma, kendinden geçme, mahv olma, cem makaminda istigrak halinde bulunma.

    HEYBET: Arapça. Korkmak ve sakinmak manasinadir. Tasavvuftaki hallerden birinin terim olarak ifadesidir. Tasavvufta makam; kalicilik, mücâhede ile kazanma, bir öncesi elde edilmeden sonrakine geçememe gibi belli duraklari gösterir: Fakr, sabr, zühd, tevekkül gibi. Haller ise; kula mevâhib olarak gelir, yani, kulun çabasindan çok Allah'in ihsani ve atâsidir. Daima çifter çifter gelir: Kabz-bast, havf-recâ, heybet-üns, fenâ-bekâ gibi. Hâlin bir özelligi de, siddetli heyecan durumuna, yani vakte bagli olmasidir. Bu durum vâki olmadan gerçeklesmezler: Diger bir ifâde ile, hâllerin dinamik bir karakteri vardir ve tasavvufî ruhî yükselisin gerçek hareket ettiricileridir. Ruhî yükselis ancak bunlarla gerçeklesebilir.
    Tasavvufî bir hâl olarak heybet; bir kimsenin veya bir seyin hadd-i zâtinda azametli, celalli, yahut korkunç olmasindan sakinip korkmak veyahut azamet, dehset, celâl ile veya ululukla korku vermek mânâsina gelir. Yukarida ifâde ettigimiz gibi heybet hâlinin esi üns hâlidir.
    Hucvirî, bu hususa açiklik getirirken söyle der: Heybet ve üns, Hak yolunun sâliklerinin ve fakirlerinin hallerinden ikisidir. O da su sekilde olur: Allah, kulunun kalbine celâl sahidi ile tecellî edince kulun bundan payi heybet olur. Cemâl sahidi ile kulun kalbine tecellî edince de, bu sefer onun bundaki nasibi üns olur. Bu suretle, heybet ehli olanlar, O'nun celâlinden mesakkat ve yorgunluk üzere bulunurlar. Üns ehli olanlar ise, onun cemâlinde nes'e içindedirler. O'nun celâlinden muhabbet atesinde yanan bir kalp ile, O'nun cemâlinden müsahede nurunda piril piril isildayan bir kalp arasinda fark vardir.
    Üçüncü devir Melâmîlerinden sayilan ünlü Naksî seyhi Muhammed Nur (Arap Hoca), Minhâcü'r-Râgibîn adli eserinde konuya su sekilde açiklik getirir: Heybet ve üns, kabz ve bast'in üzerinde iki haldirler. Tipki kabz ve bast'in, havf ve recâ'dan üstün oldugu gibi. Heybet, gaybetin geregi; üns ise, sahv ve ifâkat hâlinin geregidir.
    Heybet ve üns, sadece iki hâldirler. Ancak, sahislara ve makamlara göre, bu seylerin isimleri degisir. Nefs-i emmâre ve levvâmede bulunan kisi, bu ikisiyle sifatlaninca, havf ve recâ adini alirlar. Nefs-i mülhimede bulunan kisi sifatlaninca kabz ve bast, râdiye ve mardiye ve mutmainnede bulunan kiside heybet ve üns adlarini alirlar. Nefs-i kâmilede bu isim celâl ve cemâl olur. Havf ve recâ mübtedîler (baslangiç durumundakiler); kabz ve bast mutavassitlar (yolu yariliyanlar); heybet ve üns kâmil (olgunlasmis kisi); celâl ve cemâl halife (yeryüzünde Allah'in temsilcisi) içindir.
    Kuseyrî de bu anlatima yakin bir tarif ile heybet ve üns'ün kabz ve bast'tan, bu ikisinin de, havf ve recâ'dan üstün oldugunu söyler. Yine ona göre, heybet kabz'dan daha yüce, üns ise bast'tan daha mükemmeldir. Heybet'in hakki gaybettir. Yani her heybet sahibi, ayni zamanda gaybet sahibidir. Bunlarin heybeti, gaybeti ölçüsünde farklilik arzeder. Üns'ün hakki da ayiklik (sahv)tir. Her üns sahibi ayiktir.
    Bu teorik muhtevali tariflere, basta Kur'ân-i Kerim olmak üzere, çesitli bazlarda açiklamali örnekler getirilir: Marifet sahibi olanlara göre, Üns'ün en asagi derecesindeki kisi, cehenneme atilsa bile, sahib oldugu üns hali kendisini kederlendirmez.
    Cüneyd, seyhi ayni zamanda dayisi Serî es-Sakatî'den bu konuda sunlari nakleder: Kul öyle bir dereceye ulasir ki, o anda yüzüne kiliçla vursaniz hissetmez. Bu psikolojik olaya en güzel örnek Kur'ân-i Kerim'de Hz.Yusuf kissasindadir. Züleyha'nin hanim misafirleri, biçakla ellerindeki meyveyi kesmekle mesgul iken, birden karsilarina çikan Hz. Yusuf, onlari güzelligiyle büyülemis, neticede hepsi ellerini kesmisti: "Kadinlarin kendisini yermesini isitince, onlari davet etti. Koltuklar hazirladi, geldiklerinde herbirine birer biçak verdi. Yusuf'a, yanlarina çik, dedi. Kadinlar Yusuf'u görünce sasirip ellerini kestiler ve Allah'i tenzih ederiz ama, bu insan degil, ancak güzel bir melektir, dediler" (Yusuf Suresi/31). Tefsirlere göre, kadinlar ellerinin kesilmesinden kaynaklanan aciyi, hissetmemislerdir.
    Yine Hz. Musa'nin, Allah daga tecellî edince, Tûr-i Sînâ'da kendinden geçmesi olayi, bir baska Kur'ânî örnektir:" Musa tayin ettigimiz vakitte (Tûr-i Sînâ'ya) gelip de, Rabbi onunla konusunca"Rabbim, bana (Kendini) göster: Seni göreyim' dedi. (Rabbi), 'Sen, Beni asla göremezsin. Fakat su daga bak, eger o yerinde durabilirse Sen de Beni göreceksin! buyurdu. Rabbi, o daga tecellî edince, onu paramparça etti. Musa da baygin düstü. Ayilinca dedi ki Seni noksan sifatlardan tenzîh ederim, Sana tevbe ettim ve ben inananlarin ilkiyim" (Araf/143).
    el-Yafiî, bu tür örnekleri Kur'ân-i Kerim disina tasirarak daha da müsahhas hâle getirir. Simdi bu örnekleri görelim:
    Bazi adamlar vardir ki, namazda uzuvlari kesilse haberleri olmaz. Hz. Ali'nin ayagina batan okun, namaz esnasinda çikarilisinda aci duymayisi bir baska örnektir.
    Zünnûn-i Misrî, heybet hâlinin canli bir misâlini bize söyle nakleder: Cebel-i Lübnan'da, bir magarada, daginik tozlu saçlari, bembeyaz basi, zayif nahif vücudu ile namaz kilan bir Allah dostu gördüm. Namazi bitirince ona selâm verdim, selâmimi aldi, tekrar namaza durdu. Epey bir zaman namazda kaldi. Bitirince de sirtini bir tasa yaslayip tesbihe basladi. Benimle konusmuyordu. "Allah sana rahmet etsin" dedim "benim için Allah'a dua et". Cevaben "Allah yakinligi ile sana enis olsun" karsiligini verdi. "Artirir misin? diye rica ettim, bu sefer su açiklamayi yapti: "Ogulcugum, Allah yakinligi ile kimi ünsiyetine alirsa, ona dört özellik verir: 1. Asiretsiz bir izzet, 2. Talebsiz bir ilim. 3. Malsiz, mülksüz bir zenginlik, 4. Cemâatsiz bir üns". Sözünü bitirir bitirmez bir nara atti. Üçgün baygin kaldi. Sonunda iyilesip kendine geldi, ayaga kalkti, abdest aldi. Sonra bana dönerek, kaç vakit namaz geçtigini, sordu. "Üç gün" deyince, bayginliginin sebebini su beyitle açikladi:

    Sevgili, sevkimin rüzgârini aninca
    Sevgilinin anisi tamam oldu, aklimi giderdi.
    Bazi sufîler heybetin; azaba, hicrana ve cezaya yakin oldugunu, ünsün de, vuslat ve rahmetin sonucu seklinde anlasilmasi gerektigini ifâde ederler. Bir kisim sufîler de, üns için cins birliginin sart oldugunu, Allah ile kulun ayni cinsten olmadigini, bu yüzden de her ikisinin arasinda üns bulunamayacagini ileri sürerler. Bir kismi da, buna karsi çikarak su cevabi verir: "(De ki) Ey kullarim, bugün sizin üzerinize korku yoktur. Sizler mahzun olacak da degilsiniz" (Zuhruf/68) Allah bu sekilde buyurduktan sonra, Hak ile üns imkansizdir diyenlere sasariz. Kul bu lütfü görünce, mutlaka O'nu sever. O'nu sevince, O'nunla ünsiyet eder. Çünkü dosttan heybet bîgâneliktir. Üns ise vahdettir, birliktir, insanoglunun sifati, kendisine nimet verenle üns halinde olmaktir. Bize Hak'tan gelen bunca nimetler vardir. Heybetten bahsetmemiz halinde, Allah hakkinda marifet sahibi olmamiz bizim için mümkün degildir.
    Ali b. Osman Cüllâbî Hucvirî, bu iki görüsün dogru oldugunu, aralarinda fark bulunmadigini söyleyerek, bunu su sekilde açiklar:
    "Çünkü heybet sultani nefs, onun hevâ ve hevesi ve beseriyetin fâni kilinmasi hali ile bulunur. Üns sultani sir, sir da marifet beslemek hali ile beraber bulunur. Allah, celâl tecellîsi ile dostlarin nefsini fânî kilar, cemâl tecellîsi ile de onlarin, sirlarini bakî kilar. Fena sahibi olanlar, heybet öncedir, derler; beka ehli olanlar da, üns, üstündür derler.
    Yukarida anlatilan olaylardan, heybet halinin tahakkuku sirasinda çok derin bir psikolojik hissedis bulundugu anlasilmaktadir. Riyâzu's-Sûfiyye'nin bu hâli açiklamasi söyledir: "Heybetin hakki, gaybet yani huzurdan uzaklasma olmasiyla her bir hâib (heybet sahibi) gâib (gaybet sahibi) dir, yani gayr-i hâzirdir. "Yukaridaki beytin ikinci misrainda da anlatildigi gibi, heybet, aklin asildigi bir haldir. Zira, Allah'in celâl tecellîsi ile sûfînin akli gitmistir. Artik bu durumda sufî, askinin tecrübesini yasamaya baslamistir. Olayin kabaca teknik izahi budur. Heybet (veya gaybet) halinde yasanilan tecrübe veya tecrübeler, sûfînin ayikliga yani akil tavrina dönüsünde, üç boyutlu sehâdet âleminin sembolleriyle açiklanmaya kalkisilinca, anlatimin yetersizligi sebebiyle bazi sikintilarin zuhur ettigi görülür. Askinin tecrübesi, süreklilik halinde mekansizlik gibi özellikleri tasirken, sehâdet alemindeki tecrübeler, aklin analizliyerek parçalar hâlinde kavramasi, duraganlik, zaman ve mekan içinde olus gibi vasiflarla (yani digerinin tam ziddina) sifatlanmistir. Bu derin ayrilik sebebiyle askinin tecrübesi tam olarak anlatilamaz.
    Bu konuda dikkati çeken önemli bir husus, tüm hallerde geçerli olan çifter çifter gelme durumu, heybet-üns ikileminde de görülür. Yani, her heybeti bir üns takip eder.
    Heybet; yer yer korku, gaybet, heyecan sikinti, yorgunluk, vahset vb. negatif muhtevali psikolojik kavramlarla açiklanmaktadir. Bu da, noksanlik ifâde eden bir durumdur.
    Heybet; türedigi kelimenin yapisina uygun olarak, tasavvufî terim alaninda benzeri bir fonksiyonu üstlenmis görülmektedir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 13 ::..
    HEYULA: Arapça, ham madde, ilk madde, pamuk gibi anlamlari olan bir kelime. Kâsânî suretlerin, kendinde ortaya çiktigi seye heyula denir, demektedir.

    HEYULA: Arapça, ham madde, ilk madde, pamuk gibi anlamlari olan bir kelime. Kâsânî suretlerin, kendinde ortaya çiktigi seye heyula denir, demektedir.

    HACER: Arapça, tas demektir. Tasavvufta, insanî latifeden ibarettir. Bir hadisi serifte Hz.Rasulullah (s) söyle buyurur: "Hacer, sütten daha fazla bir beyaz renkte olmak üzere indirilmistir. Ademogullariinn hatalari, zamanla onu karartti." O, insanî latifeden ibarettir. Zira, Ilâhî hakikat üzerine temellendirilerek yaratilmistir. "Biz, insani en güzel kivam üzere yarattik". (Tin/4) ayeti bu mânâyi içerir. Insanin bu güzel kivami, tabiat, âdet, alâkalara yönelmek ve Allah'tan uzaklasmakla kararir, iste bu mânâda olmak üzere, "sonra onu asagilarin asagisina çevirdik" (Tin/5) denmistir.

    HIFZ: Arapça, koruma demektir. Peygamberler, Allah tarafindan günahtan korunmustur ki, buna ismet denir. Yani Peygamberler ma'sum'dur. Veliler için de, ayni mânâda olmamak üzere, hifz söz konusudur. Yani veliler masum degil mahfuzdur. Bu hifz, velinin günah ve hatada isrardan korunma halidir. Bunu, su olay güzel anlatir. "Veli zina yapar mi?" diye Cüneyd'e sorarlar, o da, bir süre murakabeye dalar ve su cevabi verir, "ve kâne emrullahi kaderan makdûrâ". Yani Allah takdir etmisse yapar. Zira veli, nebi degildir. Hz. Yusuf (as)'un peygamber olmadan önce, "eger Rabbisinin burhanini görmeseydi, Hz. Yusuf da O'nu (Züleyha'yi) arzu etmisti. Böylece biz, kötülügü ve fuhsu ondan çevirmek istedik.." (Yusuf/24) seklinde basindan geçen olay da, bu kapsam içinde yer alir.

    HIFZ-I AHDI'R-RUBUBIYYE VE'L-UBUDIYYE: Arapça olan bu ibare, Rablik ve kulluk sözünün korunmasi anlamina gelir. Olgun (kemal) lugu Rabbe, noksanligi kula vermek. Rablik-kulluk andlasmasinin korunmasini ifade eder. Kul, Allah ile olan andlasmasina uymadigi zaman, durumu dinden dönen (mürted) gibi olur.

    HIFZ-I ENFAS: Arapça, nefesleri korumak demektir. Kulun alip verdigi her solukta, Mevlasini unutmamasi, gaflete düsmemesidir. Naksîlikte "nefy ü isbât" dersinde, "La ilahe illallah" zikri çekilirken, bir nefes alip 21 defa bu güzel sözü (La ilahe illallah'i) kalben ardarda tekrarlamak, müridde, nefes'in kiymetini ve ne derece önemli oldugu bilincini uyandirmak içindir. Kulun her nefesi, eceline dogru attigi bir adimdir. Herkesin solugu sayilidir. Soluk çiktimi, bir daha geri dönmez. Tasavvufta, "zaman" bilinci derinlesince, "zamansizlik" denilen sonsuzluk bilincine ulasilir. Yani, aklin zamanliligi, kalbin (ruhun) zaman üstülügü durumuna dönüsür. Zaman'in üstünde bir "tek ân" vardir. Bu yüzden olgun sûfi; çok nefesi, Rabbanî renge döndürerek tek nefes haline çevirir ki, burada, ölmeden önce ölmenin (veya zamanda zamansizligi yakalamanin) çok ince bir sirri vardir, iyi düsünmek gerek!...

    HIFZ-I NISBET: Arapça, nisbetin, mensubiyetin korunmasi demektir. Haci Bektas-i Veli'nin Makalât'inda da, seyhe olan bey'at, bozup, ona sirt çeviren müride, "mürid-i mürted" dendigi kaydedilir. Seyh'e bagliliga "Hifz-i And", onu terketmeye "Nakz-i And" denir.

    HIFZU'L-AHD: Arapça, sözlesmeyi korumak anlaminda bir isim tamlamasi. Kulun, Allah'in kendisine çizdigi emir ve yasaklara riayet etmesi.

    HILM: Arapça, yumusak basli olmayi ifade eden bir kelime, eger "halm veya hulm" olarak bir baska kaliptan olursa, rüya görmek anlamina gelir. Öfke sirasinda kul, itidal ve sükûnetini koruyarak, gücü yetmesine ragmen, muhatabindan uzaklasabiliyorsa, bu özellige hilm denir. Allah da el-Halîm'dir, günah isleyen kulun cezasini hemen vermez. Belki hatasindan döner diye geciktirir.

    HIRKA: Arapça, bir kelime olup, Türkçe'mizde de kullanilmaktadir. Bez anlamindadir. Tarikat cihazlarindan biri de, hirkadir. Dervisler hirkayi, genellikle zikir sirasinda giyerler. Önü açik, yakasiz, genisçe, kolludur. Mevlevîlerde resmî giysidir. Mürid, seyhin'in huzuruna çikarken, mescide, meydana (semahaneye) girerken hirka giyer. Ancak Mevleviler, kural olarak, sema'ya baslamadan önce hirkayi çikarirlar. Eskiden dervisler, kazancinin helâl yoldan olduguna inandiklari kisilerden bez parçalari alirlar, bunlari birbirine dikip hirka yaparlardi. Buna, yamali anlaminda olmak üzere "murakka" (Bkz. murakka) denirdi. Zamanla, kültürümüzde bir zenginlik olarak, hirka ile ilgili çesitli atasözleri ve terimler tesekkül etmistir. Hirka giymenin, tarikata girmek gibi bir anlami vardir. Bu yüzden hirka, müride törenle giydirilir. Hirkanin çesitli renkleri olabilir. Sülûku bitirenler beyaz hirka giyerler.

    Güncide durur hirkamiz altinda künûzat
    Dervisleriz, gerçi nazarda fukarayiz.
    Ziya Pasa

    HIRKA ALTINDA ER YATAR VEYA HIRKA ALTINDA SULTAN : Zenginler, süslü elbiseler altinda dünyaligin kulu iken; dervisler, kaba saba hirka içinde, süse görünüse aldanmayan, ona tapmayan bir sultandir. Dünyaya önem verenin taptigi sey, dünya; Allah'a önem verenin taptigi varlik ise, Allah'tir. Dervis görünüste (distan) yoksul, içten (özde) ise nefsine ferman okuyan, hükmünü geçiren bir sultandir. Mevlânâ, Mesnevi'nin Dibacesinde dervisleri överken, onlari" hirka altinda sultan" (Mesnevî Serhi, l, 5) seklinde tanimlar.

    HIRKA ALTINDAN ÂLEMI SEYRETMEK : Dervis, görünüste hiç bir seye karismaz gibi görünürse de, o, sürekli olarak, hadiselerin ve nesnelerin, nedeni, niçini pesinde ibret almakla mesguldür. Varolusa çok yönlü olarak katilis halindedir. Olaylari dogru degerlendirmek; olaylarin içinde bogulmamak ve disaridan genis bir perspektifle bakmakla mümkündür. Bunu söye açiklamak isteriz. Hz. Peygamber (s) vefat ettiginde, Hz. Ömer (r), olayin içinde bogulup degerlendiremeyerek "her kim, Hz. Peygamber (s) öldü derse, boynunu uçururum" derken, ayni olaya daha genis bir açidan bakan, olayda bogulmayan Hz. Ebu Bekir (r), Kur'an'dan âyet okuyarak, Hz. Peygamberin (s) ölümlü, Allah'in ise ölümsüz oldugunu söylemis ve isabet etmistir.

    HIRKA GIYDIRMEK : Genellikle çesitli tarikatlarda, birine seyhlik, halifelik vermek anlaminda kullanilir. Veya tarikata giris asamasinda basarili olan müride, törenle bir hirka giydirilerek yola kabul edilir. Bu durumdaki kisi, artik aslî üyedir.

    HIRKA-I ALI: Silsilesi, Hz. Ali (r)'de sonuçlanan tarikatlarda, müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirka ile beraber taca "Hirka-i Ali" denir.

    HIRKA-I BERENDÂZ: Farsça olan bu kelime hirka atmak anlamindadir. Sema sirasinda, müridin, vecd galebesi sonucu, sirtindaki hirkayi atmasi, sembolik olarak varliktan soyulmasini ifade eder. Buna "tarh-i hirka" veya "remy-i hirka" denir.

    Pâbürehne hirka berendaz olan bir mevlevi
    Kubbe-i çarh-i teveccüd üzre bir Anka olur.
    Tâhirül-Mevlevî
    HIRKA-I EBU SAID EL-HUDRÎ: Silsilesi Ebu Sa'id el-Hudrî'de sonuçlanan tarikatlarda, müridin, irâdesine girdigi seyhin eliyle giydigi hirka veya, hirka ile taca denir.

    HIRKA-I ENES: Silsilesi Enes b. Mâlik'de biten tarikatlarda, müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirka ile taca denir. Hirka-i Enes, iki yönden taninmistir: 1. Ibn Sîrîn, 2. Hasan-i Basrî vasitasiyla. Hirka uygulamasi, istihsan ile örf haline gelmistir. Hirka bu sekilde, emirle degil teberrükle sabittir.

    HIRKA-I FAKR U FENA: Arapça, yoksulluk ve yokluk hirkasi demektir. Dervis hirkasi.

    Dervislik dedikleri hirka ile taç degil
    Gönlün dervis eyleyen hirkaya muhtaç degil.
    Yunus Emre

    HACER: Arapça, tas demektir. Tasavvufta, insanî latifeden ibarettir. Bir hadisi serifte Hz.Rasulullah (s) söyle buyurur: "Hacer, sütten daha fazla bir beyaz renkte olmak üzere indirilmistir. Ademogullariinn hatalari, zamanla onu karartti." O, insanî latifeden ibarettir. Zira, Ilâhî hakikat üzerine temellendirilerek yaratilmistir. "Biz, insani en güzel kivam üzere yarattik". (Tin/4) ayeti bu mânâyi içerir. Insanin bu güzel kivami, tabiat, âdet, alâkalara yönelmek ve Allah'tan uzaklasmakla kararir, iste bu mânâda olmak üzere, "sonra onu asagilarin asagisina çevirdik" (Tin/5) denmistir.

    HIFZ: Arapça, koruma demektir. Peygamberler, Allah tarafindan günahtan korunmustur ki, buna ismet denir. Yani Peygamberler ma'sum'dur. Veliler için de, ayni mânâda olmamak üzere, hifz söz konusudur. Yani veliler masum degil mahfuzdur. Bu hifz, velinin günah ve hatada isrardan korunma halidir. Bunu, su olay güzel anlatir. "Veli zina yapar mi?" diye Cüneyd'e sorarlar, o da, bir süre murakabeye dalar ve su cevabi verir, "ve kâne emrullahi kaderan makdûrâ". Yani Allah takdir etmisse yapar. Zira veli, nebi degildir. Hz. Yusuf (as)'un peygamber olmadan önce, "eger Rabbisinin burhanini görmeseydi, Hz. Yusuf da O'nu (Züleyha'yi) arzu etmisti. Böylece biz, kötülügü ve fuhsu ondan çevirmek istedik.." (Yusuf/24) seklinde basindan geçen olay da, bu kapsam içinde yer alir.

    HIFZ-I AHDI'R-RUBUBIYYE VE'L-UBUDIYYE: Arapça olan bu ibare, Rablik ve kulluk sözünün korunmasi anlamina gelir. Olgun (kemal) lugu Rabbe, noksanligi kula vermek. Rablik-kulluk andlasmasinin korunmasini ifade eder. Kul, Allah ile olan andlasmasina uymadigi zaman, durumu dinden dönen (mürted) gibi olur.

    HIFZ-I ENFAS: Arapça, nefesleri korumak demektir. Kulun alip verdigi her solukta, Mevlasini unutmamasi, gaflete düsmemesidir. Naksîlikte "nefy ü isbât" dersinde, "La ilahe illallah" zikri çekilirken, bir nefes alip 21 defa bu güzel sözü (La ilahe illallah'i) kalben ardarda tekrarlamak, müridde, nefes'in kiymetini ve ne derece önemli oldugu bilincini uyandirmak içindir. Kulun her nefesi, eceline dogru attigi bir adimdir. Herkesin solugu sayilidir. Soluk çiktimi, bir daha geri dönmez. Tasavvufta, "zaman" bilinci derinlesince, "zamansizlik" denilen sonsuzluk bilincine ulasilir. Yani, aklin zamanliligi, kalbin (ruhun) zaman üstülügü durumuna dönüsür. Zaman'in üstünde bir "tek ân" vardir. Bu yüzden olgun sûfi; çok nefesi, Rabbanî renge döndürerek tek nefes haline çevirir ki, burada, ölmeden önce ölmenin (veya zamanda zamansizligi yakalamanin) çok ince bir sirri vardir, iyi düsünmek gerek!...

    HIFZ-I NISBET: Arapça, nisbetin, mensubiyetin korunmasi demektir. Haci Bektas-i Veli'nin Makalât'inda da, seyhe olan bey'at, bozup, ona sirt çeviren müride, "mürid-i mürted" dendigi kaydedilir. Seyh'e bagliliga "Hifz-i And", onu terketmeye "Nakz-i And" denir.

    HIFZU'L-AHD: Arapça, sözlesmeyi korumak anlaminda bir isim tamlamasi. Kulun, Allah'in kendisine çizdigi emir ve yasaklara riayet etmesi.

    HILM: Arapça, yumusak basli olmayi ifade eden bir kelime, eger "halm veya hulm" olarak bir baska kaliptan olursa, rüya görmek anlamina gelir. Öfke sirasinda kul, itidal ve sükûnetini koruyarak, gücü yetmesine ragmen, muhatabindan uzaklasabiliyorsa, bu özellige hilm denir. Allah da el-Halîm'dir, günah isleyen kulun cezasini hemen vermez. Belki hatasindan döner diye geciktirir.

    HIRKA: Arapça, bir kelime olup, Türkçe'mizde de kullanilmaktadir. Bez anlamindadir. Tarikat cihazlarindan biri de, hirkadir. Dervisler hirkayi, genellikle zikir sirasinda giyerler. Önü açik, yakasiz, genisçe, kolludur. Mevlevîlerde resmî giysidir. Mürid, seyhin'in huzuruna çikarken, mescide, meydana (semahaneye) girerken hirka giyer. Ancak Mevleviler, kural olarak, sema'ya baslamadan önce hirkayi çikarirlar. Eskiden dervisler, kazancinin helâl yoldan olduguna inandiklari kisilerden bez parçalari alirlar, bunlari birbirine dikip hirka yaparlardi. Buna, yamali anlaminda olmak üzere "murakka" (Bkz. murakka) denirdi. Zamanla, kültürümüzde bir zenginlik olarak, hirka ile ilgili çesitli atasözleri ve terimler tesekkül etmistir. Hirka giymenin, tarikata girmek gibi bir anlami vardir. Bu yüzden hirka, müride törenle giydirilir. Hirkanin çesitli renkleri olabilir. Sülûku bitirenler beyaz hirka giyerler.

    Güncide durur hirkamiz altinda künûzat
    Dervisleriz, gerçi nazarda fukarayiz.
    Ziya Pasa

    HIRKA ALTINDA ER YATAR VEYA HIRKA ALTINDA SULTAN : Zenginler, süslü elbiseler altinda dünyaligin kulu iken; dervisler, kaba saba hirka içinde, süse görünüse aldanmayan, ona tapmayan bir sultandir. Dünyaya önem verenin taptigi sey, dünya; Allah'a önem verenin taptigi varlik ise, Allah'tir. Dervis görünüste (distan) yoksul, içten (özde) ise nefsine ferman okuyan, hükmünü geçiren bir sultandir. Mevlânâ, Mesnevi'nin Dibacesinde dervisleri överken, onlari" hirka altinda sultan" (Mesnevî Serhi, l, 5) seklinde tanimlar.

    HIRKA ALTINDAN ÂLEMI SEYRETMEK : Dervis, görünüste hiç bir seye karismaz gibi görünürse de, o, sürekli olarak, hadiselerin ve nesnelerin, nedeni, niçini pesinde ibret almakla mesguldür. Varolusa çok yönlü olarak katilis halindedir. Olaylari dogru degerlendirmek; olaylarin içinde bogulmamak ve disaridan genis bir perspektifle bakmakla mümkündür. Bunu söye açiklamak isteriz. Hz. Peygamber (s) vefat ettiginde, Hz. Ömer (r), olayin içinde bogulup degerlendiremeyerek "her kim, Hz. Peygamber (s) öldü derse, boynunu uçururum" derken, ayni olaya daha genis bir açidan bakan, olayda bogulmayan Hz. Ebu Bekir (r), Kur'an'dan âyet okuyarak, Hz. Peygamberin (s) ölümlü, Allah'in ise ölümsüz oldugunu söylemis ve isabet etmistir.

    HIRKA GIYDIRMEK : Genellikle çesitli tarikatlarda, birine seyhlik, halifelik vermek anlaminda kullanilir. Veya tarikata giris asamasinda basarili olan müride, törenle bir hirka giydirilerek yola kabul edilir. Bu durumdaki kisi, artik aslî üyedir.

    HIRKA-I ALI: Silsilesi, Hz. Ali (r)'de sonuçlanan tarikatlarda, müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirka ile beraber taca "Hirka-i Ali" denir.

    HIRKA-I BERENDÂZ: Farsça olan bu kelime hirka atmak anlamindadir. Sema sirasinda, müridin, vecd galebesi sonucu, sirtindaki hirkayi atmasi, sembolik olarak varliktan soyulmasini ifade eder. Buna "tarh-i hirka" veya "remy-i hirka" denir.

    Pâbürehne hirka berendaz olan bir mevlevi
    Kubbe-i çarh-i teveccüd üzre bir Anka olur.
    Tâhirül-Mevlevî

    HIRKA-I EBU SAID EL-HUDRÎ: Silsilesi Ebu Sa'id el-Hudrî'de sonuçlanan tarikatlarda, müridin, irâdesine girdigi seyhin eliyle giydigi hirka veya, hirka ile taca denir.

    HIRKA-I ENES: Silsilesi Enes b. Mâlik'de biten tarikatlarda, müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirka ile taca denir. Hirka-i Enes, iki yönden taninmistir: 1. Ibn Sîrîn, 2. Hasan-i Basrî vasitasiyla. Hirka uygulamasi, istihsan ile örf haline gelmistir. Hirka bu sekilde, emirle degil teberrükle sabittir.

    HIRKA-I FAKR U FENA: Arapça, yoksulluk ve yokluk hirkasi demektir. Dervis hirkasi.

    Dervislik dedikleri hirka ile taç degil
    Gönlün dervis eyleyen hirkaya muhtaç degil.
    Yunus Emre
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 14 ::..
    HIRKA-I FARUK: Faruk'un hirkasi anlaminda Arapça bir tamlama. Silsilesi Hz. Ömer (ra)'de sonuçlanan tarikatlarda, müridin, irâdesine girdigi mürsidden giydigi seye denir. Bu hirka üç yönden taninmistir: 1. Üveys el-Karanî, 2. Ebu Müslim el-Havlânî, 3. Ebu Sa'id el-Hudrî.
    HIRKA-I HEZARPÂRE: Farsça, bin parçali hirka demektir. Melâmat (kinama) yolunu tutanlarin (dervislerin) giydigi hirkaya denir. Çok sayida parçalarin dikilmesiyle yapildigi için, bin parçadan yapilma hirka denmistir. Bu hirka, söhret degil, zühd geregi idi.
    HIRKA-I HUZEYFE: Arapça, Huzeyfe'nin hirkasi demektir. Hasan-i Basrî yoluyla taninan ve silsilesi, sahabeden Huzeyfe'de sonuçlanan tarikatlarda, müride, baglandigi mürsidlerce giydirilen taç ile hirkaya veya hirkaya denir.
    HIRKA-I IRADET: Arapça isteme hirkasi demektir. Bu hirkayi giyen tâlib, artik mürid olmustur. Bu hirkalar çesitlidir: a) Resm hirkasi: Mevlevîlerin önü açik, ayaklara kadar uzun, kollar giyilmezse dizlerden asagiya kadar uzanir, giyilirse diz kapaklarini biraz asar, çok genis kollu, yakasiz hirka. Bu hirka, Selçuklularda ulemanin tören giysisi idi. b) Sokak hirkasi: Önü açik, genisçe, kollari, yandan dört parmak kadar uzun yakasiz hirkadir.
    HIRKA-I MURAKKA'A : Arapça, yamali hirka demektir. Melamet (kinanma) yolunu seçen dervislerin, çok sayida parçadan dikilmis hirkasina denir. (Ayr. bkz. Hirka-i hezarpare).
     HIRKA-I OSMAN: Arapça, Osman'in hirkasi demektir. Silsilesi Hz. Osman (r)'a dayanan tarikatlarda, müridin iradesiyle baglandigi mürsidden giydigi hirka.
    HIRKA-I RESMINE: Farsça, yün hirka demektir. Bir tarikat hirkasi.
     HIRKA-I SA'ADET: Arapça, mutluluk hirkasi demektir. Hz. Rasulullah'in (s) Topkapi Sarayi'nda, gümüs sandik içinde korunan hirkasina denir. Ashabdan, Ka'b Ibn Züheyr (r) bir kaside tertipler ve bunu Hz. Rasûlullah (s.)'in huzurunda okur. Allah'in Rasulü (s) bunu begenir ve sirtinda bulunan hirkayi, Ka'b (ra)'a hediye eder. Misir'i fethedince, bu hirkayi Mekke Serifi, mübarek emânetler arasinda Yavuz Sultan Selim'e hediye eder. Padisahlar çogunlukla, her Ramazan'in onbesinde Topkapi Sarayi'na alay (merasim bölügü) ile gider, hirkayi ziyaret ederlerdi. Hirka-i Saadet Dairesi'nde, geceli gündüzlü kesintisiz olarak Kur'an-i Kerim okunurdu. Bu âdet Osmanli Devleti yikilincaya kadar devam etmistir. Günümüzde mesai saatlerinde bu adet sürdürülmektedir. Hirka-i Saadet Dairesi Yavuz Sultan Selim tarafindan yaptirilmistir.
    HIRKA-I SELMAN: Arapça, Selman'in hirkasi demektir. Silsilesi Selman-i Farisî (r)'de biten tarikatlarda müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirkayla birlikte taca denir. Naksîlikte Bekrî (Siddikî) silsilenin ikinci halkasi Selman-i Farisî'dir. Selman-i Farisî'den önceki 1. halka ise Hz. Ebu Bekir (r)'dir.
    HIRKA-I SIDDÎK: Arapça, Siddik'in hirkasi demektir. Silsilesi Hz. Ebu Bekir es-Siddik (ra)'la biten tarikatlarda müridin, irâdesine girdigi seyhin elinden giydigi hirka veya hirkayla birlikte taca denir. Naksîlik Hz. Ebu Bekir (ra)'den gelen bir silsileye sahiptir.
     HIRKA-I SUFIYYE: Arapça, sûfiyye hirkasi demektir. Müridin, iradesine girdigi seyhin elinden giydigi sey (seyler) için kullanilan bir tabirdir. Bu, hirka veya taç gibi bir alâmet olurdu. Hirka giymek, tarikata girisi, mürsidle irtibati saglamayi ifade eder. Sahabe ve tabiin arasinda hirka giydirmek (Ilbâs-i hirka) gibi bir durum yoktur. Yani emirle degil, örf ile, teberrük yolu ile sabittir. Bununla birlikte, Hz. Rasulullâh (s)'in Ka'b Ibn Züheyr (ra)'e yazdigi kasideden memnun kalarak hirkasini vermesi, Sa'd kabilesi esirleri arasinda bulunan süt kardesi Seyma (ra)'ya ikram olmak üzere, hirkasini yere serip, üzerine onu oturtmasi gibi keyfiyetleri de nazar-i dikkatten uzak tutmamak gerek. Sûfiyye arasinda taninmis hirkalar 8 çesittir. 1. Hirka-i Siddik, 2. Hirka-i Ömer, 3. Hirka-i Osman, 4. Hirka-i Ali, 5. Hirka-i Enes, 6. Hirka-i Huzeyfe, 7. Hirka-i Selman, 8. Hirka-i Ebu Said el-Hudrî. Bu hirkalar da çesitli yollarla taninmistir: 1. Hirka-i Siddik: a) Süleymanu'l-Hayr yoluyla, b) Ebu Bekr el-Ehvazî yoluyla c) Habib-i Kureysî yoluyla. Ebu Bekr-i Ehvazî'ye olan isnadin rüya yoluyla sabit (emr-i menâmî) oldugu, isnad-i hakiki seklinde ortaya çikmadigi kaydedilir.Vefaiyye ve Senekiyye tarikatinin hirkasi budur. Habib-i Kureysî ise, maruf degildir. 2. Hirka-i Faruk: a) Üveys el-Karanî yoluyla b) Ebu Müslim el-Havlanî yoluyla c) Ebu Sa'id el-Hudrî yoluyla. 3. Hirka-i Osman: Bu hirkanin kesik (gelis yolunun munkati) oldugu kaydedilir. 4. Hirka-i Ali: a) Hz. Hasan, b) Hz. Hüseyin c) Kümeyi b. Ziyad, d) Üveys el-Karanî, e) Hasan-i Basrî, Hasan-i Basrî'nin, Hz. Ali (r)'den rivayetinin, muhtelefün fih oldugu kaydedilir. 5. Hirka-i Enes: a) Ibn Sirin b) Hasan-i Basrî 6. Hirka-i Selman-i Farisî: Bu, hirka-i Hz. Ebu Bekir (r) içinde sayilir. 7. Hirka-i Ebu Huzeyfe: Hasan-i Basrî yoluyla. 8. Hirka-i Ebu Sâ'id el-Hudrî: Bu da, hirka-i Hz. Ömer (r)'e dâhildir. Rivayete göre, Mevlevî hirkasinin önceleri önü kapali iken, sonradan, bir sûfinin kabz'a girdiginde ferahlamak için önünü yirtmasiyla, "ferecî" adi verilen önü açik olan bu hirka yayginlasmistir. Taç ve hirkanin bir takim adabi vardir. Sirf taç ve hirka giymek, bir sey ifade etmez, onun hakkini vermek gerek... Bunun için Yunus Emre söyle der: Dervislik olaydi taç ile hirka Ben dahi alirdim otuza kirka. Ankaravî hirkadan maksadin; kalpteki Ilâhî ask atesinin oldugunu kaydeder. Muhyiddin Ibn Arabî, seyr ü sülük (manevî olgunlasma yolu) da dört soyut ölümden bahseder, bunlari kozmik renkleriyle söyle siralar. 1. Mevt-i ebyaz (beyaz ölüm): Açlik, 2. Mevt-i esved (siyah ölüm): Insanlarin eza ve cefâsina katlanmak, 3. Mevt-i ahmer (kirmizi ölüm): Nefse karsi koymak, 4. Mevt-i ahdar (yesil ölüm): Hirka giymek.
     HIRKA-I TARIKAT: Arapça, tarikat hirkasi demektir. Tarikatta olgunluk makamlarini elde eden kisilere, seyhleri tarafindan "icazetname", "hilâfetnâme" (diploma) verilirdi, icazet verme islemi sirasinda, müride, törenle hirka ve taç giydirildigi için, buna "ilbâs-i hirka" (hirka giydirme) denir, hirka almaya da "lübs-i hirka" (hirka giyme) tâbir olunurdu.
    HIRKA-I TEBERRÜK: Teberrük, manevî bereket demektir. Bir mürid, bir seyhten yetisir hilâfetle icazet alir, hirka giyer. Daha sonra hilâfet alan bu mürid, bir baska seyhten, manevî baglilik saglamak üzere hirka giyer. Iste buna hirka-i teberrük denir. Bir tarikata giren yetismemis kisi de, manevî bereket olmak üzere hirka giyebilir.
     HIRKA-I TEVBE: Arapça, tevbe hirkasi demektir. Günahdan tevbeye karar vermis, hazirlik asamasindaki dervis (tâlib) lerin giydigi hirkaya "hirka-i tevbe" denir.
    HIRKA-PUS: Farsça, hirka giyen demektir. Dervisler, hirka giydikleri için "hirka-pus" diye de anilirlar. Simdi seccade-i mânâda, benim, mürsid-i kül Hirka pûsân-i beyan benden alir feyz-i kelâm. Nef'i.
    HIRS: Arapça, hirsli, tamahkâr olmak, bir seye çok düskün olmak anlaminda bir kelime. Bir seye sahip olmak üzere, insanin tüm gücü ile çaba göstermesi
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 15 ::..
    HIZIR: Arapça, yesil demektir. Hz. Musa (s) zamaninda yasamis, veli mi, peygamber mi oldugu konusunda anlasmazlik bulunan bir mübarek zât. Oturdugu yerdeki sararmis otlar, kalkinca yeserdigi için, kendisine Hizir (yesil) dendigi kaydedilir. Âb-i hayat denilen ebedîlik suyunu, Hz. ilyas (a) ile bulup içtigi için, her ikisinin kiyamet gününe kadar bir tür dirilikle yasadigina inanilir. Tasavvufta bast haline Hizir, kabz haline ilyas denir. Zamanin kutbuna "Hizir-i Vakt" adi verilir.

    HIZIR UGRAMIS : Tükenmek bilmeyen yiyecek, içecek, para vs. gibi nesneler için "Hizir ugramis" tabiri kullanilir.

    HIZIR GIBI YETISMEK : ihtiyaç sahibine tam zamaninda yetisip, yardim eden için bu söz kullanilir. "Kul bunalmayinca Hizir yetismez" tabiri de, Hizir'in genellikle darda kalanlara yardima kostugunu ifâde eder.

    HIZIRIYYE: Hz. Hizir (a)'a dayandirilan bir tasavvuf okulu.

    HIZIRIYYE: Fas'da, Ibnu'd-Debbâg (ö. 1717) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    HICÂB: Arapça, perde, engel demektir, istenen ile isteyen arasina giren engele hicâb denir. Insan, hicâbla, Allah'a yakinliktan perdelenir. Bu, ya nurânî (aydinlik), ya da zulmânî (karanlik) olur. Nurânî olan ruhun nuru iken, zulmânî de, cismin zulmeti (karanligi)dir. Nefs, akil, sir, ruh, hafi gibi müdriklerin her birinin, kendine göre hicabi vardir. Nefsin perdeleri, sehvetler, lezzet ve lehviyyat; kalbin hicabi, Hak'dan gayrisini düsünmek; aklin hicabi, makûl mânâlara saplanip kalmak; hafi'nin hicabi azamet ve kibriya'dir. Vâsil kisi (olgun insan)'nin, bunlara iltifati yoktur. Kettanî, sevabi görmek de hicabi görmek de: bir tür hicâbtir, der. Sevap görmek, kulun yaptigi ibadetine karsilik beklemesi seklinde açiklanir. Kalbe yerlesen ve orada hakikatlerin tecellisine engel olan suretlere, maddî izlere de, hicâb denir.

    HICABU'L-IZZE, HICÂBÛL-CELÂL: Allah'in zati idrak olunamaz.
    O'nun zâti, ululuk perdesi (hicâbu'l-izze) ile örtülüdür. Mal, can, vatan sevgisi ve sehvet düskünlügü de hicaptir.

    HICAZ: Arapça, kusak, bele baglanan ip, ayiran anlaminda bir kelimedir. Suudi Arabistan'in batisinda, cografî planda ArapYarimadasi'ni Kuzeyden Güneye siradaglar halinde inerek ayiran bir dag silsilesi vardir. Bu konumu nedeniyle, bölgeye, Hicaz (ayrilan) adi verilmistir. Tasavvufta Mekke olarak degerlendirilir.
    Zira hac ve umre ibadetlerindeki, ihram uygulamasi, sehvet ve lezzetlere engel teskil eder. Bazi büyükler, bu mübarek beldede mücavir olarak kalmayi seçmis, kendilerini oraya vakfetmislerdir. Zira Allah, oradaki bazi bölgeleri serefli ve faziletli kilmistir. Zemahserî, sürekli Mekke'de kaldigi için, kendisine "carullah" (Allah'in komsusu)' denmistir.

    HICRAN: Arapça, ayrilik demektir. Iç ve dis açisindan Allah'tan gayrisina meyletme haline hicran denir.

    HICRET: Arapça, ayrilik demektir. Beden ülkesini terkedip, ruhlar âlemine göçü anlatan bir terim. Yerilen huylari terkedip, övülen huylari elde etmek de, "hicret" olarak tanimlanir.

    HIDAYET: Arapça, irsad etmek, dogru yolu göstermek anlaminda bir masdar. Hedefe ulastiran yolu gösterme, ona varan yolu tutma.

    HIKD: Arapça, kin demektir, insanlar hakkinda, kalpte beslenen ve düsmanliktan kaynaklanan su-i zan, intikam alma duygusu.

    HIKMET: Arapça, hikmet; felsefe, adalet, ilim, hilim, Peygamberlik, Kur'an-i Kerim, incil, veciz söz anlamlarinda kullanilan bir kelime. Amel ve bilgi bütünlesmesinden meydana gelen ilim. Insan'in, gücü oraninda, dis âlemdeki (afâktaki) nesnelerin hakikatim oldugu gibi bilip, ona göre hareket etmesinden bahseden ilme, hikmet denir. Bu ilim, tabiî, riyazî ve ilâhî olmak üzere üçe ayrilir. Söz ve davranistaki isabet, olani oldugu gibi bilmek de, hikmet olarak degerlendirilir. Hikmet, Allah'in bir ordusu olup, onunla, veli kullarinin kalplerini güçlendirir. Türk tasavvuf geleneginde, tasavvufî siirlere hikmet denir. Ahmed Yesevî'nin "Divan-i Hikmef'i gibi. "Kime hikmet verildi ise, ona çok hayir bahsedilmistir" (Bakara/269).

    HIKEMIYYE: Seyh Muhammed b. Ebi Bekr el-Hikemî tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup, Kadiriyye'nin kollarmdandir.

    HIKMET-I CÂMI'A: Arapça, toplayici hikmet demektir. Hakki bilmek, onunla amel etmek; bâtili taniyip ondan uzaklasmak. Hz. Peygamber (s), bunu söyle ifade eder: "Ey Allah'im bize hakk'i hak olarak göster, ona uymayi nasib et. Bâtili bâtil göster, ondan uzaklasmaya muvaffak kil". "Ey Allah'im bize esyanin hakikatini göster." Amin.

    HIKMET-I MANTUKUN BIH: Arapça, anlatilan hikmet demektir. Anlatilan hikmetler; Seriat, tarikat hakkindaki bilgilerdir.

    HIKMET-I MEÇHULE: Arapça, bilinmeyen hikmet demektir. Çocukken ölenlerin durumu, ebedî cehennem azabi gibi, mahiyetini anlamaktan uzak oldugumuz, sadece inandigimiz veya inanmamiz gereken hikmetlere "hikmet-i meçhule" denir.

    HIKMET-I MESKÛTUN ANHA: Arapça, anlatilamayan hikmet demektir. Rüsum âlimlerinin ve avam tabakasinin anlayamadigi hakikat sirlari. Bu konuya su hadis örnek getirilir: Peygamber Efendimiz (s), bir gün ashabiyla Medine sokaklarindan geçerken önüne bir kadin çikarak, yemin ile bahçesine davet eder. Hz. Peygamber (s), ashabiyle birlikte bu davete icabet eder. Görür ki, kadincagizin çocuklari, alevli bir ates etrafinda oynuyorlar. Kadin, Hz. Peygamber (s.)'e "Ya Rasulallah Allah mi kullarina daha merhametli, yoksa ben mi çocuklarima daha merhametliyim?" diye sorar. Hz. Peygamber (s)'e "Allah daha merhametlidir. Çünkü erhamürrâhimin (aciyanlarin en aciyani) dir." karsiligini verir. Kadin bunun üzerine "çocuklarimi ben, hiç su âtese atmayi ister miyim?" sorusunu yöneltir. Hz. Peygamber (s) "hayir" karsiligini verir. Bunun üzerine kadin "öyleyse kullarina daha çok aciyan Allah, kullarini atese nasil atar?" deyince, Hz. Rasulullah (s) gözlerinden yaslar dökerek "bana böyle vahyolundu" cevabini verir. iste bu tür ince sirlar, herkese anlatilmaz. Zira dinleyen anlamaz ve bunun sonucu olarak da sapitir.

    HIKMETINDEN SUAL OLUNMAZ : Allah hiçbir seyi bosa yaratmamistir (Al-i Imran/191). Yarattigi herseyin bir hikmeti vardir. Bu, herseyin hikmetinin anlasilmayacagini, bilinemeyecegini, bu yüzden de ona, "hikmeti nedir?" diye soru sorulamayacagini belirten bir atazözüdür. "... Yaptigindan sorulmaz..." Enbiya/23.

    HILAFET: Arapça, halifelik, imamet, emirlik gibi anlamlari bulunan bir kelime, islâm devletlerinin yöneticilerine halife denirdi. Taftazanî'ye göre hilafet; Hz. Peygamber (s)'den halef olarak, din ve dünya islerindeki genel baskanliga denir. Tarikatlarin hemen hemen hepsinde, seyhlik makamina hilâfet denilir. Insan-i Kâmil'e, Allah'in esma ve sifatlarini ortaya çikardigi için, halife denilir. Allah'in ruhundan bir soluk oldugu için, her insan bilkuvve halifedir. insanin bir kul olarak, bunu bilfiil ortaya çikarmasi gerekir. Emanet sadece insanda oldugu için, Allah'in 99 ismini ortaya çikarabilire kabiliyeti, varliklar âleminde sadece insana verilmistir. Iki türlü hilâfetten bahsedilir.

    1 . Hilâfet-i Kübra : Bu zahiri dünyanin reisligini ifade eder.
    2. Hilâfet-i Sugra : Batînî âlemin reisligini gösterir.

    Yine ikinci bir hilâfet-i kübra, hilâfet-i sugra ayirimi vardir ki, ilki, tarikatta kol olusturabilme yetkisine sahipligi ifade ederken, ikincisi, bulundugu tasavvuf okulunun dairesi içinde görev yapar.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 16 ::..
    HILÂFETNÂME: Tasavvuf okulunu usulünce bitirmeyi basararak, irsad (uyarma, dogruyu göstermek) kabiliyetini elde eden kisiye, mürsidlik yapabilirligini göstermek üzere, seyh tarafindan bir belge verilirdi ki, buna, hilafetname veya icazetname denirdi. Eskiden, icazet verme isi yoktu. Ancak, zamanla müteseyyih denen sahte seyhler çogalinca, bu usûle basvuruldu. Ancak bu yolun sahtecileri, varlolmaya ne yazik ki, devam etmislerdir.

    HILALIYYE: Seyh Muhammed Hilâlü'r-Rûhü'l-Hemedâniyyü's-Sâfiî (ö. 1147/1734) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup, Kadiriyye'nin kollarindandir.

    HIL'AT: Arapça, hediye olarak verilen elbise demektir. Tam olarak kaftan anlamina gelir. Padisahlar ve vüzera tarafindan giydirilen seref elbisesine de hil'at denir. Tasavvufta, ilâhî lütuf veya Allah'in sâlik'e olan bagisini ifade eder.

    HIL'AT-I UBUDIYYET: Arapça, kulluk giysisi demektir. Allah'in kuluna yaptigi en büyük ihsani, ona kulluk elbisesi giydirmesidir.

    HILLET: Arapça, dostluk demektir. Kulun kendi sifatlarini terkedip, Hakk'in sifatlariyla süslenmesi. Tasavvufta hillet sembolü, Hz. ibrahim'dir. Bu yüzden ona, ibrahim Halilullah denir.

    HIMMET: Arapça, azim, enerji, istek, arzu, meyi, sevk gibi anlamlari olan bir kelime. Bir olgunluk hali veya kulun bir seyi elde etmek üzere kalbinin bütün gücüyle Hakk'a yönelmesi. Allah'in icabeti sonucu vuku bulur; tesir Allah'tandir, kul ise duaci olarak vasitadir, yoksa kul hiçbir zaman Allah (c) olamaz. Velilerin bu anlam çerçevesi içerisinde sekillenen gücü, Arapça su atasözüyle anlatilir: Himmetü'r-ricâl takla'u'l-cibâl (Allah adamlarinin himmeti, daglari yerinden oynatir).
    Sülük ile ilgili derecelerin ilkine himmetu'l-ifaka, ikincisine de himmetu'l-enefe denir. Ilki sâliki, geçici (fani) olanlari terkedip, sürekli (bakî) olani istemeye yönlendirir, ikincisi amele karsi sevap istemeye sevkeder ki, bu durumda sâlik, Hakk'a, ihsan üzere ibâdet eder. Yine o, yaklasmayi taleb etmek için Hakk'a teveccühden geri kalmaz.

    Dem-i Mesih'den etsen recâ-yi himmet der,
    Bu deyr-i köhnede biz de duaya muhtaciz.
    Koca Ragib Pasa

    HIMMETIYYE: Himmet Efendi (ö. 1095/1684)'nin kurdugu bir tasavvuf okulu olup, Bayramiyye'nin kollarmdandir.

    HIMMETU ERBÂBI'L-HIMEMI'L-ÂLIYE: Arapça, yüce himmetlere sahip olanlarin himmeti
    anlaminda, zincirleme bir isim tamlamasi. Sulukta üçüncü derecenin himmetidir. Bu derecede, sadece Hakk'a baglanilir, O'nun gayrisine iltifat edilmez. Buradaki sâlik, hallere, makamlara, isimler ve sifatlarda duraksayip kalmaya razi olmaz; onun hedefi zâtin aynindan baskasi degildir.

    HIMMETU'L-ENEFE: Arapça, keskin himmet demektir. Sulukta ikinci derece budur. Bu, enefe sahibini amel karsiligi ecir istegine götürür. Öyle ki, sonunda, kalbine Allah'in sevap olarak vâdettigi seyin beklentisi, mesguliyet olarak gelir. Hakk'i müsahededen geri durmaz. Allah'a ihsan üzere ibadet eder. Allah'a yaklasmayi istemeye devam eder.

    HIMMETU'L-IFÂKA: Arapça, bolluk ve iyilik himmeti demektir. Sülük (manevî tekamül egitim; yolun) da, himmet derecelerinin ilki olup, bu derecede olan sâlik, faniyi terkeder, bakiye talib olur.

    HINDIYYE: Kâdiriyye'nin kollarindan biri.

    HIS : Arapça bir seyi iyice bilmek, yakîni elde etmek, demektir. Nefsin sifatindan ortaya çikan sekil. Amr el-Mekkî söyle der: "Bir kimse, vecd galebeleri sirasinda bir sey hissetmedim derse, bu yanlistir. Zira o, hislerin yoklugunun, ancak hisle olacagini idrak edememistir."

    HITÂM: Arapça, birseye mühür basmak, birseyi tamamlayip, sonuçlandirmak anlaminda, bir masdar. Olgunluk ve yücelik derecelerinde, nihayete ulasmis kâmil insanin makamina, hitâm denir.

    HIZMET: Aslen Arapça olan bu kelime, Türkçe'mizde de ayni manada kullanilir. Tekkeye yeni giren, ilmin lezzetini tatmamis, hallerin nefesleriyle uyanmamis sâlikin durumu, hizmet olarak degerlendirilir. Himmet, hizmete baglidir: "Allah'a yardim ederseniz, O da size yardim eder." (Muhammed/7) âyetiyle, bu espiriye isaret olunur. Nefsini terbiye etmemis kisilerin, çogu zaman yaptigi hizmet, onun Allah (c) rizasina ulasmasina perde olur. Hizmet de putlasabilir.

    HIZMET DEGISTIRME : Mevlevî istilahidir. Mutfaga, 1001 hizmet günü baslangici olmak üzere, yeni bir mürid (can) gelince, orada hizmet degisikligi söz konusu olurdu, mesela ayakçilik yapan biri, yeni mürid geldiginde, bu görevini ona terkeder, kendisi baska bir hizmete verilirdi. Bir mürid, birden fazla hizmete kosabildigi gibi, çok sayida mürid bir hizmeti yerine getirebilirdi.

    HIZMET-I MERDAN: Farsça, erkeklerin hizmeti demektir. Müridlerin tümünün birlikte yapmak zorunda oldugu isler vardi ki, buna, "hizmet-i merdan" (erkeklerin hizmeti) denir. Müridlerin tek basina gördügü ise sadece, hizmet denirdi.

    HIZMETSIZ YOL ALINMAZ : Hizmetin, insani olgunlastiran bir yönü olduguna isaret eden, bir deyis.

    HIZMET TAMAM OLICAK : Mevlevîlikte, bir müridin 1001 gün süren hizmet çilesinin sona ermesi. Dis Meydanci bu duruma gelen müride, bir hafta önce "erenler, hizmetin tamam oldu" diye duyuruda bulunurdu.

    HIZMET TENNURESI : Mevlevî tennurelerinden birinin adi. Diger tennurenin adi "Semâ Tennuresi" idi. Sema tennuresi, hizmet tennuresinden daha uzun olur ve semâ esnasinda semsiye gibi açilirdi.

    HODBIN: Farsça, kendini iyi gören yani bencil anlaminda bir kelime. Kendini begenmek. Kibirin çesitli yönlerinden biridir. Yerilmis bir ahlaktir. Mukabili isar olup, merkeze kendini degil baskasini koymayi, kendinden önce, baskasini düsünmeyi ifâde eder.

    HORA GEÇMEK: "Horden" mastari Farsçada "yemek" anlaminda olup, "hor" kelimesi, bu masdardan türemistir. "Hora geçmek, bir seyin makbul oldugunu bildiren bir ifâdedir. "Hora geçirdik": Bir seyi yedik anlamina gelir.

    HORASAN ÇERAGI : Bektasî tabiri. Cem Ayinlerinde bir kandil veya mum yakilirdi. Ocakta yakilan bu kandil veya muma, Horasan Çeragi adi verilirdi. Diger mum ve kandiller, Horasan Çeragi'ndan alinan ates ile yakilirdi. Çeragcinin mumlari yakmak için kullandigi muma, "delil" denirdi.

    HORASAN ERLERI : Horasan, Melâmetîligin benimsenerek odaklastigi bir yer olarak taninmistir. Melâmet özelligini tasiyan kisiler, iste bu yüzden, Horasan bölgesinden olmasa bile, "Horasan Eri" diye anilir. On iki imamin sekizincisinin mezari, Horasan bölgesinde Tus'da oldugu için, imam Aliyyü'r-Riza b. Musa Kâzim'a, Sâh-i Horasan denir. Horasan erleri, Anadolu topraklarinin Islamlasmasinda önemli rol oynamislardir.

    HORASAN POSTU : Bektasî tabiridir. Meydanda, kible dogrultusunda, ocagin yanibasinda, kandilin tam altinda olmak üzere, yere serilmis siyah post. Bu post, Haci Bektas-i Veli makamidir. Dede baba bile, bu posta oturamazdi.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 17 ::..
    HOR BAKMAK : Küçük ve bayagi görmek. Dervis, âlemi Morlukla görecektir. Yani, kendi disinda herseyi, iyi ve güzel görecektir. Bir baska deyisle, dis âlemde iyi ve güzeli yakalayabilmelidir. Seyhin biri, dervisleriyle giderken bir kedi lesiyle karsilasirlar. Dervisler, les halindeki kedinin kokusundan tiksinir, kimisi yüzünü çevirir, kimisi yol ortasina atana kizar, Seyh ise "ne de güzel tüyleri varmis" der, geçer gider. Güzeli yakalayabilmek için, güzelligi önce içte gerçeklestirmek gerekir.

    HORI: Farsça, zillet, meskenet demektir. Alçakgönüllülük. "Kim tevazu ederse, Allah, onu yüceltir" (Hadis).

    HOS GÖRMEK : Her seyin iyi yanini görmek. "Esyada aslolan ibahattir" seklindeki kural, her seyin özü itibariyle, hakikati itibariyle güzel oldugunu gösterir. Maddedeki öz üzerine insa edilmis olumsuz nitelikleri asip, ardindaki hakikatin güzelligini yakalamak, tasavvuf! ruh egitiminde büyük önem arzeder. Allah'in Gaffar, Settar, Halim, Rauf, Rahim, Afüv, Gafur sifatlari, hosgörme ekseni etrafinda hâlelenen ince bir espiriyi içerirler. Hos görmeyi ahlak edinenlerde, Allah'in bu saydigimiz ahlâki tecellî etmis olur.

    Elif üstün ötürü, pazar eyle götürü.
    Yaradilani hosgör, Yaradandan ötürü.
    Yunus Emre

    HU : Arapça "O" anlaminda munfasil zamir olup, Ilâhî isimlerdendir, yani Allah'in güzel isimlerinden biridir. Allah'in zâtini ifade eden, mutlak gayb olan hüviyeti. Zikr, önceleri üç, yedi isimle icra edilirken, sonralari oniki isim ile yapilmistir. Bazi âlimler "Hû, Hû" diye zikir çekmeyi caiz görmemis ise de, Muhakkiklar ve Sufilerin arifleri, Allah lafzinin, O'nun ulûhiyyet mertebesine delâlet ettigi gibi, "Hû" lafzinin da "gaybet-i zât ve hüviyet-i batinî" ye delâlet edecegine hükmetmislerdir. "Hû" ile ilgili deyislerden bazisi sunlardir: Bir isin bittigini belirtmek için, "Ya Hû" veya "artik bu ise yâ Hû dedik" denir. Seyh Galib'in su beytinde, "ya Hû" bir isin bitmesi anlaminda kullanilir:

    Süzülüp o çesm-i âhû dedi zevk-i vasla ya Hû
    Bu degildi neyleyim, bu; yolum intizara düstü.
    Birisi çagirilirken "Ya Hû" veya "Komsu, Hû" denilir.
    Dervislik edeplerinden biri de, esine adiyla hitap etmek yerine "Hûcugum" veya "Yâ Hûcugum" inceligiyle seslenilir.
    Bazi gülbangler, gerçegin Allah katinda makbul oldugunu, onun niyaza layik oldugunu bildirmek üzere, "Gerçege Hû" sözüyle biter.
    Mevlâna çogu zikrini Allah veya Hû sözleriyle yaparmis:
    Hû derim,
    Her gece kudsiler üzerine gönülden Hû Hû derim.
    Mevlâna.
    Ey safa ehli sûfi, gönülden Allah Hû de
    Ey vefali âsik, candan Allah Hû de
    Mevlâna.
    Safha-i sadrindan dâim âsigim efkâri Hû
    Sâkirin sükrü Hû Allah'i zâkirin ezkâri Hû
    Ravza-i Hû'yu makam et ey Cemâl-i Halvetî
    Tâ vücûdun mülküne kesfola bu esrar-i Hû
    Cemâlî-i Halvetî

    HUB: Arapça, sevgi, su kabarcigi gibi anlamlari olan bir kelime. Allah'i sevmek, dünyayi sevmek, makam ve mevkiyi sevmek, hep bu kelime ile açiklanir.

    HUBNÂNIYYE: X. Yüzyilda ortaya çikmis bir Hulûliyye kolu. Allah'in kula hulul ettigine (girdigine) inanan görüs sahiplerine, "Hulûliyye" denir. Ehl-i Sünnet bu görüsü siddetle reddetmistir.

    HUBS: Arapça, herhangi birseyin kötü, çirkin ve bozuk olmasi anlaminda kullanilan bir masdar. Mekruh (çirkin) olan seylere, hubs denir. Âlem, vahdet-i vücûd telakkisine göre Hakk'in suretidir. Bu yönüyle âlem, temelde iyidir. "Esyada temel veya esas olan ibâhattir", seklindeki mecelle kuralinin bu espiriye dayandigi süphesizdir. Insan, iki sünnet üzere olup, iyiyi kötü vasitasiyla bilir. Insan habis (pis)'i tadarak bildigi halde, tayyib (iyi)'i tadmadan bilir. O, kötülügü tatmadan, kötü vasitasiyla iyiyi idrakle kendini mesgul eder. Kötünün, nefsinden uzak kalmasi durumu, "iyi" sonucunu verir. Iste bu yüzden, iyinin varligina delâlet eden kötünün, âlemden kalkmasi, sahih olmaz.

    HUCCETU'L-HAKK ALE'L-HALK: Arapça, Hakk'in halk üzerindeki delili anlamina bir ifade. Hakk'in halk üzerindeki delili, kâmil insandir: Hz. Adem (a) gibi. "Ey Adem (a)! onlarin isimlerini say" (Bakara/31) âyetinden "gizlemekte oldugumuz seyler" (Bakara/33) âyetine kadar, Hz. Adem (a)'in, melekler üzerine delil olusu bu konuda örnek gösterilir.

    HUCUB: Arapça, hicab kelimesinin çogulu olup, perdeler, engeller anlamina gelir. Kalpte Hakk'in tecellisine, engel teskil eden kevnî-sekil izlerine hucub denir.

    HUDA: Arapça, hidayete götürmek, dogru yolu göstermek, irsad etmek anlamlarini ifade eder. Matluba, hedefe ulastiran yol. Dört tür yol vardir: 1- Sâlik-i Sirf : Nefsin sifatlarindan tamamen kurtulamayanlar, seriat ve tarikati iyi bilseler bile mürsid olamazlar. Bunlar sâlik olma özelligini asamamistir. 2- Meczûb-i Sirf : Akil nurlari, ask atesi ile yanmis bu kisiler de, mürsid olamazlar. 3-Sâlik-meczûb : Bu gruptakiler sekr'den sahv'a gelemedigi ve temkine ulasamadigi için mürsid olamazlar. 4- Meczûb ve Sâlik : Cezbesi suluktan önce oldugu için, temkine ulasmis, mürsid olmaya layik kisilerdir.

    HUKK: Arapça, haklar demektir. Hakka nisbet edilen hersey hukuk, nefse nisbet edilen hersey de huzûzdur. Birinin oldugu yerde digeri yoktur. Bir görüse göre, nefsin hukuku, yasami ve devaminin bagli oldugu seydir. Hazlar ise, bunun üzerine ziyade olan seydir.

    HÜLLE: Arapça, yeni ve güzel elbise, kadin, silah, astarlik kumas anlaminda kullanilan bir kelime. Cennet elbisesi. Hz. Idris'in cennetliklere hülle diktigi söylenir.

    Pazarindan gül alirlar, satarlar
    Kokladiban cani cana katarlar
    Gerçekleri bir kil ile yederler
    Mü'minlere hülle donu biçilir.
    Kul Himmet

    HULUK : Arapça, huy, seciye, din ve adet gibi anlamlar içeren bir kelime olup çogulu ahlâk'tir. Üzerinde fazlaca düsünmeye gerek kalmadan, iyi davranislarin ortaya çikmasini saglayan meleke.

    HULUL: Arapça, içice girme anlaminda bir kelime. Allah'in bazi seylere veya kisilere girmesine hulul denir. Bu inanci tasiyana "Hûlûlî" inanç sistemine "Hulûliyye" denir.

    HULÛLIYYE: Allah'in bazi sifatlarinin insana hulul ettigine inanan ve bu halde iken haramlar helal imis gibi isleyen, sahte, Islâm disi tasavvuf erbabi.

    HUM: Farsça, fiçi, küp gibi anlamlara gelir. Durulan, beklenen yer. Hum-i ask!: Ask küpü. Yesevilerin tefe'ül ettikleri bir küp.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (H)
    ..:: 18 ::..
    HUMAR : Arapça, sarhosluk demektir. Vuslat makamindan kesiklik yolu ile degil, kahir yoluyla geri dönmek.

    HUM-HANE: Farsça, küp, sarap mahzeni, meyhane demektir. Ask duygularinin olustugu kalp âlemî, zahirî tecelliler âlemi. Tasavvufta Hum-hane gönül olarak degerlendirilir.

    HUM-I ASK: Farsça, ask sarabinin küpü demektir. Ask heyecani ile saskin çilgin, yorgun düsmüs asikin kalbi.

    HUM-I VÜCÛD: Varlik küpü. Bunun kirilmasi gerekir.

    HUMISTAN : Farsça, sarap mahzeni, meyhane demektir. Humhane ile esanlamlidir.

    HUMÛL : Arapça, ismi cismi bilinmemek, adsiz, nisansiz olmak anlamindadir. Söhretten kaçmak, zelil ve miskin görünmek.

    HURDE-I TARIKAT: Farsça, hurda, ezilmis, parçalanmis demektir. Mevlevi tabiridir. Tarikat ile ilgili ufak tefek malûmatlara "hurde-i tarikat" denir.

    HURIYYE: Kendilerinden geçtiklerinde cennet hurileriyle cinsi iliski kurduklarini ileri sürenler.

    HURKA : Arapça, yanmak demektir. Sâlikin ask atesiyle içinin yanmasi. Nar (ates) ile de yanilir, Nur (isik) ile de. Nur ile yananlarin, hem kendilerini, hem de etrafindakiler! aydinlattigi kaydedilir. "Tasavvuf bir hurka (yanma) idi, hirka haline geldi. "Yani tasavvuf bir yanma isiydi, zamanla sekil ve kiyafet haline dönüstü.

    HURSÎD : Farsça, günes demektir. Zat-i Ehadiyyet. Günes vahdete, ay kesrete isaret eder.

    HURUF: Arapça, kelime, dil, lehçe anlamlarina gelen "harf" kelimesinin çoguludur. Ayan-i sabiteden olan basit hakikatlere hurûf denir.

    HURUF-I ÂLIYAT: Arapça, yüce harfler demektir. Agacin çekirdekte gizli oldugu gibi Ilâhî, Zatî se'nler de, gayblerin gaybinde gizlenmistir.

    HURUFIYYE: Fadlullah Hurufî (800/1398) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Orta yoldan ayrilmistir.

    HUSREVÂN: Farsça, padisahlar demektir. Büyük veliler, evtâd ve ebdal, husrevan olarak anilirlar.

    HÛ SALA: Mevlevîlik tabiridir. Mukabeleye davet için yapilan çagiris "Hû Sala" seklindedir. Yemege davet de ayni çagriyla yapilirdi.

    HUSUS: Arapça, hususilik anlamindadir. Müminler içinde, Allah'in hakikat, hal ve makamlar tahsis ettigi kisilere, ehl-i husus denir. Husûsu'l-husus, halleri, makamlari geçmis, tevhid ve tecrid ehlidir. "Sonra Kitabi kullarimiz arasindan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi muktesid (orta giden) dir, kimi de Allah'in izniyle hayirlarda öne geçendir. Iste büyük lütuf budur." (Fatir/32) âyetindeki muktesidler ehl-i husus, sabiklar da ehl-i husûsu'l-husûs'tur.

    HUS DER DEM: Farsça her an uyanik olmak demektir. Naksî istilahidir. Sûfilere göre, her insanin solugu "ha" sesi seklinde vücûda girip çikar. Bu, "hâ-yi hüviyet" e isarettir. Bu bakimdan insanoglu, her nefesde istese de zikir çekmektedir, istemese de... Ancak, insan olayin farkinda olmadigindan, bu zikir sayilmaz. Tipki uykuda sayiklanan söz gibi bir fayda vermez. Zikir hali, her an Allah'i düsünen kimse için mevcuttur. Tasavvufi olgunluk egitimi, ihsan suurunu sagladigi için, bu durumda olan kisiler, her an uyaniktir.

    HUSU: Arapça, itaat etmek, boyun egmek, tevazu göstermek, korkmak gibi manalara gelir. Hakk'a boyun egmek. Kalbin, Hakk'in önünde hazir bulunmasina da, husu denmistir. Hasan-î Basrî husû'yu; "Kalpte, Allah korkusunun sürekli olarak bulunmasidir" diye ifade eder. Insanin kendini alçak gönüllü ve mütevazi kilmasina husu dendigi gibi, huzû'nun da ayni manaya geldigi kaydedilir. Namazdaki husû'nun, kulu felaha (kurtulusa) erdirdigi âyetle sabittir (Mü'minûn/1-2). Namazdaki husû'nun nasil olacagi su sekilde tanimlanmistir: Kulun, namazda, sag ve solundakini bilemeyecek derecede, kendini Rabbisine vermesi. Kuseyrî, Hakk'in heybetinin kalpte hissedilmesini, husu olarak degerlendirir.

    HUSYARI: Farsça, ayiklik demektir. Sâlikin sarhosluktan kurtulmasi.

    H UZU: Arapça, egilmek, tevazu göstermek demektir. Kulun, nefsini hakir görmesi. Zira, nefsin kibir sahibi olmasi, bir çesit sirktir. Huzû, husu ile es anlamli olarak kullanilir.

    HUZUR: Arapça, hazir olmak, gelmek demektir. Huzurun ziddi gâib olmaktir. Halktan gâib olan Hak ile, Hak'dan gâib olan da halk ile huzura erer. Kalbin, Hakk'in yaninda hazir bulunmasina huzûr-i kalb denir. Mevlevî tabiri olarak huzur, Konya'daki türbe ve merkezî tekkeye denir. Nurî söyle der: "Ben kaybolunca ortaya O çikar, ben ortaya çikinca O kaybolur."

    HUZURA GITMEK : Mevlevî tâbiridir. Mevlevîlige mensub müridin Konya'ya gidip, Hz. Mevlanâ'nin türbesini ziyaret etmesine, "huzura gitmek" denir.

    HUZUZ; Arapça, nasip, pay, saadet, sans, sansli anlamina gelen "hazz" kelimesinin çoguludur. Bundan, nefsin payi anlasilir. Nefsin arzu ve isteklerine huzûz denir. Hukukun oldugu yerde huzûz olmaz. Zira ikisi birbirinin ziddidir. Hakk'in isteklerine hukuk, nefsinkine huzûz denir. Hukuk, haller makamlar, marifetler, irâdeler, maksûd, muamelât ve ibâdetlerden ibarettir. Tayalisi er-Râzî söyle der: Haklarin ortaya çiktigi yerde hazlar (huzuz) kaybolur. Huzuz ortaya çikinca da hukuk kaybolur.

    HÜCRE-I DERVISANE: Bir veya iki kisinin kalabilecegi küçük oda. Hücre-i fakirane ifadesi de, ayni mânâda kullanilir. Tekke hücreleri, böyle küçük olurdu.

    HÜCRE GÜLBANGI : Mevlevî tâbiri. Hücreye girerken okunan gülbang. Söyledir: Inayet-i Yezdan, himmet-i merdân, mekin ü mekân ve safa-yi zemin ü zaman çerag-i rûsen, fahr-i dervisân, zuhûr-i iman, kanûn-i merdân, dem-i Hazret-i Mevlânâ, Hû diyelim Hû.

    HÜCRE KÜSADI : Farsça, küsad açmak demektir. Mevlevî tâbiridir. Hücreyi açmak demektir. Çilesini bitirip hücresine çikan dervis (can), üç gün hücrede halvette kalirdi. Üç gün sonra meydanci gelir, kapi ve perdesini açardi. Bu halvet müddetinin bittigini ve o müridin dergâh içinde gezebilecegini gösterirdi. Hücre açilmasi demek olan hücre küsâdi, buradan kalmistir.

    HÜCRE-NISÎN: Farsça, hücrede oturan demektir. Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte hücreye yerlesebilmek için, çile denilen 1001 günlük bir hizmet süresi gerekliydi. 1001 günlük hizmet bitince, mürid törenle hücreye çikar (yerlesir) di. Hücre-nisîn (hücrede kalanlar) ler her sabah namazindan sonra, murakabe yaparlar, ardindan toplanip beraberce zikir çekerlerdi. O bitince, hücrelerine gidip, evrâd-i serif ve zikirle mesgul olurlardi. Hücre-nisînler zorunluluk olmadikça, mesela ibâdet, ziyaret gibi bir vesile söz konusu olmadikça, tekkeden disari çikamaz, mutfakta 1001 hizmet gününün baslarinda bulunan yeni müridlerle, kalpten kalbe zulmanilik yansimasina engel olmak üzere, ihtilât etmezlerdi. Zaruret olmadikça, halk ile de ihtilât etmezler, ihtiyaçlarini pazarcilar vasitasiyla aldirirlardi.

    HÜCREYE ÇIKMAK : 1001 mutfak hizmeti çilesi biten dervis, o gün hamam töreni ile ayni gün, mebde-me'âd sirri olmak üzere saka (sucu) yerine oturtulurdu. Yine o gün, ikindiden sonra hücreye çikmadan önce, meydanci vasitasiyla, seyhin huzuruna çikarilir, Seyh tarafindan sikkesi tekrirlenirdi. O gün, ya Pazartesi'ye, da Cuma'ya tesadüf ettirilirdi. Yemekten sonra, meydan-i serif'de, resm (tören) ve tarikat gelenegi üzere, ihvanin cümlesiyle müsafaha eder, ondan sonra, Meydanci'nin beraberliginde hücresine gönderilirdi.

    HÜCUM: Arapça, ansizin hücum etmek üzerine saldirmak anlamina bir masdar. Nefs, nevadan uzaklasip, Hakk'a ragbet edip sehvetlere meyletmezse, yücelmeye muvaffak olur. Bu güçlü yönelis, hâlis olan nefsi, Allah'a yaklasma ve matlûbu isteme yolunda mesafe aldirir. Bu, bir tür nefis cihâdidir. Sâlik, nefsini derin bir denizde bulursa, orada yüzmeye baslar. Yahut korkunç bir sahraya düserse, ona dalar gider, yahut da bir atesle yüz yüze gelirse, hücumla ona karsi koyar. Hücuma yakin anlamda olmak üzere, galebe de kullanilir. Vaktin kuvvetiyle kalbe gelen seye, hücum denir.

    HÜDAFÜRUS: Gösteris yapan sofu.

    HÜNKAR: Hünk Farsça'da bahtli, sa'detli anlamina gelir. Hünk, ar ism-i faili ile birleserek hünkâr olmustur. Osmanli Padisahlarina hünkâr denirdi. Bu tâbir, ehlullahin büyükleri için de kullanilirdi. Mevlana Celâleddin-i Rumi'ye Molla Hünkâr denirdi.

    HÜRRIYET: Arapça, özgürlük demektir. Allah'tan baskasinin kulu ve kölesi olmamak. Bir baska deyisle, hatirin, Allah'tan gayrisine baglanmamasidir. Hürriyet çesitlidir: 1- Avam (halk) tabakasinin hürriyeti, sehvetin köleliginden uzaklasmak seklindedir. 2- Havassin hürriyeti, Hakk'in iradesinde, iradelerini fani kildiklari için, isteklerinin köleliginden kurtulmak olarak tecelli eder. 3- Havvassu'l-Havassin hürriyeti ise, nurlarin nurunun tecellisinde bogulmak üzere, eserler ve sekillerin esaretinden siyrilmak olarak tanimlanir. Cüneyd, hürriyeti, arifin son makami olarak degerlendirir. Bisr "Allah seni hür yaratti, öyleyse bu yaratilisini muhafaza et" der. Sâlik hürriyetini elde edince, Allah'a sadik bir kul olur, ona ihlasla taat eder. Allah'in kazasina sabirlidir. Verdigi rizktan hosnuttur.

    HÜSN: Arapça, güzellik demektir. Zâttaki kemaldir ki, sadece Hakk'da bulunur. Âlemdeki bütün güzellikler, O'nun güzelligindendir. Hüsn, ilâhî güzelliktir.

    HÜVIYYET: Bir seyin hakikati, mahiyeti. Bütün varliklara sirayet eden mutlak varlik. Agaç, kayitsiz sartsiz çekirdegin içinde bulundugu gibi, gayb alemindeki bütün hakikatleri ihtiva eden mutlak hakikat.

    HÜZÜN: Arapça, üzüntü demektir. Hüzn, sûfiyyenin hayat ve suluklarinda vasiflarindandir. Ayriliga düsen kalbin bulundugu kabz (tutukluk) haline, hüzün denir. Hüzn, kalbi incelterek sevinç ve neseyi istemekten men eder. Dekkâ, kulun senelerce alamadigi yolu, hüzn ile bir ayda alacagi kanaatindedir. Haberde söyle gelmistir: "Allahü Tealâ her hüzünlü kalbi sever." Sûfiyyeye göre hüzn, kulun hasenatinin artmasina vesiledir. Onun her ne zaman dünya ile ilgili keder ve hüznü artarsa, âhirette de sevabi artar. Yine Selef-i Salinin söyle der: "Her seyin bir zekâti vardir. Aklin zekâti, hüznün uzamasidir." Bir hadis-i serif'de Hz. Rasulullah (s) "Eger benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok aglardiniz." (Suyutî, Camiu's-Sagir, Ebuzer rivayet etmistir.) buyurmustur. Ayet: "Çok aglayiniz, az gülünüz".
     
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi