Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
  • S-Ş

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

     

    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 1 ::..
    SA'ADET: Arapça, mutluluk, bahtiyarlik anlamina gelen bir kelime. Ziddi sekavettir, bedbahtliktir. Ilâhî nimetlere, feyzlere ve tevfika ulasmak ve bu sekilde dünyada ve ahirette yüksek makamlara ermek demektir. Allah'a kulluk, saadet; isyan ise, sekavettir. Allah'in rizasina nail olmus kisiye, sa'îd, aksi durumdakine de sakî denir.

    SA'AK: Yildirim düsmesi, siddetli gürlemek, bayilip kendinden geçmek ve helak olmak gibi çesitli anlamlari olan Arapça bir kelimedir. Kur'an-i Kerimde, Hz. Musa'nin Tur-i Sina'daki bayilisi konusunda geçer: "Musa, tayin ettigimiz vakitte (Tur-i Sina'ya) gelip de, Rabbi onunla konusunca, 'Rabbim, bana (kendini) göster; Seni göreyim' dedi. (Rabbi) 'Sen, Beni asla göremezsin. Fakat su daga bak. Eger o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin! buyurdu. Rabbi o daga tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da baygin yere serildi. Kendine gelince dedi ki, 'Seni noksan sifatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben inananlarin ilkiyim" (Araf/143). Kâsânî, sa'aki, "Zât'a ait tecellî sebebiyle Hak'ta fani olmak" diye tarif eder. Sa'ak; bayilmak, aklin gitmesi ve fânî olmayi ifade eden bir terimdir. Bunun sebebi, hakikatlerin nurlarini mütâlâa etmektir. Sa'ak bir dehset hâlidir; sekr ise, sâdik bir kulun kalbine, Allah'in sirlarinin tecellî etmesinden kaynaklanir, bu da, müsahede hâlinde olur. Salik manevî makamlari kat ederken, Rabbânî nurlari müsahede etmekten dolayi kendinden geçer, buna sa'ak denir. Her halükârda, sa'ak, psikolojik olarak sufînin yasadigi, bir tür kendinden geçme hâlidir. Olay, bu yönüyle sübjektiftir. Iste bu sekilde sa'ak insana ve âleme zahir olan bütün tecellî nurlari ve ilahî tecellî piriltilarina denir. Bir görüse göre de, sa'ak, bir anda asigi yakip kül eden ask atesi veya kivilcimidir.

    SÂ'AT: Saat, simdi, zaman parçasi, kiyamet gibi manalari ihtiva eden Arapça bir kelime. Iki saat vardir. 1. Sâat-i kübrâ, 2. Sâat-i sugra. ilâhî hakikatin zuhuruna, sâat-i kübrâ (büyük saat) denir. Alemin her bir parçasinin, umumî saatle bir araya gelen, kendine has bir saati vardir ki, buna da, sâat-i sugrâ (küçük saat) denir. Büyük saate, kiyamet de denir.

    SABÂ: Arapça, fiil olarak, âsik olmak, özlemek, meyletmek; isim olarak, Sabâ rüzgari, seher rüzgari, ferahlatici rüzgâr demektir. Bu rüzgarin, gül ve çesitli çiçeklerin açmasini sagladigi, söylenir. Kâsânî'ye göre, ruhaniyete ait dogu cihetlerinden esen ve hayra vesile olan rahmanî nefhalar, rahmanî esintilerdir. Sabâ rüzgarinin, Ümmet-i Muhammed için müjdeci bir anlami vardir.

    SABAH MEYDANI: Mevlevî tâbiridir. Erbain çikarmis veya kapidan geçirilmis dervislerin sabahleyin toplandiklari yere, sabah meydani denir. Burada dervisler, "isrâk Namazi"nin vaktini (günes dogusundan kirk bes dakika sonra) istigfar, tefekkür ve Kur'ân okuyarak beklerlerdi. Ayni sey ikindi-aksam arasinda da yapilirdi. Sabah namazi kilindiktan ve ism-i Celâl okunduktan sonra, basta Seyh veya Asçi Dede, Sultan Veled Postu'na, dedeler de kidem sirasina göre, meydandaki postlara otururlardi. Herkes yerini aldiktan sonra, iç Meydancisi tarafindan baklava seklinde kesilmis ve kizartilmis birer lokmalik ekmek parçalari, bir tepsi içinde dolastirilir, ardindan birer sade kahve sunulurdu. Bundan sonra topluca murakabeye varilirdi. Murakabe, Seyh'in veya Asçi Dede'nin "Nasr (izâ câe nasrullahi ve'l-feth) suresini okumasiyla sona erer, ardindan su gülbank okunarak herkes hücresine çekilirdi: "Sabah-i serîf hayrola, hayirlar fethola, serler def ola, ashâb-i hayratin rûh-i revani handan u ve sad, kulûb-i âsikân küsâd, demler safâlar müzdâd, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sirr-i Sems, kerem-i Imâm Ali, hû diyelim hû".

    SABIK: Arapça, önceki, geçen, anlamina ism-i fail. Sabik, hallere sahib kisiye denir. Bu durumdaki kisi, Allah'in muradi karsisinda, kendi isteginden vazgeçmistir. Sâbik'in Allah'a heybet üzere ibadet ettigi, Rabbisini unutmadigi, belâlardan lezzet aldigi söylenir. Bu ise, sufînin halidir.

    SABIKA: Öne geçen, önceki manasinda, Arapça bir kelime. Kâsânî bu terimi söyle tarif eder: Kur'an-i Kerim'de "inananlara Rableri katinda yüksek makamlar bulundugunu müjdele" (Yunus/2) âyetinde isaret edilen ezelî inayete 'sabika' denir.

    SABÎHU'L-VECH: Arapça, parlak ve güzel yüzlü anlaminda bir tamlama. Kâsânî, Allah'in Cevvâd (çok cömert) ismine mazhar olan ve bunu kendinde gerçeklestiren kisiye, sabîhu'l-vech tâbirini kullanir. Camiu's-Sagîr'de bu konuda bir hadis zikrolonur: "Hayri, güzel yüzlülerden isteyiniz".

    SÂBIRIYYE: Hoca Alâeddin Ali Ahmed Sâbir (ö. 690/1291) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Çistiyye'nin kollarindan biridir.

    SABR: Birini bir seyden alikoymak, hapsetmek, tutmak, dayanmak, sabretmek vs. gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Basina gelen belalara, sikintilara dayanmaya sabir dendigi gibi, Allah'a ibâdette devam ve isyandan sürekli kaçmaya da sabir denir. Sabr, musibetle karsilasildiginda, ilk anda olur. Sabir için çesitli dereceler vardir: 1. Sonunda karsilasacagi nimetleri düsünerek belâlara sabir etmek. 2. Allah'in cezalandirmasindan korkarak, günaha girmekten kaçinmaya sabretmek, 3. Tâat ve ibâdette nefse gelen agirliga sabretmek. Kur'ân-i Kerim'de, kulun çesitli dayaniklilik testlerine tâbi tutuldugunu gösteren pek çok ayet olup onlardan biri sudur: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlik mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey! Hz. Muhammed a.s) Sen, sabredenleri müjdele" (Bakara/155). Sabrin mukabilinin cez, oldugu söylenir. Sabir konusunda çesitli atasözü ve deyimler vardir:
    Sabr-i cemîl : Yusuf Suresinde Hz. Yakub(a)'un, hüzün ve sikayetini kullara degil, sadece Allah'a yapmasi, insanlara sikâyetlenmemesi seklinde olan sabira, sabr-i cemîl, yani güzel sabir denir. Mutasavviflar, belânin Allah'tan geldigini, insanlara sizlanmanin, dertlenmenin, bir tür Allah'i sikâyet mânâsina gelebilecegini söylerler. Râdiye ve mardiyye mertebelerinde irâdesini Allah'in irâdesine teslim eden kulun, O'ndan gelen iyi, kötü her seyi "el-hayru fimahtârahullâh" (Hayir, Allah'in seçtigi seydedir) espirisiyle degerlendirmesi gerekir.
    Sabreden dervis muradina ermis : Burada dervis, hem fakir kimse, hem de sufî anlamina gelir. Her ikisi de sabrettiginde, sonunda mutlaka hedefe ulasacaklardir.
    Sabir aci, meyvesi tatlidir : Bu atasözü, sabrin sonunda, mutlaka iyilige kavusulacagina, ancak bunun için biraz sikinti çekilmesi gerektigine isaret vardir. Nitekim âdetullah da böyledir. Önce zorluk ve sikinti (usr) sonra, kolaylik ve iyilik (yüsr). insirah suresinde, bu husus, önemine binaen yinelenerek zikredilmistir: "Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylik vardir, Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylik vardir" (insirâh/4-5).
    Sabirla koruk helva olur, dut yapragi atlas : Bu söz de, korugun zamanla üzüm, dut yapraginin da kendisini yiyen ipek böceginin karninda ipek haline dönüsecegini bildirir.
    Sabirli ol da, molla desinler : Mollalik, uzun yillar agir bir egitim-ögretim sonucu elde edilir ve büyük bir sabir ister. Bu da sabirla okuyup ilim tahsil etmeyi ögütleyen bir atasözüdür.
    Sabrin sonu selâmettir : Bu söz, sabirla pek çok sikintidan kurtulmanin mümkün olacagini ifade eder.

    Sen adli zulüm sanma.
    Teslim ol oda yanma.
    Sabret sakin usanma.
    Mevlâ görelim n'eyler,
    N'eylerse güzel eyler.
    Deme su niçin söyle,
    Yerincedir ol öyle,
    Bak sonuna sabreyle,
    Mevlâ görelim n'eyler,
    N'eylerse güzel eyler.
    Erzurumlu Ibrahim Hakki

    Sabir, ferdin toplum hayatinda, uyum ve düzen açisindan büyük önem arzeder. Zira her güzel ahlâkin basi sabirdir. Önemine binâen sabirdan türetilmis çesitli anlatimlar, Kur'ân-i Kerim'de 103 yerde geçmektedir. Allah'in güzel isimlerinden biri de es-Sabûr'dur.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 2 ::..
    SABUHÎ: Sabahleyin yenilen veya içilen, erken sagilan süt, sabah içilen sarap gibi, anlamlan ihtiva eden Arapça bir kelime. Irakî, bu ifâdeyi sohbet anlaminda kullanir.

    Peymane-i hursîd ile her subh ederiz iys,
    Isa ile peymânekes-i bezm-i sabunuz.
    Ruhî

    SADA: Pas anlamina Arapça bir kelime. Nefsin kötülüklerinden meydana gelen karanlik ve maddî sekiller dolayisiyla, kalbin üzerinde olusan ince perdeye denir. Bu perde, hakikatlerin kabulüne ve tecellî nurlarinin alinmasina engel teskil eder. Kâsânî, bu kirliligin mahrumiyet derecesine ulasmasinda, "reyn" adini aldigini söyler.

    SADAKA: Arapça, Allah rizasi için ihtiyaç sahiplerine verilen seye sadaka denir. Kelime kök olarak sidk, dogruluk, dogru olmaktan türemistir. Sevap kazanma ümidiyle, fakire bir miktar aynî veya nakdî yardimda bulunma anlamiyla, dinî tarifi yapilir. Çogulu sadakât'tir. Kamus-i Osmanî'de su tarif yer alir: "Sidk ve ihlâs ile livechillâhi Teâlâ verilen para, sey ; mesûbâta sidk-i ragbeti izhar eyledigi için, o yoldaki atiyyeye sadaka denmistir." Velilerin alameti, çok cömert olmalaridir.

    SADÂKAT: Arapça, dogruluk, sidk demektir. Kalbin vefa, cefâ, verme (ata), vermeme (men') gibi, olumlu ve olumsuz her halde durumunu bozmamasi, ayni halde kalmasina sadâkat denir.

    SÂDE: Arapça, efendiler demektir. Seyyid kelimesinin çoguludur. Sevad-i âzamin yönetimini elinde tutanlara denir.

    SÂDIKIYYE: Rüknüddin Muhammed Mansûr es-Sâdik tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SA'DIYYE: Sa'düddin el-Cibâvî (ö. 736/1335) tarafindan kurulan ve Rifâiyye'nin Suriye kolu olan bir tasavvuf okulu.

    SADR: Arapça, gögüs anlamina gelen bir kelime. Ruh, kalbin bir mertebesi, Serh-i sadr: 1. Hz. Peygamber (s)'in gögsünün yarilmasi olayi, 2. Gönlünde, ilâhî marifet piriltilari zuhur eden sufînin durumu. Kalbin her türlü pislikten temizlenmesine, selâmet-i sadr denir. Burada pislikten kastedilen sey, Kur'ân ve Sünnete aykiri düsen, her türlü düsünce ve hâtiralardir.

    SADRIYYE: Sadreddin Konevî (ö. 672/1273) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Hâtimiyye'nin bir kolu.

    SAFA-SAFVET: Safa; safî olmak, bunaniksiz duru olmak; safvet ise bir seyin hâlisi, hayirlisi, iyisi anlaminda iki Arapça kelimedirler. Safa, nefsânî özelliklerden arinmayi ifâde eder. Kâsânî, safvet-i "gayrilik pisliginden arinmayi gerçeklestime" olarak tanimlar. Safânin üç mertebesinden bahsedilir: 1. Safâ-i Ilim: Bu safa, Hz. Peygamber (s)'in yolunda gidenin sülûkunu süsler, sâliki Hz. Peygamber (s)'in edebiyle edeblendirir, 2. Safâ-i Hal: Bu safa ile hakikat sahitleri görülür, münâcât lezzeti tadilir ve cismânî âlemden geçilir, 3. Safâ-i ittisal: Kulun kendinden fanî olarak, Hakk'i görmesidir ki, bu durumda olan kul, kendi sifat ve fiillerini, Allah'in sifat ve fiillerinde mahv ve ifna eder (yok eder).
    Cefâyi çekmeyen âsik, satanin kadrini bilmez. (Lâedrî)

    SAFÂ-I ZIHIN: Arapça, düsünce ariligi, tefekkür temizligi demektir. Cürcanî bunu, "nefsin, sikintisiz olarak gayeye ulasmayi saglayan kabiliyeti" seklinde tanimlar. Riyazet ve mücâhede ile saflasan zihin, bir takim ulvî ve manevî gerçekleri idrâk eder hâle gelir. Bu konuda Kur'ân-i Kerim'deki su âyet, dikkat çekicidir: "Ugrumuzda cihâd edenleri, elbette yollarimiza iletecegiz. Allah iyi davrananlarla beraberdir" (Ankebût/69). Yine bir âyet: "Ey inananlar! Eger takva üzere amel ederseniz, O, size iyi ile kötüyü ayirdetme kabiliyetini, yani furkani bahseder..." (Enfâl/29).

    SAFA NAZAR-KEM NAZAR: Iyi bakis, kötü bakis anlaminda iki ifâde. Kem, Farsça'da, kötü manasinadir. Temiz, garazsiz, sehvetsiz bakisa safa nazar denir. Seyhin, müridine himmet dolu, yetistirici ve feyz verici olan bakisma da, safâ-nazar denir. Bu özelligi tasiyan velîlere, sâhip-nazar denir. Ve bu himmet bakisi ile, mürid çok kisa bir zamanda olgunluk kazanir. Meselâ, Haci Bayram Velî, halifelerinden Seyh Lütfulllah'i, Ankara-Balikesir yolculugu gibi, iki haftalik kisa bir zaman içinde bu sekilde yetistirmistir. Ancak himmet nazari, kabiliyetli dervislere uygulanan, genel olmayan, son derece kisa yoldan bir adam yetistirme yoludur.

    Evliya safâ-nazar edeli gündenberi
    Hâsil oldu Yunus'a her kim olasidir.
    Yunus Emre

    Kem-nazar da, kötülükle bakmayi ifâde eder. Kur'ân'daki "hâinete'l-a'yun" tamlamasi, kem nazar anlaminadir: "Allah, kalplerdekini ve gözlerin hainligini bilir" (Gafir/19).

    SAFEVIYYE: Seyh Safiyyüddin Erdebilî (ö. 735/1334) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin Erdebil kolu oldugu söylenir.

    SAFFIYYE: Saffa mensub anlamina Arapça bir kelime. Bunlar sufîlerdir. ilk safta namaz kilmaya ragbet etmelerinden dolayi, onlara bu isim verilmistir.

    SAFIYYULLAH: Allah'in saflastirdigi arindirdigi anlaminda Arapça bir terkip. Bu, Hz. Adem hakkinda kullanilir.

    SAF SECCADESI: Saf, Arapça yanyana
    düzgün bir sekilde dizilmekten meydana gelen siraya denir. Cemâatle olan namazlarda, sadece bir kisinin üzerinde namaz kilabilecegi kadar küçük, saffi düzgün tutmaya yarayan seccadelere, saf seccadesi denir. Bu seccadeler, dar ve uzundur.

    SAGAR: Farsça, kadeh demektir. Gayb nurlarini görmeye ve mânâlari idrak etmeye yarayan seye, sagar denir. Bu, arif kisinin gönlüdür. Arifin gönlü, açiklamaya paralel olarak, mecazî anlamda humhâne, meygede ve meyhane olarak da isimlendirilmistir. Murakabe kabiliyetini elde eden sufî, seher vaktinde, Mevlâsinin nurundan zuhura gelen feyz okyanusu ile, manevî kalp kadehini (ki maddî kalp de, anatomik olarak bir kadehi andirir) doldurma çabasindadir; o kadeh ile, feyz deryasindan yudum yudum içer ve manen mesafeler kateder.

    Sâkiyâ meclise gel cismime gelsün canim.
    Ahdler, tevbeler, ol sâgare kurban olsun.
    Nedim

    SAG ELIN VERDIGINI SOL EL BILMESIN: Yapilan hayrin sirf Allah için yapilmasi gerektigini ve bundan baska bir gaye güdülmemesi icâbettigini bildiren bir atasözü. Yaptigin hayri ve sana yapilan kötülügü unut, esprisi içinde bu atasözü, ayni zamanda, yardim yapilanin kisiligini korumayi hedeflemektedir. Ayet: "Sadakalarinizi, eza ve basa kakarak bosa çikarmayiniz: (Bakara/264). "Eger onu fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayirlidir" (Bakara/271).

    SAHAB: Arapça, bulut anlaminadir. Ilahî feyz, mukaddes feyz, kerem bulutu gibi anlamlar yüklenen bu kelime, rahmetin menbai ve her seye hayat veren suyun, yücelerden kopup geldigi bulut olarak da tanimlanir.

    SAHABE: Arapça, arkadas manasinadir. Cürcânî sahabeyi söyle tanimlar: "Her hangi bir sey rivayet etmese de, Hz. Peygamber (s)'i gören ve onunla sohbet eden kisiye denir. Hatta sohbetinde bulunmayip sirf görse bile, o kisiye sahabe adi verilir denilmistir". Bu tarif Hz. Peygamber (s) zamaninda yasamis, O'na arkadaslik yapmis, iman üzere ölmüs seklinde daha da genisletilir. Ebû Bekr el-Vâsitî, mutasavviflarin diliyle ilk konusan kisinin, sahabeden Hz. Ebû Bekir (r) oldugunu söyler.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 3 ::..
    SÂHIB: Arapça, arkadas, dost, bir seyin mâliki anlaminadir. Tasavvuf istilahi olarak; sohbete istirak eden, mürid, musâhib, ehl gibi mânâlari vardir. Bu kelime ile ilgili bazi tâbirler sunlardir: Sâhib-Kirân: Kiran, iki kutlu veya kutsuz yildizin, ayni dereceye gelmesidir. Kutsuz yildizlar olan Zühal ve Mirrîh (Merih), ayni dereceye gelirse "kirân-i nahseyn" yani iki ugursuz, kutsuz yildizin bir araya gelmesi denir. Iki ugurlu ve kutlu yildizin bir araya gelmesine "kirân-i sa'deyn" denir. Bu iki ugurlu yildiz Günes ve Müsteri (jüpiter)'dir. Birincisi ugursuz bir vakit olarak, ikincisi de talihli, ugurlu bir vakit seklinde degerlendirilir. Padisahin tahta çikisi, eger bu iki kutlu yildizin bir araya gelme zamanina tesadüf ederse, o padisaha "Sâhib-Kirân" denilir. Bu, iki ugurlu ve kutlu yildizin özelligini tasiyor anlamina gelir. Sahib-Kiran ifadesi, kutub ve himmet eri anlamina da gelir.
    Sahib-i Kalp : Gönlündeki irfan sermayesini dile getiremeyen kisi demektir.
    Sahib-i Nazar : Bakis sahibi demektir. Müride, bakisiyla güç verecek ve onu yetistirebilecek güce sahip mürside, sahib-i nazar denir.
    Sahib-i Makam : Sâlikin manevî terakkî yolunda ugradigi makamda, bir süre kalip, onun özelligini kazanmasina denir.
    Sahib-i Tasarruf : iradesini Allah'in iradesinde eritmis olan olgun kisiler üzerinde, Allah'in bir takim tasarruflarda bulunmasidir ki, burada sufî gerçek mutasarrif degildir, ancak meydana gelen tasarrufun âleti durumundadir. Allah'in kendisine farz, nafile vb. gibi ibadetlerle yaklasanlara tutan el, duyan kulak, gören göz, yürüyen ayak olmasi hadisi, (Buhari, Rikak, 38) bu espiriyi aydinlatir niteliktedir. "Attigin zaman sen atmadin, fakat Allah atti" (Enfâl/17) âyet-i kerimesinde, yine ayni açiklamaya isaret vardir.
    Sâhib-i Zaman : Zamanin sahibi, o zamanin kutbudur. Bu tâbir, zamanin etkisinden kurtulmus, geçmis, gelecek düsüncesinden siyrilmis, ân-i vahidi yakalayan ve onu sürekli yasayan kisidir. O, bu durumuyla zamani asmistir. Zira Allah'in vechinden baska her sey helak olacaktir. Bu bilince ulasan arif, kendisinde ilk berzahin cem'iyyetini (toplanmasini) gerçeklestirmistir. Zaman, sahibi zamanin, hal, fiil ve sifatlarina zarf oldugu için o, zamanda ve mekanda tasarruf eder. imamiyye'ye göre sahib-i zaman "Mehdî"dir.
    Sâhib-i Isaret: Konusmasi; marifet, remz, mecaz, nükte ve isaret ihtiva eden sufîye denir.
    Sâhib-i Basiret: Ince düsünce, ihatali, genis olarak tefekkür ve görüs gücüne sahip kisiye denir. Kuseyrî, sahib-i basireti söyle anlatir: Kralin biri, tebasindan bir adami kendine nedim edinir. Halbuki onun, zahirî olarak dikkat çeken hiç bir özelligi yoktur. Bu sebeple herkes hayret eder. Bir zaman gelir, kral ordusuyla birlikte sefere çikar. Bir durak yerinde, kral, yüksek bir daga uzun uzun bakar, sonra istirahata çekilir. Aradan fazla bir zaman geçmeden kralin nedimi, heybesinde bir top buz parçasiyla pâdisâhin huzuruna gelir ve sicak mevsimde bu ikram hem makbule geçer, hem de tebâ hayretler içinde kalir. Kral, ona "o dagda buz bulundugunu nereden anladin?" diye sorar. Nedim "eger bir kral, bir seye uzun uzun dikkatle bakarsa, orada muhakkak bir sey vardir, demektir. Ben sizin o daga uzun uzun baktiginizi görünce, orada bir sey vardir, diyerek atimla gittim ve orada size layik bu buzu buldum" karsiligini verir. Bu cevabi alan kral, etrafindaki tebâya dönerek" iste, bu ince basireti sebebiyle ben bu adami kendime nedim edindim, ondaki bu basiret, maalesef sizde yok. Siz kendi basinizin çaresine bakmakla mesgul iken, o benim hallerimle mesgul, bu yüzden o bana sizden daha yakin" der.
    Sâhib-i Izin : Allah'in, Islâm'i koruma yetenegini ruhuna yerlestirdigi velilere, sahib-i izin denir. Bunlara, ayni zamanda, sahib-i da'vet de, denir. Imam-i Rabbânî, buna basat bir örnek teskil eder. Bu tür velilerde el-emru bi'l, ma'rûf ve'n-nehyü ani'l-münker özelligi, baskin bir sahsiyet motifi olarak dikkat çeker.

    SÂHIBIYYE: Sapik bir tasavvufî grub.

    SÂHILIYYE: Sâhilü'l-Melekî nisbesi ile taninan Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed Abdürrahman el-Ensarî (ö. 736/1535) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SAHK: Bir seyi un ufak etmek, ezmek anlaminda Arapça bir kelime. Kahrin etkisiyle, kulun terkibinin (maddî özelliklerinin) ortadan kalkmasi. Kahhâr isminin tecellisi ile, kulun kendinden geçmesi. Mahk da, kavram olarak ayni manaya yakinlik arzeder. Sarkavî'nin ifâde ettigi gibi, kulun maddî yapisi, Hakk'in rü'yetine engeldir, iste bu maddî yogunluk giderse, yerine latîf cisim geçer ve bu sekilde kul, Allah'da bekayi görür, müsahede eder. Mahk, sahkdan sonra gelen, daha mükemmel bir haldir. Lüma'da da mahkin, sahkdan daha sür'atli ve daha mükemmel oldugu kaydedilir.

    SAHRA: Lügatta çöl, sahra manasina gelen Arapça bir kelime. Ruhanî âlem.

    SAHV: Uykudan uyanmak, bulutsuz gün anlamlarinda Arapça bir kelime. Cürcânî sahv'i, kulun, yitirdigi hislerini tekrar kazanmasi seklinde tanimlar. Bunun ziddi, sekr (sarhosluk) halidir. Sekri Hak ile olanin, sahvi (uyanikligi) de Hak ile olur. Sekri karisik olanin, sahvi de karisiktir. Hal olarak sahv ve sekr, zevk ve sürbden sonra gelir.

    Bezminin mahrem-i bî husi olan ehl-i huzur,
    Istemez nesvesini sahv ile etmek tagyir.
    Tokadîzâde Sekib

    SÂID: Arapça dirsekten kola kadar olan yer (pazi) e denir. Kuvvet sifati, Ilâhî kudret. "Tesmir-i sâideyn etmek" Tesmir-i sâideyn: Paçalari sivamak, yani bir ise dört elle ve ciddiyetle sarilmak demektir.

    SAÎDIYYE: Ebû Saîd b. Ebi'l-Hayr b. Fazlillahi'l-Meyhenî (ö. 440/1049) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SAKA-SAKÎ: Arapça, sucu demektir. Feyyâz-i mutlak, sevgi ve feyzin kaynagi olan Allah, mürsid, gibi anlamlari vardir. Içki meclisinde kadehlerle içki dagitan kisiye saki denir.

    SAKA POSTU: Mevlevî-hanelerde, Bektasî tekkelerinde suculuk görevini yapanlarin oturduklari yere (daha dogrusu posta) verilen addir. Saka postu, mutfak kapisinin yanibasinda bulunurdu.

    SAKA YERI: Mevlevî tekkelerinde dervislige soyunmak isteyenler, mutfak kapisinin yanindaki saka postunda, üç gün oturma tecrübesinden geçerdi. Bunu basarirsa hizmete girebilirdi. Bu post üzerinde, tarikata girecek kisi, diz üstü üç gün tefekkür ve murakabe ile mesgul olurdu.

    SAKÎNÂME: Divan sâirlerinin sâkî ve sarabin övülmesi ve sâkîden sarap istenmesi konusunda yazdiklari manzumeler hakkinda kullanilan bir tâbirdir.

    Sakî tut elim ki, hasta hâlim
    Gam rehgüzerinde pâyimalim,
    Sensin, meni mübtelâya gamhâr,
    Senden özge dahi kimim var,
    Müskil ise düsmüsem, meded kil,
    Mey-i Hizir ile belâmi red kil.
    Fuzûlî
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 4 ::..
    SALA: Arapça. Ezandan önce, özellikle Cum'a günleri, Hz. Muhammed (s)'i övmek maksadiyla okunan na'at. Bu bir Mevlevi tâbiridir. Mevleviler davet anlaminda kullanirlar. Sebebi çagirana göre degisirdi. Somatçilik (Sofracilik) görevi yapan dervis (can) "sala" diye bagirirsa bu "yemek hazir, buyurun" anlamina gelirdi. Kandilci olan dervis "sala" diye bagirsa, bu, "camiye, namaza buyurun" demekti. Zikir töreninin icra edildigi mukabele günleri, dis meydanci her kapiyi vurur ve "mukabele olacak, tennurenizi giyin, hazir olun" manasinda olmak üzere "Destur tennureye, sala yahu" diye bagirirdi. Sala, Mevlevî-hânenin ortasinda yüksek bir sesle bagirilirdi.

    Mestân-i harâbâbâda saladir ne dururlar,
    Zühhâda tegallüb idecek dem bu zamandir.
    Nef'î

    Bu tâbir, meydan okuma manasinda da kullanilmistir. Bu cümleden olmak üzere, meydan okununca "benimle basa çikacak kisi varsa, sala" denirdi.

    SALÂH: Istikamet, iyilik, uygunluk, dogruluk gibi anlamlari ihtiva eden Arapça bir kelime. Ibadetin devamiyla, kulun süveydâ-i kalbinde Ilâhî nüktenin iyice yerlesmesi.

    SALAHIYYE-I HALVETIYYE: Balikesirli Abdullah Salâhaddin Efendi'nin kurdugu bir tasavvuf okulu. Halvetiyye'nin kollarindan biri.

    SALÂT-SALAVÂT: Arapça, dua demektir. Hz. Peygamber (s)'e dua olmak üzere hazirlanmis olan ve bir kismi bestelenen ibarelere salât denir. Delâil-i Hayrât'da, Süleyman Cezûlî'nin terkip ettigi salavat sayisi yüz yirmiden fazladir. Hz. Peygamber (s)'e dua etmek mü'minler üzerine bir vecibedir. Nitekim bu, su âyette ifadesini bulur: "...Ey iman edenler Nebi üzerine salât (dua) ediniz... (Ahzâb/56).

    SALÂT-I ISTIHARE: Istihare namazi. Hakkinda, hayir mi, ser mi diye süpheye düsülen bir hususta, hayirli olup olmadigini anlamak üzere, kilinan iki rek'at namazdir. Birinci rek'atta Fatihadan sonra "Kâfirun", ikinci rek'atta da "Ihlâs" suresini okumak sünnettir. Namazin ardindan, bir de okunacak özel, mesnun bir duasi vardir.

    SALA VERMEK : Cuma günleri, namazdan önce minarelerde makamla okunan dua. Bir de, ölen kimseler için minarelerden sala vermek âdeti vardir ki, Anadolu'da oldukça yaygindir.

    SALIH: Arapça, istikamet ve iyilik sahibi dürüst kimseye denir. Bu kelimenin mukabili müfsid'dir.

    SÂLIHIYYE: ibn Muhammed es-Salih'e nisbet olunan bir tasavvuf okulu.

    SALIK: Arapça, giren demektir. Manâ olgunlugunu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kisiye, sâlik denir.

    SALSALE: Arapça, kuru seylerin birbirine dokunarak ses çikarmasi demektir. Bir çesit azametle, agacin gövdesinden tecellî yolu ile kâdiriyyet sifatinin ortaya çikmasidir. Bu da, kahredici heybet sifatinin ortaya çikislarindan ibarettir. Bu tecellîye mazhar olan kulda, zil sesinin baslangiçlari görülür.

    SALTAKIY : Salt tek, yalniz, mücerred anlamina gelen Türkçe bir kelimedir. Sari Saltuk'un, adi, bu kelimeden türemistir. Dünya islerinden siyrilmis anlamina gelir. Bunlar ehl-i tecriddirler. Saltakiy, iki yandan saçaklari sarkan ve Kalenderîler tarafindan giyilen elbisenin adidir ki, yine bu Türkçe sözden, Farsça kurali ile nisbet adi yapilmistir.

    SAMEDIYYET: Arapça, herseyin kendisine muhtaç oldugu, kendisinin de hiç bir seye muhtaç olmadigini belirten bir kelime. Bu tâbiri, ilk defa kullananlardan biri olarak, Sühreverdi el-Maktûl gösterilmektedir. Ona göre samediyye, samedden türemistir. O (yani Allah) yok olmayan Bakîdir. Yine bu kelimenin, doyurulmayan Dâim oldugu, ayrica ihtiyaç halinde kendisine basvurulan ve bu durumuyla sürekli ihtiyaçlarin yöneldigi merkez oldugu söylenir. Herseyin O'na ihtiyâci var, O'nun hiç birseye ihtiyâci yoktur.
    SAMT: Arapça, susmayi ifâde eden bir kelime. Dilin âfetlerinden korunmak üzere, az konusmak veya sükûtu tercih etmek, malayânî konusmamak tasavvufta esastir. Zira, hatâ ve günahlarin çogu dilden nes'et etmektedir. O halde ona ket vurmak gerek. Bir dile iki dudak verilmesi, onun zararli faaaliyetini önlemek üzere çizilmis ilâhî bir plandir. Sükût tefekküre yol açtigi sürece makbuldür. Eger sükût masivâyi tefekküre sebep olursa makbul degildir.

    Ya söyle sözü güher nisâr et,
    Ya samt u sükûtu ihtiyar et.
    Lâ-edrî

    SANCAK-I SERIF: Hz. Muhammed (s) zamaninda kullanilmis, Topkapi'da Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen bayrak. Islâm'da bayrak, hicrî birinci senede kullanilmaya baslanmistir. Hz. Peygamber (s), uzun bir mizraga düz beyaz bir kumas baglayarak, ashabdan Ebû Mersed'e verip cihada göndermistir. Hayber Gazvesi'nde bu bayrak siyah bayrakla degistirilmisti.

    SANCAK-I SERIF SEYHI : Seferde, Sancak-i Serif ile beraber bulunan sâdâttan olan zat hakkinda bu tâbir kullanilir. Bunun yaninda Sancak-i Serif altinda bulunmak üzere bir kisim sâdât da sefere giderdi. Savas sirasinda Sancak-i Serif, altinda bulunmak üzere, bir kisim sâdât da sefere giderdi. Savas sirasinda sancak-i serif yaninda Serdar ve Sadrazam durur ve etrafinda bulunan sâdât ve hafizlar sürekli Fetih Suresi'ni okurlardi.

    SANCAK MUSHAFI : Sancak baslarina takilan küçük mushaflar hakkinda kullanilan bir tâbir.

    SANCAKTAR : Sancak tasiyan kisiye denir. Ayni mânâda "alemdar" kelimesi de kullanilir. Tekkelerde bulunan sancaklari korumakla ve tekke mensuplarinin sancakla gittikleri zamanlarda, tasimakla görevli dervis hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Bu görev, tarikatta ilerlemis kisilere verilirdi.

    SANDUKA : Türbelerde, mezarlarin üzerine tahtadan sandik seklinde yapilan ve üstüne yesil çuha örtülen yere denir.

    SANDUKÇE : Arapça, küçük sandik demektir. Sedef ve fildisi kakmali olur, içine, Hz. Peygamber'in (s) sakalindan bir veya birkaç kil, "enâm-i serif" yahut Kur'ân-i Kerim konurdu. Bu küçük sandiklar, bazen gümüs ve altin ile de kaplanirdi.

    SANEM: Arapça, put demektir. Çogulu asnâm. Kulu, Allah'a vuslattan alikoyan her sey puttur. En büyük put nefistir. Nefsin ilahlastirilmasini gösteren su âyet ilginçtir: "Ey Muhammed (s), nefsinin hevasini ilâh edineni görmedin mi?" (Câsiye/23). Ruhî hakikatlere de sanem denir. Sevgili, pîr anlaminda da kullanilir.

    SARIK: Kavuk, börk, külah, fes ve emsali basliklar üzerine sarilan tülbent veya sala verilen ad. Sosyal tabakalasmaya göre, sarigin rengi ve biçimi farkli olur.

    SARIKLI SIKKE: Mevlevîlerin, sikke adi verilen basliklarindan "destarli" olanlar hakkinda kullanilan bir tâbirdir. Sarikli olmayanlara, dal sikke denir. Sikkeye sarik sarma, Çelebi Efendi tarafindan tekbirlendikten sonra gerçeklesebilirdi.

    SASANIYYE : Suriye ve Anadolu'da bir esnaf tarikati (XII-XVI. yüzyil).

    SATMAK : Çocugu dogup ölen ve bu yüzden çocuk sahibi olmakta zorlanan bazi Anadolu yörelerindeki aileler, satma denen bir yola basvururlardi. Kadin hâmile kalinca, bir türbeye gider, oradaki yatira çocugunu satardi. Bazi yerlerde bu muamelede, çocuk az bir paraya, bir koyuna satildigi gibi, kadin sandukanin sebekesine bir iple baglanirdi. Bundan sonra dogan çocuk ölmezse, erkekse adi Satilmis, kadinsa Sati olurdu. Bu âdetin köken olarak nerelere uzadigini tesbit etmek, ilmî bir çalismaya muhtaçtir. Bazen dogan çocuga o yatirin adi verilir, bazan da çocuk, kayaya ve agaca satilirdi. Eskiden bir çocugun kundak takimi vefa türbesine bir süre konulup orada bir hafta kalmasi âdeti yaygindi.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 5 ::..
    SAUDlYYE: Sa'ûd b. Ebi'l-Asayirî'l- Vâsiti'l-Bâdirînî (ö. 644/1246) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SA'ÛDlYYE: Ebu's-Sa'ûdî'l-Cârihî (ö. 933/1527) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SAVÂMl-l ZlKR: Arapça, zikir çekilen tekke, savmaa anlaminda bir terkip. Bu, sufînin, dikkatini dagitmadan bir noktada topladigi, kendisini tefrikadan korudugu manevî yerler ve hallerdir.

    SAVAS BÜYÜK SAVAS : Hz. Peygamber (s) Tebük gazvesinden dönüsünde "küçük savastan büyük savasa döndük" demistir. Ay, Ramazan ayi yani oruç ayi idi. O, bu sekilde oruca, yani nefisle mücadeleye büyük savas adini vermisti. Savasin büyügü, bu sekilde, nefisle yapilan savastir.

    SAVIYYE-I HALVETIYYE: Seyyid Ahmed b. Muhammedi'l-Mâliki's-Sâvî (ö. 1241/1825) tarafindan kurulmus, Halvetiyye'nin Derdiriyye subesinin bir kolu olan tarikat.

    SAVM: Arapça, oruç demektir. Samediyyet sifatiyla sifatlanmak üzere, beserî olarak hosa gitmeyen seyleri yapmaktan sakinmak. Bu herkesin gücü yani orucu nisbetinde olur; neticede, o kiside Hak'in tecellîleri zuhur eder. Bu tür kendini riyazete sokma, ömürde hiç olmazsa bir ay tecrübe edilmelidir. Aslinda, bütün bir ömür boyu. bu mânâda oruç tutmak gerek.

    SAVL-SAVLET: Arapça, hamle ve hücumu ifade eden bir kelime. Haller sebebiyle mürid ve mutavassitlarin, kendi durumunda olanlara, sözlü satasmada bulunmalari. Bu zemmolunmustur. Kisinin kendinden üstüne dil uzatmasi küstahlik, altinda bulunana konusmasi tamamen ma'rifetten ibarettir. Kendisi gibi olana dil uzatmasi ise. sû-i edebdir. Sâdiklar sükûn azligi sebebiyle, Allah tarafindan, Allah'tan gayri seye savlet eder. Peygamber Efendimiz (s) söyle der: "Allahim! Seninle saldirir, Seninle hücum ederim." Savlet, tesir mânâsina da gelir. Meselâ, su ibarede bunu görürüz. "Cüneyd"in sözlerinde bâtil sözlerde bulunmayan bir savlet (tesir) vardir". "Batilin savleti (tesiri) olur, devleti olmaz". "Nice söz vardir ki savidan (saldiri) daha etkilidir".

    SAVMA'A: Arapça, ibadethane anlaminda bir kelime. Islâmin erken dönemlerinde, zaviyelere, savma'a denirdi. Hristiyan mistikleri de, uzlete çekildikleri yerlere savma'a adi verirlerdi. Hristiyanlarin savma'asina, manastir adi da verilir. Bu gibi yerler, tefekküre engel teskil edecek, toplumsal hareketliligin canli oldugu yerlerden uzaklarda, dag baslarinda, issiz yerlerde kurulurdu. Kâsânî, savma'ayi, zikir ehlini, zikrettigine yaklastiracak yerler olarak tanimlar.

    Ruh yok savmaanin pîr-i aba pusunda,
    Hal var meygedenin rind-i kadeh nûsunda.
    Nailî-i Kadîm

    SAVT: Arapça, ses manasina gelmekte birlikte, günümüzde, kullanim olarak rey, oy manasina da gelir. Dindarlikla birlikte güzel sesin, kalbinde Allah sevgisi bulunanlarda oldugu, ve güzel sesin bir Allah vergisi bulundugu kaydedilir. Muhasibi, su üç seyin önemli oldugunu vurgular: Dindarlikla birlikte güzel ses (yani hem islâm'i takva üzere yasacak, hem de güzel ses sahibi olacak, bu sekilde, sesini Islâm'a aykiri yerlerde kullanmayacak), namuslu olmakla birlikte güzel bir yüz, vefali olmak kaydiyla güzel bir kardeslik.

    SAYD: Arapça, av demektir. Tasavvufta, kulu, Allah'a çeken cezbe ve hicran makami olarak tanimlanir.

    SAYE: Farsça, gölge anlaminda bir kelime. Mecazen lütuf ve ihsan anlamina gelir. Erbab-i tasavvuf, basarili oldugu bir isi anlatirken, kendi varligini ortadan kaldirmak için, "Rabbimin sayesinde", "sâye-i erenlerde", "pîr sayesinde" gibi ifâdeler kullanirlar. Eskiden "sâye-i sahanede" diye bir kullanim daha vardi ki bu, padisahlara lâyik gölgede, padisahin lütuf ve ihsâniyla anlaminda olarak, padisaha yakin kisilere söylenirdi. Gölge, hakikatin gölgesi olarak degerlendirilir ki, bu da, öze göre kisr (kabuk) demektir. Imam-i Rabbanî'ye göre bu âlem, sifatlarin gölgesinin tecellîsidir, halbuki M. Ibn Arabî'ye göre bu âlem, dogrudan sifatlarin tecellî yeri durumundadir.

    SAYYÂDIYYE: Ahmed izzeddin Sayyâd (508/1114-620/1223) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Rifâiyye'nin kollarindan biridir.

    SEB'A SEYHLIGI: Seb'a, Arapça'da yedi (7) demektir. Esnaf teskilati reislerinden birine bu ad verilirdi. Ahî teskilâtinda yedinci mertebeyi elde edenlere, "seyh" unvani verildigi için, esnaf teskilâtinda da kullanilmistir. Fütüvvetnâme'ye göre, Ahi halife gibidir. Seyhin kaimmakamidir, ama seccade sahibi degildir, ahi ve halifenin üzerinde seyh bulunur. Seb'a seyhligi hem Istanbul'da, hem de Anadolu'da bulunmaktaydi. Çirak çikarilirken yapilan merasim, hep seyhin huzurunda icra edilirdi. Yakin zamanlarda Seb'a seyhinin görevi, hacca giden esnafi ugurlamak ve karsilamaktan ibaret kalmisti. Daha sonra bunlarin yerini kethüdalar ve yigitbasilar almistir.

    SEB'ATU EBHUR: Yedi deniz manasina Arapça bir ifâde. Tasavvuf yoluna girenlerin takip ettikleri yedi mesreb, yedi yol: Sekr, vecd, berk, hayret, suhûd, nûr-i kurb, velâyet-i vücûd.

    SEBEB: Arapça, vasita, araç demektir. Kul ile Allah arasindaki vasitaya denir. Tasavvuf erbabi için sebep degil, onu yaratan müsebbib yani Allah büyük önem arzeder. Sufiler kendilerini sebeple degil, sebebin Yaraticisi ile mesgul ederler. Allah, Müsebbibu'l-Esbab'tir, yani sebepleri yaratandir. Sufiler, bu maddî âlemde sebeplere yapismakta bir mahzur görmezler. Çünkü sebeplere yapismak, bir Allah emridir.

    Hak tecelli eyleyince her isi asan eder,
    Halk eder esbabini bir lahzada ihsan eder.
    La-edri

    SEBHA: Kirlik, çorak yer, gübre vs. gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Allah'in yarattigi mahlukatindaki karanliga denir. Allah, bu karanliga nurundan saçmis, bu nurun degdigi kimseler hidayete ermis, aksi durumda olanlar sapiklikta kalmistir.

    SEBIL: Arapça, yol anlamina gelir. Hayir ve sevab ümidi ile parasiz su dagitilan, etrafi parmaklikli ve çogunlukla kubbe ile örtülü olan binalara, sebil veya sebilhane denir.
    Susuzluktan kavrulan cigerleri ferahlandirmak, serinletmek konusundaki tesvik edici hadis-i serifler, Islam dünyasinda, bu sosyal yardima yönelik müessesenin kurulmasina sebep olmustur.

    Kanallarin izi yok, köprüler harap olmus,
    Sebiller kurumus, çesmeler serap olmus.
    Mehmet Akif Ersoy

    SEB'INIYYE: Filozof ibn Seb'in (ö. 669/1270) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarindan biri.

    SEBSEBIYYE: Seyh Süleyman Sebsebi tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Rifaiyye tarikati subelerinden biri.

    SEBTIYYE: Ebu'l-Abbas Ahmed b. Ca'feri's-Sebtî (ö. 601/1205) tarafindan kurulmus, Medyeniyye'nin kollarindan bir tasavvuf okulu.
    (vahdet) sarabinin kadehi, mutlak feyz kaynagina da, bu isim verilir.

    es-SEB'U'L-MESANl: Arapça, yedi çiftler demektir. Fatiha suresinin bir baska adi. Ayn ve ilim mertebelerindeki yedi çesit zuhuru bakimindan Hakk'in zati.

    SEBZI: Farsça, yesillik demektir. Sebz yesil anlamina. Hakiki vahdetle birlesen mutlak kemal.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 6 ::..
    SECCADE: Arapça, namaz kilmaya mahsus dikdörtgen seklinde küçük boyutlu hali. Seriat, tarikat ve hakikati gösterir. Bu üçünü tam olarak gerçeklestiren dervise, seccade denir. Gerçeklestiremeyen dervise de, mecazen seccade denir. Hafnî, bu kelimenin Farsça seh (üç) cadde (yol) kelimelerinin Arapçalasmasindan olustugunu söyler. Hazret-i Peygamber (s)'in sünnetine de seccade denilir. Hz. Aise (r), Hz. Peygamber (s) için, gece namaz kilsin diye, hasirdan bir seccade ördügünü söyler. Erken dönem sufileri, ribatlarda toplandiklari sirada, bu sünneti uygulamak üzere seccade kullanirlardi. Seccade seyhi: Seccade-nisin, post-nisin anlaminda kullanilan bir sözdür.

    SECCADE-NlSIN: Farsça iki kelime olup, seccadede oturan demektir. Seyhler hakkinda kullanilan bir tabir. Bu manada olmak üzere, seyhe post-nisin (postta oturan) de denir. Seyhler, tekkelerde seccade veya post üzerinde oturduklari için, bu adla anilmislardir.

    SECDE: Arapça, secde etmek, Allah'i tazim için, yüzü yere koymak anlamini ifade eden bir kelime. Mukaddes zatin sürekli zuhuru ile, beserî özelliklerin silinip yok olmasi, iki türlü secdeden söz edilir: 1) Küllî secde: Kul, âlemin tamami olmasi bakimindan secde ederse buna külli secde denir. 2) ihtisas secdesi-kalb secdesi: Kul, kendisini Hak'a baglayan özel bir yönden secde ederse, buna da ihtisas veya kalb secdesi denir, ilkinde. Allah kuluna her dil ile seslenirken, ikincisinde, özel bir dille seslenir.

    SECDE-I KALB: Arapça, kalbin secdesi demektir. Kasanî bu tabiri söyle açiklar: Sühud sirasinda Hak'ta fani olmaktir. O bu halde vücud uzuvlarini kullanamaz.

    SECDE-I SÜKÜR: Arapça, sükür secdesi anlamina bir ifade. Mevleviler, namaz kildiktan sonra, namaz kilma nimetine muvvaffak kilmasi sebebiyle, Allah'a tesekkür için, sükür secdesi yaparlardi.

    SECDESIZ NAMAZ: Cenaze namazi için kullanilan bir tâbir. Bilindigi gibi, cenaze namazinda rükû ve secde yoktur.

    SEFEH: Arapça, sefihlik, ahlaksizlik gibi manalari ihtiva eder. Islam'in veya aklin aksine bir is yapmak.

    SEFER: Arapça, yolculuk demektir. Cürcanî ve Kasanî, zikir vasitasiyla sufînin Allah'a dogru yolculuk yapmasina, sefer derler. Dört türlü sefer vardir: 1) Seyr ilallah (Allah'a dogru yolculuk), 2) Seyr fillâh (Allah'ta seyr), 3) Seyr Billâh (Allah ile seyretmek) 4) Seyr anillah (Allah'tan seyr). Sufîler, Allah'in yeryüzündeki âyetlerine nazar için, ayrica, çile çekmek ve diger seyhlerle görüsmek maksadiyla uzun yolculuklara çikarlardi. Zamanla sefer, içte yapilmak üzere yorumlanmistir. Kisinin, kendi iç dünyasinda yaptigi bu sefere, sefer-der-vatan demislerdir. Bu sekilde sefer: manâ âlemine gidis, kötü huylardan iyi huylara hicret etme gibi anlamlari içerir.

    SEFER-DER-VATAN: Arapça ve Farsça'dan olusan bir sözcük. Vatanda yolculuk yapmak demektir.
    Bu bir Naksbendîyye tâbiridir. Sâlikin, fena huylardan iyi huylara yönelmesi: beserî sifatlardan, melekî sifatlara ulasmasi demektir. Maddî yolculuk ile, bir kimsenin kötü huylarini birakmasi mümkün degildir. Mühim olan, iç dünyada yolculuktur. Ancak Naksî seyhleri, bir mürsid bulana kadar maddî mânâda sefer yapilmasini tavsiye ederek, irsad ediciyi bulduktan sonra, onun terbiyesinde ikâmet etmekle, kötü huylardan iyi huylara yönelmenin önemini vurgulamislardir.

    SEFER GÜLBANGI: Mevlevî tâbiridir. Dedeler ve muhiblerden birinin, Konya'ya veya Hac amaciyla, Mekke'ye gitmesi sirasinda okunan gülbanktir. Dervis, yola çikarken, dede ve diger dervisler (canlar) kendisiyle musafaha yapar, daha sonra Dede Efendi dua ederdi.

    SEHÂ: Arapça, cömertlik demektir. Sehâ, Allah'in sifatlarindandir. Allah, mutlak olarak kerimdir. Cüneyd, cömerdi, seni vesileye muhtaç birakmayandir, diye tanimlar.

    SEHER: Arapça, gece uykusuz kalmak, uyumamak demektir. Orta harfi "he" dir. Zariyat/18'de, Allah söyle buyurur: "Onlar gecenin son vakitlerinde (tan yeri agarmadan önce) istigfar ederler". Bu âyete, basta Hz. Peygamber (s) olmak üzere sûfiler, büyük önem vermisler; seher vaktini namaz, zikir, kiraat, fikir ve murakabe ile degerlendirmislerdir. Bu konuda çesitli hadisler de, mevcuttur: "Allah, gecenin son üçte birinde yer yüzü semasina iner". Gecenin son bölümünü uykusuz geçirenlere, seherî denir. Seherlerde (gecenin sonlarinda) hal erbabi için mahv, gözyasi, niyaz, tazarru', sizlanma, feryâd, ates, ölüm, yokluk, hiçlik, yücelis, olus, eris, titreyen dudaklar, ibadetten sisen ayaklar, kirpmayan gözler, yilmak bilmez israrli talepler, zevkler ve sancilar vardir. Seher vakti, imsaktan yaklasik üç saat önce baslar.

    SEHER DUASI: Arapça, seher gecenin sonuna denir. Orta harfi "he" degil "ha"dir. Seher vakti, dualarin kabul oldugu özel zaman dilimlerinden biridir.Bu sebeple seher vakti, sufîler dua ve niyaza agirlik verirler. Seher vaktini uyanik olarak ihya edenlere "seherî" denir.

    SEHLIYYE: Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SEKIL: Bektasî tabiridir. Bestasîlerin boyunlarina astiklari tasa, sekil adi verilir. Bu tas, seriattan bir tas koparan, yani Islam'a aykiri davranista bulunanlara asilirdi. Bektasîler bunu su espiri ile açiklarlar: Hz. Musa, bir tasa elbiselerini kor ve nehire yikanmak üzere dalar. Ancak tas, Hz. Musa çikmadan yuvarlanip kaçmaya baslar. Bu durumu gören peygamber, hemen onun ardina düser, onu yakalayip asasiyla on iki yerinden vurur. Tas dile gelir ve "ey Musa, ben Allah'tan aldigim emirle kaçtim. Yahudiler, Hz. Musa hastaliklidir diye senin hakkinda dedikodu yapiyorlardi. Sen benim ardimdan çiplak olarak kosunca, onlar, senin vücudunda bozukluk bulunmadigini, saglikli oldugunu gördüler" der. Bunun üzerine Hz. Musa özür dilerse de, tas, bu özrü bir sartla kabul edecegini söyler: "Üzerimdeki deliklerin birinden ip geçirmek suretiyle boynuna tak". Hz. Musa bunu kabul eder ve o tasi boynuna takarak tasir. Iste bu espiriden hareketle, Bektasîler boyunlarina sekil takarlar. Bu olayin, Ahzab/69'la baglantisi oldugu söylenir.

    SEKINET: Sekinet; vakar, iç huzuru anlaminda Arapça bir kelime. "O, imanlari artsin diye, mü'minlerin kalbine sekineti indirendir" (Feth/4) âyetinde bu terime isaret vardir. Gaybm gelisinde meydana çikan huzur hali. Nebi ve velilerin kalbine inen sekinet, nur, kuvvet ve ruhtan tesekkül eder ve mahzun kalbi teselli eder.

    SEKIZLER: Gayb erenlerinden, veliler hiyerarsisi içinde yer alan sekiz evliya. Bunlara, kahir ve kuvvet ricali denir. Siddetli ve hiddetli özellige sahiptirler, himmetleri etkilidir. Yöneldikleri ruhlari etkileri altina alirlar, tasarruf etme güçleriyle taninirlar. Bunlara hürmet edilmekle birlikte, yakinlarinda da fazla bulunmaktan sakinmak gerekir, denilir.

    SEKR: Arapça, sarhosluk demektir. Kalbe gelen varidin etkisiyle, sâlikin ihsastan siyrilip, gaybete düsmesidir. Ziddi, ayikligi ifade eden sahv hâlidir. Sekr mükemmel olmaz da, hisler tam kaybolmazsa, bu sâlik, mütesâkirdir. Iki türlü sekr vardir: Sekr-i tabiî, sekr-i Ilâhî. Sekr durumundaki kisinin, seriata aykiri sözlerine itibar olunmaz, zira o, sekr durumunda, akil tavrindan ayrilmistir, üzerindeki varidin etkisi ve yönetimi altindadir. Bu durumdaki dayanaksiz sözlere, dikissiz satahat veya dogrudan satahat denir.

    Benim sekrim ikidir, halk-i âlemde bir olur sekr,
    Bana mahsus bir halettir bu hâle yüzbin sükr.
    Lâ-edrî

    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 7 ::..
    SELÂM: Arapça, baris, esenlik, selâmet gibi anlamlari olan bir kelimedir. Cürcanî, bu konuda söyle der: "Nefsin, dünya ve âhirette, hiç bir sikintiya ugramamasi, iki âlemde mes'ûd ve rahat olmasi". Mevleviler, dört devreli âyinin devreleri arasindaki fasilalara, selâm derler.

    SELÂM BASI: Mevlevi tâbiridir. Mevlevi âyinleri dört selâm, yani dört fasildan ibarettir. Bir faslin bitmesine, "selâm basi" denir. Dördüncü selamdan sonra seyh, postundan bir kaç adim yürüyerek hirkasi ile, yani kollarini açmadan sema ederdi. Ayrica, besinci bir selâm daha vardi ki, seyh neselenir ve meydanci ile mutrib heyetine niyaz gönderirdi. Bunun üzerine;

    Sem-i ruhuma cismimi pervane düsürdüm.
    Hayfâ dilimi âtes-i sûzana düsürdüm.
    Bir katra iken kendimi ummana düsürdüm.
    Ta'dâdedemem derd-i derûnum elemim var.
    Mevlâyi seversen beni söyletme gamim var.

    parçalari söylenmeye baslardi. Buna da "sem'i okutmak" denilirdi.

    SELÂMET: Arapça, esenlik, huzur, baris mânâlarina gelir. Emniyet makami: "Oraya, emniyetli olarak selâm ile giriniz" (Hicr/46) âyeti, buna isaret eder. Dünyevî huzur ve refah, selâmet , terk-i selâmettir. Nefsin selâmeti, ise ona uymamaktir. Konu ile ilgili bazi deyisler: "Selamet kenardadir (yani yalnizlikladir)," "selâmet birliktedir" "selâmet susmaktadir".

    SELAMET VAHDETTEDIR: Kurtulus, huzur birliktedir anlaminda, Arapça bir ifâde. Bunun iki anlami vardir: 1) Huzur, birlige ermektedir. Her seyde bir olan. kendisinden baska gerçek varlik bulunmayan Allah'in gücünü, hikmetini, takdirini yaptiklarini görmekte ve bu birlikte, kendi geçici varligini yok etmektedir; bunu bilen, bilgisini görüs (müsahede), görüsünü de olus haline getiren kisi esenliktedir. 2) insan yalnizligi seçti, tek kaldi mi, ne itirazi kalir, ne dedikodu dinler, ne kimse ile ugrasir, ne de kimse onunla mesgul olur, böylece esenlige ulasir.

    SELÂMlYYE: Kurucusu Selâmi Ali Efendi'dir. Celvetiyye subelerinden birinin adidir. Sa'diyye'nin kollarindan biri de, bu adla anilmaktadir.

    SELAM SECDESI: Saygi maksadiyla, ser'î ölçüler içinde yere kapanma. Allah'tan baskasina yapilan bu secdelere, Kur'ândan örnekler sunlardir: 1. Meleklerin Allah'in emri üzerine Hz, Adem'e secde etmesi (Bakara/34). 2. Hz. Yakub'un esi ve onbir çocugu ile birlikte Hz. Yusuf'a secde etmeleri (Yusuf/100). Selâm secdesine, secde-i tahiyye de denir. Mevlevî seyhleri ve dervisleri, bas keserek birbirine secde ederlerdi.

    SELÂTIN SEYHLIGI: Selâtîn, Arapça bir kelime olup "Sultan"in çoguludur. Cuma günleri, namazdan sonra yapilan va'z görevine denir. Bunun yerine, "kürsü seyhligi" ve "Cuma vaizligi" tâbirleri de kullanilmistir. Minberde, hatibin okudugu Arapça hutbeyi açiklamak üzere, bu görev ihdas olunmustur. H. 1139/1726 yilindan itibaren, "selâtin seyhligi" diye anilmaya baslanan bu görev, önem arzederdi.

    SELEFIYYE: Selef, öncekiler anlamina Arapça bir kelime. Bunun yerine, "eseriyye" tâbiri de kullanilir. Sahabe ve tabiîn mezhebinde bulunan fakihler ve muhaddislere, selefiyye denir. Selefiyye'nin yolu, Kur'ân yoludur.

    SELMAN: Sahabe-i Kiram'dan Hz. Selmân-i Farisî ibn Islâm (r) için kisaca "Selmân" da denilir. Bazi sûfiyye tarikatlarinda, dervisler, nefsi asagilamak üzere, ellerinde keskül (bir çesit tabagi andirir kâse) ile halktan bir seyler toplamaya giderlerdi ki buna "Selman'a çikmak", "Selmân etmek" tâbiri kullanilirdi. Berberlikle mesgul olanlara da "Selmânî" denir. Selmân-i Farîsî (r)'nin, Hz. Peygamber (s)'in berberligini yaptigi rivayet edilir. Ahîlik geleneginde, berber esnafinin pîri olarak, Selmân-i Farîsî (r) kabul edilmistir. Eskiden berber dükkanlarinda, bunu belirten söyle bir levhanin asildigini görüyoruz:

    Her seherde Besmeleyle açilir dükkânimiz,
    Hazret-i Selmân-i Pâk'dir, pirimiz, üstadimiz.
    Hz. Peygamber (s)'in onun için "iman, Süreyya yildizinda bile olsa, Selmân-i Farisî ona ulasir" dedigi rivayet olunur.

    SELMÂNÎ: Bektasî tâbiridir. Niyaz kabul eden dervis hakkinda kullanilir. Selmân-i Farisî (r)'ye nisbetle bu ad verilmistir. Canlar, mürsidin izniyle ellerinde keskül, "sey'en lillah" diyerek yardim kabul ederler buna da "Selmânîlige çikmak" denirdi.
    Kabahat isleyen sufîlerin de, Selmânîlige çiktigi görülürdü. Bunlar deriden elbise giyerler. Allah rizasi için, "Kerbâla askina" su dagitirlardi. Halktan bir sey isteyerek nefis egitimi yaptirmak basta Naksîlik, Halvetîlik ve Kadirîlik olmak üzere, çogu tasavvuf okullarinda görülmeyen uygulamadir. Bu uygulama istisnaîdir.

    SEM': Arapça, isitmeyi ifade eden bir kelime. Hakk'in, ilimlerin ifâdesi yolu ile tecellîsinden ibarettir. Zira Allah, isittigi her seyi, isitmeden de, isittikten sonra da bilir. Bilineni Allah'in bilmesi de, böyledir. O, kendi nefsinde tam kemâl sahibidir, böylece o, nefsindeki kendi kelamini da isitir.

    SEMÂ': Arapça, dinleme, isitme, anlamina bir kelime. Dinlenen ilahinin veya bir müzigin etkisiyle cosup dönme. Semâ'in pek çok çesidi vardir. Genel anlamiyla semâ, Hak'tan gelen ve insanlari Hakk'a çagiran bir mesajdir. Onu iyi niyetle dinleyen, hedefine ulasir. Sesin etkisini dile getiren bazi hadisler, semâ konusunda serdedilir: "Kur'ân-i Kerim'i seslerinizle güzellesiriniz, zira güzel ses, Kur'an-i Kerim'i güzellestirir", "her seyin bir süsü vardir, Kur'ân-i Kerim'in süsü, güzel sestir". (Buharî, Tevhîd. 52). Dakkâk, semâ'nin nefislerini terbiye etmemis olmalari münasebetiyle avam tabakasina haram; mücâhede ile ugrasan zâhidler için mubah; (sufî) arkadaslarinin manevî hayati elde etmeleri sebebiyle onlara müstehab oldugunu savunur. Cüneyd de semâ'i, kalbi Allah'a çeken bir vârid, olarak degerlendirir. Semâ, zaman, mekân ve hallere bagli olarak vuku bulur, denilmistir. Siblî, "semâ'in disi fitne, içi ibrettir. isaretten anlayan kisiye, ibretin istimâ'i helâl olur" demistir, ilk zamanlar, dinlenen gazelin etkisiyle, bir kurala bagli olmaksizin kalkip dönülmesi söz konusu iken, sonradan bu, seklî bazi kaidelerle düzen altina alinmistir. Mevlevîlerdeki gibi.

    SEMÂ'A GIRMEK: Mevlevîlikte, ayakta yapilan deverana istirak etmek için kullanilan bir tâbirdir.

    Alem-i ma'nî ki hursîd-i cihanârâ gibi,
    Devreder girmis, semâ'a anda ruh-i mevlevî.
    Nef'î

    SEMÂ ÇIKARMAK: Mevlevîlik tâbiri. Semazenbasi, yeni dervise (can) nasil semâ yapilacagini ögretir ki, buna semâ çikartmak denir. Semâ'a, mesk tahtasi denilen ve ortasinda çivi bulunan dört köse bir tahta üzerinde baslanirdi.

    SEMÂ DEDESI: Yeni müridlere semâ'i ögretecek tecrübeli, kidemli kisiye, "semâ dedesi" denirdi. Semâ dedesi, semâ ögretmeniydi.

    SEMAHANE: Semâ yapilan yere semahane denir. Burasi daire seklindedir. Dösemesi, ayagi incitmeyecek düz tahtalarla döselidir. Semâ'i izlemek üzere gelen seyircilere mahsus (züvvâr), parmaklikla ayrilmis bir yer vardi. Bu kisim semahaneden ayridir. Semahaneye girilen kapinin tam karsisinda, ziyaretçilere ait yerin sonunda, mihrab vardir. Sol kisimda, türbe bulunur ve burasi duvarla ayrilmamistir. Çok defa, mihrab istikâmetinin saginda minber, asil semahanenin sag tarafinda Mesnevî'nin serh edilip anlatildigi bir kürsü bulunur.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 8 ::..
    SEMAHAT: Yumusak olmak, cömert davranmak anlamlarini içeren Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, üzerine farz olmadigi halde, baskalari için bol bol harcamak, vermek seklinde, tanimlar.

    SEMÂ-I RÂH: Mevlevi tâbiridir. Kelime Farsça'da yol semâ'i demektir. Yolda yapilan semâ'a denir. Mevlana, Konya'da Varakçilar Çarsisi'ndan geçerken, Selahaddin Zerkub'un ardarda inen çekicinin sesinden etkilenip yol ortasinda semâ'a baslamisti. Bayram namazindan dönen veya piknik yapmaya giden Mevlevî dervisler, yol ortalarinda semâ yaparlardi.

    Gören sanir ki, safhadan semâ-i râh ederim.
    Döner döner bakarim kûy-i yâre âh iderim.
    Esrar Dede

    SEMA' MESKI: Mesk; örnek, iyi yazi anlaminda Arapça bir kelime. Ders, musikide bir parçayi ögretmek, örnek bir yazi alip ona bakip aynisini yazmaya çalismak, yani örnegi taklid yolu ile ögrenmek mânâlarina gelir. Mevlevîlige yeni giren (nevniyâz)'in, semâ ögrenmek üzere çalismasina, semâ meski denir. Mesk, semâ tahtasi denilen çivili bir tahta üzerinde yapilirdi.
    SEMANIYYE-I HALVETIYYE: Bekriyye-i Halvetiyye kollarindan biri. Kurucusu Seyh Muhammed b. Abdülkerim el-Medenî es-Semânî (1132/1775- 1189/1775)'dir.

    SEMA TAHTASI : Mevlevîlikte yeni dervislerin, semâ'i meskettikleri, ortasinda çivi bulunan, dört köse, ceviz veya ihlamur agacindan bir tahta.

    SEMA TEKBIRI: Seyh tarafindan sikkenin yeni müridin basina, tekbirle giydirilmesi. Mevlevîligin önemli âdetlerinden biri idi. Yeni mürid, mutfak isi ve meskle mesgul olurdu.

    SEMA-ZEN: Farsça, sema vuran, yani sema eden, demektir. Sema eden dervislere, sema-zen denir. Sema' yapmayi ögrenmek isteyen dervis, sag avucuna biraz tuz alir, saygili bir sekilde sema tahtasina gelir. Önce bas keserek, içli bir niyaz arzeder. Daha sonra, sol dizini büküp çökerek çiviyi öper, avucundaki tuzu, çivinin etrafina serper, sonra da, ayaga kalkip, tekrar bas keserek sema tahtasinin üzerine çikar; çiviyi, sol ayaginin basparmagi ile ikinci parmaginin arasina takip, sag kolu üstte olmak üzere, kollarini gögsünün üstüne çaprazlama baglayarak, avuçlariyla omuz baslarini tutar. Sag ayagini geriye iterek, sol ayagi üzerinde, dönmeye baslardi. Bu yeni ögrenci (Mübtedi)'ye birinci gün, üç; ikinci gün, bes çark attirilir, (yani döndürülür). Ilk meskler, ayaklar, çiviye takili olarak yapilirken, sonraki asamalarda kol açmak, direk tutmak, hiç sasmadan ilerlemek gibi usûller ögretilir. Basari sagladiktan sonra, egitim yeri, matbahtaki mesk yerinden, "Semahane" ye kaydirilir. Burada, eteklerin hizli semâ ile semsiye gibi açilmasi ögretilir. Egitim sonunda, semazen basi mübtediyi siki bir sinavdan geçirir, basarili olma durumunda da, sonuç Seyh Efendiye arzedilir. Seyh de sinavi geçen bu dervise, bir mukabele günü, ögle namazindan önce "Mübtedi Mukabelesi" yaptirarak, onu semazenler arasina sokar. Tahir Olgun, Feridun Nafîz, Sair Ismet devrin önemli semazenlerindendir.

    Tennure, bend-i hâle-i envâr-i ask olub,
    Mâh-i sipihr-i mihr-i vefadir semazen
    Avnî

    SEMA-ZEN BASI: Mevlevi ayini sirasinda, sema'hane'de dolasip, sema' edenlerin birbirine çarpmamalarini ve düzeni bozmamalarini saglayan dede'ye, "sema-zen basi" denir. Sema'zen basi, sema'i iyi yapanlardan olurdu. Sema'zen basi, sema' sirasinda, hirka giyerdi. Yeni baslayanlara (mübtedîlere) sema' usûlünü, o ögretirdi.

    SEMIYYU'LLAH: Arapça, Allah'in adasi anlamindadir. Allah ve kulda ortak olarak kullanilabilen isimlerde her ikisi adastir. Meselâ, insan da, semî, basîr gibi isimlere sahiptir. Allah da. Bu gibi isimlere "semiyyullah" denir.

    SEMSEME: Arapça, susam, susam tanesi demektir. Dil ile anlatilamayacak kadar ince ma'rifete "semseme" denir.

    SEN-SENLIK : Bkz. Enâniyyet.

    SENÂNIYYE: Tunus'da XIX. yüzyilda kurulmus bir tasavvuf okulu. SENÛSIYYE: Ebû Abdullah Muhammed b. Yusuf b. Ömer b. Su'aybi's-Senûsî (ö. 895/1490) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup, Medyeniyye'nin kollarindan biridir.

    SER: Farsça, bas, kafa anlamina gelir. Feyiz suya benzetilir. Bu suyun basi olan kâmil insana da "ser-çesme" (çesmenin basi) adi verilir. Sert-deste: Toplulugun basi, lideri anlamina gelir. Tasavvuf okulunu yöneten mürsid-i kâmiller, bu isimle de anilir. Ayrica Kalenden dervislerinin ellerinde tasidiklari asâ'ya da ser-deste denir. Oldukça kalin ve budakli olan bu asa, dervisin, kendi iradesiyle nefsini terbiye ettigini gösterir. Alevîlerin "tarîk" dedikleri sopaya da, "asa" adi verilir.
    Tasavvufta sirlarin saklanmasi, çok önemlidir. Sir vermemenin gerekliligi konusunda, "ser verip, sir vermemek" ve "ser verip sir vermeyen, serverdir" atasözlerini söylemislerdir. Sir, anlatilamadigi için degil, anlayan olmadigi için, baskasina söylenmez.

    SERÂIRÜ'L-ASÂR: Arapça, eserlerin sirlari demektir. Varliklarin bâtinlarindan ibaret Ilâhî isimlere denir.

    SERÂIRU'R-RUBÛBIYYE: Arapça, rabligin sirlari anlamina gelir. Rab isminin aynlarin suretlerinde ortaya çikisi. Aynlarm, kendi zatiyla kaim Rab isminin mazhariyeti olmasi, Rabbe ait ta'ayyünlerin açiga çikmasi, yine, Rabb'in varligina baglidir. Yani Rabb ismi olmasa, onun ta'ayyünleri de olmaz.

    SERDI: Farsça'da sogukluk demektir. Muhabbet makaminin sonunda nefs sogur. Bunun mukabili olan germî (sicaklik) ilahî ask hararetine kapilma ve bunun sonucu olarak, cezbelenme, cosku halini ifade eder.

    SEREYÂN-I VÜCÛD: Arapça, varligin sirayet etmesi, bulasmasi demektir. Rahmanî soluk, mukaddes feyz. Âlem ve insan, bu feyzin piriltilaridir.

    SERÎR: Arapça, yatak, dösek, taht gibi anlamlari ihtiva eden bir kelime. Ilâhiyye makaminda (Mekâne) bulunan Rahmani mertebe.

    SERKESI: Farsça, serserilik, basibozukluk demektir. Ilâhî iradenin hükmü (tahakkümü) ile, sâlikin kendi irade ve muradina karsi çikmasi.

    SER-KUDÛMÎ: Mevlevî tabiri olup, kudüm çalan (Kudum-zen) larm basina, "Ser-Kudûmî" denir. Mevlevî ayinini idare eden kisi. Bu görevi yapanlar, Mevlevî erkanina dahildir. Bir kisim erkan evlenemedigi halde, bunlar evlenebilirdi.

    SERMEDI: Arapça, ebedî anlamina gelir. Evveli ve ahiri (önü ve sonu) olmayan. Evveli olmayana ezelî, ahiri olmayana ebedî denir. Sermedîlik, Allahü Teala'nin sifatidir.

    SER-PÂ ETMEK : Farsça, basi ayak etmek, demektir. Mevlevîlikte, kusur isleyen bir müridin cezalandirilmasi olayina, ser-pa etmek denir. Asçibasi veya (Konya'daki dergahta) tarikatçi tarafindan, suçlu müridin semahane, yahut meydan'da sikkesi alinir, ayakkabilari disari dogru çevrilir. Bununla, kusurlu mürid, tarikatten düskün hale getirilir. Ser-pâ edilen kisi, yere niyaz eder, arkasini dönmeden kapiya gider, ayaklarini içeriye çevirip giyer, esigi öpüp, yine arkasina dönmeden, geri geri adimlarla oradan ayrilir. Eger kendini hakli görüyorsa, Mevlana Dergahi (Konya'daki Merkezi Dergah)'na varir. Orada, durumu, tarikatçi'ya arzeder. O inceler, sonunda olumlu veya olumsuz bir karar verir. Hakliysa sikkesi iade edilir. Farkli bir karar çikarilarak, bir baska dergaha gönderilir. Haksiz ise, bir süre tarikattan uzaklastirilir. Ancak, sonunda bir ayn-i cem yapilarak, yine dergaha alinir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 9 ::..
    SER-TABBAH: Farsça-Arapça, bas ahçi anlamindadir. Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte, Konya'daki Mevlana makaminda, Ser-tarik dede'den sonra gelen bir rütbeye sahipti. Tekkenin maddi-dünyevi isleri, sert-tabbah'a birakilmisti. Yeni intisab edenlerin terbiyesi ile de, mesgul olurdu. Yeni gelenleri 1001 günlük hizmet süresi seklinde tanimlanan çileye sokar ve takip isini kazanci dede'ye verirdi.

    SER-TABBAH KÜÇEGI : Mevlevî tâbiridir. Ahçibasinin çömezine, ser-tabbâh küçegi denirdi.

    SER-TARIK: Farsça-Arapça, tarikat basi anlamina gelir. Mevlevî tâbiri. Çelebi Efendi'nin yardimcisi ve Konya Mevlevî-hânesi'nin Seyhi yerindeki kidemli dede'nin unvani, "Ser-tarik" idi. Çelebi Efendi'nin, Konya'dan bir yere gitmesi durumunda, mukâbele-i serif disinda, her ise bakardi.

    Birisi Seyh-i tekke-i islâm'a ser-tarik
    Birisi mekteb-i kere ü adle râhber.
    Seyyid Vehdi.

    SER Ü PAY: Farsça, bas ve ayak demektir.
    Mevlevî tabiridir. Mevlevî disiplinindeki cezalardan biridir. Mürid, fukara elbisesini çikarir, eski elbisesini giyer, mevlevî-hâneyi terkederdi. Seyyah vermekden (bkz. Seyyah Vermek) daha agir bir ceza idi. Seyyah verilenin yeniden dergaha dönmesi mümkün ise de, "Ser ü Pay" edilen bir daha dönemezdi.

    SERVI: Çam türünden yapragini dökmeyen bir agaç. Dalsiz, budaksiz, düz elif harfine benzer bir yapiya sahip olup, genellikle mezarlara dikilir. Vefat edenler Bir'den geldikleri gibi, Bir'e dönmüstür. Servi'nin elif ve bir rakamina benzemesi, adeta, Allah'i sembolize eder.

    SETÂIR: Arapça, örtüler demektir. Maddî sekiller. Maddî sekiller, ardlarindaki Ilâhî isimlerin zuhur yerleridir. Seybânî söyle der:
    Perdelerin ardindan, maddi varliklar için tecelli etti,
    Perdelerin bunlar üzerindeki zuhûruyla gelisti, büyüdü.

    SETR: Arapça, örtme, perdeleme, perde gibi anlamlari olan bir kelime. Kasanî setri, seni, ifade eden mânâdan ayiran her sey.diye tanimlar. Setr'e verilen örnek* kainat üzerinde bulunan örtü olabildigi gibi, âdet ve amellerde duraklamak da, olabilir. Sûfiyye'nin yasayisi tecellide, belasi (imtihani)'da Setr'dedir.Havas, tecelli halinde cosarlar (tiys), setr halinde yasarlar (isret ederler, iys).

    SEVÂ: Arapça, düzgün, zirve, benzer mutedil vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Halkta bulunan Hakkin batn (iç) lan. Halk (yaratilanlar) ile ilgili ta'ayyünler (belirmeler), Hakk'in perdeleridirler. Hak, Zâtinda zâti ile zuhur etmistir. Halkin batn (iç) lan Hak'dadir. Yaratilanlar, zatiyla zuhur eden (görünen) Hakk'in vücudundaki yokluguyla, ma'kul olarak bakîdir.

    SEVÂB: Arapça, Mükafat, ata, sevap, balansi, bal vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Allah'tan magfiret ve rahmete, Hz. Peygamber (s)'den sefaate hak kazandiran seye, sevâb denir.

    SEVÂD: Arapça, topluluk, köy, siyah renk vs. gibi çesitli mânâlari ifade eden bir kelime. Mekke-i Mükerreme.

    SEVÂDU'L-VECH FI'D-DAREYN : Arapça, dünya ve âhirette yüzü kara, anlaminda bir ifade. Dünya ve âhirette zahiren ve bâtinen, aslî bir vücûda sahip olmamasi bakimindan, Allah'da tam anlamiyla fena bulmak. Gerçekte fakr, Allah'a ve asli yokluga dönüs iste budur. Bir kisim sufiler "fakr tam olunca o Allah'tir" demislerdir.

    SEVDA: Melankoli, çilginca sevgi gibi anlamlari ihtiva eder. Ilâhî ask.

    SEYFÎ KÜLAH: Arapça-Farsça, kiliçli külah demektir. Yukari yassilasarak yükselen ve bu sekliyle kilici andiran Mevlevi külahi. Bu sekildeki külahi, XVI. Yüzyilda Mevlana soyundan (Inâs Çelebi) Divâne Mehmed Çelebi bazen giyerdi. Bu sekildeki sikke, Bektâsîlerin Elifî Tâc'ina benzer.

    SEYR: Arapça, yürümek, gezmek, gitmek demektir. Allah'a ulasmak üzere yapilan manevî yolculuga, seyr denir. Iki türlü seyr vardir: 1) Seyr-i Nuzûlî: Mukayyed vücûd (varlik)'un ortaya çikmasi için mutlak vücud (varlik)'un seyri. Bu ehadiyet'in imkan mertebesine, mutlakin mukayyede, küllün (bütünün) cüz'e (parçaya) inisidir. 2) Seyr-i Urûcî: Mukayyedin mutlakda yok olmak üzere yaptigi seyir. Cüz'ün, külle seyri. Buna seyr-i suurî de denir. Bu seyr, insan mertebesinden Mutlak'a kadardir.

    SEYR ANI'LLAH: Arapça, Allah'tan seyr demektir. Sülûkun dört mertebesinden, dördüncüsüdür. Buna "telvin ba'de't-temkin" (temkinden sonra telvin) denir. Bu seyir vahdet (birlik)'ten, kesret (çokluk)'e dogrudur. Bundan gaye, Hak'dan halka terbiye ve irsâd için dönüstür. Bu yüzden, seyr-i anillaha "beka ba'de'l-fenâ", "sahv ba'de's-sekr" veya "fark ba'de'l-cem" de denir. Bu durumdaki kisi, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür.

    SEYR FI'LLAH: Arapça, Allah'da seyr demektir. Manevî yolculugun dört basamagindan ikincisi. Buna sefer-i sâni (Cem') de denir. Allah'in sifatlariyla muttasif, isimleriyle mütehakkik, ahlakullah ile ahlaklanmak, ufuk-i âlâya ulasmak, bütün bedenî özelliklerinden kurtulmak, seyr-i fillah'i tanimlar. Bu seferin nihayetinde, sâlike vücûh-i âlemden perdelerin kalkip, ilm-i ledünnînin kesfolundugu kaydedilir.

    SEYR ILA'LLAH: Arapça, Allah'a dogru yolculuk yapmak demektir. Sülûkun dört mertebesinden ilki. Sâlik zikrederek Allah'a urûc (yükselme) yoluyla hareket eder. Bunun sonu, velayet-i sugra (küçük velilik) olup buna "fena fillah" denir, iki tür seyr-i ila'llah vardir. 1) Seyr-i afakî, buna suluk adi verilir. 2) Seyr-i enfüsî ki, buna da cezbe denir.

    SEYR MAA'LLAH: Arapça, Allah ile seyretmek demektir. Dört basamakli seyr-ü sülûk'un üçüncü basamagi. Buna "sefer-i sâlis" veya "fark ba'de'l-cem" denir. Bu mertebede ikilik kalkar. Buna, "makâm-i Kabe kavseyni ev ednâ" adi verilmistir. Seyr maallah'in sonu velayettir.

    SEYR Ü SÜLÜK: Arapça, gitmek ve girmek demektir. Bir seyhin nezaretinde, Allah'a vuslat için çikilan manevî yolculuk. Seyr ü sülûk'un dört mertebesi vardir. 1) Seyr ilallah, 2) Seyr fillâh, 3) Seyr maallah, 4) Seyr anillah.

    SEYYADIYYE: Izzüddin Seyyâd (ö. 670/127) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup, Rifaiyye'nin kollarindandir.

    SEYYAHAT: Arapça, gezmek dolasmak demektir. Eskiden mürsidler, olgunlasmalari ve ibret almalari için, müridlerini seyahatlere yollarlardi. Bu seyahatlerde, Seyhlerden feyz alinir, nefs terbiyesi yapilirdi. Seyyah dervisin sirtinda postu, elinde keskül ve teber (bir tür balta)'i ile uzun süre afakî (dis âlemde) yolculukla istigal eder, sonunda, yine eski tekkesine dönerdi
    .
    Yine seyyah oluban, destime aldim teberi.
    Yine ben azm-i diyar etmeye, kildim seferi.
    Seher Abdal

    SEYYAH VERMEK : Bektasî ve Mevlevî tabiri. Cezalandirilmak istenen, veya ilerlemesi arzulanan dervislere, seyyah verilirdi. Bektasîlerde, seyyah verilen dervisin eline somun verilirken, Mevlevîlerde dervisin ayakkabisi disa dogru çevrilirdi. Ceza olarak seyyah vermek, "Ser ü Pay" dan daha hafifti. (Bkz. "Ser ü Pay)

    SEYYARIYYE: Ebû'l-Abbas Kasim Ibnü'l-Kâsim ibnü'l-Mehdi's-Seyyarî (ö. 242/856)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 10 ::..
    SEYYID: Arapça, efendi, bey demektir. Hz. Peygamber Efendimizin (s) torunu. Hz. Hüseyin (r)'in soyundan gelenlere seyyid; Hz. Hasan (r)'m soyundan gelenlere de, serif denir.

    Ey hâme-i nakis, beyan basla dua-yi seyyide,
    It sen de sarf-i iktidar, durma sena-yi seyyide.
    Lâ-edrî

    SEZAIYYE: Hasan Sezai Efendi (ö. 1151/1738) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup Gülseniyye-i Halvetiyye'nin kollarindandir.

    SIDDÎK: Arapça, isi ve sözü dogru, çok dogru olan kisiye denilir, içi aydin olmasi ve Hz. Resullah (s)'a ilgisinin ileri seviyede bulunusu sebebiyle, Hz. Peygamber (s)'e her geleni ilmen, kavlen ve amelen dogrulamakta kemâle eren kisiye siddîk denilir. Bu nedenle Allah nebilerle siddiklarin arasini açmamistir. "Onlar, üzerlerine Allah'in nimet bahsettigi nebi, siddîk, sehid ve salihlerdendirler" (Nisa/69). Hadis-i serif: "Ben ve Ebû Bekir iki rehin at gibiyiz. O beni geçseydi, Ben ona inanirdim. Ben onu geçtim, o bana inandi". Diliyle söyledigini, kalbiyle ameliyle, eksiksiz tahakkuk ettiren kisi, siddîk, Hz. Ebu Bekir (r)'dir. Vasitî bu hususta söyle der: "Bu ümmetin içinde, sûfiyyenin dilini ilk kullanan kisi, Hz. Ebû Bekir (r)'dir".

    SIDDIKIYYE: Arapça, tam dogruluk demektir. Bu, velayet derecelerinin en yücesi olup, nübüvvet derecesinin altindadir. Nübüvvet ile arasinda vasita yoktur. Siddikiyyeti, geçen, nübüvvete ulasir. Siddikiyyet, bir temele dayanir: Islâm, iman, ihsan, sehâdet, ma'rifet. Sonuncusu, "kendini bilen Rabbini bilir" makaminin hakikatmdan ibarettir. Marifetin üç hazreti vardir: Hazret-i Ilme'l-Yakîn, Hazret-i Ayne'l-Yakin, Hazret-i Hakka'l-Yakîn. Siddikin bu üç hazreti geçmekde alâmeti, gaybe'l-vücûdun kendisine meshed olmasidir.
    Bu durum siddîk, yakin nuruyla, Hakk'in mahlukatin gözünden gizlenen sirlarini görür.

    SIDK: Arapça, dogruluk demektir. Sir ve aleniyyenin (içte olanla, dista olanin) esit olmasi. "Oldugun gibi görün, veya göründügün gibi ol" vecizesinde anlatilmak istenen husus, Mü'minin imaninda sidki kadar, kâfirin de küfürde sidki, sahsiyetteki dengenin göstergesidir. Sâlikin söz ve isinde sidki ön planda tutmayi aliskanlik hâline getirmesi ve bu hâlini devam ettirmesi, onu siddiklar zümresine dahil eder.
    Sidk halinin devamli, olmasini, Naksî Mesayihindan Hâce Yakub Çerhî Hazretleri, "bir igneyi yere dikmek ve ayagin basparmagiyla o'nun üzerinde durmak" diye tanimlar. Sidk, iç ve dista, Allah ile beraberligi, istikamet (Seriata bagli olmak) üzere muhafaza etmekle -olur. Bu istikametin saglanmasi, Allah'i, sürekli kalpde muhafaza etmek, O'ndan baska seyleri hatira getirmemekle mümkün olur. Cürcânî'ye göre, yalanin kurtarabilecegi durumdaki kisi, o halde bile dogruyu söyler. Kuseyrî de, sidki, "hallerinden leke, inancinda süphe, amelinde ayip olmamasidir" seklinde tanimlar. Konuyla ilgili olarak, "Sidkini bütün tut" seklinde tasavvuf? bir ögüt vardir. Bu ögüt, "gördügü seyleri iyiye yormak, kalbi bulanmamak, tarikatta dogru olmak" seklinde açiklanir. Sidk sahibi olmanin yollarindan biri de, "Sidk sahipleriyle beraber olmanizdir" (Tevbe/119). Hakim Tirmîzî, sidki, ikiye ayirir. Birincisi, marifetin dallarindan sayilan adi özelligine girmis ahlakî ve aklî sidk olup, ikincisi de içtimaîdir.

    SIDKU'N-NUR: Arapça, nurun dogrulugu demektir. Kendisinden sonra perdelenme bulunmayan kesfe, sidku'n-nûr denilir. Yagmur yagdiran yildirima benzer, ki buna "Sâdik" adi verilir. Yagmur yoksa "kâzib" denir. Kesf geldikten sonra, perdelenmeye maruz kalan sâlikin hali, karisiktir. Nur vasitasi ile, kesfi, cem' makamina ulasirsa, buna sidku'n-nur denir, zira, bu nurdan sonra, gizlenme ve perdelenme hâli yoktur.

    SIFAT: Arapça, özellik, nitelik, vasif kalite gibi anlamlan olan bir kelime, mevsûftan ayrilmayan seye sifat denir. Bir seyde sifat bulunmadan, ona vasiflanmis (mevsûf) denmez, iki türlü sifat vardir. 1) Sifat-i Fadaliyye: Hayat gibi zata ait sifatlar onun disindakilere ait sifatlar. 2) Sifat-i Fâdiliyye: Kerem gibi hem zat, hem de Ilâhî sifatlar için asil olani "Rahman" sifatidir. Zira bu sifat, sümul ve alani bakimindan Allah isminin mukabilindendir. Ikisi arasindaki fark; Rahman'in umumu ile birlikte vasfiyye'nin zuhur yeriyken, Allah, ismiyye'nin zuhur yeridir.

    SIFÂT-I CEMÂLIYYE: Arapça, güzellige ait özellikler, nitelikler demektir. Lütuf ve merhametle ilgili özellikler.

    SIFAT-I ILÂHIYYE : Arapça, Ilâhî sifatlar demektir. Riza, rahmet, gazab gibi, kendilerini ve Zidlarini Hakk'a nisbet etmek caiz olan sifatlara, sifat-i Ilâhiyye denir.

    SIFAT-I SÜBÛTIYYE: Allah'a nisbet edilen hayat, ilim, semi, basar, irâde, kudret, kelam, tekvin, gibi sifatlar.

    SIFAT-I ZATIYYE: Arapça, zatî sifatlar demektir. Kudret, azamet, izzet gibi Hak Ta'alâ'ya izafe edilen ve ziddi caiz olmayan nitelikler.

    SIR: Çogulu esrar ve sirar olup, Arapça sir, gizli sey, kök, kiymetli, vadinin orta yeri, asil, nikâh, birseyin halisi, efdali, gibi anlamlan ihtiva eden bir kelime. Sir, kalpte bulunan Rabbânî bir latifedir. Ruh sevginin, kalp marifetin, sir da müsahedenin mahallidir. Ruhanî bir nur olup, nefs'in haletidir.Sir olmaksizin nefs, is yapmaktan aciz kalir. Nefs'in beraberinde, sirrin himmeti olmazsa, bir fayda elde edilmez. Sirra, kalbin bir buududur diyenler oldugu gibi, ruh'tur veya ruhtan daha yüce ve daha latif bir ruh buududur, diyenler de vardir. Mevlevîlikte sir, istilah olarak su anlamda kullanilir: Dede'nin hücresinin pencere perdesi kapali ise, bu onun içeride istirahat ettigini veya kendine göre bir ibadetle mesgul oldugunu gösterir. Bu hale sir denir.

    Hayflar, göz yumup Esrar Dede sirroldu.
    Surûrî
    Sirla ilgili bazi atasözleri ve deyisler sunlardir: Bir seyi örtmeye, kapamaya, sirlamak denir. Gömmek, gömülmek; sirlamak, sirlanmak gibi ifâdelerle karsilanir. Ölen kisiye, sirroldu, denir. Sirrin gizlenmesi gerektigini bildirmek üzere, "sirrini açma dostuna, onun da dostu vardir, o da açar dostuna" atasözünü söylerler. Tarikat sirrini, sisteme yabanci kisilere söylememek gerekir, zira, tasavvuf terminolojisine vakif olmadigi için, yanlis anlar. Iste bu tür sirlarin saklanmasi konusunda, "Sirrini sirredene askolsun, fas eden yuf" denir.

    SIRAT: Arapça, yol, demektir.Hakk tecellilerinin çesitlenmesinden kesfe açilan yol, nefsiyle, yine kendi nefsi içindir. Fusus'da "hiçbir kimildayan canli yoktur ki Allah onun alnindan yakalamis olmasin. Rabbim, dogru yol üzerindedir" (Hûd/56) âyeti söyle yorumlanmistir: Yürüyen hersey, Rabbin dogru yolu üzerindedir. Bu bakimdan, Allah onlara gazaplanmaz, sapitmazlar, sapitmak da nereden ariz olsun ki, Hakk'in gazabi ortaya çiksin.
    SIRR-I HAL: Arapça, hâlin sirri demektir, içinde, Hakk'in muradinin bilindigi durum.

    SIRR-I ILM: Arapça, ilmin sirri demektir. Bu, ilmin hakikatidir. Zira ilim, hakikatte Hakk'in ayn'idir.

    SIRR-I ISTIVA: Arapça, istivâ'nin sirri demektir. Mevlevî tâbiridir. Siyah bir serit adidir. Yüksek bir alâmet sayilir. Mevlana Celaleddin Rûmî'den kalmis olup, iki yollu olan külâh-i seyfî, veya kilicî taç yollarina takilan seride, sirri-i istiva denir. Bu taci, ancak cezbe-i Rahman ile istivâ'nin sirrina vâkif olan yüksek mâneviyatli zatlar giyebilir.

    SIRR-I KADER: Arapça, kader sirri demektir. Allah'in ezeldeki aynlar, ve bu aynlarin dis âlemde gerçeklesmeleri durumunda sahip olacaklari haller hakkindaki ilmi. Bir sey hakkinda, ancak Allah'in, o seyin, sübût durumundaki bilgisiyle hükmolunur.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 11 ::..
    SIRR-I RUBUBIYYET: Arapça, Rab'lik sirri demektir. Bu, merbûb'a baglidir. Zira onda, müntesiblerde olmasi gereken bir nisbet vardir. Müntesiblerden biri merbub olup, ademdeki sabit aynlardan baskasinda degildir. Ma'dûm (yok)'a baglanan da yoktur (yani ma'dûm'dur). Bu yüzden Sehl b. Tüsterî, rubûbiyyet'de öyle bir sir vardir ki, ortaya çikmis olsaydi, rubûbiyyet bâtil olurdu. Onun yok olusu, (butlan) üzerine baglandigi seydendir, demistir.

    SIRR-I SIRRU'R-RUBÛBIYYE: Arapça, rubûbiyyet sirrinin sirri, demektir. Rubûbiyyet sirri, Rabb'in, aynlarin suretlerinde ortaya çikmasidir. Aynlarin suretleri, zâtiyla kâim, ta'ayyünleriyle zuhur eden Rabb için, zühul yeri olmasi bakimindan, onunla kaim, onun vücudu ile mevcutturlar.

    SIRR-I TECELLIYYÂT: Arapça, tecellîlerin sirri demektir, ilk tecellî kalbe olur, böylece bütün isimlerin arasindaki ehadiyyet-i cem müsahede edilir. Zira her isim, diger bütün isimlerin özelligini tasir. Yine bütün bunlar, zât-i ehadiyyet'de birlesir. Farklilik, onun suretleri olan kevn (olus) larda ortaya çikan ta'ayyün (belirme)ler iledir. Böylece, her sey, her seyde müsahede edilir.

    SIRRU'S-SIR: Arapça, sirrin sirri, demektir. Ehadiyet hazretinde, icmâlen (özet olarak) bulunan gerçeklere ait ayrintili (tafsîlî) bilgi. "Gaybin anahtarlari, O'nun kalindadir, onu O'ndan baskasi bilmez" (En'âm/59), âyetiyle bu hususa isaret edilir.

    SI'A-I KALB: Arapça kalbin genisligi anlamina gelen bir ifâde. Kâmil insanin imkân ve vücûbu toplayan berzahî hakikati gerçeklestirmesi. Kâmil insanin kalbi, iste bu berzahtir. Bir kudsî hadisde söyle buyurulur: "yerime, gögüme sigmadim, mü'min kulumun kalbine sigdim".

    SICILMASIYYE: Muhammed ibnü'l-Hase-ni's-Sicilmasî (ö. 575/1179)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

    SICN: Arapça, hapishane demektir. Bir vücûd mertebesi olup, günahkarlari karanlik süflî tabiat derekelerinde, hakir düsürür.

    SIDRETÜ'L-MÜNTEHÂ: Cennette bir agaç. Mahlûkun Allah'a dogru giderken ulasabilecegi son nokta. Bundan sonrasi sadece Allah'a mahsustur. Sidreden sonrasina ulasmak mümkün degildir. Zira, mahlûk, burada mahv olmus, toz hâline gelmis, silinmistir. Sirf yokluga bitisiktir. Sidreden sonrasi için mahlûkun bir vücûdu yoktur. Sidre agacina, iman da denmistir. Hz. Resûlullâh (s), "karnini, Sidr agacinin meyvesi (Nebk) ile doyuranin, kalbini, Allah iman ile doldurur" der. Kasanî, sâliklerin yaptigi yolculugun ilim ve amellerinin bittigi sidre noktasina, berzah adi verir.

    SIGA KARDESI : Ahiret kardesi. Arapça muâhât, Türkçe kardeslesmek, kardes tutmak seklinde ifâde edilir. Mekke'den
    Medine'ye hicret eden Muhacirlerle, Ensar arasinda kardeslesme olayindan kaynaklanan bir uygulamadir.

    SIKA: Arapça, güvenme, dayanma demektir. Sika, Allah'a güvenmeyi ifade eder. Tevekkülün esasi sika'dir.
    SIKKE: Arapça, altin paranin üzerine basilan nakis ve yazi anlamina gelir. Mevlevi külahina da sikke denir. Dögme keçeden yapilan, yekpare, bal rengi yahut, beyaz, bir karis dört parmak uzunlugunda, içice geçmis iki katli külaha denir. Sikke üzerine genellikle sarik sarilir. Sarik sarilmayan sikkeye, dal sikke, dal kavuk, veya dal fes denir.

    Dû cihanda eger altin ola dersen sânin,
    Sikkesi altina gir Hazret-i Mevlânâ'nin.
    Mevlevi Hüdâyî Dede

    Mevlevîlikte üç mertebeli külah vardir: 1. Mertebe, teberrük ve emanet külahi; mutfakta çile çikaranlara ve muhiblere giydirilir. 2. Mertebe, irâdet külahi; hizmetini tamamlamis dervislere giydirilir. 3. Mertebe, hizmet külahi; sülük tamamlayip, hilâfet alanlara giydirilir.

    SIKKE-I SERIFE: Mevlevîlerin giydikleri sikkeye denir. Serefli sikke anlamina gelir.

    SIKKE-PÛS: Arapça-Farsça, sikke giyen demektir. Sikke giyenler hakkinda kullanilir.

    Hakk'a îsâl eyleyen sehrâhi bul,
    Âlem-i kesrette vahdetgâhi bul.
    Sikke-pûs ol, zevk-i eyvallahi bul.
    Gel harîm-i aska gir, dilhâhi bul.
    Mâsivâ'dan el çeküb Allah'i bul!
    Tokadîzâde Sekib

    SIKKE TEKBIRI: Mevlevî tâbiri. Tarikate yeni giren nevniyâzin basina sikke giydirilirken yapilan duaya "sikke tekbiri" denir.

    SILLE: Tokat. Allah'in kahr sifatlari (el-Kahhâr, el-Cebbâr) ile tecellî etmesi. Hak sillesinin sadasi yoktur.

    Bir vurdu mu hiç devasi yoktur.
    Ferid Kam

    SILSILE: Arapça, zincir demektir. Tasavvuf okullarindaki maneviyat ögretmenleri zinciri. Bu zincirin son halkasi Hz. Muhammed Mustafa (s)'dir. Üveysîlerde, dogrudan dogruya Allah'dan feyz alinmasi münasebetiyle, silsile söz konusu degildir. içinde sâdât-i kiram'dan (Hz. Peygamber (s)'in sülalesinden) kisilerin bulundugu silsileye "silsiletü'z-zeheb" (altin zincir) denir. Silsileden bahseden eserlere, silsilename adi verilir.

    SÎM: Farsça, gümüs demektir. Zahir ve bâtinin tasfiyesi, bedeni ve ruhu arindirma.

    SIMID: Mevlevi tâbiridir. Sikkenin üzerine, fakat destarin alt tarafina sarilan beze simid denir. Pamuktan yapilir, sarik bunun üzerine sarilir.

    SÎMURG: Farsça, otuz kus demektir. Efsanevî Kâf Daginin ardinda yasayan, adi var kendi yok bir kus. Allahü Ta'alâ'nin üfürdügü insanî (ilâhî) ruhu, geldigi asil vatanina (Kaf Dagi'nin ardina) dönecek, orayi asacak otuz kabiliyetle donatmistir. Kus, yükselisin sembolüdür. Ruh, bu otuz kus (yani otuz olumlu yetenek) ile, geldigi yere döner. Simurg'a su anlam da verilmistir: Insan-i Kâmil. Mantiku't-Tayr'da otuz kusun yedi vadiyi geçtikten sonra ulastiklari padisah, Allah.

    Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihanin rahati.
    Gör ki Simurg'un ne dami var, ne de sayyâdi var.
    Koca Râgib Pasa

    SIMYA: Farsça, kimya demektir. Bakiri altina çevirme hüneri, ilm-i Simya'yi mürsid-i Kâmiller bilirler. Onlar Allah'in izniyle, degersiz bakir gibi olan insan nefsini, yirmi dört ayar altina (nefs-i kâmile'ye) dönüstürürler. Kötü ahlâki, iyi ahlâka dönüstürme san'ati.

    SINANIYYE: Halvetî tasavvuf okulu kollarindan olup, Ibrahim b. Abdurrahmân el-Halvetî, yani Ümmî Sinan (ö. 976/1568) tarafindan kurulmustur.

    SINCEDE BÜZÜR BITMEZ: Sin, Türkçe'de mezar anlamina gelir. Büzür (dogrusu bizr olacak) de, Arapça tohum demektir. Bu sekilde, atasözünün anlami "mezarda tohum bitmez" seklinde olur. Erbab-i tarikat, sir konusulurken, yanlarinda yabanci birisi varsa, bu atasözünü söyleyerek susulmasini ihtar ederler. Bu atasözü, genellikle alevîler arasinda kullanilir.

    SÎNE: Farsça, gögüs demektir. Ilâhî ilim, ilim sifati Yüregi temiz kisilere "sine-saf" denir. Sineye çekmek, tahammül etmek, sabretmek anlamina gelir. On Muharrem'de siîler, yaptiklari âyinlerde, gögüs ve sirtlarini dögerek kan akitirlar. Bunu yapan kisiye "sine-zen" adi verilir. Ki bu, Türkçe'de "gögüs dögen" demektir. Âsiklarin, asklarinin kaynamasiyla gögüslerini yirtmalari hakkinda "sineye elif çekmek" diye kullanilan bir tâbir vardir. Hoslanilmayan bir Divan Edebiyati örfüdür. Tasavvufta mutlak cemalin, mecazî süflîlige indirilmesi ile ilgili bir kullanimi vardir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 12 ::..
    SIRÂR: Arapça bir seyin hâlis olani, asi, sir, kök vs. gibi anlamlari olan "sir" kelimesinin çoguludur. Tam olarak vuslata erme durumunda, sâlikin mahvolmasi. "Dostlarim kubbelerimin altindadirlar. Onlari Ben'den baskasi tanimaz", kudsî hadisi ile, bu grup Allah adamlarina isaret olunmustur.

    SIVÂ: Arapça istisna edatidir. ".... den baska" anlaminda kullanilir. Ta'ayyünleri (belirmeleri) bakimindan, a'yân'a denir.

    SIYAH: Farsça olan bu kelime. Türkçe'de de ayni anlamda kullanilir. Kara. Zât-i Hak. Karanlikta, esyalar birbirlerinden nasil ayirt edilemezlerse, Hakk'in idrâk üstü zâtinda da, hiç bir sey birbirinden ayirt edilemez. Siyah-kârân: Kara is sahipleri. Sülûku tamamlayamayip yolda kalanlara denir. Siyah-rûî: Kara yüzlülük, imkân âlemi.

    SIZLER BAKÎ : Vefat etmis biri konusulurken, "Allah rahmet eylesin", "ruhu sad olsun" gibi ifadeler kullanildigi gibi "sizler bakî" sözü de kullanilir.

    SOFU : Arapça, sûfî kelimesinin bozulmus sekli. Samimi dindar kisilere sofu denirken, sekilci, ham tipli dindarlara da ayni tâbir kullanilir. Necip Fazil merhumun özden mahrum, kirici, itici, çirkin yüzünde güzel Islâm'i çirkinlestiren, dindar kilikli tipler hakkinda kullandigi "ham sofu, kaba yobaz" ifadeleri meshurdur.

    SOHBET: Arapça, arkadaslik yapmak, karsilikli konusmak vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Allah'a ulastiran tasavvuf okullarinin her biri, "hizmet" ve "sohbet" gibi iki temele dayanir. Bu ikisi, sâliki, maneviyat yüceliklerine ulastiran vasitadir. Sohbette, mürsid-i kâmilin ruhundaki kabiliyetlerin müride yansimasi (in'ikâs) yani kabiliyet aktarimi söz konusudur. Bu yüzden Allah dostlari, sohbete çok önem verirler. Hoca Bahâeddin Naksbend Hazretleri "tarîk-i mâ bâ suhbetest" (yolumuz sohbetledir) sözü, Naksî yolunun ana düstûrunu olusturur. Peygamberimizin (s) arkadaslarina "ashâb" denilir ki, bu kelime "suhbe" masdarindan türemistir. Hz. Resûlullah (s)'in, sahabe-i kirami (r), sohbet yoluyla yetistirmesi, sûfiyye yolunda vazgeçilmez, göz ardi edilemez bir metod olarak kabul edilmistir. Bazi tasavvuf okullarindaki seyhler, hirka giydirerek nisbeti naklettigi için "hirka seyhi" adini aldigi gibi, sohbetle nisbet geçiren seyhler de "sohbet seyhi" olarak anilmistir.

    SOMAT: Arapça, simât kelimesinin bozularak kullanilmis sekli olup, sofrasi, uzunca dizilmis yemek sofrasi, dizi, kenar ve saf gibi anlamlari vardir. Bektasî ve Mevlevîler tarafindan kullanilan bez veya mesinden yapilmis sofra. Üç türlü somat vardir: 1. Gezgin dervislerin kullandigi etrafinda halka bulunan somat, 2. Dergâhlarda kullanilan somat, 3. Uzunca ve düz olan, bu yüzden de "elîfî" adini alan somat.

    SOMATÇI: Sofraci demektir. Mevlevi ve bektâsîlerde, sofrayi kurup toplamakla görevli kisi.

    Ginâ-yi kalb kadar nimet olmaz ehl-i dilde,
    Bu tekkenin fukarasi somat bilmezler.
    Nailî

    SOMAT GÜLBANGI: Mevlevî tekkelerinde, yemek yendikten sonra okunan gülbange "somat gülbangi" denir. Bu gülbank söyledir: "Mâ sûfiyân-i rahîm, mâ tablahar-i sahîm, payende dar yâ Rab. în kâse-i âb u nânrâ Elhamdülillah. es-Sükrü lillah, Hak berakâtin vire! Erenlerin han-i keremleri müzdâd ve sâhibü'l-hayrât güzestegânin rûh-i serifleri sad ü handan, bakîleri selâmetde ola! Demler safâlar ziyâde ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sirri-i Sems, kerem-i Imam-i Alî Hû diyelim Hû!"

    SORA SORA KA'BE BULUNUR: "isteyen ve istedigi konuda ciddî olan, hedefine ulasir" (men talebe ve cedde vecede) kelâm-i kibarinda ifâde edildigi gibi, Ka'be'ye ulasmayi gaye edinen kisi sora sora ona ulasir. Arapça'da "suâl", hem sormak, hem de istemek manasinadir.

    SOYUNMAK: Mevlevî tâbiridir. Dervislige ikrar verip, dervislik kisvesine bürünmek, tasavvufî mânâda soyunmak, yani dünyadan soyunup siyrilmaktir. Mevlevîlikte de, 1001 günlük çile için ikrar verip hizmet tennuresini giyinmeye, soyunmak denir.

    SÖZ: Tasavvuf söz degil, yasama isidir. Bir baska deyisle, tasavvuf ehli, laf (kâl)'a degil, yasama (hâl)'ya önem verir. Ancak konusma söz konusu oldugunda, Hz. Peygamber (s) gibi, az sözle çok mânâ ifâde etmeye (camiu'l-kelim olmaya) dikkat ederler. Söz ile ilgili çok sayida atasözü ve deyis vardir. Bunlarin bir kismi söyledir: Söylenen sözün, basa gelecek belâya bagli oldugu hususu "sözün cani vardir" atasözüyle anlatilmak istenir. Kalabalik toplantilarda, uluorta konusulmamasi gerektigini ifâde etmek üzere, "söz vardir halk içinde, söz vardir hulk içinde" denir. (Likülli meclisin makâl ve likülli mahallelin bakkal). Sözün etkili bir yani oldugunu belirtmek üzere, "söz vardir isi bitirir, söz vardir basi yitirir" atasözü kullanilir

    Söz ola kese savasi, söz ola y iti re basi,
    Söz ola agulu asi, bal ile yag ede bir söz.
    Yunus Emre

    Susmanin ariflik geregi oldugunu belirtmek veya dinleyenin, söyleyenden daha anlayisli olmasi icâbettigi, "söyleyenden, dinleyen arif gerek" atasözüyle anlatilir. Her insan dilinin altinda gizlidir yani her insan konusmasiyla kendini ele verir. Bu konuyla ilgili olarak söylenen diger atasözüleri de su sekildedir: "Söz, adamin mihengidir". Anlamsiz konusan kisi "söz söyledi balkabagi" karsiligini görür. Gösteris ifâde eden davranislara "sözde" denir, zira sahtedir. Kisinin degeri için, su atasözü gündemdedir: "Kelâmindan olur ma'lûm, kisinin kendi mikdari".

    SU: Allah diriyi sudan yaratmistir. Tasavvufta toprak, hava, ates gibi su da karakterolojik tesekkül ile ilgili dört unsurdan biri olarak görülür. Su dagitana "su gibi aziz ol" denir. "Sular alçaktan akar", "suyun yüzü yerde" atasözleri de alçak gönüllü olmayi ifâde eder. Feyzin kaynagindan istifade edilmesini belirtmek üzere, "suyu basindan içmek gerek" denilir.

    SUÂL: Arapça, istemek, sormak demektir. Tasavvufta çok soru sormak makbul degildir. Hz. Musa'yi , Hz. Hizir ile olan arkadasliktan ayiran sey, çok soru sormasi olmustur. Ayet: "Her seyi sormayiniz! Eger isin iç yüzü ortaya çikarsa, bu fenaniza gider... Sizden önce gelen bir toplum da onlari sormus, sonunda da sabaha kâfirler olarak girmislerdir" (Maide/101-2). Haci Bayram Camii'nin ilk imami Esrefoglu Rumî, Haci Bayram-i Velî'nin damadi idi. Söyle anlatir: "Bir gün hocam Haci Bayram-i Velî'ye, dünyevî bir mes'ele sordum, bana çok konusma, mesayih katinda çok konusmak, küstahlik olur, diye karsilik verdi. Ondan sonra, ona hiçbir sey sormadim". Sormamak, teslimiyet alametidir. Soranda teslimiyet noksanligi vardir. Yani, susmak teslimiyettir.

    SUALÜ'L-HAZRETEYN: Arapça, iki hazretin sorusu demektir. Biri, ilâhî isimler diliyle Hazret-i vücûbdan sudur eder ve Rahmân'in nefesinden ayn'lar suretinde zuhura gelmelerini ister. Digeri ayn'lar dili ile hazret-i imkandan sual edilir, ve bu ayn'larin isimlerle zuhura gelmelerini ister.

    SUBHA: Arapça, kara kilim, siyah zemin anlamini ifâde eder. Vazih (açik) olmadigi için "heyula" adi verilen "heba"ya, sübha denir. Hebanin varligi kendi nefsiyle degil, suretlerledir. Heba, günes isigindaki ince toza denir. Sübha, bir hadis-i serif'de ifâde edildigi gibi, Allah'in mahlûkâti yarattigi zulmete, karanliga denir. Allah mahlûkata kendi nurundan yaydi. Bu nur kime degdi ise, dünyada hidâyete ulasti. Nurdan nasibi olmayanlar da sapiklikta kaldilar.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 13 ::..
    SÛFÎ : Arapça, yünlü, yün giyen anlamina gelen bir kelime. Hakk'a vâsil olan kisiye, sûfî, yolda süluka devam edene de, mutasavvif denir; sûfî, vusul; mutasavvif usûl ehlidir. Sûfî kendi nefsinde fanî, Allah ile bakîdir. Sûfî, nefsin aliskanliklarindan kurtulmus, hakikatlerin hakikatine ulasmistir. Cüneyd, sûfîlerin, sadece Allah'in bildigi tarzda, Allah ile beraberlige sahip olduklarini söyler. Bisr ise sûfî'yi, "kalbini Allah için saflastiran kisi" olarak degerlendirir. Onlara sûfiyye denilmesi, onlarin Allah huzurunda, ilk safta bulunmalarindan kaynaklanmaktadir. Ki bu, onlarin himmetlerinin Allah'a yükselmesiyle, yani, kalpleriyle O'na yönelmesiyle olur. Bir baska görüse göre, özellikleri ehl-i suffe'ye benzedigi için, bu topluluga sûfiyye denilmistir. Bir kanaata göre de, sûf, yani yün giydikleri için, sûfiyye adini almislardir.

    SUHTE: Farsça, yanan anlaminda olan bu kelime medrese talebelerine denir. Galat olarak "softa" seklinde kullanilir. Ilim askiyla yanan talebelere, bu özellikleri sebebiyle "suhte" denilmistir.

    SÛK-I CENNET : Arapça, cennet çarsisi demektir. Cennette bulunan erkek ve kadin resimleri. Herkes, burada begendigi resmin sekline girer ve o halde ailelerinin yanina gider. Cennettekilerin sonsuza kadar sekil degistirebilecegi kaydedilir.

    SUKÛTÛ'L-ITIBÂRÂT: Arapça, itibarlarin (izafi hususlarin) düsürülmesi. Kasanî bunu, Zat'in birliginin gözönünde tutulmasi olarak degerlendirmistir.

    SULH: Arapça, baris anlaminda mastar. Yapilan amel ve ibadetlerin kabul edilmesine, sulh denir.

    SULTAN: Arapça, hüccet, delil, güç, kudret, vali padisah, zor gibi anlamlari olan Arapça bir kelime. Tarihte ilk defa, Abbasi vezirleri için kullanilan bu unvan, zamanin akisi içerisinde hükümdarlar için de, geçerli olmustur. Tasavvuf önderlerine, belli bir zamandan sonra sultan lâkabi verilmistir. Balim Sultan, Sultan Veled, Emir Sultan vs. gibi.

    SULTAN VELED DEVRI: Mevlevî tâbiridir. Mukabele günü, semâ'dan önce, seyh efendi önde, dervis (can)ler ortada olmak üzere, semahanenin etrafinda halka seklinde yürüyerek yapilan üç devir (daire)'e Sultan Veled Devri denirdi. Bunun ilk düzenleyicisi Sultan Veled oldugu için, onun adiyla anilmistir.

    SULTAN VELED MAKAMI: Mevlevî tabiridir. Meydan-i Serifteki kirmizi renkli posta, Sultan Veled Makami denir. Seyh, tören için meydana gelince, bu posta otururdu.

    SURET: Arapça, sekil, heykel, çesit, nevi, kiliç, biçim vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Hadis oldugu kaydedilen, Allah'in Hz. Adem'i kendi suretinde yaratmasi hususu, onun halifeligini anlatan bir tabirdir. Kul, hiçbir zaman Allah olamaz. Ortaya çikip gerçeklesme tavrinda, suretler hem ulvî, hem de süflîdir. Ulvî suret, hakiki ve izafi olmak üzere ikiye ayrilir. 1. Hakiki olani, vücûdî hakikatler ve rubûbî isimlerin suretlerinden ibarettir. Faal hakikatin, zât-i ûlûhiyyetden bir cem'i vardir. 2. Izafî olan ise, aklî, müheyminî ve nefsî ruhlarin hakikatlerinden ibarettir. Süflî suretlere gelince, bunlar imkana ait hakikatlerin suretleridir. Süflî suretler de, ulvî ve süflî olarak ikiye ayrilir. Ruhanî suretlerden, zikri geçenlerin hepsi, ulvîdir. Mutlak ve mukayyed misal âleminin suretleri, bu grubdandir. Süflî'ye gelince, cisimler âleminin suretleri, ars ve kürsi hâriç olmak üzere, bu gruptandir. Anasir ve unsuriyyatin suretleri, buna dahildir.

    SÛRET-I ILÂH: Arapça, Ilâhin sureti demektir, ilâhî isimlerin hakikatlerini gerçeklestirmesi bakimindan kâmil insan'a, sûret-i Ilâh denir.

    SÛRET-I IRÂDE: Arapça, iradenin sureti demektir. Nefsin, hiçbir seyin Allah'in iradesinin disinda bir irâde ile vuku buldugunu görmemesi. Herseyin Hakk'in irâdesi ile meydana geldigini görmesi.

    SÛRET-I HAK: Arapça, Hakk'in sureti demektir. Hakikat-i Ehadiyye ve Vâhidiyyeyi gerçeklestirdigi için, bu, Hz. Muhammed (s)'dir. Bu sebeple ona "Sâd" da denir, ibn Abbas (r)'a "Sâd"in ne anlama geldigi soruldugunda, su karsiligi vermistir: "Mekke'de, üzerinde Rahmanin Arsinin bulundugu bir dagdir".

    SÛRET-I MUHAMMEDIYYE (S): Allah bunu, el-Bedî ve el-Kâdir isimlerinin nurlarindan yaratmistir. Allah, Hz. Adem'in suretini, Muhammedi (s) suretin bir nüshasi olarak yaratmistir. Hz. Adem Cennetten inince, ruhlar âleminden ayrildigi için, ona ait suretin hayati sona ermistir. Cennette iken, Allah vicdanina duyurma yapmaksizin, Hz. Adem hiç birseyi kendi basina düsünemiyordu. Dünyaya inince, Allah'tan aldigi bu vicdani hissedisi kayboldu. Zira Cennette suretlenmis hayat, onun nefsiyle iken; dünyadaki hayati, ruh ileydi. Dünya ehline göre Allah ebedî hayatla diriltmedikçe, bu ölü hükmündedir. Ona nazar, onunla onun zatina nazar etmekle olur. Bu da, Allah'in isim ve sifatlariyla tahakkuk eder.'
    Böylece dünyadaki kisi, cennettekilerde bulunan seyi elde etmis olur. Yani cennetteki gibi, Allah kendisine vicdanî sezisle bildirimde bulunmadikça, hiçbir seyi tasavvur edemez. Abdülkadir Geylanî'nin yorumu iste bu sekildedir.

    SURHÎ: Farsça, kizillik demektir. Kalbin kozmik rengi, kirmizi veya saridir. Manevî tekâmülün güçlü olusuna surhî denilir.

    SÜHAN: Farsça, söz demektir. Ilâhî uyari, ilâhî isaret.

    SÜHEYLIYYE: Sâziliyye'nin Cezayir'deki kolu (XIX. y. y)

    SÜHREVERDIYYE: Abdülkâhir es- Sühreverdî (ö. 563/1168) ve Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu olup Kâdiriyye'nin koludur.

    SÜKÛN: Arapça, sakin, hareketsiz olmak demektir. Hakk'in huzurunda, O'nun inayetinin kusatmasi altindaki ruhî rahatlik, sarsintisiz manevî hayat.

    SÜKÛT: Arapça, susmak demektir. Tasavvufta susmak, teslimiyeti ifade eder. Tasavvuf hal ilmi oldugu için, konusarak degil, susarak yani hâl ile (yasayarak) ögrenilir. Hz. Hizir (a)'in, Hz. Musa (a)'dan istedigi "susmak"ti. Ancak, bu gerçeklesmedi, iki çesit sükût vardir: 1. Dis sükût 2. Iç sükût. Mesela, tevekkül halindeki kisinin rizik endiseleri açisindan kalbi (içi), susma durumundadir. Vücûdun hareketsiz hali de, kendine göre sükûtu ifade eder. Muhib'in sustugunda helake ugrayacagi, arifin de sustugunda malik olacagi kaydedilir. Sükût'un sebebi bedihi (açik) hayrettir. Asik susarsa, arif konusursa helak olur. ibn Ebi'd-Dünya'nin, konuyla ilgili olarak "Kitabü's-Samt ve Âdâbü'l-Lisân"i meshurdur.

    SÜLEYMAN: Hz. Davud'un oglu Hz. Süleyman, kus dilini (Mantiku't-Tayr) bilmesi basta olmak üzere, rüzgar ve cinlere hâkimiyetiyle taninmis bir peygamberdir. Rahmetli Sami Efendi Hazretleri (k) tasavvuf yoluna girmek, kus dilini bilmektir, diyerek, varliklari, konusturmak onlardan ibret almak (nazar) seklinde bir tanim getirmistir.

    Süleyman kus dilin bilür dediler.
    Süleyman var Süleyman'dan içerü.
    Yunus Emre

    SÜLÜK: Arapça, yola girmek, yol almak demektir. Bir seyhe baglanan kisinin, belli bir metodla, Allah'a dogru, yani kemalâta dogru iç (manevî) planda yaptigi yolculuga sülük denir. Süluk'un sonunda "Allah'i sevmek" tefekkürü (murakabe-i mahabbet) verilir. Ondan sonra "fena" ve "beka" gibi haller ortaya çikar. Bir kul, en mükemmel varlik olan Allah (c.c) olmiyacagi için, gerçek mânâda sülûkun sonu yoktur. Esrefoglu Rumî resmî sülûkunu bitirince, kayinpederi Haci Bayram Veli (k)'ye "varmamiz gereken manevî kemâlâtin sonu bu mudur?" deyince, su karsiligi alir: "Bir velinin, bin yil ömrü olsa, ve bu süre içinde sülûka devam etse, peygamberlerin topuguna bile varmasi imkansizdir." Peygamberimizin (s) Allah (c)'a en fazla yaklasan beser varligi olarak, Miraç Gecesi'nde, kendisiyle Rabbisi arasinda Kabe Kavseyn (iki kasin arasi) kadar bir mesafe birakilmistir. Eger o mesafe de olmasaydi, Peygamberimiz Allah'la ontolojik manada birlesmis olacakti ki bu takdirde (hâsâ) Allah olmasi gerekirdi. Bu ise muhaldir, mümkün degildir. Zira "vema nüve illa beser" (Mü'minûn/24) O, ancak bir beserdir.

    SÜNBÜLIYYE-I HALVETIYYE: Seyh Zeynûddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (ö. 936/1629) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu olup Cemaliyye-i Halvetiyye'nin kollarindandir.

    SÜRAHI : Üns makami.

    SÜRÜR: Arapça sevinç demektir. Üzüntünün mukabili olan sevinç, üç türlüdür: 1- Zevk sürürü. 2- Sühûd sürürü: ilim perdesinin açilmasiyla olusan sevinç. 3- icâbet-i semâ sürürü: Vahset izlerini gideren müsahede kapilarini açan, sâlikin ruhunu güldüren sürür.

    SÜTÛHIYYE: Bkz. Ahmediyye.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 14 ::..
    SABANIYYE-I HALVETIYYE: Kurucusu Haci Sa'ban-i Veli'dir. Halvetî tarikatinin kollarindan biri. Haci Sa'ban-i Velî'nin Seyhi de Hayreddin-i Tokâdi (k) hazretleridir. Mezari Bolu'ya 10 km. mesafededir.

    SAD: Farsça, nes'e, sevinç, bahtiyar, mutlu gibi anlamlan olan bir kelime. Sûfînin, kabz hâlinden bast hâline geçmesine sad denir.

    SAH: Farsça, hükümdar, demektir. Hafifletilmis olarak seh seklinde de kullanilir. Seyh ve Velî'ye de, sah denir. Orta Asya ve Hindistan'daki sûfîler için, bu tâbir kullanilir: Sah Abdullah Dihlevî, Sah Muhammed Bahâeddin Naksbend vb. Bektasîlerin de, bu tâbiri siklikla kullandiklari görülür. Hz. Ali için, Sâh-i Merdân, Sâh-i Necef, Sâh-i Vilâyet gibi tâbirler kullanilir.
    Sah kilici sallamak: Eskiden Anadolu'da Iran'a bagliligini bildiren kisiler için Osmanli tarihçileri tarafindan kullanilan bir deyim. Sahligi seyhlige çeviren Ibrahim Ethem gibi zatlarin yani sira, seyhligi sahliga çeviren, siyasal faaliyetlerde bulunan sûfîler az degildir. Tasavvuf tarihi içinde, sûfîlerin kurmaya muvaffak oldugu devlet sayisi Orta Asya, Hindistan, Malezya, Çin, Afrika, Kafkasya gibi yerlerde kirki bulmaktadir. Hoca Muhammed Bahâeddin Naksbend'in hocasi Halil Ata Gazan Han'in Maveraünnehir'de, hâkimiyeti yedi yil süren ve Samanist Türkler arasinda Islam'i yayma çabalari içinde bir devlet kurdugu görülür. Afrika'da, Osman Dan Fudî, Umar Tal Hac, Amadu Bellu, Emir Abdulkâdir-i Cezâyirî, Kafkasya'da Seyh Samil en-Naksbendî ve Haci Murad gibi zevat, konunun basat örnekleridirler, iran'daki Safevîleri de bu meyânda zikretmek mümkündür.

    Sâh-i Murgan-i Melekût : Melekûttaki kuslarin sahi; Hz. Muhammed (s).
    Sâhbâz-i Sidre-Nisîn: Sidre-i Müntehâya konan sahin: Insan ruhu, arinmis ruh.

    Biz ezelden tâ ebed meydana gelmislerdenüz,
    Sâh-i Merdân askina merdâne gelmislerdenüz.
    Hatayî

    Arifin halini tarif ne hacet,
    Efsâne sözlerden eyle feragat.
    Herdedir, bir göster, sâhib-kerâmet?
    Ali çokdur, Sâh-i Merdân bulunmaz.
    Türabî

    Sah içün çak eylediler ten libasin terk edüb,
    Terk-i tecrîd oldilar, tâc u kabadan geçdiler.
    Hayretî

    SÂH-I KEVNEYN: Farsça-Arapça tamlama. Iki dünyanin hükümdari manasinadir. Hz. Muhammed (s) için kullanilir.

    Sâh-i kevneyn ü imâmü'l-Harameyn
    Nûr-u bi-seyn ü Nebiyyü's-Sakaleyn
    Hâkânî

    SÂH-I LEVLÂK: Farsça-Arapça tamlama. Levlâke levlâke lemâ halaktu'l-eflâk (Sen olmasaydin, Sen olmasaydin, kâinati yaratmazdim) hadis-i kudsîsindeki levlâk ifâdesi kullanilarak, Hz. Peygamber (s)'e Levlâk'in hükümdari, yani "Sâh-i Levlâk" denir.

    Sâh-i Levlâk gibi hisn-i hasinim var iken,
    Ne bu sûzis, bu güdazis ne bu âh ü feryad.
    Nâbî

    SÂH-I MERDÂN: Farsça tamlama, erkeklerin sahi, hükümdari demektir. Hz. Ali için kullanilir bir tabirdir.

    Yüz mesakkat çekse kâm-i dil tapar encâm-i kâr,
    Her kimin mevtasi âlemde Seh-i merdân olur.
    Fuzulî

    SÂH-I NECEF: Necef sehrinin sahi demektir. Hz. Ali (r) Necef'te medfun oldugu için bu tabir kullanilmistir.

    SÂH-I RISÂLET: Farsça-Arapça bir tamlama. Peygamberligin sahi demektir. Hz. Peygamber Efendimiz (s) hakkinda kullanilan bir tâbir.

    SÂH-I VELAYET: Farsça-Arapça tamlama. Veliligin sahi, hükümdari demektir. Hz. Ali (r) hakkinda kullanilan bir tâbirdir.

    SÂH-I ZÜLFIKÂR: Zülfikâr Hz. Ali Efendimizin (r) kilicinin ismidir. Farsça-Arapça terkib olarak, Zülfikâr'in sahi demektir. Bu unvan, Hz. Ali (r)'ye aittir.

    Bunda baglamis gaza semsirini sultan-i Rûm,
    Bunda salmis saye-i ikbâl Sâh-i Zülfikâr.
    Fuzulî

    SÂHID: Arapça gören, sâhid olan, sehâdet eden demektir. Sâlikin kalbinde hazir ve mevcut olan, kalbin istigal ettigi düsünceye, denir. Kalbi istilâ eden ilim ise, sahid-i ilm, vecd ise sâhid-i vecd olarak anilir. Bir kimse bir baskasina kalbten ilgi duyar ve ona baglanirsa, bu sevdigi sahis, o kimsenin sahididir. Aklin, fikrin mesgul oldugu seye sâhid denmesi, sanki zihnen mesgul olunan seyin gözönünde imis gibi bulunmasmdandir. Sâhid, temasa edilen zuhurlar, feyz ve tecellî manalarinda da kullanilmistir. Bir de, sâhid-sâhed vardir ki bu, güzel ve sevgili manalarini içerir.

    SAHIDE: Arapça, sehâdet eden, gören anlamina disil bir kelime. Mezara dikine yerlestirilen, üzerinde yazi ve çiçek bulunan mermer bas ve ayak taslari hakkinda kullanilan bir tâbir. Üzerindeki yazi, mezarin hangi sahsa ait oldugunu belirttigi için bu tâbir kullanilmistir.

    SÂHMEDÂRIYYE: Bkz. Medâriyye.

    SÂKIRD: Farsça, ögrenci demektir. Fütüvvet yolunda bir sanata giren kisiye ve okul talebesine, eskiden sâkird denirdi. Sâkird, sanatta ustalastigi zaman, ustasi ona törenle pestemal (havlu) kusatirdi.
    Sakirdi ustasina pestemal kusatir: Yetenekli ögrenciler hakkinda kullanilan bir atasözü.

    Sakirtleri tas yonarlar,
    Yonup üstada sunarlar.
    Çalab'in ismin anarlar,
    O tasin her paresinde.
    Haci Bayram Velî

    SALVAR: Farsça, agi genis ve bol, uçkurla baglanan, paçalari dar, alta giyilen, dis giysisi veya bir tür pantalon. Fütüvvet yoluna giren kisi, girdigi meslekte zamanla ustalasir, olgunlasirsa, ona belirli bir törenle, salvar giydirilir, sed (kusak) kusatilir. Hirka nasil tasavvuf erbabina ait ise, ayni sekilde salvar da, fütüvvet ehlinin elbisesidir.

    SAM: Arapça yanaktaki ben'e "Same" denir, bu bir güzellik simgesidir. Farsça aksam demektir. Suriye'nin baskenti, bilindigi üzere Sam sehridir. Ferheng'de belirme (ta'ayyun) perdeleri ve çokluk olarak tanimlanmistir.

    Sam'dan çiktigim aksama dedim sâm-i serif.
    Ali Riza Pasa
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 15 ::..
    SÂM-I GARIBAN: Farsça, garipler aksami anlaminda bir tamlama. Sia'ya göre, Hz. Hüseyin ve arkadaslarinin basina gelen musibetin aksami (11 Muharrem gecesi), garipler aksamidir. Birisinin ölüp defnedildigi günün aksamina da, garipler aksami denir.

    SAN: Arapça, san, söhret, durum, hal gibi manalari içeren bir kelime. Allah'in her bir tecellîsi için, ilâhî bir hüküm vardir ki, buna "sân" denir. Bu sebeple varlik konusundaki hükmetme, bu tecellîye ve varligin her anda degisimine uygun bir tesir iledir. Bu, Ilâhî sân'a (veya se'n) ait bir etkidir ki, varlik üzerine hâkim olan tecellî, degisimi (tagayyur) gerektirir. "O her gün bir se'ndedir" (Rahman/29) seklindeki Kur'an ifâdesinin mânâsi da budur. Bir kula Allah tecellî ettigi zaman, bu durum, Allah'a göre se'n, kula göre hâl'dir.
    Sânina düseni isle: Allah için kullanilir. Ululuguna layik olan, bagislamaktir. Beni bagisla, anlaminda bir söz.

    SARAB: Arapça, içecek sey, anlaminda bir kelime. Ask ve mahabbet anlamina kullanilir. Coskun ask halleri ki, bu durumdaki kisi askta sadakat imtihanindan geçer. Kemale erenlerin hali budur. Bu kelimeyle ilgili bazi deyimler sunlardir:
    Saraphane : Melekût âlemi, kâmil arifin iç dünyasi.
    Sarab-i Puhte : Yillanmis, kivamini bulmus sarap. Her türlü kayittan, sinirlamadan kurtulmus saf ve mücerred zevk.
    Sarab-i ham : Çig sarap. Dünyevî zevk ile karisik hayat.
    Sarap-i Tevhîd : Allah'in zâtinda mahvolup, her türlü maddî bagdan kurtulma.
    Iki türlü sarap vardir: Biri maddî, dünyevi, alkol ihtiva eden içilmesi haram olan içki, ki bu insani içince sarhos eder. Diger sarap ise, ask sarabidir. Allah'i sevmekten kaynaklanan zevkin sonucu olarak ortaya çikan bir tür mestlik, melankoli hâli. Sûfîler bu bakimdan, içmeden sarhos olanlardir, diye tanimlanir. Marifet, içmeden, manâ sarhosu olmaktadir. Her iki sarhosta ortak bazi özellikler vardir. Bunlardan biri, her ikisi için dis âlemin bir anlami yoktur; sarhosluk, her iki grubu dis dünya ile alakali bir takim ilgilerden kesmistir, ikisi arasindaki pek çok farktan bir digeri de, sudur: Mânâ sarhosunda, karacigerden kaynaklandigi söylenen bir tür iç hararet, maddî sarab içende bulunmaz.

    SA'RANIYYE: Abdülvahhâb Sa'ranî (ö. 973/1568) tarafindan kurulan bir tasavvuf okulu.

    SATAH: Arapça, hareket, kipirdama vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Konusmada satah, konusurken ölçüyü kaçirmayi ifade eder. Asiri tecellî ve feyz gelen velîlerden, bir takim seriata uymaz gibi görünen sözler zuhur eder. Distan bakinca, bu sözlerin hiç bir mânâsi yokmus gibi görülür. Ancak, sûfî'nin ruhanî yükseliste ulastigi farkli varlik alani açisindan, o sözler ele alininca, anlasilmazlik durumu ortadan kalkar. Kanaatimizce, bir insan olan Hallâc'in "Ene'l-Hak" sözünden önce, kuru bir agaç kökünün "innî enallah (Ben Allah'im)" diye (Kasas/30) dile gelip, insan gibi konusup seslenmesini anlamaya çalismak gerek. Fussilet/21'de ifade edildigi gibi, Allah her seyi konusturmaya kadirdir. Bu konusturulan insanin elleri oldugu gibi, Kasas/30'da "ben Allah'im" diye seslenen bir agacin kökü, ve kendinden geçerek "Ene'l-Hak" diyen Hallâc-i Mansûr da olabilir. Hallâc'in ve benzerlerinin bu tür satahat ifâdeleri, bilinçli söylenmis degildir; kendilerine egemen olan bir halin sonucu söylemislerdir. Allah tarafindan intak edilmisler yani konusturulmuslardir. Vecd halinde bulunan sûfî, seriata muhatap akil tavrini asmis, aklin kurallarinin çalismadigi farkli bir alana geçmistir. O alanda, olaylar bütün olarak kavranir, o alanda zaman ve mekân olgusu söz konusu degildir, sürekli bir ân vardir, o sirada sadece o ân yasanmaktadir, akil alaninda bulunan insan, zamanlidir, mekanlidir; olaylari kesintili olarak, parça parça degerlendirmektedir, faaliyeti, zaman mekan boyutlarindan azade degildir. Akil üstü alanin kurallari ve özelligi, akil alaninda geçerli degildir, iste bir sûfînin satahatini anlamak, o satahatin söylendigi akil ötesi alana geçmek ve o alanin kurallarina göre degerlendirmekle anlasilabilir. Seriat akla hitap eder. Sûfî, satahat ibarelerini söyledigi zaman, akilötesi durumu ile ser'î tekliften azade olur, o bu durumu ile ser'î teklife tabî olmayan bir çocuk, akli bulunmayan bir (tür) deli mesabesindedir. Konusan o degildir, yaklastigi Mevlasi, sevgili kulunun tutan eli, yürüyen ayagi, gören gözü, duyan kulagi ve konusan dili olmustur. Bu dost, artik Mevlasi ile görür, onunla isitir, konusur. "Attigin zaman sen atmadin, fakat Allah atti" (Enfâl/17) âyetindeki incelik de, iste bu hususla yakindan alâkalidir. Mevlâsma kavustugu (vuslat) sirada Hallaç, "ene"l-bâtil" mi demeliydi? diyen bir sûfî liderin yani sira, Erzurumlu Ibrahim Hakki "Söyleyen Nasir idi, Mansûr andan tercemân olur" (Nasir: Allah, Mansûr: Hallâc-i Mansûr) diyerek, satahat olayini bir cümlede açiklama irfanini gösterir. Sathiyat ibarelerini ayiklik halinde iken konusanin küfrü lâzim gelir ve buna sathiyyat denmez, kelime-i küfr denir. Dini, takva ve verâ ölçüleri içinde yasayan bir kimsede, vecd halinde bu sözler zuhur eder, ayiklik durumunda bu sözleri söylemez, hattâ karsi çikarsa (Bâyezid-i Bistâmî'de oldugu gibi) tekfir edilmemesi gerekir. Akil basta iken söylenen ve küfrü gerektiren sözlere "Tammat" veya "Türrehât" (saçma söz) denir.
    Yunus Emre'nin seriata aykiri olmayan bir satahat ifadesini su siirinde buluruz: Çiktim erik dalina, anda yedim üzümü,
    Bostan issi kakiyip der: Ne yersin kozumu.
    Yine bir baska siirinde Yunus Emre söyle der:

    Is bu deme erince,
    Üç kez dogdum âneden.
    Nice yavru uçurdum,
    Nice âsiyaneden.

    Satha ait yazilan siirlere "Sathiyye" adi verilir.

    SATIR: Arapça, açikgöz, hilekar demektir. Çesitli anlamlarda kullanilmistir: 1, Nefsi, kendisini batildan uzaklastiran, 2. Fütüvvet ehli, ayyâr.

    SÂZILIYYE: Ebu'l-Hasen Takiyyüddin Ali b. Abdullah es-Sâzilî (593/1196-659/1260) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SEB: Farsça, gece demektir. Gayb âlemi, ceberut âlemi, yokluk ve karanliktan ibaret bulunmasi sebebiyle a'yân-i sabite, nurlar, insanlik gibi tasavvuf? anlamlari vardir. Seb'le ilgili bazi deyimler sunlardir:
    Seb-i Miraç : Miraç gecesi, insan ruhunun Allah'a yükselmesi.
    Seb-i Kadr : Kadir gecesi. Sûfînin tam yok olma durumunda Hakk'in varligi ile bakî kalmasi.
    Seb-i hicran : Ayrilik gecesi.
    Seb-i yeldâ : Koyu karanlik gece. Sevâd-i a'zam yani manevî fakirlik, salikin fenaya ermesi, aslî yokluga dönüs.
    Seb-i bâr: Nurlarin sonu, bitisi, sevad-i a'zam. Sebângeh : Geceleyin, hallere hâkim olma.

    SEB-ÇERAG: Farsça, gece çirasi demektir. Bektasî tekkelerinde on iki köseli, tas biçimindeki kandile verilen ad. Oniki köse, oniki imama isarettir.

    SEB-HANE: Farsça, gece evi anlaminda bir kelime. Garip ve fukaranin, parasi olmayanlarin, ücret ödemeksizin geceyi geçirmeleri için, hayir sahipleri tarafindan yaptirilan binalara denir. Bu sosyal dayanisma kurumu, vakif kayitlarinda "seb-hâne" seklinde geçer.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 16 ::..
    SEB-I ARÛS: Farsça-Arapça bir tamlama, dügün gecesi, gerdek gecesi. Mevlevî istilahidir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi'nin ölüm gecesi (17 Aralik 1273 Pazar aksami) hâtirasi olarak yapilan merasime, seb-i arûs töreni denir.
    Ikindi namazindan sonra Kur'ân okumak, ve aynü'l-cem' yapilarak icra edilen bu merasimin gecesine Farsça Seb-i Arûs dendigi gibi, Arapça olarak Leyletü'l-Arûs da denir.
    Bu gecenin gülbanki suydu:
    "Pîs-i tura, pîs-i tura cân-i men peyk der hazret-i sultan-i men.
    Vakt-i serifler hayrola, hayirlar fethola, serler def'ola. Leyle-i arûs-i Rabbânî vuslat seray-i Rabbanî vuslat seray-i Sübhanî hakk-i akdes-i Hüdâvendigârîde ân be ân vesile-i i'tilâ-yi makam ve füyûzât-i rûhaniyyet-i aliyyeleri cümle peyrevani hakkinda sâmil ve âm ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû..."
    Bu tören, Bati'da yankilar uyandirmis olup, her yil çok sayida turist dis ülkelerden izlemek üzere gelir. Benzeri törenler, Ahmed Bedevî ve Ibrahim Desukî Hazretleri Için de yapilmakta ve ölüm yildönümlerinde, mevlud olunmaktadir. Bu münasebetle, ney, kudüm ve def çalinir, semâlar yapilir. Misir'da buna iyd (bayram) de denir.

    SEB-KÜLÂH: Farsça, iki kelimeden olusmus bir ifâde. Gece külahi, gece basligi demektir. Dövme yünden yapilan, bir karis veya daha kisa olan bu baslik, gece yatarken giyilir. Bal renkli ve beyaz olur.

    Her dürr-i sitâre tab'i nazmin,
    Pirâye-i seb-külâh-i ma'nî.
    Nef'î

    SECERE: Arapça, agaç demektir. Bir kimsenin mensup oldugu aileyi, sülaleyi dip dedelerden baslayarak gösteren soy agaci. Tasavvuf okullarinin dayandigi kisileri, ayrildigi kollan gösteren semâya da secere adi verilir. Buna silsilename veya ensâb kütügü de denir. Tasavvufta secere deyiminin yüklendigi mânâlar sunlardir: 1.) Insân-i Kâmil ki bu, tümel madde kitlesinin yöneticisidir. Zira insan-i kâmil, her seye incelikler yayan hakikat toplayicisi (camiu'l-hakika) dir. O, arada bulunan bir agaçtir. Onun vücûbî dogu ve imkâni batisi yoktur. Durumu bu ikisi arasindadir. Kökü süflî toprakta sabit, dallari yüce göklerdedir. Ehadiyyetü'l-cem'e mahsus zatî tecellî bu agacin hakikatidir. "Ben âlemlerin Rabbi'yim" sirri (Kasas/30) bu agacin meyvesidir. Ruhanî hakikatler bu agacin dallaridir. 2) Secere-i Tuba: Tuba agaci. Marifet ve güzel ahlâk esaslari. 3) Secere-i ma'rifet: Ma'rifet agaci.

    SED: Arapça, baglama anlaminadir. Eskiden kusak ve pestemal gibi giysilere sed denirdi. Kusak karnin üstünde dügümlenip uçlari sarkitilirdi. Çalisirken ayaga dolanmamasi için, bu uçlar yukari kaldirilir, koyuna sokulurdu. Fütüvvet yoluna giren çiragin, mesleginde ustalastiginda, özel bir törenle, patronu tarafindan beline kusanan kusaga sed, bu törene de, sed kusanma töreni, denirdi. Bunun manasi, tutulan yolda sabit kadem olmak, seyhe tam teslimiyet ve vefâlilik olarak degerlendirilir. Rifaî, Sa'dî ve Bedevî tasavvuf yollarinda sed, büyük merasimlerle baglanirdi.

    SED BAGLAMAK: Ugrastigi sanat dalinda basarili olan ve maharet kazanan çiraklara, fütüvvet gelenegince, ustalari tarafindan bir törenle kusak kusandirilir. Usta çiragina kendisine ilk sed'in kim tarafindan baglandigini (kusak kusandigini) anlatirdi. Her sanatin ilk piri, Fütüvvetnâme adli eserlerde verilmektedir. Her san'atin pîrini bu eserler su sekilde verirler:

    1. Tüccarlarin piri Hz. Muhammed (s)
    2. Gezginlerin piri Hz. isa (a)
    3. Çobanlarin piri Hz. Musa (s)
    4. Börekçilerin piri Varaka
    5. Hurdacilarin piri Avn ibn Imkân
    6. Dellâllarin piri Tayfur-i Mekkî
    7. Dökmecilerin piri Ubeydullah el-Bahrî
    8. Sabuncularin piri Ahmed Ibn Abdullah
    9. Serbetçilerin piri Muhammed ibn Abdullah
    10. Çiftçilerin piri Hz. Adem (a)
    11. Hallaçlarin piri Hz. Sît (a)
    12. Marangozlarin piri Hz. Nuh (a)
    13. Devecilerin piri Hz. Salih (a)
    14. Sütçü ve Dülgerlerin piri Hz. Ibrahim (a)
    15. Terzi ve yazicilarin piri Hz. Idris (a)
    16. Saatçi ve ekmekçilerin piri Hz. Zülkifl (a)
    17. Tarihçilerin piri Hz. Lût (a)
    18. Bagcilarin piri Hz. Üzeyr (a)
    19. Çulhacilarin piri Hz. Ilyâs (a)
    20. Zirhçilarin piri Hz. Davud (a)
    21. Balikçilarin piri Hz. Yunus (a)
    22. Berberlerin piri Selman-i Farisi (r)
    23. Mimarlarin piri Muhammed Ibn Ebû Bekir
    24. Kasaplarin piri Ebû Mihcen.
    25. Bakkallarin piri Adiy b. Abdillah
    26. Sakalarin piri Selmân-i Kûfî
    27. Hamamcilarin piri Mansur ibn Kâsim-i Bagdadî
    28. Debbâglarin piri Ahî Evran
    29. Ignecilerin piri Ebu'l-Kâsim Mübarek
    30. Kuyumcularin piri Nasr Ibn Abdullah
    31. Parfümcülerin (Attâr) piri Hüsam ibn Abdullah-i Kûfî
    32. Saraçlarin piri Ebu'n-Nasr b. Hasimiyyi'l-Bagdadî
    33. Çikrikçilarin piri Abdullah Habib-i Neccâr
    34. Tasçilarin piri Kasim Ibn Nasrullah
    35. Okçularin piri Sa'd Ibn Ebî Vakkâs
    36. Boyacilarin piri Ömer Ibn Abdullah es-Sabbâg
    37. Bardakçilarin piri Abdulkahhar Medenî
    38. Bahçivanlarin piri Ebu Zeyd Baba Beten-i Hindî

    Esnafin çirak çikarmalari (yetistirmeleri) devam ettigi sürece, sed baglamak usûlü de devam etmis ve bu on dukuzuncu yüzyilin ortalarinda sona ermistir.

    SEF': Arapça, çift demektir. Yaratma olarak deyimlenmistir. Kasânî'ye göre, vâhidiyyet hazreti, ehadiyyet hazretine eklenmedikçe Ilâhî isimler ortaya çikmaz. Ilâhî isimler yaratma ile gerçeklik kazanir. Bu sebeple tek (vitr), çift (sef) ayirimi yapilmistir.

    SEFAAT: Arapça, sefaat, aracilik demektir. Bir kimsenin dileginin kabulü veya bagislanmasini saglamak üzere, Allah'a yakin bir veliyi vasita-vesile yapmasi. Mesalâ, ya Rabbi! Haci Bayram Velî'nin yüzü suyu hürmetine isledigim günahlari bagisla, seklinde ki dua bu kabîldendir. Peygamberimiz (s), hayatta iken inananlar için Allah katinda sefaatçi olmustur, kiyamet günü de olacaktir ki, buna büyük sefaat (sefaat-i uzmâ) denir. Dogrudan ölüden sefaat istemek sirk olarak degerlendirilir. Veren Allah'tir, müslümana yakisan da O'ndan beklemek ve ummaktir. Peygamberinizin (s) sefaati bile Allah'in izni ile (Bakara/255) olacaktir.
    iÜüTASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 17 ::..
    SEFKAT: Arapça, sefkat, merhamet anlaminda bir kelime. Halka gerek duydugu seyi vermek, gücünün üzerinde onlara bir sey yüklememek, anlamayacaklari tarzda hitab etmemek.

    SEGAF: Arapça, gönlünü çekmek anlaminda bir kelime. Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Sevginin, kalbin zarina ulasmasi durumuna segaf denir. Kalp gerçekte, hayvanlarda da bulunan bu maddî kalp degildir. O insanin sirri ve cisimlerin kusatamadigi Rabbi anlama yeridir. Kalbin zarindaki sevgiden, sevginin suura iyice yerlesmesi anlasilmalidir.

    SEHADE: Arapça, gözönündeki, görülen, sahid olunan seyi ifade eder. Sehidlik, sehid olarak ölme. Bogularak, vebadan ve garib olarak ölenlere sehid denir. En yüce sehadet mertebesi, Allah yolunda öldürülmektir. Bu sayilanlara küçük sehidlik denir. Bir de büyük sehidlik vardir ki, bu da iki kisimdir: 1) Yüce olani: Allah'i ayne'l-yakîn olarak mahlûkâtta görmektir. Meselâ, bir seye bakildiginda Allah onda, infisâl, hulul, ittisal olmaksizin müsahede edilir. 2) Düsük derecede olani: Sebebsiz, garazsiz olarak Allah'a sevgi beslemektir.

    SEHÂVIYYE: Muhammedi's-Sehâvi'l-Burhânî tarafindan kurulmus tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin bir kolu.

    SEHBAZIYYE: Seyyid Lal Sahbaz Garib tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin kolu.

    SEHIR-SÂR: Mutlak varlik. Haci Bayram Velî'nin siirinde Bektas-i Velî'nin Menakib'inda sar, gönül, kalp olarak degerlendirilir.

    Sar dedikleri gönüldür.
    Haci Bayram Velî

    SEHVET: Arapça, siddetli arzu demektir. Nefsin bir seyi siddetle arzulamasi. Iki türlü sehvet sözkonusudur: 1) Varligi gerekli olan, yok oldugu zaman insanin bedenine zarar getiren sehvet, 2) Olmadigi zaman, bedenin zarara ugramadigi sehvet. Kur'ân'da övülmeyen tarzda zikr olunmustur: "insanlar için sehvetleri sevmek süslü gösterildi" (Âl-i imrân/14) "Sizler, kadinlar dururken, sehvetle erkeklere geliyorsunuz" (A'râf/81). Seyyid Serif Cürcânî sehveti; nefsin hoslandigi sey, nefsin bir seye meyletmesi, seklinde tanimlamistir. Islâm'da sehvetleri yok etmek degil, terbiye etmek, mesru sinirlar içinde tutmaya çalismak esâstir.

    SEK: Arapça, süphe demektir. Tasavvuf! olarak, sözünde, özünde gerçeklik olmayan kisiye "sekte kalmis" tâbiri kullanilir. Süphesi kalmamis kisi "sekten, süpheden arinmis" diye övülür.

    SEKL: Arapça, karisik is, bir seyin sureti, hey'eti, durumu, sekil, uygun, benzer gibi anlamlari olan bir kelime. Hakk'in varligi.

    SEKÛR: Arapça, çok sükreden, sükredene karsilik veren, nimete garkolmus vs. gibi anlamlari olan bir kelime. Verildigi zaman tesekkür edene sâkir, verilmedigi halde sükredene sekûr denir. Sekûr, gerçek manada Allah'a sükretmekten âciz oldugunu anlayan kisiye denir. Bu suura ulasan kisi, bütün gücünü kalbi, dili ve vücut organlariyla sükre harcar. Kalbî sükür, inançla; dil sükrü, dil ile söylemek (tahdîs-i ni'met) le; vücud organlarinin sükrü de, amel etmek suretiyle olur.

    SEM': Mum, mes'ale anlaminda Arapça bir kelime. Bu Ilâhî bir nurdur. Sûfînin kalbini yakan Ilâhî nurun piriltisi, müsahede ehlinin kalbinde parlayan irfan nuru. Sem'-i Ilâhî: Kur'ân-i Kerim. Pervane kelebegi mumun etrafinda döner, buna uzun süre devam eder, sonunda alevin çekici gücü onu kendi içine çeker, pervanenin tüm vücudu alev alev yanarak yok olur. Sûfînin durumu da aynen bunun gibidir, askin yakici alevine mübtelâ olur, bu ibtilâya devam eder, sonunda varligi ask atesiyle aynîlesir, nihayet kendisi alev alev yanan bir ates olur. Semâ'daki dönüs, pervanenin mum alevi etrafindaki dönüsünü sembollestirir, semâda da ayni yanis, ayni ates söz konusudur. Erbabina malûmdur.

    SEMAIL: Arapça, tabiatlar, huylar anlaminda çogul bir kelime. Cemâl ve celâlin bir araya gelip birbiriyle uyusmasi. Hz. Peygamber'i tasvir eden, ruhî ve fizikî yönünü anlatan eserler. Bazan olan, bazan olmayan hafif fakat sükûnu bozmayan cezbeye de denir.

    SEM'I OKUNMAK: Sem' Arapça'da mum, mes'ale demektir. Mevlevî tâbiri. Dört selamdan ibaret olan mukabelelerden, nes'eli geçenlerin tesirini bir kat daha artirmak amaciyla, okunan âyinlerden birinin adi. Âyin su parça ile baslardi:

    Sem'-i ruhuna cismimi pervane düsürdüm
    Evrak-i dili âtes-i sûzâne düsürdüm
    Bir katra iken kendimi ummana düsürdüm
    Ta'dad idemem derd-i derûnum elemim var,
    Mevlâ'yi seversen beni söyletme gamim var.

    SEM'IN KÜLÜNÜ ALMAK: Mumun fitilini kesmek anlamina bir söz. Bu is, makasi andiran bir âletle yapilirdi.

    SEMS: Arapça, günes demektir. Ulûhiyyetin ortaya çikis yeri ve noksanliklardan münezzeh mukaddes özelliklerin çesitlenmesinin tecellî yeri olan nur. Günes, diger unsurî varliklarin aslidir. Allah, varligin tümünü, güneste remz halinde yaratti. Tabiî güçler, onu, Allah'in emriyle yavas yavas varliga çikarir. Günes sirlarin noktasi ve nurlarin dairesidir.

    SEMSIYYE-I HALVETIYYE: Seyh Semseddin Ahmed Sivâsî tarafindan kurulmus, Halvetîligin kollarindan bir tasavvuf okulu.

    SEMS KOLU - VELED KOLU: Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte sube olmamakla birlikte, iki nes'e vardir. Mevlevîlerin bir kismi tam ehl-i sünnettir. Naksîligin Halidî kolu gibi dine ve kurallarina en ufak taviz vermeksizin siki sikiya baglidir, bir kismi da tam Imamiyye mezhebine sâliktir, rinddir. Birincilere "Veled kolu" ikincilere "Sems kolu" denir.

    SENGÎ: Farsça, güzel, zarif anlamina bir kelime. Hakk'in, maddede tecellî eden nurlari.

    SEPPER-SÜPEYR: Arapça'da Hasan ve Hüseyin anlamlarini ihtiva eden Süryanice iki kelime. Bu isimler Hz. Harun'un iki oglunun adi olup, Hz. Peygamber (s) tarafindan, Hz. Ali (r)'nin ogullarina verilmistir.

    Süpeyrü Sepper, mürsid ü rehber,
    Sundular kevser Elhamdülillah
    Üsküdarli Hâsim Mustafa Baba

    Bu beyt, "muhabbet" denen içkili Bektasî sohbetlerinin en sonunda, sofra kalkacagi zaman, Gülbangden önce, besteli olarak topluca okunurdu.

    SER: Arapça, kötülük demektir. Yokluk, zâti bakimindan sirf serdir. Zira adem (yokluk) Allah'a dayanmaz.

    SERBET: Arapça, içecek demektir. Ilâhî, feyz, ilâhî sevgi, ask sarabi.

    Hak'tan gelen serbeti içdik Elhamdülillah,
    Sol kudret denizini geçdik Elhamdülillah.
    Yunus Emre

    SERBETLEMEK : Yilan ve zehirli hayvanlarin zararindan korunmak üzere, ocak adi verilen kisinin okuyup üfürdügü serbeti içirmesi olayina serbetleme adi verilir. Bu isi daha ziyade Rifaî Seyhlerinin yaptigi kaydedilir.

    SERBETLI : Serbetlenen kisiye serbetli denir.
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 18 ::..
    SERBET VERMEK : Bedeviye tasavvuf okulu istilahindandir. Bey'at töreni yapilirken, mürsidin yaptigi telkin ve içirdigi serbet için, serbet vermek tabiri kullanilir. Serbet, yedi seyle birlikte verilirdi. Müridin çok cezbeli olmasi istenirse serbet, nefes veya sirke ve sütle; orta seviyede cezbeli olmasi arzu edilirse, hurma, kara üzüm, kuru üzüm (veya kuru incir) ile; az cezbeli olmasi istenirse zeytinyagi ve su ile verilirdi.

    SERH-I SADR: Arapça, sadrin yarilmasi demektir. Salikin ruhundaki kabiliyetlerin gelismesi, ortaya çikmasini ifade eder. Hz. Resulullah'in (s) Mirac'tan önce, üç boyutlu alanin ötesine yolculuga hazir olmasi için Kabe yaninda kalbi serh edilmis (yarilmis) idi. Tabii manevi olarak... Yücelere yapilacak yolculuk için bu zaruri idi. Sülük yolunda da ileriye dogru merhalelerin katedilmesi, ayni ruhi kapasitenin genisletilmesiyle ilginç bir paralellik arzeder. Üç kere serh-i sadr olmadikça, ruha ait kabiliyetler gelisme kaydetmezler. Serh oldukça, tahammül artar; yükler, çileler dayanir hale gelir. Yani yük hafifler. "Sadrini yarmadik mi? Yükünü kaldirmadik mi? Ki (o yük agirligindan) sirtini çatirdatma mis miydi?" (Insirah/1-3).

    SERIAT: Arapça, yol, su kanali demektir. Dinin zahirî (dis sekil) yönüne ait kaideleri veya dinin hukuk kurallari. Tasavvufa da, batinî hukuk veya batinî fikih denir.

    SERIATTA BU BENIM, SU SENIN, TARIKATTA BU HEM SENIN HEM BENIM, HAKIKATTA NE SENIN NE BENIM: Bu söz "yer ve göklerin mirasi Allah'indir, ayeti kerimesindeki vahdeti anlatmak için kullanilir.

    Bu gülistanda benimçün ne gül ne sebnem var;
    Bu kudret ü ne tasavvuf ne bis ü ne kem var,
    Bu çarsuda ne dâd ü sited ne derhem var,
    Ne kuvvet ü ne taayyün, ne zahm ü merhem var,
    Bu kârhânede bilmem neyim, benim nem var.
    Nâbi

    SERÎF: Arapça, serefli demektir. Hz. Hasan (r)'in neslinden gelenlere "Serif", Hz. Hüseyin (r)'in neslinden olanlara da "Seyyid" denir.

    SERKAVE: Cezûliyye kollarindan olup, Bucad (Fas)'da yaygindir.

    SERKAVIYYE: Halvetiyye'nin kollarindandir. Misir'da yayilmistir.

    SERNUBIYYE: Burhaniye'nin kollarindan biridir. Seyyid Sihabeddin Abdü'l-Abbas Ahmed b. Osman es-Sernûbi'l-Maliki'l-Burhanî (ö. 994/1586) tarafindan kurulmustur.

    SEVAHIDÜ'L-ESMA: Arapça, isimlerin sahitleri demektir. Esyanin sevâhidi, dis âlemde haller, vasiflar ve fiiller sebebiyle, görülen farklilasmadir. Rizik verilen (merzûk), rizk vericiye; diri dirilticiye; ölü öldürücüye sehâdet eder.

    SEVAHIDÜ'L-HAK: Arapça, Hakk'in sâhidleri demektir. Bu, dista var olarak bulunan âlemin hakikatleridir. Zira, mükevvini (yaraticiyi) gösterir.

    SEVAHIDÜ'T-TEVHID: Arapça, tevhidin sahitleri demektir. Tevhidin sevâhidi de, esyanin ta'ayyünleridir. Herseyin, kendisini baskasindan ayiran, kendine özgü bir ta'yin ile ehadiyyeti vardir.

    SEVK: Arapça, istiyak ve özlemi ifade eden bir kelimedir. Kalbin, sevgilisine kavusmak üzere çekilisine, veya sevgili anildiginda kalbin heyecanlanmasina sevk denir. Kalbdeki sevk, lambadaki fitile, Ask da atesteki yaga benzer. Allah'a istiyak duyanin O'na yakin olacagini, yakin olanin nes'elenecegini, nes'elenin de vuslata erecegini kaydederler. Vuslatta derinlesenler için, müjdeler ve güzel bir varis yeri sözkonusudur. Sevk ile istiyak arasinda fark vardir. Sevk sahibi, kavusma durumunda sükûn üzere iken, ayni durum istiyak sahibi için söz konusu degildir.

    SEYBANIYYE: Ebu Muhammed Yunus b. Yusuf es-Seybanî (öl. 619/1223) tarafindan kurulmus bir tasavvuf okulu.

    SEYDA: Çilgin, deli, ask hastasi (delice asik) anlaminda Farsça bir kelime. Cezbe halindekiler, meczublar, siddetli sevgiyle cosup kendisinden geçenler için, bu terim kullanilir.

    SEY'EN LI'LLAH: Arapça, Allah rizasi için bir sey anlamindadir. Tasavvuf tarihinde çok az bir kisim tasavvuf erbabi, nefs terbiyesi için, müridlerini, geçici bir süre bir seyler toplamaya yollarlardi. Onlar da "sey'en lillah" diyerek keskülleriyle dolasir, topladiklarini dergaha getirirlerdi. Dervislerin topladigi bu yiyecekler, fakirlere dagitilirdi. Buna, "Selmana çikmak" da denirdi. Bu tabir, hizmet sonrasi dua ve niyaz sirasinda da kullanilirdi.
    "Hizmetimin hakli hayirlisini dilerim, sey'en li'llah, Allah eyvallah" Mürid niyaz vaziyetinde bunu söyleyince, seyh efendi de kisa bir gülbank ile mukabele ederdi.

    SEYH: Arapça, önder, kabile baskani, yasli adam anlamina gelen bir kelime. Tasavvuf okulu liderlerine seyh denir. Seyhler, kulu Allah'a Allah'i kula sevdirmek isteyen kisidir. Fonksiyonu bakimindan, müridleri halle terbiye etmesi bir yana bikakilirsa, her seyiyle bir ögretmen görüntüsündedir. Seyh'in seriat bilgisine sahib, fena makamini geçmis, ahlâk-i hamide (övülen ahlak) ile süslenmis olmasi gerekir. Kendisi kamildir, bu yüzden kemale erdirir, yani mükemmildir. Seyhler çesitlidir: Sohbet Seyhi, Ta'lim Seyhi, Tarikat Seyhi, Terbiye Seyhi, Irsad Seyhi, Teslik Seyhi.
    Seyh ile ilgili bazi atasözleri sunlardir:
    Seyhin elini öpecegine kendi elini öp: Eli öpülmeyecek sahte seyhlerin de bulundugunu veya elinin emegiyle geçinmenin daha makbul oldugunu belirten bir atasözü.
    Seyhin kerameti kendinden menkul: Keramet satan sahte seyhler için kullanilir.
    Seyhi seyh eden müriddir: Bir seyhin kemalati, yetistirdigi müridin kalitesinden belli olur.
    Seyh olmak kolay, dervis olmak güç: Dervislik, teslimiyet demektir. Bu ise, çok zordur. Dervisligin zor oldugu, bu sözle vurgulamistir.

    Seyh uçmazsa kerametle eger, o
    Mutekitler uçurur, tâ be kamer
    Yenisehirli Avni

    SEYH POSTU : Seyhlerin oturduklari posta, "Seyh Postu" denir. Bu post, tüylü koyun derisinden olup, toplanti yapilacak mahalde en önemli yere serilirdi. Mihrab bulunan yerlerde, mihrabin sagina konurdu. Mevlevî seyhlerinin kirmizi renkli postlari kapiya göre, karsiya gelen sag kösede serili olurdu.

    SEYH-I IMARET: imarethaneleri yöneten misafirleri karsilayip ikramda bulunan zata seyh-i imaret denirdi.

    SEYH-I NECDI: Mecazi bir tabir olup seytan anlamindadir. Bir Hadis-i Serifte, seytanin boynuzlarinin Necid'den zuhur edecegi kaydedilir. Tabirin dayanagi muhtemelen, bu hadisi seriftir.

    SEYHIYYE: Ulâd Sidi Seyh Sâzilî'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu (XIX. yüzyil).

    SEYHU'L-EKBER: Arapça en büyük seyh demektir. Mutasavviflar, Muhyiddin bin Arabi Hazretlerini büyük bir tasavvuf önderi saydiklari için, ona, "seyhu'l-ekber" demislerdir.

    SEYHU'L-HAREM: Harem-i Serifte Halife tarafindan görevlendirilen zata, seyhu'l-Harem denir.
    Hac yolu üzerinde bulundugu için Sam valileri hakkinda da bu tabir kullanilirdi.

    Iman ise öyle ki, Seyhu'l-Harem olsa,
    Kur'ân'i yakar, Kabe'yi beytü's-Sanem eyler.
    Yenisehirli Avni
    TASAVVUFÎ TERIMLER (S)
    ..:: 19 ::..
    SEYHÜ'L-ISLAM: Osmanlida, ilmiyye sinifinin basinda bulunan zata, seyhü'l-islam denirdi.

    SEYHZADE: Arapça-Farsça seyhin oglu anlaminda bir terim. Tarikat seyhlerinin erkek evladina da seyhzade denirdi. Bu, halk arasinda hafifletilerek Sehzade diye telaffuz olur.

    SI'BU'S-SADA: Terakki sirasindaki cem'u'l-farka denir. Bu yükselis (Terakki) Vahidiyet Hazretinden, Ehadiyet Hazretine dogrudur. Ziddi Sadeu's-Si'b'dir, ki Ehadiyyetten Vahidiyete inistir. Fenadan sonra davet ve baskalarini kemale erdirmek üzere, beka haline geçis, Sadeu's-SI'b olarak degerlendirilir.

    SIHABIYYE : Sühreverdiyye'nin kollarindan biri olup, Sihabüddin Ebu Hafs Ömer b. Muhammed es-Sühreverdî el-Bekrî (öl. 632/1234) tarafindan kurulmustur.

    SIIR: Haci Bayram, insanin sezis yüceliklerinden kaynaklanan siir hakkinda sunlari söyler: "Nazm evliyanin keramatindandir" Tasavvuf erbabi siiri zorlama ile degil, hal ile söyler. Sûfîler, rumuz ve istiareli anlatimlarla, içlerinde bulunduklari halleri siirle anlatirlar. Sûfîlerin önemli bir kismi, güzel sanatin bu yönünden uzak durmamislardir. Divan sahiplerinin çogu sûfîlerdir.

    SIKAYET: Türkçemizde de kullanilan Arapça bir kelime. Tasavvufta bela gelince, belayi gönderen Allah, kula sikayet edilmez, sikayet, Hz. Yakub (a)'un yaptigi gibi, (Hüznümü, kederimi ancak Allah'a sizlanirim, Yûsuf/86) yine belayi gönderen Allah'a yapilir.

    SIKEFTIYYE: Sikeft, Farsça magara demektir. Eskiden yolculuklarinda magaralarda kalmalari, sûfîlerin sikeftiyye diye anilmalarina neden olmustur.

    SINNAVIYYE: Ebu Abdullah Muhammed Sinnavî (ö. 1208/1 61 9)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu, Ahmediyye'nin kollarmdandir.

    SISE : Ar ve namus bir sise gibi, kirildi mi, bir daha tamir edilemez. Kalp, ar ve namus bakimindan siseye benzetilmistir.

    SITÂB: Farsça, acele etmeyi ifade eden bir kelime. Makamlardaki marifet ve inceliklerin farkina varmadan gerçeklesen seyr. Bu seyr, bazen cezbenin etkisi ile, bazen de salikin amel ve ibadet etmesi, riyazet ve tasfiye ile meydana gelir.

    SIVE: Farsça, güzellerin insanlarin hosuna giden üslubu, tavrini ifade eden bir kelime. Cemal ve Celal tecellileri, arada bir ortaya çikan hafif cezbe.

    SÖHRET: Arapça, ün sahibi olmayi ifade eden bir kelime. Makam sahibi olma ve riyaset tutkusu. Tasavvuf yolunun önde gelenleri, bir insanin nefsinden en zor, en son çikan hastaligin, riyaset oldugunu kaydetmislerdir. Riyasetin, rüyalarin sembolik dilindeki ifadesinin tilki olarak ortaya çiktigi kaydedilir.

    SÖHRET AFETTIR : Makam, mal, mülk, pek çok kisinin düsmanligini cezbeder. Tasavvuf erbabina göre, kesif, keramet ve ledün bilgisiyle taninmak da, sikintili bir söhrettir. Zira kisiye bir tür benlik verir, etrafta toplanan insanlardan huzuru kaçar.

    SUAYBIYYE: Ahmediyye'nin kollarindan olup Semsuddin Muhammed b. Muhammed b. Suayb b. Ahmed b. Ali el-Hicazî es-Suaybî (ö. 1040/1630) tarafihndan kurulmustur.

    SUH: Neseli, cilveli vs. gibi anlamlari olan Farsça bir kelime, ilâhî cezbe, Ilâhî tecelli.

    SUHÛD: Arapça, görmek, müsahede etmek demektir. Kasanî suhudu; Hakk'i, Hak vasitasiyla görmektir, diye tanimlar. Ziddi gaybettir. Ve bu gaybet, nefsin nazlarindan uzaklasip görmemek anlamindadir.

    SUHUDU'L-MUFASSAL FI'L-MÜCMEL: Arapça, mücmelde, ayrilmis olanin görülmesi demektir. Zat-i Ehadiyyette çoklugu görmek.

    SUHÛDÜL- MÜCMEL FI'L-MUFASSAL: Ayrilanda, mücmeli görmek anlaminda Arapça bir ifade, Mufassal (çok) da mücmel (tek)'i görme.

    SUKÛFE: Farsça, çiçek demektir. Yüksek mertebe, yüce makam.

    SURB: Arapça, içmek demektir. Kula önce zevk (tadmak), sonra sürb (içmek), en sonra da reyy (kanmak) hali gelir. Bunlar, kesif halinde dogan ruhî nazlardir. Surb için su açiklama da yapilir: Temiz sir ve ruhlarin, varidat olarak gelen kerametler ile, karsilasmasi ve bununla beslenmesi. Bu tipki su içmeye benzer. Salik, efendisine olan yakinlik müsahadesinin nurlarindan kalbe gelenle, gidasini alir.

    SUREYHIYYE: Sahabilerden Ebu'l- Mukaddem Sureyh b. Hani b. Mazyedi'l-Harisî (ö. 87/705)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

    SUR-SURIDE: Farsça, tuzlu, karisik, çiglik anlamlarina gelen bir kelime. Sur: Özel hal. Hal; Hakk'in kelamini veya ibretli bir sözü duyanda, veyahut sema yapan salikte ortaya çikan durum'a denir. Suride: Daginik, saskin, meczub, asik; Ilâhî cezbe çoklugundan hayretler içinde kalan salik.

    SUTTARIYYE: Iskiyye'nin kollarindan olup Abdullah Suttar (ö. 1415)'a dayandirilir.

    SÛÛN: Arapça, hal, rütbe, önemli is, tabiat, ihtiyaç gibi anlamlari olan se'n kelimesinin çoguludur. Suûn-i Zatiyye (zata ait isler): Zat-i Ehadiyyetteki hakikat ve aynlarin nakislarindan ibarettir. Tipki agacin, yapraklarin, çiçek ve meyvelerin, tümünün birden, çekirdekte bulundugu gibi. Bu, vahidiyyet hazretinde ortaya çikar, kalem ile ayrintili hale gelir.
    SUZIYYE: XII. Asirda Seb'iniyye'den dogmus olup, göçebe tarikatidir.

    SÜKR: Arapça, bir kelime olup Türkçe'de de kullanilir. Yapilan iyiligi ögme anlamindadir. Nimetin degerini bilmek, ilim, hal ve amel ile olmak üzere üç türlüdür. Alimlerin sükrü dilde, abidlerinki fiilde, ariflerinki haldedir. Abdülkadir Geylanî, dil ile yapilan sükrün, nimetin Allah'tan oldugunu, kabul edip, onu halka baglamamakla meydana geldigini söyler. Kalp ile sükür de, "sendeki nimetlerin tümü, dista ve içte, harekat ve sekenatindaki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesinin, baskasindan degil, ancak Allah'tan olduguna, sürekli saglam bir sekilde inanmakla, olur.
    Sükredene sâkir, sükürden aciz oldugunu idrak edene de sekûr denir. Bu son acizlik durumu için Türkçemizde bazi atasözü ve deyisler vardir: "Bin dilim olsa sükründen acizim", "sonsuz sükürler", bir de ayet-i kerim'e: "Sükrederseniz arttiririm" ibrahim/7.

    SÜKRÂVIZ: Farsça'dir. Sûfîlerin baslarindaki taçlara sardiklari parçaya "sükraviz" veya "risale" denir.

    SÜRÛD: Arapça, ürküp kaçmayi ifade eden bir kelime. Hakikat menzillerinden uzaklastiran sifatlardan kaçmak, hukuka yapismak. Tusî, Sürûd'u anlatirken söyle der: Salik'in hayati boyunca siginma durumunda olmasi ve ayikligini, sidk üzere bulundurmasi gerekir. Aksi halde, üzerine sürûd varid olur ve herkesten, bu durumdan kurtulmak üzere dua talebinde bulunur hale gelir. Eger sik sik vecd sohbetlerinde bulunursa, o zaman sürûddan (ürküp kaçmaktan) kurtulur. Sürûd'a masiva'dan Hakk'a kaçis da denir.

    SÜSTERIYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Abdil-lahi's-Süsteri'n-Nimeyrî (ö. 668/1269)'ye dayandirilan bir tasavvuf okulu.

    SÜTÜR: Farsça, düzensiz, acili, tatlili, deve gibi anlamlar ifade eden bir kelime. Insaniyet.
     
     
     
     
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi