Edeb ve Adab


MEVLEVİLERDE ZİKİR ve EVRÂD
“Evrâd” sözlükte; “gelmek, çeşmeye varmak, suya gelen topluluk, akan su ve dere” anlamlarını taşıyan “vird” kelimesinin çoğuludur. Virdler daha ziyade maneviyat yolunda ilerlemek, Hakk’a yakınlık kazanmak için okunur. Vird, vecdin meydana gelmesine ve vâridelere yani kalbe doğan mânalara vesiledir. Bu yüzden “virdi olmayanın vâridi olmaz” denmiştir. Evrâd ve ezkâr, imanı kuvvetlendirir. İmandaki sağlamlık Hak Teâla’nın o kul üzerindeki lütfunu çoğaltır; zühd, takva, ihlâs, vera’ gibi makamların kazanılmasına sebep olur. Mânasını bilip bunlar üzerinde düşünerek dua etmek imanı artırır, duanın amacına ulaşmasını temin eder.
Her tarikatin hususî bir virdi bulunur. Mevlevîlerin de bir evrâdı vardır.
Asıl Mevlevî zikri olan “İsm-i Celâl” okumak şöyle yapılırdı:
Sabah namazından sonra ve «ihya geceleri» denilen pazar ve perşembe akşamları, kandil geceleri, yatsı namazlarından sonra, mihrabın önüne, arkası kıbleye gelmek üzere, şeyhin postu bu işe memur bir derviş tarafından, serilir, şeyh postuna geçer, sağına ve soluna mertebelerine ve teşrifat sıralarna göre, dedeler ve canlar sıralanarak kapalı bir halka vücuda getirilir ve hep beraber diz çökelerek ve yer öpülerek oturulurdu. Bazı dergâhlarda bu halkaların genişliğine nispetli ve iri taneli tesbihler de kullanılırdı. Oturulur oturulmaz, şeyhin tam karşısındaki noktadan kalkan ve halkanın tam ortasından ilerleyen bir derviş, kollarında taşıdığı tesbihin imamesini ve püskülünü öperek şeyhe verir, tesbihi de sağdaki ve soldaki kimselere yayardı, herkes tesbihin kendi önüne gelen kısmını öperek eline alırdı. Şeyh, yalnız başına ve yüksek sesle, tecvid kaidelerine uyarak, uzun bir “e'ûz-ü besmele” çeker, ondan sonra, yine yüksek sesle ve nefesinin tahammülü nisbetinde her heceyi uzatarak “Allah” der ve kısa fasılalarla bu lafzı tekrarlardı. Halkada tesbih varsa sağdan sola doğru çevrilmeğe başlanır ve üç defa “Allah” denilinceye kadar, püskül ve imamenin bütün halkayı dolaşarak tekrar şeyhin eline gelmesi sağlanırdı.
Ondan sonra, gövdeler biraz sağa eğilerek (al...) ve sonra biraz sola eğilerek (...lah) demek suretiyle ve yüksek sesle “ism-i celâl” tekrarlanırdı. Bunun sayısı şeyhin arzusuna bağlıydı. Zikrederken, boyun biraz sağa meylettirilerek, gözlerin kalb nahiyesine yarı kaplı çevrilmiş bulunması müstahsen sayılırdı.
Zikre şeyh ve dervişler resmî kıyafetleriyle iştirak ederlerdi. Bununla beraber, halkaya sivil cematten de isteyen dâhil olabilirdi. Zikir sırasında aşka, şevke gelmek, «vecd ve heyecan» göstermek, yani açıkçası, bağırıp çağırmak, na'ra atmak Mevlevî tarikatında yasaktı. Zikir vekârlı bir edâ ile fasih ve vazıh olarak yapılırdı.
Şeyh efendi artık zikre son vermek isteyince, hazırûnu ikaz ve sükûta davet eder tarzda, yüksek sesle şu duayı okurdu:
(Hamden kesîrâ. Ve sübhan-Allahü bükraten ve asîlâ. Ve sallallâhü âlâ eşref-i nur-i cemi’al-enbiyâ ve’l-mürselîn. Ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-âlemîn).
Bunun üzerine, halkadaki güzel seslilerden biri bir aşr-ı şerîf okur, şeyh efendi şu gülbengi çekerdi:
(Vakt-i şerifler hayri ve şerler def'i ve niyazlar kabuli ve muradat husuli ve padişah-ı islâm nusreti ve kâf-fe-i ehl-i imân selâmeti için ve güzeştegân-i mü’minîn ve müminât ervâhı için ve hasseten aziz, şerif, lâtif cenab-ı vacib-ül-vücûdun rıza-yi kerîmi için, celle ve âlel-Fâtiha).
Şeyh bu gülbengi okurken «ve hasseten» ibaresinden sonrasını gizli okur ve açıktan (Fatiha) derdi; bir de son devirlerde «padişah» yerine «asâkir-i muvahhidîn» denilir olmuştu... Herkes, içinden Fatiha’yı tamamlayınca, ve bir müddet murakabede kalındıktan sonra, şeyh şu gülbengi okurdu:
(Sabah-i şerifler [veya akşam-ı şerifler] hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def' ü ref ola, Allah-u azimü’ş-şan ism-i zatının nuri ile kalblerimizi münevver eyleye, demler ve safâlar ziyade ola, dem-i Hazret-i Mevlâna Hû diyelim, Hû...)
Hazırûn derhal, şeyhle birlikte ve yüksek sesle uzun bir (Hû) çekerler ve yeri öperek ayağa kalkarlardı. Şeyh yerinden hareketle halkanın ortasına kadar gelir, orada niyaz vaziyeti alarak cemaati selâmlardı, halkadaki en yüksek zabit, yüksek sesle, “ve aleykümü’s-selâm ve rahmetu’İlahi ve berakâtühü” der ve bu selâmı şeyhin caminin veya mescidin dış kapısına varmasına kadar uzatırdi; bu noktada şeyh yüzünü tekrar halkaya çevirerek (baş keserdi) yani selâm verirdi, hazırûn da aynı suretle mukabele eder ve dağılırdı.
Zikir halkasında büyük tesbih kullanılmış ise, aşır okunurken, evvelce tesbihi yaymış olan derviş, oturduğu yerden, sağdan ve soldan çekmek suretiyle, tesbihi toplar, kollarına alırdı; şeyh son gülbengi okurken bu derviş kollarında tesbih olduğu halde yerinden kalkar, halkanın merkezine kadar ilerileyerek orada (niyaz vaziyeti) alırdı ve şeyh cami kapısına giderken umuma selâmı bu derviş yanında verirdi.
Niyaz vaziyeti, hem karşısında bulunulan zata karşı hürmet idi, hem de bir tevazu gösterisi idi. Mevlevîler günlük hayatta da karşılaşınca, birbirlerini ve hatta yabancıları «baş keserek» selâmlarlardı ve aynı zamanda sağ ellerini göğüslerine basarlardı.
“İsm-i Celâl”, bir kandil gecesinde okunulmuş ise, şeyh efendiler, gecenin şerafeti hakkında, gülbenklere bazı cümleler ilâve ederlerdi.
Virdleri Okuma Adâbı
Büyük şeyhlerin ve velilerin vird ve hiziblerini okumak isteyenlerin bilip uymaları gereken bazı şartları şu şekilde sıralana bilir. Bu virdler, hizibler ve duaları evliyanın kendileri düzenlemiş değildir. Bunlar amellerinin meyvesidir, kerametlerinin eseri ve varis oldukları peygamber ilimlerinin neticeleridir. Mesnevi’de şöyle buyrulur:
İn ne necmest ve ne remlest ve ne hab / Vahy-i Hak vallahi a’lem bi’s savab
(Bu yüzden başka sözlerle kıyas edilmesin. Bu dualar din ve dünyaya ait büyük faydalar ve hassalar taşır. Bunları böyle inanarak okumak lazımdır.)
Bu virdleri okumak isteyenler belirtilen zamanlarda, hulûs-i kalb ile okumaya başlamalıdır. Düşüncelerini toplayarak, halis niyet ve tam temizlikle, kıbleye yönelip, bir şeye dayanmadan okumalıdır ki, sırlarından perdelenip, nurlarından mahrum kalmasın.
Okumadan önce kelimelerin harekelerini düzeltip doğru okumaya özen göstermelidir.
Okuduğunun mânasını öğrenip sonra okumalıdır. Zira duanın mânalarını anlayarak okumak, kıraatın güzel olmasının edeplerindendir. Hem de anlamların bilinerek okunması şevk ve muhabbetin artmasına sebep olur. Kesin ve kuvvetli bir inançla, sağlam bir ihlâs ve sıdk ile Cenab-ı Hakk’ın istediklerini vereceğini ummalıdır. Zira duanın kabul edilmesi ihlâsa, içtenliğe bağlıdır. Hızlı ve acele okuyarak kelime ve harfleri bozup değiştirmekten sakınılmalıdır.
Gece yarısından sonra sabah namazına yakın veya sabah namazından önce kalkılacak, iki veya dört rekat Allah rızası için namaz kılınacak,
kıbleye karşı oturularak yüz istiğfar
"Estağfurullah el azim min külli zembin ya rahim"
denip türkçe olarak töğbe istiğfar edilip
"estağfirullah el azim"
denilerek yüz istiğfar tamamlanacak.
üç İhlas ve Fatiha okunup cenabı Peygamberimiz Muhammed Mustafa efendimizin ruhuna ve Adem peygamberden tüm peygamberlerin
ruhlarına hediye edilecek,
vaktin durumuna göre 33 yada 66 defa
"Allahümme salli ala seyyidina muhammedin
ve ala seyyidine muhammed"
denilerek salatü salavatı peygamberimizin ruhuna bağışlanacak,
kendisi hayatta ve sağmış gibi tefekkür ederek
manevi huzurunda tazim ve hürmetle ruhaniyetinden imdat izin istenerek,
Destur ya hazret i Allah
Destur ya hazret i Resulullah
Destur ya piranı hakikat ya hazreti Mevlana ve Şemsi Tebrizi
Destur bütün piran hazeratı
denilerek
"Fa'lem ennehu lailaheillallah Muhammedin rasulullah
hakkan ve sıtkan ve salli ala eşrefi essadı ve nuri cemi'ül enbiya
vel mürselin velhamdüllahi rabbil alemin"
Allah denilerek hiç sallanmadan,
baş, yukarı-aşağı elif çizgisinde hareket eder.
Baş, aşağıda iken "Al" yukarıda "lah" denilir.
ortam müsait ise yüksek sesle, yok değilse
hafif veya orta sesle "Al-lah Al-lah Al-lah" diyerek
en az başlangıç için 300 ilerisi için 700 adet tesbih,
ismi celal tabir ettiğimiz Allah ismi şerifi aşkla ve şevkle zikr edilecek.
Tesbih hitamına yakın zikrullah biraz süratlendirilecek.
Zikrullahın adedi tamamlandığında bu gülbang okunacak.
"Allah Allah Allah Allah Allah Allah
vakti şerifler hayrola
hayırlar feth ola şerler def ola
Allah-ı Azim-i şanın ismi ile
kalbimiz tahir mütahir pak ola demler sefalar müjdat ola
kulübü aşıkan baki şadu handan ola
dem-i hazret-i Mevlana sırrı cenab-ı şemsi tebrizi
keremi imam-ı Ali şefaati Muhammedin resulullahi nebi
huuuu "
denilerek fatiha okunacak.
Ezberlenebilirse Haşr suresinin son 5 ayeti
(La yestevi) okunacak.
Burada anlattığımız Vird, Sabah namazından önce yapılacak olan Vird'dir.
Sabah namazından sonra, işrak vaktine kadar da Evrad-ı Şerif okunur.
Kısa vird
yukarıdaki tarif edilenleri yapamazsak
ne vakit olursa 100 adet "Allah" ismi şerifi okunacak.
Önemli:
Herkese elinden geldiği kadar iyilik ve nezaketle davranılacak ve
kattiyetle karşılık beklenmeyecek.
Hazreti Mevlana'nın esas hali aşk halidir,
bunun için Mevlana muhipleri ve müntesipleri
birbirlerini gördükleri zaman "aşkı niyaz ederim" diyerek
birbirlerine aşk-ı dua ederler.
Mutlaka Mevlana aşıkı ve muhipleri
Mesnevi şerifin Türkçe tercümesini okuyacaklar
(Mesnevi'den seçme beyitler, Divan-ı kebir'den seçmeler) kitapları
aşıklara tavsiye edilebilir.
Edeb çok önemlidir, Edebsizde aşk olmaz onun için Mevlevi'de olamaz,
Edebe riayet etmemek en büyük nezaketsizliktir.
Edebe riayet etmemiz mutlaka şarttır.
Temiz ve güzel giyinmekte Mevlevi adabı arasındadır.
MEVLEVİLİK
1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.
Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.
Mevlana Celaleddin Rumi'nin düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.
Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.
Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.
Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.
Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.
Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.
Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.
Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.
Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.
Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı.
2 - Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi
3 - Mevlevîlik ve Sanat
İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar.
Mevlevîlerin zikri olan sema’, mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de mevlevîdirler.
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline gelmiştir.
SEM'A
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir.
Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder.
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur.
Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder.
Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.
Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir.
Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder.
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir.
Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz .
Dördüncü bölüm, Sultan Veled devridir. Bu, Semazenlerin birbirine üç kere selam vererek, bir peşrevle dairevi yürüyüşüdür. Şekilde gizli ruhun ruha selamıdır...Semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele” denir.
Postun tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder.
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder.
Kudümzenbaşının Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar.
Semazen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak bir rakkamını temsil eder. Böylece Allah'ın birliğine şehadet eder.
Semâzenler tek tek şeyh efendinin elini öperek izin alır ve sema’a başlarlar.
Sema’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder.
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.
IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.
Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır.
Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler.
SEMA ADABI
Ö.Tuğrul İNANÇER
"Semâ" adı ile tanınan Mevlevî Âyininin resmî adı "Mukâbele-i Şeriftir. Mevlevî mukabelesi, tekkenin 'Semâhâne' denilen bölümünde icra edilir. Semahane, genellikle etrafı parmaklıklarla çevrili bir ziyaretçi yeri -züvvâr maksuresi-, âyin okuyan ve çalanlara ayrılmış 'Mutrıb-hâne' ve semâ edilecek bir alan olan 'Meydân-ı Şeriften ibarettir. Namaz kılınırken imamın durduğu mihrab ve Mesnevî okunurken Mesnevî-hân Dede'nin yer aldığı Mesnevî kürsüsü de Semahaneye dahildir. Bazı tekkelerde türbe de Semahane ile aynı çatı altındadır. Mevlevîlikte mukâbele-i şerîf, İstanbul dışındaki tekkelerde genellikle Cuma namazından sonra yapılırdı. İstanbul'daki beş Mevlevihâne de ise belli günlerde mukabele vardı. Cuma ve Salı Galata, Cumartesi Üsküdar, Pazar Kasımpaşa, Pazartesi ve Perşembe Yenikapı, Çarşamba Beşiktaş (daha sonra Eyüb Bahariye), Mevlevîhânelerin âyin günleri idi. Ayrıca İhyâ Geceleri' denen bayram ve kandil gecelerinde ve hilâfet merasimlerinde de âyin yapılırdı. Mevlevî Âyini, Hz. Mevlâna tarafından tamamen bir vecd hâlinin ifadesi olarak, bir usûl ve merasime bağlı olmaksızın yapılan semâın, bir düzene bağlanması ile oluşmuştur. Hz. Mevlâna'nın düşünce, fikir, yaşayış, ilim, aşk ve cezbesinin, bir tasavvuf ekolü halinde ortaya çıkışı, oğlu Sultan Veled zamanında olmuştur. Sultan Veled ve hatta oğlu Ulu Arif Çelebi, aynen Hz. Mevlâna gibi, belli bir düzen olmadan, coşkunlukla semâ ederlerdi. Ancak ayrıca Cuma namazından sonra Hz. Mevlâna'yı anmak maksadı ile tertiplenen toplantılar, âyinin bir düzen halinde ortaya çıkmasına sebep teşkil etmiş ve semâ meclislerine belli bir düzen verilmeye başlanmıştır.
Âyin, önce Pîr Âdil Çelebi ve daha sonra da Pîr Hüseyin Çelebi tarafından bugünkü şekil ve düzenine konulmuştur. Pîr Âdil Çelebi, Sultan Veled'in(ö. 1312) oğlu Şemseddin Emir Âbid Çelebi'nin(ö.1338) oğlu Emir Âlim Çelebi'nin(ö.1388) oğludur ve Feridun Ulu Arif Çelebi'nin(ö.1328) oğlu Muzaffereddin Ekber Emir Âdil Çelebi'nin(ö.1368) oğlu olan II. Arif Çele-bi'nin 1421'de vefatı ile Çelebilik makamına geçmiş, 1460'da vefatına kadar 39 yıl bu görevde kalmıştır. Semâ âyinine bugünkü şeklini veren bu zattır. En son şekillendirme ve teferruat düzenlemesi ise, Afyonkarahisarlı III. Ârif Çelebi’nin 1642'de vefatı ile Çelebilik makamına geçen ve Ferruh Çelebi'nin(ö.1591) oğlu olan Hasan Çelebi'nin oğlu Pîr Hüseyin Çelebi (ö.1666) tarafından yapılmıştır. Konya'daki Âsitâne'nin (Pîr Evi) 18. postnişîni olan Pîr Hüseyin Çelebi, Tekke Medrese kavgasının en ateşli zamanları olan Sivasîler-Kadızâdeler kavgasını görmüş, yaşamış ve bu tesirle de Mevlevi Semâ Âyinini, cahiller ve inatların dışında, herkesin kabulüne mazhar bir düzenle ortaya koymuştur.
Bu düzenlemeye göre Mevlevi Mukâbele-i Şerîfi şöyle yapılır:
Mukabele günü veya gecesi, görevli Meydancı Dede namaz vaktinden biraz önce, semahaneye girerek, yere ters olarak yayılı duran kırmızı renkli şeyh postunu alır ve sol omzuna koyar ve şeyh dairesine giderek, semâ izni ister. Şeyh, "Eyvallah" diyerek izin verdiğini belirttikten sonra, Meydancı Dede, dervişlerin duyabileceği kadar yüksek sesle ve özel okunuşu ile “abdeste tennureye sala” diye seslenir ve postu semahaneye götürüp usulünce yayar. Sonra ezan okunur. Semâa girecek dervişler, semâ kıyafetlerini giyerler. Tersine katlanmış olan tennureler koltuklarından tutulur ve öylece kıbleye karşı diz üstü oturulup, Hz.Mevlana’nın ruhuna üç İhlâs bir Fatiha okunur Yine oturmakta iken tennurenin yakası öpülüp baştan aşağıya geçirilir. Böylece tennure tersken, yüz olmuş olur. Sonra ayağa kalkılıp, bele bağlanan "Elifi nemed" (veya elif-lâm bend) kemer gibi bağlanır ve özel şekilli bir yelek olan"deste-gül" sırta giyilir. "Resim Hırkası" denen çok geniş kollu, uzun ve geniş hırka da omuza alınır ve sikke de başa giyilerek kıyafet tamamlanmış olur.
Meydancı Dede'nin "Buyrun Yâ Hû" hitabı ile davet edilen dedeler ve diğer kişiler teker teker baş keserek selâm verip sağ ayakla, eşiğe basmadan semahaneye girerler ve görev rütbeleri ve kıdemlerine göre yerlerini alarak, ayakta beklerler. Âyinin mûsikîsini icra edecek olan Mutrıb Heyeti de Mutrıb-hâne'de yerini alır. Herkes, sağ ayak başparmakları sol ayak başparmağını üzerinde; yani "ayakları mühürlü" denen durumda ve sol eli ile sağ omuz, sağ el ile sol omuz tutulmak suretiyle ayakta durarak, Şeyhin gelişini bekler. Bu duruş şekline "Niyaz Vaziyeti" denir.
Şeyh, sağ arkasındaki Meydancı ile birlikte semahaneye girip ayak mühürleyerek başını eğmek suretiyle selâm verdiğinde, herkes aynı biçimde sessizce selâma cevap verir. Şeyh, postuna geçer ve namaz başlar. Camideki usûlün aynısı olarak kılınan namaz, Şeyhin Fâtiha'sı ile sona erer.
Namaz bittiğinde, namaz safları bozulur ve yüzler Mesnevî kürsüsüne dönük olarak yeni yerleşim hâli alınır. Şeyh, (veya Mesnevîhân) kürsüye çıkıp oturduğunda, herkes yer öperek bulunduğu yere oturur. Mesnevî'den şerh edilecek beyitleri, Şeyh kendi okumayacaksa, "Kârî-i Mesnevî" denen, Mesnevî okumakla görevli dede, daha önce Meydancı tarafından kürsünün altına serilmiş olan seccadeye, yüzü kıbleye karşı olarak oturur ve şerh edilecek beyitleri okur. Şeyh, tesirli sözler söyleyebilmek, yanlışlıkların bağışlanmasını ve hâttâ düzeltilmesini dilemek için Allah'tan yardım isteyici ve yakarıcı bazı beyitleri okuduktan sonra Mesnevî beyitlerinin şerhine başlar. Sonunda "Yüce Allah'ın sırlarının keşfedicisi olan Mevlâna işte böyle buyurdu. O'nun bu buyurdukları ne uyku halindeki rüyadır, ne faldır ne de yıldız bilgisidir. Doğrusunu Allah bilir ama, herhalde Hakk'ın bir vahyi olsa gerekir" anlamındaki dörtlük okunarak Mesnevî şerhi bitirilir.
Sonra Mutrıbhânede kısa bir Kur'an-ı Kerîm okunur; Fatiha okunmaz. Şeyhin kürsü üzerinden okuduğu "Post Duası" sonunda Fatiha okunur. Şeyh, kürsüden inerken, herkes öpüp ayağa kalkar ve kıbleye göre semahanenin sağ tarafında yerlerini alırlar. Çok ender olarak Mesnevî şerhi yapılmamışsa, bu yer alma namazdan sonra olur. Post duası da posta oturulunca yapılır. (1950'li yıllardan sonra Konya'da her yıl yapılmakta olan Mevlâna İhtifallerindeki Semâ Âyininde bu yer alış ve sonrası sergilenebilmektedir.)
Bütün tarikat âyinleri, Hz.Peygamber'e olan sevgi ve saygının ifadesi olarak, salâvat ile başlar. Mevlevî Âyininde bu ifade, "Na't-ı Mevlâna" ile olur. Hz. Mevlâna'nın "Ya Habîballah, Resûl-i Hâlik-i yekta tuyi" (Ey Allah'ın sevgilisi, tek ve eşsiz yaratıcının elçisi sensin) diye başlayan ünlü na'tını, Türk Mûsikîsinin dahîlerinden Mustafa Itrî Efendi, Rast makamında bestelemiş ve bu şaheser; "Nât-ı Mevlâna" olarak iki asırdan fazla hem Mevlevîhânelerde; hem de gerektiğinde başka tekkelerde okunmuştur. Itrî'nin bu bestesi en tanınmış nât bestesidir ve Abdülhalim Çelebi (Ö.1679) veya II.Bostan Çelebi (Ö.1705) tarafından, bir Çelebilik Makamı tavsiyesi olarak, bütün Mevlevîhânelere âyinde ney taksiminden önce okunması bildirilmiştir. Na't olarak, bu beste ile başka güfteler okunduğu da olmuştur. Ayrıca, bu bestenin bitişi olan "Yâ tabîb-el kulûb, Yâ veliyellah" sözlerinin yer aldığı terennüm bölümünde, çok usta birer icracı olan nât-hânlar görevinde bulunduğu zamanlarda böyle yaptığı anlatılmaktadır. Itrî'nin bu bestesi, İstanbul Belediye Konservatuarı Tasnif Heyeti tarafından, Yenikapı Mevlevîhânesi kudümzenbaşısı bestekâr Ahmed Hüsameddin Dede'nin okuyuş tarzı esas alınarak notayı alınmış; Zekai-zade Hafız Ahmed Irsoy ve Raûf Yekta Bey, bu eserin unutulmasını önlemişlerdir, Itrî'nin bu bestesinden evvelki beste veya bestelerin, yahut da Hz. Mevlâna'nın, Hz. Peygamberi öven birçok gazellerinin, kasîde tarzında doğaçlama olarak, okunduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Na'tın okunması sessizce dinlendikten sonra, kudümzenbaşı kudüme birkaç darbe vurur ve neyzenbaşının veya onun görevlendirdiği bir neyzenin "post taksimi" adı verilen taksimi başlar. Post taksiminde, okunacak âyinin makamını önce dem sesler denen pest perdelerde ve uzun süreli seslerle gösterip sonra meyan açarak ve az makam geçkisi yapıp vakur nağmelerle taksimi tamamlamak, gelenekleşmiş bir haldir. Taksim bittiğinde hiç ara verilmeden kudümzenbaşının kudüme ilk darbe vurması ile beraber peşrev çalışmaya başlanır. Bu ilk "zahme" darbesiyle beraber Şeyh Efendi ve semâzenler ellerini şiddetli bir şekilde yere vurup ayağa kalkarlar. Buna "Darb-ı Celâl" denir. Neyzenler de ayağa kalkarak icraya katılırlar.
Ayağa kalmış bulunan semâzenler hırkalarına çeki düzen verip; sağa doğru birbirlerine yaklaşırlar. Bu sırada Şeyh, postun önüne çıkıp baş keserek selâm verir, herkes de baş keser. Sonra Şeyh, sağına doğru dönüp, peşrevin temposuna da uygun bir şekilde, sağ ayağını atıp solu yanına çekerek, sonra solu ileri atıp sağı yanına çekerek yürümeye başlar. Semahanenin kenarında yüzleri ortaya dönük durmakta olan semâzenlerden sağa dönüp aynı tarzda yürümeye başlarlar. Şeyhin arkasındaki kişi (aşçıbaşı veya semâzenbaşı) postun önüne geldiğinde ayak mühürleyip baş keser ve hatt-ı istiva denen postun ucu ile kapı arasında çizili olduğu varsayılan ve Şeyhten başkasının basamayacağı çizginin sağ ayakla atlayıp solu da attıktan sonra, posta arkasını dönmeden, cephesini geliş yönüne çevirip yine ayak mühürleyip bekler. Bu sırada arkasındaki semâzen de postun önüne yaklaşmıştır. O da ayak mühürler ve postun önünde iki derviş birbirlerinin yüzüne, gözüne ve özellikle iki kaşın arasına bakarak ve hırkalarını içindeki sağ ellerini kalplerini götürerek selâmlaşıp niyazlaşmış olurlar. Postun sağındaki kişi arkasını semahaneye dönmeden yine sağa dönerek yürümeye başladığında, kendisinden sonraki semâzen yine aynı tarzdaki hareketlere devam eder. Böylece herkes birbiriyle selâmlaşmış olur ki buna "cemâl seyri" veya "cemâl cemâle gelmek" denilir.
Semahaneyi ikiye böldüğü kabul edilen hatt-ı istivâa post hizasındaki uzantısında gene ayak mühürlenip baş kesilir; karşı karşıya geliş olmadan yürümeye devam edilir. Eğer, türbesi olan bir semahanede âyin yapılıyorsa, türbenin yanından geçilirken de baş kesilip selâm verilir. Şeyh, birinci devirde postun önüne geldiğinde, karşısında kıdemsiz derviş bulunmaktadır. Onlarda birbiri ile selâmlaşırlar ve ikinci, üçüncü devirlerde aynen böyle devam eder. Böylece herkesin üç defa semahanenin etrafını dolaşmalarına "devr-i veledi"(Sultan Veled Devri) denilir.
Mutrıb peşrev çalmaya devam ediyordur. Peşrev, yürüyüş sırasında bitse bile tekrar başa dönülerek çalınmaya devam edilir. Üçüncü devirde sırasının sonundaki semâzen, şeyhi beklemeden selâmını verip yürümeye devam eder. Onun sıradaki yerini alması ile beraber şeyh de postuna geçmiş olur. Bu anda kudümzen-başı peşrev çalmaya son verilmesini işaret etmek için kudüme hızlıca birkaç defa vurur ve sadece makamı gösteren bir iki cümlelik çok kısa bir ney taksimi yapılır. (Sultan Veled Devrindeki karşılıklı niyazlaşma Konya'daki Âsitânede şeyh postu önünde değil, Hz.Pîr Mevlâna'nın sandukası önünde yapılır.)
Sultan Veled devri devamında, herkes, sessizce Allah ismini (İsm-i Celâl) zikretmektedir.
Ney taksiminin bitiminde, âyinhân denen mutrıbdaki okuyucular, yine saz refakatinde, âyini okumaya başlarlar. Şeyh, postunun üzerinde, semâı idare edecek olan semâzenbaşı hariç, semazenler omuzlarındaki hırkaları çıkarıp oturdukları yere bırakırlar ve hemen niyaz vaziyeti alırlar.
Şeyh, postun önüne doğru üç adım atarak ileri çıkar ve baş keser, herkes de baş keser. Şeyh, sağ eli üstte olarak ellerini kavuşturmuş durumda dururken, semâzenbaşı şeyhe doğru ilerler ve şeyhin açıkta duran elini, şeyh de eğilerek onun sikkesini öper. Semâzenbaşının sağ ayağını geriye çekerek veya ileri atarak verdiği işarete göre semâzen, ya ortaya veya kenara doğru üç adımda yürüyüp semâa başlar. Omuzları tutmakta olan eller yavaşça aşağıya indirilip, elin dışı vücuda ve sikkeye temas ettirilip omuz hizasından yukarı kadar kaldırılır ve 'sağ el yukarıya, sol el aşağıya' bakacak şekilde semâ edilir. Semâzenin başı hafifçe sağa eğik, yüze biraz sola dönük, gözleri sol elin başparmağına kısık bir şekilde bakar durumdadır. Bu şekilde son semâzen, de semâa girdikten sonra, semâzenbaşı şeyhe baş kesip, semâı idare etmek üzere sema hanede dolaşmaya başlar. Şeyhde postun gerisine çekilip, ayakta durarak semâı izler.
Semâzenin sol ayağına "direk", sağ ayağına "çark" denir. Direk, yerden hiç kesilmez ve diz bükülmez. Çark, direğin etrafında sola (kalbe) doğru döndürülerek atılır, direk yerden sürünerek geriye doğru hareket ettirilir. Böylece vücudun bir tam kendi etrafında dönüşüne de çark adı verilir. Direği, yerden sürümeden sabit durarak çark atmaya da "direk tutma" denir. Semâzen her tam çarkta bir defa olmak üzere sessizce içinden İsm-i Celâl okur. Semâ böylece devam eder...
Âyin bestesinin birinci selâmı bitip, ikinci Selâmın başladığı, beste usûlünün değiştiğinden anlaşılır. Selâm başında, herkes bulunduğu yerde yüzleri "Kutuphane" denen semahanenin merkezine gelecek şekilde durup, niyaz vaziyetinde baş keser ve ikili üçlü gruplar halinde omuz omuza yaslanır. Şeyh, postun önüne doğru ilerleyip baş kestiğinde, yine herkes baş keser. Şeyh, sessizce selâm duasını yapıp yine postun gerisine geçtiğinde tekrar beraberce baş kesilir. Semâzenbaşı ve semâzenler yine birinci selâmdaki gibi semâa girerler. Yalnız, el ve sikke öpmezler. İkinci selâm denen bölüm böylece devam eder ve yine bestedeki usul değişikliği ile Üçüncü Selâma girilir.
Dördüncü Selâma giriş de aynı şekilde yapılır.
Dördüncü Selâmda semâzenler, semahanenin ortasına girmezler ve etrafa sıralanarak sema ederler; orta yer boş bırakılır. Son semâzenin de semâa girmesinden sonra, hepsi yerlerinden kıpırdamadan direk tutarak semâ ederler. Semâzenbaşı şeyhe niyaz edip semâzleri de yerleştirdikten sonra Şeyhin solundaki yerine geçer ve artık yürümez. Şeyh ise postundan öne ilerleyip niyaz eder ve o da semâa girer. Şeyh, sol eli ile hırkasının sağ tarafını bel hizasından, sağ yakasından tutarak hırkanın göğüs kısmını sağ tarafa doğru hafifçe açarak semâ eder. Başı, semâzenler gibi, hafifçe sağa eğik ve sola dönüktür. Hatt-ı istiva üzerinden adım atarak semâ etmek suretiyle semahanenin merkezine kadar gelir. O da orada direk tutar. Bu tarz yaka tutarak ve ağır tempo ile olan semâa "post semâı" denir. Semâzen başı da bulunduğu yerde post semâı yapar.
Âyin bestesinin dördüncü selamın sözlü kısmı bittiğinde sazlar hemen saz semaisine ve takiben son peşreve girerler. Eğer Niyaz İlahisi denen Segah makamındaki eser icra edilecekse, Semai yerine sazlardan biri Segâh'a geçiş taksimi yapar ve ilâhiye girilir. Saz semaisi veya Niyaz'ın bitmesi ile son taksim başlar Son taksimin, post taksimi ile mutlaka ney ile yapılması gerekmez; başka saz ile de yapılabilir. Taksimin başlaması ile kutuphânede direk tutmakta olan Şeyh yavaş yavaş postuna doğru gitmeye başlar. Şeyh posta vardığında taksim bitirilir ve hemen tiz perdeden olmak üzere mutrıbta görevli biri tarafından Kur'an okunmaya başlanır. Bu anda herkes olduğu yerde baş kesip, yer öperek bulunduğu yere oturur. Eller omuzlarda ve baş öne eğiktir. Görevli dervişler, sırtlarına hırkalarını koyduklarında normal oturma hali alınarak, Kur'an dinlenir. Kur'an okunması bittikten sonra Şeyhin sol tarafında uygun bir yerde "Duâgû Dede' (Duacı Dede) özel okuyuş tarzı ile, özel duayı tekbîri ve salâvatı okuduktan sonra, Şeyh, "Fatiha" der. Herkes sessizce Fâtiha'yı okur. Sonra Şeyhle beraber herkes yer öpüp ayağa kalkar. Şeyh, postunun üzerinde "Hû diyelim" sözü ile biten 'gülbank'i (özel tertip ve tespit edilmiş duâ) okur. Mutrıbhân ve semâzenler baş keserek bir nefes boyu ve yüksek sesle "Hû" derler. Şeyh, postun üzerinden ayrılıp baş keserek yüksek sesle selâm verdiğinde, semâzenbaşı yüksek sesle ve son Hû hecesini nefesince uzatarak selâma alır, semâzenler de baş keser. Şeyh bu sırada postun tam karşısındaki kapıya doğru yürümektedir. Tam orta yere geldiğinde yine selâm verir. Bu selâmı neyzenbaşı alır, mutrıbdakiler baş kesen Şeyh semahanenin çıkışına vardığında posta doğru dönerek baş kestiğinde, herkes beraberce baş keser. Şeyh semahaneden ayrıldıktan sonra, herkes posta selâm vererek teker teker semahaneyi terk ederler. (Eğer semâ türbeli semahanede yapılmışsa, ayağa kalktığında önce türbedekiler için Fatiha okunur sonra gülbank çekilir.) Meydancı Dede tarafından Şeyh Postunun usulünce kaldırılması veya katlanması ile Mevlevi Mukabelesi bitmiş olur. Semâ sırasında da, Sultan Veled devrindeki gibi sessizce Allah'ın ismi (İsm-i Celâl) zikredilir. Semâzen çarkını yerden kaldırırken "Al", yere basarken "lah" hecesini söylemek suretiyle her çark atışta bir İsm-i Celâl okuyarak zikre devam eder.
Mevlevî Mukabelesi denen bu resmi âyin şeklinden başka "âyin-i cem" (Aynü'l-cem) denen bir âyin tarzı daha vardır ki, tekkenin semahanesinde değil, "meydan odası" denen özel bölümünde yapılır. Ya bir sohbet meclisinde veya bir ikram için toplanıldığında na't okunmadan ney taksimi ile başlar. Âyin okunurken, herkes değil, sadece arzu edenler hırkalarının kollarını giyip post semâı tarzında kol açmadan sema ederler ve selam başlarında da durmak yoktur. Yine Kur'an okunması ve gülbank ile biter; sonra istenirse sohbete ve ikrama devam edilir. Hz. Mevlâna'nın ahrete göç etmesi hicri takvimle 5 Cemaziyelâhir 672'dir. Bu gün Mevlevîlerce sevgiliye kavuşma zamanı, gelin gecesi (Şeb-i Ârûs) olarak kabul edilmiştir. Hicri takvimin mevsimlere göre dönüşü ile yaz aylarında tekke bahçesinde açık havada; kışın meydan odasında 5 Cemaziyelâhir günü mutlaka âyin-i cem yapılırdı. Mukabele ve âyin-i cem'den başka bir ayin vardır ki buna da "Müptedî Mukabelesi" denir. Semâ etmeyi artık öğrenmiş olan bir yeni dervişin (nev-niyâz) mukâbele-i şerîf'e katılmasına izin verilmesi törenidir. Bu âyine Şeyh katılmaz. Âyini semahanede Şeyh Postunun yanında duran Ser-tebbâh (Aşçıbaşı Dede) idare eder. Tıpkı âyin-i cem gibi na't okunmadan ney taksimi ile başlar. Peşrevle beraber Sultan Veled Devri yapılır ve semâ başlar. Müptedî Mukabelesinin özelliği, âyin okunmamasıdır. Dört bölümlü semâ sadece peşrev çalmaya devam edilerek yapılır; yine Kur'an ve gülbank'le biter. Birçok tarikatta rastlanan besteli evrâd-ı şerîf, Mevlevîlikte yoktur. Mevlevî evrâd-ı şerîfi sabah namazı vakti topluca değil, bireysel olarak okunur.
Mevlevîhânelerin mescidinde sabah namazından sonra topluca yapılan bir zikir âyini şekli vardır ki buna " ism-i celâl çekmek" veya "Lafza-i Celâl okumak" denir. Namazdan sonra şeyh, postuna oturur; herkes görev rütbesi ve kıdemine göre yerlerini alarak tam bir daire oluşturulur. Meydancı, iri taneli ve çok uzun bir tespihi, imamesi Şeyhe gelecek şekilde bütün halkaya yayar. Herkes iki eli ile tespihi tutar. Şeyh çok ağır ve uzun hecelerle ve pest perdeden "Eûzu besmele" çeker ve yine uzun hecelerle topluca üç defa Lâilâheil-lallah, sonra da yine üç defa ağır ağır "Allah" denilir. Sonra İsm-i Celâl hızlanır ve perde çok belli edilmeden küçük ses aralıkları ile yükseltilir. Sonunda adeta harfler belli olmadan iki hecenin sesi duyulur hale gelir. Bu sırada baş, elif harfi çizer gibi yukarı aşağı hareket ettirilir. Tespih, sağa doğru avuç içinden yürütülür. Mevlevî İsm-i Celâl zikri, kendine özgü ritmi ve perde kaldırması ile çok estetik ve çok tesirli bir zikir tarzıdır. Belli bir adet; Allah isminden sonra, Kur'an okunması, Şeyhin gülbank'i ve Fâtiha'sı ile biter. Bazen mukâbele-i şerîf'te namazdan veya Mesnevî okunmasından sonra da İsm-i Celâl çekilir. Herhangi bir sebeple mukabele yapılamadığı zamanlarda da, Aşçıbaşı Dedenin idaresinde ve semâhânede İsm-i Celâl çekilerek o gün veya gecenin "dinî âyini" yapılmış olurdu.
Mevlevî Mûsikîsi ve Semâ'daki Semboller
Mevlevî Semâ Âyini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin, başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni, sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kâinattır; sağ tarafı görünen ve bilinen madde âlemi, sol taraf mânâ âlemidir. Posttan sağa doğru hareket, yücelikten düşüklüğe gidiş (ulvîden süflîye) hatt-ı istivanın sonundan posta doğru hareket düşüklükten yüceliğe varıştır ki, "seyr-i sülük" denen manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır. Kudümün ilk vuruşu "Ol" emrinin, anlatımıdır. Ney, "İnsân-ı kâmil"dir. Ney'in üflenmesi, İsrafil'in "Sûr"u üflemesidir. Kalkarken yere el vurmak hem "Ol" manın, hem Sûr'u işitince kabirden kalkmanın sembolüdür. Sultan Veled Devrindeki üç tur, "İlm-el yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakın" denen bilme, görme ve olma mertebelerine işarettir.
Tecelli rengi olan kırmızı renkli post üstündeki Şeyh Hz. Mevlâna'yı temsil eder. Hakikate varan yolu o bilir; ve bunun için hakikate varan en kısa yolu temsil eden hatt-ı istivâ'ya yalnızca o basabilir. Sûr'un üflenmesiyle kabirlerinden canlanarak kalkanların şaşkın şaşkın nereye gideceklerini aramak yerine, insân-ı kâmilin peşine takılıp, onun gittiği yoldan, adımlarını onun gibi atarak kurtuluşa eren yolu bulmayı, Sultan Veled Devrindeki yürüyüş temsil eder. Semâdaki selâmlar zât, sıfat, fiil, vahdet gibi tasavvuf anlamlarını taşırlar. Dört selâm, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerini anlatmaktadır. Dördüncü selâmda; Allah'ın tek ve gerçek varlığı ile var oluş olan, vahdet durağından kıpırdamadan, ayak direyerek duruş, anlatılmaktadır. Ve sonunda:
"bütün mânâ mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vazgeçme, en yüce makam ve mertebe kulluktur, fakat, bilenle bilmeyen bir değildir." denilir.
SEMA VE MUKABELE
Mevlevi mukabelesi:
Karşılaşmak anlamına gelen mukabele kelimesi, bütün tarikatlerde ve bilhassa Mevlevîlerde, tarikat âyinini icra etmek yerinde kullanılagelmiştir.
Mevlevîlerin, sûfi tarikatleri dedikleri esmâcı tarikatlerin bir kısmında kıyamî, yâni ayakta, bir kısmında da oturarak zikredilirken dervişler, halka halinde ve tabiî birbirlerine karşı oturdukları gibi, Mevlevîlerde de Sultan Veled devri denen törende, post önünde birbirlerine karşı niyaz etmek âdettir. «Mukabele» kelimesi, bu bakımdan bir terim haline gelmiş ve âyin anlamına kullanılmıştır.
Mukabele semâ'-hânede yapılır. Semâ'-hâne, ekseriyetle türbeyi de ihtiva eden ve kenarında seyircilere mahsus ayrı bir yeri bulunan geniş bir binadır. Asıl se-mâ'a mahsus olan yer, tamamiyle birbirine bitişik ve cilâlı tahtayla döşenmiştir. Semâ'-hânenin üst kısmında da merdivenle çıkılan «mutrıbhâne» vardır.
Mukabele, ihya geceleri ,yani şimdi kandil geceleri denen Rebiülevvelin onikinci gecesi (Hz. Muhammed'in doğduğu gece, mevlid), Recebin ilk cuma gecesiyle (regaib), yirmi yedinci (miraç), Şabanın onbeşinci (berat) ve Ramazanın yirmiyedinci geceleri (kadir), kurban ve ramazan bayramlarının arefe günlerinin akşamları, yâni bayram geceleri, ihya geceleri, yâni uyunmıyacak ve ibadetle geçirilecek gecelerdir. Gündüzleri öğle namazından sonra, geceleri de yatsıdan sonra mukabele yapılır.Her tekkenin ayrı mukabele günleri vardı. İstanbul Mevlevîhânelerinin mukabele günleri, şu günlerdi:
Cuma: Galata (Kulekapısı). Cumartesi: Üsküdar. Pazar: Kasımpaşa Pazartesi: Yenikapı. Salı: Kulekapısı. Çarşamba: Beşiktaş (Bahariye). Perşembe: Yenikapı.
Maamafih bazan ihvan toplanınca mukabele günü olmadığı halde de mukabele yapılabilirdi. Taşradaki Mevlevî-hânelerde mukabele günü, daima cuma günüydü. Konya'da da cuma günü, Selimiye camiinde Cuma namazı kılınır, herkes namaza, tennuresiyle, hırkasiyle gider, namazdan doğruca semâ'-hâneye gelinir, mukabele icra edilirdi.
Rivayete göre evvelce mukabele günü ve vakti yokmuş. İhvan toplanır sohbet esnasında bir vecid, bir zevk hâsıl olursa şeyh, meydancıya emreder, o da canlara haber verir, semâ'-hâneye gidilip mukabele yapılırmış. Sonradan, Mahmud II. vakitli vakitsiz Mevlevî-hânelere gelmiye, gelince de mukabele yapılmıya başlanmış. Fakat mukabelenin, bir vecid sonucunda değil de padişahın gelişi yüzünden yapılması, Mevlevîlerce hoş görülmemiş. Şeyhler, toplanıp her tekkeye bir mukabele günü ayırmışlar ve herhalde çelebilik makamına da haber verdikten sonra padişaha, payıtahtızda hergün öğle namazından sonra Mevlevi mukabelesi icra edilmektedir diye günlerin listesini arzetmişler ve bu suretle de padişah gelince mukabele yapılmasının önüne geçmişler.
Mukabele:
Namaz vakitlerinden önce canlardan biri, hücrelerin bulunduğu koridorda sağı üste gelmek ve parmaklar açık bulunmak şartıyle kollarını parmak uçları omuzlara gelecek tarzda çaprazvari göğsüne koyar, sağ ayağının da baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup başını biraz fazlaca eğmek üzere öne doğru eğilip ayakta niyaz eder ve son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek «Hûûûûû, salâââââ», yahut son heceyi yine nefesi yettiği kadar çekerek «Vakt-i sala yâhûûûûû» diye bağırır. Bu sesi duyanlar, abdest alıp tennurelerini, tennurenin üstüne giyilen ve kısa bir mintana benziyen deste-güllerini giyerler, elifî-nemetlerini kuşanırlar, çoraplarını çıkarırlar, resim hırkalarını omuzlarına atarlar ve hazırlanırlar. Bu sırada namaz vakti de gelmiş olur ve ezan okunur.
Ezandan sonra meydancı dede, yahut onun emriyle canlardan bîri, birer birer hücrelerin kapısını açarak ve «Hû» hecesini biraz fazla çekerek, kalın sesle, fakat bağırmadan «buyurun yahûûûûû» der. Bu davet üzerine herkes kalkıp semâ'-hâneye gider.
Semâ'-hâneye girişte eskilik sırasına riayet edilmez. Kim evvel gittiyse o girer. Fakat içeriye giren, kıdemine göre kenarda bir yerde durur. Semâ'hâneye girilirken iç kapıda, eller göğüste olarak baş kesilir, yâni kapıya gelen can, semâ'-hânenin medhalinde durur. Sağ ayağının baş parmağını, sol ayağının baş parmağı üstüne koyup vücudunu, belden itibaren, başını biraz daha fazla ve göğsüne doğru indirmek suretiyle eğilir. Kapının tam ortasında bulunduğu ve şeyh postunun ortasına doğru dümdüz uzandığı farzedilen hattı istivaya basmamak ve kapının biraz sağ veya sol tarafında baş kesmek suretiyle tazimini yapıp sağ ayağiyle içeriye girer ve nerede duracaksa oraya gidip bş keserek ayağını mühürler, yâni sağ baş parmağını sol baş parmağının üstüne koyup durur.
En kıdemli yer, şeyh postuna en yakın yerdir. Tarikate yeni girenlerin yerleri de kapıya yakın olan yerlerdir. Matbah canları, yâni çile-keşler, herkesin alt tarafında ve kapıya yakın yerlerde dururlar. Bu suretle semâ'hâneye girenler, semâ'hânenin çevresindeki hasır veya kilim döşeli yerde beklerler. Semâ'zenbaşı, şeyhe en yakın yerdedir ve ondan başka kimse, hırkasının kollarını giymemiştir. Resim hırkaları, omuzlardadır ve hırkanın kolları yanlardan aşağıya sarkar. Herkes girdikten sonra şeyh gelir. Kapıda, aynı tarzda baş kesip niyaz eder. O niyaz ederken herkes ve onunla beraber aynı zamanda oldukları yerde baş keser.
Şeyh, doğruca postuna gider ve namaza durur. Bu sırada herkes, hırkasının kollarını giyip semâ'hânenin ortasına doğru yürür. Saflar düzülür ve namaza başlanır. Sünnet kılınınca aynen cami usulünce mutrıb-hâneden üç kere tevhid sûresi okunur, Fatiha verilir. Müezzin dede kamet getirir, imam dede mihraba geçer ve namazın farzı cemaatle kılınır. Mevlânâ, imamlık etmediği için Mevlevi şeyhleri de imam olmazlar . Tekkelerin ayrıca imamları vardır. Namaz bitip tesbih çekildikten ve dua edildikten sonra medler çekilerek kalın sesle ve nefes bitinceye kadar ağır bir surette şeyh tarafından «Falem ennehû» denir ve hep beraberce üç kere «Lâ ilahe illallah» kelime-i tevhidi zikredilir. Üçüncüsünden sonra semâ'zenbaşı, yahut mutrıbdan birisi ve ekseriya müezzin dede «Ve hâtemün ne-biyyine Mühammedür Rasûlullâhi hakkan ve sidka ve salli ve sellim ve bârik alâ eşrefi nûri cemî'il enbiyâi vel murselin velhamdü lilâhi rabbü âlemin» der . Şeyh, ilk heceyi çekerek «Faaaaaaatihâ» deyince herkes oturduğu yerde secde eder gibi yere kapanıp secde yerini öper ve kalkıp hırkasının kolunu çıkararak evvelce bulunduğu yere gidip ayakta bekler. Şeyh de aynı zamanda secde yerini öpüp kalkmıştır. Postunda, yüzünü semâ'hâneye dönüp canlara karşı ve yine yeri öperek oturur. Şeyhle beraber herkes oturup yeri beraberce öper. Bu törenden sonra semâ'-hânedekiler, diz üstü ve oldukları yerlerde, sırtlarında hırkaları olduğu halde otururlar. Şeyh, ellerini açıp post duasını okur. Canlardan ellerini açanlar olsa bile hırka içinde görünmez. Eğer şeyh, Mesnevi okutacaksa postuna oturmadan Mesnevi kürsüsüne çıkar ve canlar yerlerine gitmeden kürsünün önünde ve kürsüye müteveccih olarak otururlar. Mesnevi okutulduktan sonra şeyh, post duasını kürsüde okur ve inerken herkes yerine çekilir. Şeyh postuna geçip otururken hep beraber oturup yine şeyhle beraber secde vaziyetinde eğilerek yeri öperler.
Post duası
«Bârekâllâh ve berekâtı kelâmullâhrâ. Evvel azamet-i buzurgvâr-ı Huda celle celâlühu ve amme nevâlühu, kâffe-i enbiyâ-yi izam ve rüsül-i kiram salevâtullâhi ve selâmuhu aleyhim ecmaîn ervâh-ı tayyibeleriyçün, hassaten sultân-ül-enbiyâ, burhân-ül-asfıyâ Hazreti Muhammedinil Mustafâ sallahu taâlâ aleyhi ve sellemiii pâk, mutahhar, mücellâ, musaffa, azîz-ü lâtif rûh-ı mukaddes-i şerîfleriyçün ve Çhâr yâr-ı güzin-i bâ safa ve Fâtımatüz-Zehrâ ve Hadîcetül-Kübrâ ve Âyişetüs Sıddıyka ve Hazret-i İmâm Hasen-i Alî ve Hazret-i İmâm Huseyn-i Velî ve şâir eimme-i sâdât, zürriyât-ı mukaddese-i Rasûl-ullâh ve Şühedâ-yi deştri Kerbelâ ve Aşere-i mübeşşere ve Ezvâc-ı mutahhara ve bâkıy ashab-u ansâr-ı izam, tabiîn, tebe'-i tabiîn ve eimme-i müctehidîn-i zevil-ihtirâm ervâh-ı mukaddese-i şerîfeleriyçün, rıdvânullâhi taâlâ aleyhim ecmaîn. Ve mecmu'-ı evliyâ-yi agâh ve ârifân-ı billâh ve alel-husûs Hazret-i Sultânel ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî ve kutbül âşıkiyn, gavsül vâsılın, sultân-ül kümmelîn Hazret-i Mevlânâ ve Mevlel-ârifîn mettaanallâhu bi envâri sırrıhil yakıyn ervahı mukaddese-i şerîfeleriyçün ve Hazret-i Şeyh Şemsüddîn-i Tebrîzî ve Hazret-i Celebi Husâmeddîn ve Şeyh Salâhuddin Zer-kûb-ı Konevî ve Şeyh Kerîmüddin, Sultân-ibn-is Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi ve Vâlide-i Sultân ve Muhammed Alâeddin Efendi ve Hazret-i Ulu Arif Efendi ve Âbid Efendi ve Vâcid ve Bahâeddin Âlim Efendi ve Mazhareddîn Âdil Efendi ve Muhammed Âlim Efendi ve Pir Efendi ve Cemâleddîn Efendi ve Husrev Efendi ve Ferruh Efendi ve Sultân-ı Dîvânî Muhammed Efendi ve Bostan Efendi ve Ebû-Bekr Efendi ve Arif Efendi ve Pir Huseyn Efendi ve Abdülhalîm Efendi ve Hacı Bostan Efendi ve Muhammed Sadreddîn Efendi ve Hacı Muhammed Arif Efendi ve Hacı Ebû-Bekr Efendi ve el-Hâc Muhammed Efendi ve Muhammed Saîd Efendi ve Sadreddîn Efendi ve Fahreddîn Efendi ve Mustafa Safvet Efendi ve Abdülvâhid Efendi... ervâh-ı tayyibeleriyçün, nevverallâhu merâkıdehum ve caalel cennete mesvâhum. Ve cemî'-i güzeştegân-ı çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukara, ahibba ervâh-ı tayyibeleriyçün, bâkıyler selâmetiyçün, izzeüü, fazüetlü Çelebi efendimizin selâmetiyçün, şevketlü, mehâbetlü pâdşâh-i dîn-i islâm ve asâkir-i müslimîn ve huccâc-ı Beytül-harâm selâmetiyçün ve güzeştegân-ı şâir turuk-ı aliyye ervâhiyçün, sarkan ve garben kâffe-i mü'minîn-ü mü'minât ve erbâb-ı hukuk ve ashâb-l hayrat ervâhiyçün ve bu meclis-i şerifte hâzır olan ihvanın dünyevî ve uhrevî murâdât-ı hayriyyeleri hasıl olmakhğıyçün, vakt-i şerîf hayrı, hayırlar fethi, şerler defi, niyazlar kabulü, murâdât husulü, demler ,safâlar izdiyâdı ve Hak taâlâ'nin azîz rızâyı şerîfiyçün celle ve alel Fatiha. Rûh-ı pür fütûh-ı Hazret-i Seyyidüs-sakaleynrâ salevât: Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim. Azamet-i Hudârâ tekbîr: Allâhu ekber Allâhu ekber Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber Allâhu ekber ve lillâhil hamd. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasûlallâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre arşillâh, assalâtu vesselâmu aleyke yâ seyyidel-evvelîne vel âhırın ve şefî'-al-müznibîn ve selâmün alel-mürselîn, velhamdu billahi rabbil-âlemîn el-Fâtiha»
Post duasından sonra mutrıbdan naat okunur. Naat, Mevlânâ'nın, Hz.Muhammed'i öven, yahut da övüşle bir münasebeti bulunmıyan herhangi bir gazelidir. Naat okuyana naat-hân denir. Naat, hususî bestesiyle ve ayakta okunur. «Yâ Hazret-i Mevlânâ, Hak dûst» diye başlar,«Yâ tabib-al-kulûb, yâ Veliyy-Allâh, Allah Allah Hak dûst» diye biter.
Naat bittikten sonra mutrıbdan ney-zen başı, hangi âyin okunacaksa o makamdan taksime başlar, makamları gezer. Herkes naatı ve taksimi oturduğu yerde, başı eğik bir halde dinler. Taksimin sonunda, okunacak âyinin makamına girerken hafifleyen neye bir başka ney de dem çekerek iştirak eder ve tam taksim bitince şeyhle beraber herkes aynı zamanda birden ellerini şiddetle yere vurup ayağa kalkar. Bu sırada da kudümle beraber neyler ve diğer müzik âletleri hep birden peşreve girmişlerdir.
Devri Veledî
Peşrev çalınırken devr-i Veledî başlar. Şeyh önde olduğu halde herkes ardarda ve bir sıra halinde, peşreve ayak uydurarak ve sessiz bir halde içinden ism-i celâl çekerek yavaş yavaş yürümiye başlar. Şeyhin kırmızı postunun önüne gelen posta ve hattı istivaya basmamak ve arkasını semâ'hâneye dönmemek şartiyle karşı tarafa geçerken geriye döner. Arkadan gelen, postun öbür tarafında durur. Birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının arasına bakıp birbirlerine karşı baş keserler. Sonra postun solundaki, yine semâ'hâneye arka çevirmeden döner ve yürür. Arkasındaki, aynı tarzda onun yerini alır, kendisinden sonrakiyle niyazlaşır. Sıranın en sonundaki nev-niyaz, şeyhle karşılaşmış olur ve birbirlerine baş kesip niyaz ederler. Böylece semâ'hâne üç kere devredilir. Semâ'hanede türbe varsa yürüyenler, tam yatırın hizasında durup baş keserler, ondan sonra yollarına devam ederler. Her yürüyen, semâ'hânenin kapısının önüne ve şeyh postunun hizasına gelince hattı istivanın önünde durup baş keser ve hattı istivaya basmadan geçip yoluna gider. Devr-i Veledî'nin sonuna beş altı adım kala peşrev durur, şeyh, posta gelinceye kadar küçük bir taksim yapılır. Son, yâni üçüncü dönüşte en nihayetteki can, şeyhin postunun karşı tarafına geçer ve şeyhi beklemeden baş kesip döner ve yürür. Çünkü bu son dönüşte şeyh, postuna geçip duracaktır. Böylece herkes yine yerine gelmiş olur. Şeyh de posta geçer, canlara karşı dönüp semâ'hâneye doğru baş keser. Canlar, hep birden ve onunla beraber, oldukları yerlerde baş keserler.
Post cemiyeti, mevlit, miraciye okunuşu gibi resmî törenlere diğer tarikat şeyhleri de çağrıldığı için onlar da semâ'hâneye girerler ve bilir bilmez, devr-i Veledî'ye iştirak ederler. Pek kalabalık cemiyetlerde, Sultan Veled devri de denen devr-i Veledî'ye iştirak edenlerin ikişer, üçer, hattâ dörder sıra olup post önünde o suretle ikişer, üçer, yahut dörder kişinin aynı sayıdaki canlarla niyazlaştığı vâkidir.
Semâ ve selâmlar
Devr-i Veledî'den sonra mutrıbtan âyin okunmıya başlanınca canlar, semâ'zenbaşı müstesna, hırkalarını sağ elleriyle ve parmak uçlariyle yakasından tutup bir eda ile yere atarlar, kollarını, sağı üste gelmek ve ellerin parmak uçları omuzları tutmak üzere göğüslerine çaprazvârî koyarlar, tennure ve deste-gülleriyle kalırlar. Şeyh, postunda eğilip beş keser Canlar da hep birden ve onunla beraber baş keserler. Şeyh bir iki adım atıp postun önüne gelir ve yine beraberce niyaz ederler.
Kollan giyilmiş olarak sırtında hırkası bulunan semâ'zenbaşı, yürüyüp şeyhin önüne gelir, baş kesip şeyhin elini öper, bu sırada şeyh de eğilip onun sikkesini öpmek suretiyle semâ'zenbaşıya niyaz etmiş olur. Bu sırada şeyh ve semâ'zenbaşıyla beraber canlar da oldukları yerlerde niyaz ederler.
Semâ'zenbaşı, bu niyazdan sonra, şeyhin karşısında ve biraz sağda durur. Semâ'zenler, birer birer yürüyüp şeyhe aynı tarzda niyaz ederler ve hırkasından biraz dışarıda bulunan elini öperler. Şeyh de eğilip niyaz eden canın sikkesini öper. Semâ'a girecek can usta semâ'zense semâ'zenbaşı, sağ ayağını yana doğru koyup onun ortaya geçmesini işaret etmiş olur. Pek usta değilse ayağını ortaya doğru koyar ve yan tarafı açar, semâ'zen de kenarda semâ'a girer.
Semâ'a giren, yavaş yavaş kollarını omuzlarından göğsüne doğru sıyırarak indirir ve ellerini çapraz vaziyetten kurtarıp yanlarına getirir. Kanat açar gibi kıvrılan kollarını yavaşça düzelterek her iki kolunu yukarıya doğru kaldırır ve düz bir şekilde açmış olur. Vücuda nispetle başa doğru yükselmiş olan düz kolların sağ eli, dua vaziyetinde ve yukarıya doğru açıktır, sol eli aşağıya doğru sarkar. Baş sağ tarafa eğiktir, yüz tamamiyle sola çevrilmiştir. Gözler kapanır, yahut süzülür ve içten ismi celâl çekilerek semâ' edilirken tennure de açılır. Son semâ'zen de semâ'a girdikten sonra şeyh, postunun geri tarafına doğru çekilir ve baş kesip ayakta durur. Semâ'zenbaşı da şeyhe doğru baş kesip canların arasında dolaşmıya başlar.
Semâ'zenbaşmın vazifesi, yürümiyen olursa, yanında hafifçe ayağını yere vurarak yürümesini ihtar etmek, birbirine tennure çarpan, yâni tennuresinin eteğini, önünde veya arkasında bulunan semâ'zenin tennuresine dokundurup sendeleten veya sendeliyen, semâ'ı bozan, varsa yine önündekini yürütmek suretiyle buna mâni olmak, hâsılı semâ'ın düzenini korumaktır. Ayağını yere vurup ihtar ederken mestinin ökçesini yerden kaldırmaması ve bu suretle yalnız ayağın ön tarafiyle vurarak fazla ses çıkarmadan kime ihtarda bulunuyorsa bu sesi yalnız ona işittirmesi şarttır.
Âyinin ilk kısmı bitip her fasılada, âyinin makamına uygun terennüm başlayınca canlar, oldukları yerlerde, fakat düşmemek için, ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve birbirlerine dayanarak dururlar ve yine ellerini, çaprazvârî göğüslerine koyup niyaz vaziyeti alırlar. Bu suretle birinci selâm bitmiş olur ve buraya «selâm başı» denir. Ancak selâm başında, postun önünde bulunmamak için semâ'zen, daima posta yaklaşınca direk tutar, yâni sol ayağını, durduğu yere tespit eder, bulunduğu yerde döner ve önündekinin postu geçip bir miktar ilerlediğini görünce o da süratle postun önünden geçer.
Selâm başında şeyhle beraber herkes baş keser. Sonra şeyh, postun önüne doğru yürüyüp niyaz ederken aynı zamanda herkes yine niyaz eder.
Semâ'zenbaşı, şeyhin ön tarafında yer alır. Semâ'zenler, birer birer şeyhin önünde baş kesip semâ'a girerler. Fakat bu sefer el öpülmez. Semâ'zenbaşi, yine herkese semâ' edeceği yeri, ayağıyle ve vaziyetiyle gösterir. Âyinin ikinci kısmı bitince aynı tören yine icra edilir ve üçüncü selâm da aynı tarzda biter. Dördüncü selâmda, yâni törende dördüncü defa olarak başlıyan semâ'da, semâ'zenler tamamiyle semâ'a girince şeyh de postundan ileri yürür, niyaz edip semâ'a girer, semâ'hanenin ortasındaki avizenin altına gelir ve orda direk tutarak semâ eder. Ancak şeyh kol açmaz. Sol eliyle, semâ' ederken açılmaması için hırkasının sağ tarafını üste getirerek belden aşağı kısmından tutar, sağ eli de hırkasının sağ yakasındadır. Dördüncü selâmda âyin okunması bitince son peşrev ye son yürükten sonra tek bir ney, taksime başlar. Artık taksim sesinden ve semâ'zenlerin çıplak ayaklarının döndükçe çıkardığı gıcırtılardan başka hiç bir şey işitilmez. Bu selâmda herkes olduğu yerde direk tutarak, yâni yürümiyerek semâ' eder. Sona doğru neye, bir başka ney dem tutarak karışır. Şeyh, bunu duyunca yavaş yavaş, semâ' ederek postuna doğru yürür ve semâ'dan çıkıp yeri öperek otururken mutrıbtan Eûzü Besmeleyle aşır başlar.
Semâ'zenler de oldukları yerlerde kollarını omuzlarına getirip niyaz vaziyeti alarak semâ'ı bırakırlar ve oturup yeri öperek yere doğru eğilmiş bir vaziyette kalırlar. Üçüncü selâmdan sonra semâ'dan çıkıp hırkalarını omuzlarına alarak kenarda duran bir kaç kişi, derhal yerlerdeki hırkaları sağ kollarına toplarlar ve herkesin sırtına rasgele bir hırka atarlar. Sırtına hırka atılan terli ve yorgun semâ'zen, derhal hırkaya bürünür ve niyaz vaziyetini terkederek oturur.
Aşır bitince şeyh, «Fâtihâa der. Şeyhle beraber herkes ayağa kalkar. Semâ'zenbaşı, yahut Konya'da tarikatçi dede, diğer tekkelerde aşçıbaşı, yahut da bu hizmetle muvazzaf duacı dede, hırkasının kollarını giyip ileri ve şeyhe doğru dönüp ellerini açarak şu duayı okur:
«Bârekâllâh veberekât-ı Kelâmullâhrâ. Semârâ, sâfârâ, vefârâ, vecd-ü hâlât-ı merdân-ı Hodârâ. Evvel azamet-i büzürgı-i Hodâ ve risâlât-ı rûh-ı pâk-i Hazret-i Muhammed Mustafârâ. Ve Çhâr yâr-i Güzin-i Hazret-i Ha-bibullâhrâ. Ve Hazret-i İmâm Hasen-i Alî ve Hazret-i imâm Huseyn-i Velî ve Şühedâ-yı deşt-i Kerbelârâ. Ve evliyâ-yi agâh ve ârifân-ı billâh alelhusus Hazret-i Sultânel-ulemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî, kutbül-âşıkiyn, gavsül-vâsülîn Hazret-i Hudâvendgârrâ. Ve Hazret-i Şeyh Şemsüddîn-i Tebrizî ve Çelebi Husâmüddîn ve Şeyh Salâhuddîn Zer-kûb-ı Konevi ve Şeyh Kerimüddîn, Sultân-ibn-î Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi ve Vâlide-i Sultânrâ. Ve Hazret-i Ulu Arif Efendi ve Âbid Efendi ve Vâcid Efendi ve Bâhâaddîn Âlim Efendi ve Mazhareddîn Âdil Efendi ve Muhammed Âlîm Efendi ve Arif Efendi ve Pir Âdil Efendi ve.... ra. Ve sair çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukarâ-yı mâzîrâ. Ve mezîd-i hayât-ı çelebiyân-ı hulefâ ve meşâyih-i fukarâ-yı bâkıyrâ. Ve alel-husûs pîşevâ-yi erbab-ı tarikat ve cedd-i büzürgvar-ı hakıykat selâmet-i Hazret-i Çelebi Efendîrâ. Ve devâm-ı ömr-ü devlet-i pâdşâh-ı dîn-i İslâm ve selâ-met-i şehzâdgân-ı cüvan-bahtânrâ. Ve selâmet-i vezîr-i a'zam ve şeyhülislâm efendîrâ. Ve selâmet-i vüzerâ-yı azâm ve ulemâ-yi kiram ve meşâyih-i zevil-ihtirâmrâ. Ve mansûr-u muzaffer şüden-ı asâkir-i dîn-i islâm ve makhûr-u münhezim şüden-i a'dâ-yı dîn-ı dûzah-encâmrâ. Ve selâmet-i huccâc-ı Beyf-ullâhrâ. Ve ruh-ı revân-ı bânî-i in dergâh (Burada tekkenin kurucusuyla o zamana dek şeyhlik edenler anılırdı) dede efendîrâ. Ve safâ-yı vakt-i dervîşan, haziran, gaaibân, dûstân, muhibbân, ez şark-ı âlem tâ be garb-i âlem ervâh-ı güzeştegân-ı kâffe-i ehl-i âmânrâ. Ve rızâ-yı Hu-dârâ Fâtîhat-ül-kitâb berhânîm azîzan.
Fatiha okunduktan sonra duacı dede, şunları okur:
«Azamet-i Hudârâ tekbîr: Allâhu ekber Allâhu ekber Lâ ilahe illal-lâhu vallâhu ekber Allâhu ekber ve lillahil hamd. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasûlallah. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballah. Assalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre arşillâh. As salâtu vesselâmu aleyke yâ seyyidel evveline vel âhirin ve şefî'-al müznibîn ve selâmin alel mürselîn velhamdü lillâhi rabbil âlemin.»
Bu duadan sonra şeyh «Fatiha» der. Fatiha okunduktan sonra semâ'hânede yatır varsa o tarafa doğru dönüp baş keser ve «Eûzü billahi mineş-şeytânir-racîm Bismillâhirrahmânir-râhîm Elâ inne evliyâ'-Allâh lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenûn . Sadakallâhül azîm Sübhâne rab-bike rabbil-izzeti amma yasıfûn ve selâmün alel-mürselîn velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn el-Fâtiha.»
Yine Fatiha okunur. Bundan sonra şeyh yüksek, kalın bir sesle ve yavaş yavaş, medleri çekerek «Ervâh-ı tayyibeleri şâd-ü handan ve berekât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri ihsan oluna. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-i Şems-i Tebrîzî, kerem-i İmâm-ı Alî hû » diyelim der. Şeyhle beraber bütün canlar baş keserek yüksek sesle ve nefes miktarınca «Hûûûûû » derler ki bu, mukabelenin bitimidir
Şeyh, posttan kapıya doğru yürür. Ortadaki avizeye yaklaşınca durup baş keserek «Esselânıu aleyküm» der. Şeyhle beraber herkes baş keser ve aşağıdan semâ'zenbaşı, yahut aşçıbaşı veya tarikatçı, «selâm» kelimesinin meddini uzatarak ve sondaki «hû»yu da nefes miktannca çekerek «ve aleykümüsselâm ve rahmetulîâhi ve berekâtü hüûûû» diye selâmı alır. Şeyh, avizeyi geçince kapıya yakın yine aynı tarzda bîr kere daha selâm verir. Bu sefer selamı mutrıbdan birisi ve yine aynı tarzda alır. Semâ'hâne kapısına gelince dönüp içeriye doğru baş keser. Bütün canlar da şeyhle beraber niyaz ederler. Şeyh çıktıktan sonra herkes sırasiyle yürüyüp kapıda, geriye dönerek baş keser ve çıkar.
Niyaz mukabelesi
Bazan şeyh, yahut canlardan, muhiblerden, yahut mukabeleyi seyreden ve tarikat usulünü bilen ziyaretçilerden birisi, canlara bir niyaz, yâni bir miktar para gönderir. Mevlevilerde niyaz sayısı dokuz ve dokuzla taksimi kabil olan onsekiz, yirmiyedi, otuzaltı gibi bir sayıdır. Bu sayıya riayetle dokuz, onsekiz, yirmiyedi... lira, yahut kudretine ve zamanın ihtiyacına göre kuruş, mecidiye gibi bir miktar parayı, semâ'zenbaşıya verir. Bu para, son selâm bitmeden mutrıba götürülür, kudümzenbaşının kudümü üstüne bırakılır.
Bunun üzerine mukabelede son peşrev çalınmaz, neyzenbaşı, kısa bir segah taksimi yapar ve «niyaz mukabelesi» baslar. «Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı inci yaparım. Ey çalgıcılar, ey çalgıcılar, definizi altınla doldururum» mealindeki
İy âşıkan iy âşıkan men hâkrâ govher kunem
İy mutnbân iy mutrıbân deff-i şumâ pur zer kunem
beyti bulunan hüseynî âyini okunduğu vakit de şeyh, mutrıba bir miktar para yollar ve niyaz mukabelesi yapılır.
Bu mukabelede niyaz âyini denen âyin okunur ki güftesi sudur, daha doğrusu şu parçalardan meydana gelmiştir:
Şem'i ruhuna cismimi pervane düşürdüm
Evrak-ı dili âteş-i sûzâna düşürdüm
Bir katre iken kendimi ummana düşürdüm
Mevlâyı seversen benî söyletme gamım var
Dinle sözümü sâna direm özge edadır
Derviş olana lâzım alan ışk-ı Hudadır
Aşıkın nesî vâr ise ma'şûka fedadır
Semâ' safa cana vefa ruha gıdadır
Aşk ile gelin eyliyelim zevk-u safâyı
Göklere değin irgörelim huy ile hâyı
Mestane olup depredelim çeng ile nâyi
Semâ' safa câna vefa ruha gıdâdir
İy sûfî bizim sohbetimiz cana safadır
Bir cur'amızı nüş edegör derde devadır
Hakk ile bizim ettiğimiz ahde vefadır
Semâ' safa cana vefa ruha gıdadır
Işk ile gelin tâlib-i cûyende olalım
Şevk île safâlar sürelim zinde olâlım
Hazret-i Mevlânâ'ya gelin bende olâlım
Semâ' safa cana vefa ruha gıdâdır
Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
Tenlerde vü canlarda nîhan hep sen imişsin
Senden bu cihan içre nişan ister idim ben
Âhır bunu bildim ki cihan hep sen imişsin
İy ki hezâr-âferin bû nice sultân olur
Kulu olan kişiler husrev-u hakan olur
Her ki bu gün Veled'e înanuban yüz süre
Yoksul ise bay olur bây ise sultân olur
Niyaz mukabelesi, yürük bir semaî çalınarak kısa bîr taksimle biter.
NA'T-I ŞERİF
Ya Habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi,
Ber güzin-i Zülcelali pak-ü bihemta tüyi;
Nazenin-i Hazret-i Hak sadr-ü bedr-i kainat,
Nur-i çeşm-i Enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi;
Der şeb-i Mi'rac bude Cebrail ender rikab,
Pa nihade ber ser-i nüh künbedi hazra tüyi;
Ya resulallah tü dani ümmetanet acizend,
Rehnüma-yi acizani bi ser-ü bi pa tüyi;
Servi bostan-i risalet nev behar-i ma'rifet,
Gülbün-i bağ-ı şeriat sünbül-i bala tüyi;
Şemsi Tebrizi ki dared na'ti Peygamber ziber,
Mustafa vü Mücteba an seyyid-i ala tüyi.
Bu Na't ın Türkçesi:
Ey Allah'ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın Elçisi sensin,
Allah'ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin;
Ulu Allah'ın nazlısı, kainatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi
Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin;
Miraç gecesi "Cebrail" rikabında olduğu halde,
Dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin;
Ey Allah'ın Elçisi! Bilirsin ki ümmetlerin acizdirler,
Başsız, ayaksız acizlerin yol göstericisi sensin;
Peygamberlik bostanının selvisi, ma'rifet dünyasının ilk baharı,
Şeriat bağının gül fidanı, yüce sünbül sensin;
Şemsi Tebrizi Peygamberin methini ezberlemiştir,
Mustafa vü Mücteba, o yüksek Ulu sensin.
Mevlevi Ayinlerinde okunan Na't:
"Yâ Hazret-i Mevlana Hak dost,
Ya Habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi,
Ber güzin-i Zülcelali pak-ü bihemta tüyi
Dost Sultanım,
Nazenin-i Hazret-i Hak sadr-ü bedr-i kainat,
Nur-i çeşm-i Enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi
Ya Mevlana hak dost
Şemsi Tebrizi ki dared na'ti Peygamber ziber,
Mustafa vü Mücteba an seyyid-i ala tüyi
Ya tabibel gulub ya Veliyallah Allah dost.
Mevlevi Ayinlerinde okunan Na't'ın Türkçesi:
"Ya Hazreti Mevlânâ Hak Dostu,
Ey Allah'ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın Elçisi sensin,
Allah'ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin;
Ulu Allah'ın nazlısı, kainatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi
Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin;
Şemsi Tebrizi Peygamberin methini ezberlemiştir,
Mustafa vü Mücteba, o yüksek Ulu sensin.
ÖNEMLİ BİR NOT:
Bu Na'tin «makta» beytine bakarak bunu söyleyenin, Mevlana Celaleddin-i Rûmi'nin en samimî dostu Şemsi Tebriz'i olduğu zannedilmemelidir. Mevlâna, kendisi ile Şemsi Tebrizi arasında ayrılık ve gayrılık bulunmadığını göstermek için olmalı ki şiirlerinde hep Şemsi Tebrizi mahlasını kullanmıştır.
Türk musikisinin dâhi üstatlarından ITRİ'nin cidden emsalsiz bir şaheseri olan bu Na't bestesinin Mevlevî âyinleri esnasında her zaman bu güfte ile okunması şart değildi; (Divanı Mevlâna) dan intihap edilmiş başka Na'tler ve gazeller de bu beste ile okunurdu.
Duâ-gu duası
(Post Duası)
Bârekâllâh ve berekât-ı Kelâmullâhrâ.
Semâ'râ, safârâ, vefârâ, vecdü hâlât-ı merdân-ı Hudârâ.
Evvel azamet-i buzurgî-i Huda ve risâlât-ı rûh-ı pâk-i
Hazret-i Muhammed Mustafârâ.
Ve Çhâr Yâr-ı güzîn-i Habîbullâhrâ.
Ve Hazret-i İmâm Hasan-ı Alî ve
Hazreti İmâm Huseyn-i Velî ve Şühedâ-yı deşt-i Kerbelârâ.
Ve evliyâ-yı agâh ve ârifân-ı billâh, alel husus
Hazret-İ Sultânel-ûlemâ ve Hazret-i Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkık-i Tirmizî, Kutbül-ârifîn, gavsül-vâsılîn Hazret-i Hudâvendgârrâ .
Ve Hazret-i Şeyh Şemseddin-i Tebrîzî ve Çelebi Husâmeddîn
ve Şeyh Salâhaddîn-i Zer-kûb-ı konevî
ve Şeyh Kerîmüddîn, Sultân ibni Sultân Hazret-i Sultân Veled Efendi
ve Vâlide-i Sultânrâ.
Ve Hazret-i Ulu Arif Çelebi ve sair Çelebiyân-i Kiram
ve Zevi'l ihtiram meşayih-i hulefâ, dedegân, dervîşan, muhibban ve fukarâ-i mazi râ.
Ve selameti Çelebi efendi ve Dede efendi râ
Devam-ı ömr-ü devlet-i Cumhuriyeti Türkiye
ve selâmet-i reis-i devlet ve selâmet-i hükümet
ve vükelâ.-yı millet râ.
Ve Safâ-yı vakt-i dervîşân, hâzırân, gaaibân, dûstân, muhibbân,
ez şark-ı âlem tâ be gârb-ı âlem
ervâh-ı güzeştegân-ı kâffe-i ehl-i amânrâ.
Ve rızâ-yı Hudârâ Fâtihatül Kitâb berhânîm azîzan.
(içten Fatiha okunur)
"Azamet-i Hudârâ tekbîr:
Allâhu ekber Allâhu ekber, lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber,
Allâhu ekber ve lillâhil hamd.
essalâtu vesselâmu aleyke yâ Rasulallâh,
essalâtu vesselâmu aleyke yâ Habîballâh,
essalâtu vesselâmu aleyke yâ nûre Arşillâh,
essalâtu vesselâmu aleyke yâ Seyyidel evveline vel âhırin
ve şefî'-al müznibîn ve selâmûn alel mürselîn
vel hamdü lillâhi rabbil-âlemînnn".
GÜLBANG
İnayet-i Yezdân, himmet-i merdân ber mâ hâzır nâzır bâd.
(Allah'ın yardımı ve erlerin himmeti üstümüzde hazır nazır olsun)
Vakt-i şerifler hayrola, Hayırlar fethola, Şerler defola
Kulüb-ı âşıkan güşâd ola. Demler, safâlar ziyâde ola,
Dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı cenâb-ı Şems-i Tebrizi ,
kerem-i İmâm-ı Ali Şefaâti Muhammed-i nebi
hu diyelim huuuuuu
MEVLEVİ TERİMLERİ
Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlikte kullanılmaz, bunların yerine «kapıyı örtmek> yahut «sırlamak», «ocağı ve mumu dinlendirmek», «ışığı uyarmak, uyandırmak» gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, «biz», yahut «fakiyr» denirdi. Sen denmez, «siz», yahut «nazarım» denirdi.
Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatler arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.
Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi.
Allah derdini arttırsin: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş'e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.
Aşkolsun : Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata «aşkolsun» derdi ki bu söz, «hoş geldin» makamındaydı. Bu söze muhatab olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek «eyvallah» der, yahut yine eğilip yeri öperdi.
Su veya bir şey içene de «afiyet olsun» yerine «aşkolsun» denirdi. Bütün tarikatlerde müşterek olan bu tâbir, bazanda, karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. «Aşkolsun» sözüne muhatab olan, «aşkın cemâl olsun» derdi. Bu söz üzerine «aşkolsun» diyen, «cemâlin nur olsun» der ve «nûrün alâ nûr olsun» cevabını alırdı.
Aşk-u niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık «selâmı var» yerine soranın derecesine göre «aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler», yahut «aşkederler» derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da İhvandan birine selâm gönderilirken «kademlerine aşk-u niyaz ederim», yahut sadece «aşk-u niyaz ederim» veya «aşkederim» denirdi.
Aşk vermek, aşk almak: Aşkolsun demeğe, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemiye «aşk vermek», bu söze muhatab oluşa «aşk almak» denirdi.
Ateş-bâz : Mevlânâ'nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.
Avam : Sûfiler, hakikat ehli olmıyanlara zahir, zahit, avam gibi adlar vermişlerdi. Zahir, bilhassa Bektâşîler tarafından kullanılırdı. Zahit, hatta Yezîd ve yabancı sözleri, Alevîlere ait terimlerdi. Diğer tarikatlere « sûfî tarikatleri» diyen Mevlevîlerse tarikat ehli olmıyanlara «avam» derlerdi. Mevlevîlere mahsus olan bu terim, Mevlânâ'nın ve Sultan Veled'in eserlerinde de aynı mânada geçer.
Çerağ: Çırak tarzında kullanılan bu kelime, ışık, mum ve kandil anlamlarına gelirdi ve bütün tarikatlerde müşterekti.
Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş. Hurûfîlerde, Halvetîlerin bir kısmında ve bilhassa Gülşenilerde bulunan bu tâbir, daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılmış ve âdeta onlara mahsus bir tâbir haline gelmişti.
Derviş : Bütün müntesiblere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.
Dinlenmek, dinlendirmek : Işığın sönmesi, söndürülmesi.
Erenler, erenlerim : Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.
Eyvallah : «iyi vallahi»den, yahut «İy vallahi»den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi «aşkolsun» sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. «Allah eyvallah» tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.
Fahir: Mevlevi sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.
Fakiyr : Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve ben yerine kullanılırdı.
Ganisiyim: Müşterek bir terimdi. Bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da «ganî» kelimesiyle ifade edilirdi.
Göçmek, göçünmek: Ölmek.
Gönül etmek : Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak.
Görüşmek : İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki bu öpüşe de görüşmek denirdi. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olurdu. Mevlevilere ait bir terimdi.
Hakta: «Yok» sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine «mangır hakta» denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.
Hak vere : Aynı mânada kullanılırdı. «Yok» sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için «Hak vere oldu» denirdi. Müşterekti.
Hak erenler: Allah ve erenler anlamını ifade ettiği gibi gerçek erenler, yahut Hak olan erenler mânalarını da tazammun ederdi. Erenler hakkında söylenen müşterek terimdi.
Hâmûşân : Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.
Hâmûş-hâne: Bu da aynı mânayı ifade ederdi, Mevlevîlere aitti.
Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen farsça «horden» kelimesinden yapılmaydı. Bir şey yemek anlamını ifade ederdi. Tarikatlerde müşterek bir terimdi. Halk dilinde de vardır.
Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.
İhvan : Bütün Mevleviler birbirlerine «ihvan-kardeşler» derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler tarafından kullanılırdı.
Kanını içine akıtmak: Cezbe ve neş'e halinde o hali izhar etmemek. Mevlevîlere ait bir terimdi. Coşkunluk gösterene «Kanını içine akıt» derlerdi.
Köçek : Nev niyaza ve bilhassa yeni semâ' çıkaran genç muhibbe «köçek» ve «Mevlânâ köçeği» denirdi. Ayrıca herhangi bir dedenin, yahut şeyhin hücre veya daire hizmetine bakan ve onun terbiyesi altında bulunan dervişe de «filânın köçeği» derlerdi.
Mangır: Para. Bu da müşterekti.
Mihman : Farsça konuk anlamına gelen bu kelime, aynı mânada kullanılırdı. Müşterek ve umumi bir tâbirdi.
Nazarım : Sen yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Hamzaviler gibi Mevleviler de mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlardı. Devr-i Veledî'de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevleviler ve Bektâşîler tarafından kullanılırdı.
Nev-niyaz: Tarikate yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâ'zene denirdi. Mevlevîlere mahsustu.
Nezir-i Mevlânâ: Mevlânâ nezri, dokuz ve dokuzla kabil-i taksim olan sayılardır. Dokuzun iki misli olan onsekiz sayısı tam nezir sayılır ve onsekiz sayısı, nezr-i Mevlânâ'yı ifade ederdi. Tekkeye giden, derğâhtan çıkarken, dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak, yâni gizlice avucuna, yahut niyaz ederken postunun altına, kudretine göre onsekiz kuruş, yahut onsekiz yirmibeşlik, yarım lira... koyardı. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak, nezir yerine geçerdi.
Onsekiz sayısının Mevlevîlerce kudsiyeti nerden gelmektedir? Huseyn Fahreddin Dede, mecmuasında nezr-i Mevlevi'yi şöyle izah etmiştir:
«Nezr-i Mevlevi onsekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhû zikrehû ve kuddise sırrahul a'lâ'ya yevmiyye onsekiz defa vürud eden tecelli-i zâta mebnidir. Her biri bin derece itibariyle müşahedatı onsekiz bin âlemi cami' olduğu gibi Hayy ism-i şerifine dahi mutabıktır. Kezalik nezr-i Şems altı olmak, altışar bin itibariyle üç mevalid de cem'i adette envâını nezr-i Mevlevi câmi'dir.»
Bu izahattan anlaşılıyor ki Mevlevîlerde bir de «nezr-i Şems» vardır ve bu nezrin sayısı altıdır.
Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah, zatî iktizası olan hakıykat-i Muhammediyye'ye tenezzül etmiş ve bundan da kâinat zuhur eylemiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan «akl-i küll» le pasif kabiliyeti olan «nefs-i küll», dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi, dört unsuru izhar eylemiştir. Dokuz gökle dört unsurdan cemat, nebat ve hayvan vücut bulmuştur. Böylece kâinat, kısa ve toplu bir bakımla onsekiz varlıktan meydana gelmektedir. Mübalâğa ve tafsil bakımından bu onsekiz âlemin her biri, Araplarca son sayı olan binle ifade edilmiş ve «onsekiz bin âlem» sözü meydana çıkmıştır.
Aynı zamanda Mevlânâ, Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini bizzat yazmıştır. Mevlevîlerce bu onsekiz beyit, Kur'ânın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevi'nin özüdür. Allah adlarından «Hayy-daimî diri» adı da ebced hesabında onsekizdir. Bizce bu dokuz ve bilhassa onsekiz sayısında daha ziyade bu inancın ve Mesnevinin ilk onsekiz beytinin tesiri vardır.
Nezr-i Mevlânâ, edebiyata da girmiş ve tarih düşürülürken bu sayı, tarih mısraına eklenerek veya mısradan çıkarılarak tam sayının bulunması yoluna gidilmişti. Bu terim de Mevlevîlere mahsustur.
Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleyi anlatırken niyazdan bahsetmiştik. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevi, diğer bir Mevlevi ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına götürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza götürmek, sırrı fâşetmemeğe ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti.
Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi. Bu bakımdan niyaz, aynı zamanda nezir müradifiydi. Umumî bir terimdi.
Rızâ: Allah razılığım ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. Müşterek olmakla beraber Mevleviler, bu tâbiri daha fazla kullanırlardı. «Rızâ» kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevi çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevi edebiyatına da girmişti.
Safa-nazar : Temiz bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin herkese ve herşeye birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılırdı. Sâlik, hiç bir şeye kem nazarla, yâni kötülükle ve Allahdan ayrı bir görüşle bakmıyacaktı. Bu suretle yol eri, daimî bir huzur ve mücahede içinde bulunurdu ki bunun sonucu, vahdetin tahakkukuydu. Nazar tâbiri, Melâmî-Hamzavîlerde de aynı anlama gelirdi. Ancak safa-nazar terimi, Mevlevîlere aitti.
Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek. Müşterekti.
Sırlamak : Gizlemek, kapıyı, pencereyi, yahut bir şeyi kapatmak, mumu, lâmbayı, kandili, elektriği söndürmek, ölüyü gömmek. Müşterekti.
Sırlanmak: Gizlenmek, kapanmak, söndürülmek, gömülmek. Umumî ve müşterekti.
Uyanmak, uyandırmak, uyarmak: Mumun, kandilin, ocağın ve sairenin yanması, yakılması, yakmak. Birisinin gerçek sırrına ermesi, erdirilmesi. Umumî ve müşterek bir terimdi.
TığIamak : Kurban kesmek. Bu da umumî ve müşterekti.
Tığlanmak: Kesilmek. Kurban hakkında kullanılırdı ve müşterek bir terimdi.
Vahdet: Uyku.
Yürümek: Ölmek.
Somat (Simat) erkânı
Mevlevîlerde matbahın kudsiyeti vardır. Yemek de bu kudsiyet kadrosuna girer ve yemeğin pişirilmesi ve yenmesi, hususi törenlere tâbidir.
Yemek pişince kazancı dede, kazan veya tencerenin kapağını açar, canlar kabı yere indirirlerdi. Kazancı dede şu gülbangi çekerdi:
«Tabhı şîrîn ola, Hak berekâtın vere,
dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateş-bâzı Velî Hû diyelim»
ve canlarla beraber bir Hû çekilirdi.
Yemek vakti gelince matbahta sofralar kurulur, çevrelerine postlar konur ve her sofraya uzun bir havlu, çepçevre yayılırdı. Su vermek hizmetini alan canlar, testileri, bardakları hazırlarlardı. Kaşıklar, sapları sağa gelmek ve herkesin önüne düşen sofra üstüne yüzüstü kapanmak şartiyla sıralanırdı. Bu öbür tarikatlerin usulüne zıttı. Onlar, kaşığı açık korlardı. Herkesin önüne birer tutam da tuz konurdu. Sofra müdevver bir tahtaydı. Üç ayaklı büyücek bir iskemle üstünde dururdu. Bütün bu hizmetler görüldükten ve yemekler boşaltıldıktan sonra canlardan birisi salâcılık vazifesini ifa eder, yâni hücrelerin bulunduğu koridorda baş keserek yüksek bir sesle «Hûûûûû. Somata salâââââ» diye bağırırdı. Bu umumî bir davetti. Hücrelerin yerlerine ve mikdarına göre bir kaç yerde salâ edildiği olurdu. Herkes birer birer matbaha baş keserek girerdi. Şeyh de gelince beraberce sofraya oturulurdu. Yemeğe tuzla başlanır, tuzla bitirilirdi. Herkes sağ elinin şahadet parmağını diliyle ıslayıp önündeki tuza banar ve onu tadarak yemeğe başlardı. Yemek, bir kaptan yenirdi. Yemek esnasında hiç konuşulmazdı. Su istenecek olursa elinde testi ve bardakla, ayağı mühürlü olarak niyaz vaziyetinde bekliyen cana işaret edilirdi. Can, derhal bardağa su koyup bardağı öperek istiyene sunar, o da bardakla görüşüp, yâni bardağı öpüp suyu içerdi. Su içen, suyu içerken herkes sofradan el çeker, onu beklerdi. Bu suretle o, su içerken öbürleri bir lokma bile ondan fazla yememiş olurlardı. Hattâ ağızlarında lokma bulunanlar ya yutmazlar, yahut belli etmeden yutarlardı. Lokmasını ağzına götürmek üzere olan sofraya bırakıp yemekten el çekerdi. Su içen, aynı tarzda bardakla görüşüp sakiye sunardı. Şeyh, yahut tarikatçi veya aşçıbaşı, yahut da bunlar yoksa kıdemli dedelerden biri, su içene «Aşkolsun» der, o da niyaz eder, tekrar yemeğe başlanırdı. Yemekte gülbankten başka söylenen lâkırdı ancak buydu. Yemeğin sonunda tarikatçi veya ser-tabbâh, yahut da şeyh:
«Biz yoldaki sûfîleriz, padişahın sofrasında yemek yiyenleriz.
Yarabbi, bu kâseyi, bu sofrayı daimî kıl»
mealindeki şu beyti ve şu duayı okurdu:
Mâ sûfiyân-ı rahim mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Payende dâr yârab in kâserâ vu hanrâ
Salli ve sellim alâ eşref-i nûr-i cemî'-il-enbiyâi ve-l-murselîn ve-l-hamdu li-l-lâhi Rabb-il âlemîn el-Fâtiha»
Herkes Fâtiha'yı okuduktan sonra şu gülbangi çekerdi:
«El-hamdü li-llâh, Eş-şükri li-llâh, Hak berekâtın vere, erenlerin hân-ı keremleri, nân-u ni'metleri müzdâd, sâbih-ül-hayrât-ı güzeştegânın ervâh-ı şerîfeleri şâd-u handan, bâkıyleri selâmette ola, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı Âteş-bâz-ı Velî, kerem-i îmâm-ı Alî Hû diyelim: Hû.»
Gülbang ekseriyetle pilâv gelince çekilirdi. Gülbang çekilirken eller, parmaklar içeriye doğru bükük ve sofrayı tutar vaziyette sofranın kenarına konurdu. Gülbangden sonra pilâv yenir ve şeyh sofraya eğilip baş keserek niyaz eder. Kalkar, herkes de kalkıp birer birer kapıda dönüp matbaha baş keserek çıkardı. Kalkılmadan leğen ibrik geldiği ve birisinin su döküp öbürünün sırtındaki havluyu uzattığı, ondan sonra sofradan kalkıldığı da olurdu. Mevleviler yemeğe lokma derlerdi. Fakat bir de hassaten lokma denen bir pilâv vardı. Bu pilâv, nohutlu, soğanlı, havuçlu, kestaneli ve yağlı etle pişmiş Belh-Özbek pilâvıydı. Herhalde Mevlânâ zamanından bir gelenek olarak kalmıştı. Burada şunu da kaydedelim ki Mevlevi matbahına haram olan şeylerden ve balıktan başka her şey girerdi. Yalnız evvelce de bir münasebetle kaydettiğimiz gibi balık pişirilmez ve yenmezdi. Bahariye Mevlevî-hânesi şeyhi Huseyn Fahreddin Dede, bunu mecmuasına şu suretle kaydetmiştir :
«Ehl-i sülük, zi ruhun lâhmini ve mahsulünü tenavülden nefsini muvakkaten menetmek, eyyâm-ı riyâzata mahsustur. Semek tenavülü tasfiye-i kalbe hâil olması hukemâdan seyr-i ruhaniye sa'y tâife-i İşrâkiyye ve sûfiyye indinde musaddak olduğundan lahm-i semek tenavül olunmamak eyyam-ı riyâzata bilâ hasrin Mevlevî-hâne matbah-ı şeriflerinde tabhi memnudur.»
Mevlevîlerde ayrıca «elifî somat» denen bir meşin sofra da vardır ki ince uzun ve âdeta Arap alfabesindeki «elif» harfine benzediği için bu adla anılırdı. Meydana, yahut matbaha boylu boyunca serilirdi. Canlar bunun kenarlarına karşılıklı otururlardı. Sofra kaldırılırken sabunlu bezle silinip kurulanır ve bir tomar gibi dürülürdü.
Somat (Simat) erkânı
Mevlevîlerde matbahın kudsiyeti vardır. Yemek de bu kudsiyet kadrosuna girer ve yemeğin pişirilmesi ve yenmesi, hususi törenlere tâbidir.
Yemek pişince kazancı dede, kazan veya tencerenin kapağını açar, canlar kabı yere indirirlerdi. Kazancı dede şu gülbangi çekerdi:
«Tabhı şîrîn ola, Hak berekâtın vere,
dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Ateş-bâzı Velî Hû diyelim»
ve canlarla beraber bir Hû çekilirdi.
Yemek vakti gelince matbahta sofralar kurulur, çevrelerine postlar konur ve her sofraya uzun bir havlu, çepçevre yayılırdı. Su vermek hizmetini alan canlar, testileri, bardakları hazırlarlardı. Kaşıklar, sapları sağa gelmek ve herkesin önüne düşen sofra üstüne yüzüstü kapanmak şartiyla sıralanırdı. Bu öbür tarikatlerin usulüne zıttı. Onlar, kaşığı açık korlardı. Herkesin önüne birer tutam da tuz konurdu. Sofra müdevver bir tahtaydı. Üç ayaklı büyücek bir iskemle üstünde dururdu. Bütün bu hizmetler görüldükten ve yemekler boşaltıldıktan sonra canlardan birisi salâcılık vazifesini ifa eder, yâni hücrelerin bulunduğu koridorda baş keserek yüksek bir sesle «Hûûûûû. Somata salâââââ» diye bağırırdı. Bu umumî bir davetti. Hücrelerin yerlerine ve mikdarına göre bir kaç yerde salâ edildiği olurdu. Herkes birer birer matbaha baş keserek girerdi. Şeyh de gelince beraberce sofraya oturulurdu. Yemeğe tuzla başlanır, tuzla bitirilirdi. Herkes sağ elinin şahadet parmağını diliyle ıslayıp önündeki tuza banar ve onu tadarak yemeğe başlardı. Yemek, bir kaptan yenirdi. Yemek esnasında hiç konuşulmazdı. Su istenecek olursa elinde testi ve bardakla, ayağı mühürlü olarak niyaz vaziyetinde bekliyen cana işaret edilirdi. Can, derhal bardağa su koyup bardağı öperek istiyene sunar, o da bardakla görüşüp, yâni bardağı öpüp suyu içerdi. Su içen, suyu içerken herkes sofradan el çeker, onu beklerdi. Bu suretle o, su içerken öbürleri bir lokma bile ondan fazla yememiş olurlardı. Hattâ ağızlarında lokma bulunanlar ya yutmazlar, yahut belli etmeden yutarlardı. Lokmasını ağzına götürmek üzere olan sofraya bırakıp yemekten el çekerdi. Su içen, aynı tarzda bardakla görüşüp sakaya sunardı. Şeyh, yahut tarikatçi veya aşçıbaşı, yahut da bunlar yoksa kıdemli dedelerden biri, su içene «Aşkolsun» der, o da niyaz eder, tekrar yemeğe başlanırdı. Yemekte gülbankten başka söylenen lâkırdı ancak buydu. Yemeğin sonunda tarikatçi veya ser-tabbâh, yahut da şeyh:
«Biz yoldaki sûfîleriz, padişahın sofrasında yemek yiyenleriz.
Yarabbi, bu kâseyi, bu sofrayı daimî kıl»
mealindeki şu beyti ve şu duayı okurdu:
Mâ sûfiyân-ı rahim mâ tabla-hâr-ı şâhîm
Payende dâr yârab in kâserâ vu hanrâ
Salli ve sellim alâ eşref-i nûr-i cemî'-il-enbiyâi ve-l-murselîn ve-l-hamdu li-l-lâhi Rabb-il âlemîn el-Fâtiha»
Herkes Fâtiha'yı okuduktan sonra şu gülbangi çekerdi:
«El-hamdü li-llâh, Eş-şükri li-llâh, Hak berekâtın vere, erenlerin hân-ı keremleri, nân-u ni'metleri müzdâd, sâbih-ül-hayrât-ı güzeştegânın ervâh-ı şerîfeleri şâd-u handan, bâkıyleri selâmette ola, demler, safâlar ziyâde ola, dem-i Hazret-i Mevlâna, sırr-ı Âteş-bâz-ı Velî, kerem-i îmâm-ı Alî Hû diyelim: Hû.»
Gülbang ekseriyetle pilâv gelince çekilirdi. Gülbang çekilirken eller, parmaklar içeriye doğru bükük ve sofrayı tutar vaziyette sofranın kenarına konurdu. Gülbangden sonra pilâv yenir ve şeyh sofraya eğilip baş keserek niyaz eder. Kalkar, herkes de kalkıp birer birer kapıda dönüp matbaha baş keserek çıkardı. Kalkılmadan leğen ibrik geldiği ve birisinin su döküp öbürünün sırtındaki havluyu uzattığı, ondan sonra sofradan kalkıldığı da olurdu. Mevleviler yemeğe lokma derlerdi. Fakat bir de hassaten lokma denen bir pilâv vardı. Bu pilâv, nohutlu, soğanlı, havuçlu, kestaneli ve yağlı etle pişmiş Belh-Özbek pilâvıydı. Herhalde Mevlânâ zamanından bir gelenek olarak kalmıştı. Burada şunu da kaydedelim ki Mevlevi matbahına haram olan şeylerden ve balıktan başka her şey girerdi. Yalnız evvelce de bir münasebetle kaydettiğimiz gibi balık pişirilmez ve yenmezdi. Bahariye Mevlevî-hânesi şeyhi Huseyn Fahreddin Dede, bunu mecmuasına şu suretle kaydetmiştir :
«Ehl-i sülük, zi ruhun lâhmini ve mahsulünü tenavülden nefsini muvakkaten menetmek, eyyâm-ı riyâzata mahsustur. Semek tenavülü tasfiye-i kalbe hâil olması hukemâdan seyr-i ruhaniye sa'y tâife-i İşrâkiyye ve sûfiyye indinde musaddak olduğundan lahm-i semek tenavül olunmamak eyyam-ı riyâzata bilâ hasrin Mevlevî-hâne matbah-ı şeriflerinde tabhi memnudur.»
Mevlevîlerde ayrıca «elifî somat» denen bir meşin sofra da vardır ki ince uzun ve âdeta Arap alfabesindeki «elif» harfine benzediği için bu adla anılırdı. Meydana, yahut matbaha boylu boyunca serilirdi. Canlar bunun kenarlarına karşılıklı otururlardı. Sofra kaldırılırken sabunlu bezle silinip kurulanır ve bir tomar gibi dürülürdü.
MEVLEVİ SOFRASI
Büyük İslam âlimi Mevlâna'nın eserlerinde verdiği 'reçete'ler, bugün Konya mutfağının hâlâ önemli bir parçası...
Ünlü İslam düşünürü Mevlâna, hayat felsefesini açıklarken sembollerinin çoğunu doğadan seçmiştir. Gıdalar da bu semboller arasındadır. Mevlâna'nın, ilahi aşk şiirlerini toplayan Divan-ı Kebir adlı eserinde geçen "Hamdım, piştim, oldum" sözü, buna bir örnek. Ünlü âlimin, tasavvuf ile ilgili bilgilerin yanı sıra sunduğu yemek reçeteleri de, kendi çağının yemek kültüründen bizlere sunduğu birer hediye...
AŞÇIYA SAYGI
Sufizm, yani tasavvuf öğretisinde 'mutfak' çok önemli bir yer tutar. Dervişlerin eğitimlerine başladıkları yerdir burası. Amaç, sadece yemek pişirmeyi değil, aynı zamanda doğanın olağanüstü çabalarla insanlığa sunmuş olduğu yiyeceklere karşı saygı duymayı öğrenmektir. Yiyeceklerin en verimli, en uygun şekilde kullanımına ve tüketimine büyük önem verilir, işte bu yüzden, aşçılık Mevlâna zamanında en çok itibar edilen meslekti; hatta ruhani anlamda bir makamdı. Mevleviler, yüce yaratıcının sunmuş olduğu nimetleri büyük hünerle pişirdikleri ve kulların beslenmesine aracılık ettikleri için aşçılara büyük saygı göstermişlerdir. Bu hürmetin en büyük ispatı, Mevlâna'nın çok sevdiği aşçısı Ateş-baz Veli (ateşle oynayan ermiş kişi) öldüğünde, onun adına bir türbe yapılmasıdır. Dünyada adına türbe inşa edilen belki de tek aşçı olan Ateş-baz Veli'nin ebedi istirahatgâhı, Konya'nın Meram ilçesinde bulunuyor. Dünyanın ünlü yiyecek araştırmacısı Alan Davidson, bir makalesinde "Türbeye turist gittik, hacı olarak döndük" şeklinde bahsetmiştir bu yerden.
HER LOKMA iÇiN ŞüKüR
'Somat' (sofra) adabına da büyük önem veren sufiler, günde iki kez yemek yerler. Öğlen ve akşam... Sofrayı 'can'lar (mürid) hazırlar. Tuz, yemeklerde törensel ifade taşır. Yemek onunla başlar, onunla biter. Hazırlıklar bitince, yemeğin yenmesine gelir sıra. Kazancı Dede, kazanın kapağını açınca, 'can'lar kazanı ocaktan alırlar. Kazancı Dede'nin duası ile yemek daveti duyurulur. Elleri önde bağlı duran sufiler, kapıya gelince başlarını eğerek selamlaşır ve sofraya geçerler. Şeyhin katılımı ve duası ile yemeğe başlanır. Yemek esnasında kesinlikle konuşulmaz. Mevlevilerde yemek faaliyeti adeta bir ibadet halidir; yemek yerken kendilerine nasip olan lokmalar için devamlı şükrederler. Yemeğe topluca başlandığı gibi topluca bitirilir.
BALIK ÇORBASINDAN AŞUREYE
Mevlâna'nın eserleri incelendiğinde, 13. yüzyılda Anadolu'da, sebzelerden pırasa, patlıcan, kabak, kereviz, ıspanak, soğan, sarımsak; meyvelerden elma, ayva, nar, armut, şeftali, incir, kavun, karpuz; baklagillerden börülce, mercimek, fasulye, nohut, bakla; kuruyemişlerden ceviz, badem, fındık, leblebi; süt mamullerinden peynir, yoğurt, ayran tüketildiği görülüyor. Yufka, tandır ekmeği, etli ekmek, börek, çörek, tutmaç, tirit, bal, pekmez, helva, kadayıf, zerde ve şerbet gibi yiyecek ve içecekler de Mevlâna'nın eserlerinde pek çok kez anılmıştır. Türkiye'nin değerli mutfak kültürü araştırmacısı ve yemek kitabı yazarı Nevin Halıcı'nın ingilizce olarak hazırladığı son eseri 'Sufı Cuisine'de (Sufi Mutfağı), Mevlevilerin pişirdiği yemekler üzerine geniş bilgiler bulunuyor. Ayrıca Konya'da yaşayan şair Feyzi Halıcı'nın günümüz Türkçe'sine çevirmiş olduğu 'Edirne Postnişini Ali Eşref Dede'nin Yemek Risalesi' de, bizlere Mevlevi mutfağındaki yemekler hakkında birçok bilgiler sunuyor.
Mevlâna döneminde, sufiliğin gereği nedeniyle sade malzemelerle hazırlanmış yemeklerin oluşturduğu bir mutfak kültürü hakimdi. Sufi mutfağındaki yemeklerin sade olmasının yanı sıra, çeşitliliği de göze çarpan bir ayrıntı. Çok çeşitli sebze yemeklerinden balık türlerine kadar... Sadece kitaplarda değil, Mevlâna'nın sunduğu bu reçeteler... Konya halkının büyük bir kısmı sofralarını, sufilerin tatlarıyla süslüyor; her lokmada Mevlâna'yı anıyor.
Tarifler
Tandır Çorbası
1/4 su bardağı nohut
1/4 su bardağı kuru fasulye
2 soğan (yemeklik kıyılmış)
2 yemek kaşığı sadeyağ
1/2 su bardağı bulgur
1/2 su bardağı yeşil mercimek
2 yemek kaşığı kavurma (bıçak arası tekniğiyle
doğranmış)
8 su bardağı et suyu
1 tatlı kaşığı kimyon
1 tatlı kaşığı karabiber
Yeterince tuz
Hazırlanışı:
Mercimek, nohut ve fasulyeyi sekiz saat öncesinden suda ıslatın. Güveçte soğanı sadeyağ ile sararıncaya kadar kavurun. Önce bulguru, sonra kıyma kavurmasını ekleyip ateşte çevirin. Mercimek, nohut, fasulye ve et suyunu ilave edin, baharatlarını koyun. Kaynayınca kapağını örtün ve hafif ateşe alın. Fasulye ve nohutlar yumuşayıncaya kadar yaklaşık iki saat pişirin. Tuzunu ekleyip on dakika daha pişirin ve ateşten alın. 10-20 dakika dinlendirip güveciyle servis edin.
Pekmezli Havuç Yemeği
Malzemesi:
1/2 kg havuç
2 su bardağı su
2 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağı
2 yemek kaşığı pirinç
1 su bardağı şeker veya üzüm pekmezi
Hazırlanışı:
Havuçların kabuklarını soyun, yıkayın, dilim dilim doğrayın ve tencereye dizin. Suyunu koyup kapağını örtün. Kısık ateşte havuçlar yumuşayıncaya kadar yaklaşık otuz dakika pişirin. Yağ ve pirinci ilave edin. 15-20 dakika sonra pirinçler pişince, şeker veya pekmezi dökün. 5-10 dakika sonra suyunu çekince ateşten alın. Tencerede on dakika dinlendirin. Tabağa alıp sıcak olarak servis edin.
Kestaneli Bulgur Pilavı
Malzemesi:
10-15 tane kestane
2 yemek kaşığı kuşüzümü
2 su bardağı bulgur
3 su bardağı et suyu
200 g sadeyağ
1 çay kaşığı tarçın
1 çay kaşığı tuz
Hazırlanışı:
Kestaneleri bıçakla çizin ve ateş üzerinde kabukları ayrılacak duruma gelinceye kadar közleyin. Soyduktan sonra iki üç parçaya bölün. Üzümleri avuç içinde ufalayarak saplarını temizleyin ve yıkayın. Bulguru, kestaneleri ve kuşüzümünü tencereye koyun. Et suyunu tuzlayıp kaynatın. Bulguru üzerine ilave edip kapağını örtün. Üç dakika harlı ateşte, beş dakika orta ateşte ve sonra kısık ateşte bulgurlar suyunu çekip göz göz oluncaya kadar pişirin. Tavada yağı kızdırın ve bulgur pilavının üzerinde gezdirin. Üzerine tarçın serpip yirmi dakika çok kısık ateşte demlendirin. Tabağa alıp tavuk külbastı ve yoğurt ile servis edin.
Sumaklı Soğan Piyazı
Malzemesi:
4 baş soğan
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı sumak
Hazırlanışı:
Soğanları çok ince olarak halka halka doğrayın. Üzerine tuz serpip üç dakika bekletin. Elle ovun, yıkayın, sıkın ve sumakla karıştırıp servis tabağına alın.
Kereviz Kalyesi
Malzemesi:
250 g kuzu veya koyun pirzolası (4 parçaya bölünmüş)
2 yemek kaşığı sadeyağ
1 baş soğan (yemeklik kıyılmış)
1/2 kg kereviz
3 su bardağı et suyu (sıcak)
Yeterince tuz
Bir salkım koruk veya yeterince koruk suyu
Hazırlanışı:
Eti yıkayıp tencereye koyun, ocağın üzerine alın. Etler bıraktığı suyu çekince yağı ve soğanı ilave edin, soğanlar sararıncaya kadar kavurun. Etleri tencerenin ortasına toplayın. Kerevizleri ayıklayıp yıkayın. Etlerin kenarlarından başlayarak tencereye döşeyin. Suyunu koyup tuzunu atın ve kapağını örtün. Kaynamaya başlayınca koruğu veya koruk suyunu ilave edin. Hafif ateşte, yaklaşık 40-50 dakika kerevizler yumuşayıncaya kadar pişirin ve suyunu süzün. Servis tabağınızı tencereye kapatıp ters çevirerek yemeği tabağa alın. Suyunu ekleyerek servis edin.
Pekmezli Ayva Yemeği
Malzemesi:
1/2 kg ayva
2 su bardağı su
2 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağı
2 yemek kaşığı pirinç
1 su bardağı şeker veya üzüm pekmezi
Hazırlanışı:
Ayvaların kabuklarını soyun, çekirdek yataklarını çıkarın, yıkayın, dilim dilim doğrayın ve tencereye dizin. Suyunu koyun ve kapağını örtün. Hafif ateşte ayvalar yumuşayıncaya kadar yaklaşık 25-30 dakika pişirin. Yağ ve pirinci ilave edin. 15-20 dakika sonra pirinçler pişince, şeker veya pekmezini dökün. 5-10 dakika sonra tüm suyunu çekince ateşten alın. Tenceresinde on dakika dinlendirin. Tabağa aktarıp sıcak olarak servis edin.
Sirkencübin
Malzemesi:
4 tatlı kaşığı bal
4 tatlı kaşığı üzüm sirkesi
4 su bardağı su
Hazırlanışı:
Sirke, bal ve suyu karıştırın. Bardaklara doldurup ikram edin.
Badem Helvası
Malzemesi:
250 g tereyağı
2 yemek kaşığı badem (kabuklarıı alınmış)
1 su bardağı un
1 su bardağı kepekli un
3 su bardağı şeker
4 su bardağı su
1 yemek kaşığı gülsuyu
Hazırlanışı:
Altı yuvarlak tencerede yağı eritin. Ununun içine bademi ilave edin ve çok kısık ateşte badem ve un pembeleşinceye kadar yaklaşık 60 dakika, tahta kaşıkla karıştırarak kavurun, (iyi bir helva en az 60 dakika kavrularak yapılır). Bir tencereye su ve şekeri koyup şeker eriyinceye kadar karıştırın. Kaynamaya başladıktan iki dakika sonra ateşten alın ve diğer tarafta kavrulan karışıma dökün. Karıştırarak tencereye yapışmaz hale gelince kapağını örtün ve 15 dakika dinlendirin. Helvayı kaşıkla şekillendirip tabağa düzgün bir şekilde koyun. Gülsuyunu serpip sıcak olarak servis edin.
MEVLEVÎ KIYAFETLERİ
Mevlevi elbisesi
Mevleviler, elifî denen ağı, pantalon ağından biraz geniş şalvar, yakası bir parmak enliliğinde ve sol taraftan iliklenen bele yahut belden biraz aşağıya kadar inen dar kollu ince gömlek, bu gömlek üstüne kolsuz, yakasız, fakat omuzlara gelen yerlerinde, omuz başlarını örtecek şekilde ve gittikçe ensizleşen müdevverce bir istitale bulunan ve bele kadar inen önü açık yelek (Hayderî, Hayderiyye) ve hepsinin üstüne de yakasız ve enseden göğse kadar yanlarda, ekseriyetle Oniki İmâm'a işaret olarak oniki, yahut Mevlevîlerce kutlu sayı olan onsekiz makina dikişi bulunan ve hırka denen topuklara kadar uzun, belsiz düz bir pardesü giyerlerdi.
Hırkanın yakasındaki makina dikişleri arkada şu şekli alırdr;
Bu, dışarı kıyafetiydi ve bu kıyafette, öbür tarikatlere nazaran, sikkeden ve hırkanın dikişlerinin sayısından ve arkadaki şekilden başka bir hususiyet yoktu. Başta dal sikke bulunurdu. Şeyhler de bir merasime iştirak etmiyorlarsa destarsız sikke giyerlerdi. Son zamanlarda merasime bile gidilse şeyhin yanındaki dede, bir mahfaza içinde destarh sikkeyi taşır, iktiza edince şeyh, başındaki sikkeyi çıkarır, onu giyer, çıkardığı sikkeyi mahfazaya koyardı. Şeyhler, mukabeleden başka günlerde tekkede de dal sikke giyerlerdi.
Mevlevîlerde iç ve dış elbisenin hiç birinde ilik ve düğme olmaz, kapanacak yerlerde aynı kumaştan yapılan karşılıklı ipe benzer kısımlar, birbirine bağlanırdı.
Arakiyye
Ter emen anlamlarına gelen bu kelime, beyaz ve dövme yünden yapılmış, sikke kadar uzun olmıyan bir serpuştu. Semâ' çıkarmamış matbah canları, arakiyye giydikleri gibi istiyenlere ve bilhassa çocuklarla kadınlara şeyh tarafından arakiyye tekbir edilirdi. Üstü. yukarıya doğru sivrice, dar ve iki yandan yassı olup üstte, âdeta önden arkaya doğru ve yüksek bir çizgi teşkil edecek tarzda yapılmış olanlarına «elifi arakiyye» denirdi.
Sikke
Külâh-ı Mevlevi ve fahir de denen sikke, içice geçmiş iki kat ve koyu kahve renginde, yahut bal rengi veya beyaz, aşağı yukarı 45 - 50 santimetre uzunluğunda, dövme yünden yapılma bir külahtı. Üst tarafı, alt tarafına nispetle birazcık dardı.
İlk zamanlarda alt kenarı kalın, üstü sivrice ve kalıpsız olan sikkeler, son zamanlarda boyca kısalıp yukarıdaki uzunluğa indiği gibi keçe de incelmiş ve fese benzemişti. Sikke zamklanır, kalıplanır, ütülenir, parıl parıl bir hale getirilirdi.
Şeb-külâh denen ve gece yatılırken giyilen sikkeler, arakiyyeden uzun, arakiyeden kısa ve kalıpsızdı. Son zamanlarda yalın kat sikke giyenler de vardı.
Sikkelerin kenarlardan itibaren üste doğru basık ve tepesi keskin «külah-ı seyfî - kılıca benzer külah» denirdi. Son zamanlarda bu çeşit sikke giyen yoktu. Dîvâne Mehmed Çelebi ve dervişleri, bazan bu çeşit külâh giyerlermiş ve zaten seyfî külah ona mensupmuş. Yûsuf Sîneçakın mezar taşında da seyfî külah vardır. Anlaşılıyor ki bu külah, daha ziyade Şemsî Mevlevîlere aitti.
Destar ve şekilleri
Mevlevîlerde, sarık yerine aynı anlama gelen «destar» kelimesi kullanılırdı. Mevlânâ ve Sultan Veled'le ilk Mevlevîlerin destarları, gayet geniş tülbendin, hiç bir kırışık olmaksızın bükülmesinden ve soldan sağa ve ya mail bir şekilde sarılıp soldan sağa sarılan büklümlerle karşılaşmasından meydana gelen büyük ve o zaman bilginlerinin sardıkları «örfî» biçimidir. Osmanoğullan zamanında örfî sarık, biraz daha uzunca yumurta tarzında sarılmış, üstüne de ceviz kadar ve kırmızı, yollu bir lak eklenmiş, bu cins sarığa «örfî mücevveze» denmişti. Sonradan Mevlevîlerde örfî destarın aynı, fakat aşağı yukarı yarısı kadar destar sarılmıya başlanmıştı ki buna «Cüneydi» denirdi. Yuvarlak hâle getirilen destârın içi pamukla doldurulur ve kenardan dikilirdi.
Sonraları alt kısmı geniş, üstü gittikçe darlaşır ve tam üstte sikkenin üstüne bir kere sarılacak kadar sikkeyle aynı muhite gelir tarzda destarlar sarılmaya başlanmıştı. Destar, sikkenin kenarında, bir karış kadar kısmı kaplardı. Bu tarz destara «şeker-âvîz» denirdi. Şeker-âvîz destar iki parmak enliliğinde tülbendin iki kat olarak dikilip ütülenmesinden meydana gelirdi. İçi pamukla beslenmiş, üstü tülbentle kaplı bir halkanın etrafına sarılırdı. îlk sarmıya başlanınca alt kısmı, birbiri üstüne dolayıp genişlettikten sonra şekil vermiye başlamak suretiyle saranlar da vardı.
Şeker-âvîz destar, «kafesi» tarzda, yâni sağdan sola ve soldan sağa sarılan kısımlar, birbirini kesip âdeta bir kafes şekline benzetilerek, yahut «Hüseynî» tarzında, yâni soldan sağa ve yukarıya doğru mail olarak sarılan kısımları, sağdan sola gelenler kesmek suretiyle sarılırdı.
Dümdüz sarılan sarığa «dolama» denirdi. Mevlevîlerde yalnız şeyhler destar sararlar, dervişler ve muhibler saramazlardı. Çelebiler ve halîfeler duhânî, yâni bakılınca siyah denecek kadar koyu mor renkte destar sararlardı. Şeyhlerden seyyid, yâni Peygamber soyundan olanların destarları koyu yeşil, olmıyanların beyazdı. Çelebiler, destarlarını altta sikke görünmiyecek, çelebi olmıyanlarsa sikkenin pek az bir kısmı, âdeta bir zırh gibi görünecek tarzda sararlardı. Bütün Mevleviler, destarın, öne alınınca göğsü geçecek kadar bir kısmını, sol taraftan bırakırlardı. Örfi ve Cüneydî destarda bu kısmın daha uzun olduğunu görüyoruz. Bu sarılmayan kısma «taylasan» denir ve bu yüzden de destarlı sikke, bilhassa edebiyatta saçlı Mevlevi külahı anlamına gelen «destâr-ı giysûdâr-ı Mevlevi» diye anılırdı. İmâm dede, beyaz dolama destar sarardı. Son zamanlarda hemen her şeyh, koyu yeşil destar sarmıya başlamıştı. Şems neşesine sahib olanlar, sikkelerini kaşlarına kadar gelmek üzere giyerler ve alınlarını göstermezler, hattâ sikke, kaşları bile örterdi. Zâhitlerse sikkeyi arkaya doğru giyerler ve alınları görünürdü.
Mesnevî-hânlarla kemâli ve bilgisi olan ve tarikate hizmeti dokunan dede ve muhiblere de, doğrudan doğruya, yahut herhangi bir şeyhin delaletiyle çelebilik makamından destar sarmıya izin verilirdi.
Sikke-i düvâzde terk, Şemsî sikke
Oniki dilimli Kalenderi tacından başka bir şey olmıyan bu kâlühı bazan Dîvâne Mehmed Çelebi giyermiş. Bu tacın lengeri, yâni başa giren kısmı dört, kubbesi, yâni üst kısmı oniki parça beyaz ve dövme keçenin içten ve dıştan dikilmesiyle meydana gelir. Bu parçalar, keskin bir bıçak veya usturayla, mail olarak kesilir, iki parçanm birbirine zıt mail kesimi içten dikilince dıştan bir yükseklik arzeder. Bu yüksek kısmın kenarları da balıkçı ipliğiyle düz ve fasılasız dikilince tam ve muntazam çizgiler meydana gelmiş olur.
Kalenderîlerde ilk zamanlarda dış dikişler yoktu. Bu dikişleri Bektâşîler ilâve etmişler, tacın tepesine de üstü dikişli ve baş parmağın üst boğumu kadar, yahut biraz daha küçük ve üzeri yine iplikle dikilip işlenmiş bir keçe parçası (düğme) ekliyerek bu tacı benimsemişler ve XV. yüzyılda yaşıyan şâir ve nâsir Kaygusuz Abdal'a atfetmişlerdi.
Bektâşilerce Celâli ve Hüseynî tac denen bu oniki terkli tac, XVI. yüzyılda Mevleviler tarafından «Şemsî sikke» adıyla anılmıştı. Celâleddin Ergun Çelebi'ye de Şems makamından yedi terkli Şemsî tac verilmişti ki bunu da XV. yüzyılda Otman Baba dervişlerinin giydiklerini «Otman Baba Vilâyetnâmesi»nden öğreniyoruz. XVI. yüzyıldan sonra Mevleviler arasında bu çeşit tac artık yoktu. Fakat buna karşılık Bektaşîlikten de nasipli dedelerin sikkeleri altında Bektaşî tacı vardı.
Konya müzesindeki Şems-i Tebrizî'ye ait taç, Bektâşîlerin ilk devirlerindeki elifi Horasânî tacının aynıdır. Ancak hiç bir Mevlevî mezar taşında Şemsî taca rastlamadık. Konya'da «Hadikât-al-Arvâh»ta yatan Köseç Ahmed Dede'nin sikkesi dört terklidir ve Bektâşîlerin kullandıkları Edhemî tacının aynıdır.
İstiva
Hilâfet alâmeti olup sikkenin üstüne, önden arkaya doğru çekilen iki parmak enliliğinde dar ve yeşil bir çuhadır. Son zamanlarda sikkesine istiva çeken şeyhe de rastlanmamaktadır.
Tennure
Kalenderi ve Hayderîlerle eski Bektâşîlerde de bulunan bu fistan, kolsuz, yakasız, göğse kadar önü açık ve bele kadar kısmı dar olup belden aşağıya doğru gittikçe genişliyen bir elbiseydi. Etekleri, üstüyle kıyaslanamıyacak kadar genişti ve altı parçadan meydana gelir, etek kısmına içten dört parmak enliliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilirdi. Semâ' tennuresi denen bu fistan, renkli ve çok defa beyaz olur ve semâ'zen, semâ'a başlayınca elifi nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşle açılan etek, artık semâ'zeni idare eder, semâ'zen, âdeta onun dönüşüne uyardı. Hizmet tennuresi denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennure, semâ' tennuresine nispetle kısaydı, yâni ayaklara kadar uzanırdı ve rengi umumiyetle siyahtı.
Tennure, Arap alfabesindeki lamelif harfinin ters çevrilmiş şekline benzerdi. Bunu giyen insan, harfin ortasına çekilmiş bir elif gibi görünür ve bu suretle ters «Lâ», bir yâni «İllâ» şeklini alırdı ki bu, «Allahdan başka yoktur tapacak - Lâ ilahe illallah» sözündeki nefiy, yâni yok saymak medlulünü ifade eden «Lâ» ile varlığını sabit kılmak medlulünü ifade eden «îllâ»ya işaret sayılırdı. Mevlevinin mutlak varlıktan başka bütün varlık suretlerinin mevhum olduğunu bilip, kendi varlığiyle beraber nefyettiğine ve hepsinin, mutlak varlığın zuhuru bulunduğunu ve ancak tek varlığın var olduğunu ispat eylediğine işaretti. Aynı zamanda tennurenin, açık olan önünde, her iki tarafta onsekiz sık dikişten, yahut oraya dikilmiş ve tennure renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardı ki bu zırh, tam ensede şu şekilde bir «Lâ» resmeder ve yine bu inancın remzi sayılırdı:
Esrar Dede, Tennurelerde sûret-i lâ'da iyândir
Sîne-i gayrı nefyede tâ lâ-yı istiva beytiyle buna işaret etmişti.
Elifi nemed
Mevlevîlerde bu söz, «Eliflâmet» tarzında söylenirdi. Arap alfabesindeki «elif» harfine benzer, uzun, mustatîlî, dört parmak enliliğinde, iki ucu birer üçgen teşkil edecek tarzda sivri, içi düz yün kumaşla kaplı, üstüne, nispeten ince bir kumaş geçirilmiş, kenarlarına zemin rengine nispetle daha koyu, yahut daha açık renkte kumaştan bir zırh çekilmiş, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda bir kemerdi. Sola doğru, bele, tennurenin üstüne sarılır ve bedenin biraz sol tarafına rastlıyan ucu, öbür kısmin üstüne gelirdi. Bu uca dikilmiş uzun bir şerit vardı. Bu şerit, kuşağın tam ortasından ve üstten bele dolanır ve ucu, dolanmış kısma sıkıca sokulur, bu suretle elifî nemed, bu şeritle bağlanmış olurdu.
Deste-gül
Dar ve düğmesiz kollu, kolların bedene eklendiği yerler âdeta japone, önü açık, bele kadar gelen ve boya nispetle elifî nemedin yarısına varan, ince kumaştan yapılmış dar bir yelekti. Ön kısımda, sol tarafta, aynı kumaştan bir parmak uzunluğunda bir şerit vardı ki bu şerit, elifî nemede sokulur, bu suretle semâ', sola doğru olduğundan deste-gülün, elifî nemede tespit edilmiş bulunan sol tarafı açılmamış olurdu.
Hırka
Tören hırkası anlamına «resim hırkası» da denen bu üst giyim, kolları yetmiş santimetre genişlikte ve bir metreyi geçen uzunlukta, önü açık yakasız. gayet geniş, belsiz ve ayaklara kadar uzanan bir kostümdü. Yakada yine şeklinde bükülen koyu yeşil ve bir parmak, yahut daha dar enlilikte uzun bir şerit yakaların yanından aşağıya, eteğe kadar iner ve eteği boydan boya kaplardı ki buna «istiva».denirdi.
Ekseriyetle siyah renkte olan ve mevsime göre yünlü, yahut keten, hatta sof kumaştan yapılmış bulunan hırkayı dervişler, arkalarına alırlardı. Kollarını giyemezler, önünü içeriden elleriyle kavuştururlardı. Yalnız namazlarda, bayramlarda veya sair bir törende, görüşme zamanı kollarını giyerlerdi. Namaz veya tören biter bitmez kollarını çıkarırlardı. Şeyhlerse her zaman kollarını giyerlerdi. Sikkesiz resim hırkası giyilemezdi.
Kemer ve habbe
On santimetre uzunluğunda, gayet ince gümüş veya nikel zincirin ucunda bulunan ve başparmağın ilk boğumu kadar, yahut daha küçük bir taşa da «habbe» denirdi. Habbe, Yemen taşından, yahut kesme Neceften yapılırdı. Zincirin öbür ucunda kıvrılmış bir iğne vardı. Şeyhler veya dedeler habbeyi mintanlarının sağ ve sol taraflarına, omuzlarına yakın bir yere bu iğneyle iliştirirler, habbeler göğüste, kalb nahiyesi hizasına sallanırdı. Burada kemer ve habbenin umumî olmadığını da kaydedelim.
Ayrıca
Şeyh ve dedelerden hiç biri, meselâ Kaadiri veya Rufâîlerde olduğu gibi saç koyvermezler, yâni hiç kestirmeyip saçlarını omuzlarına salarak, yahut örüp taçlarının kenarına sararak tamamiyle ayrı bir hususiyet ibraz etmezlerdi. Ayağa giyilen ayakkabıda bir hususiyet yoktu. Zamanın âdetine uyarlar, herkesin giydiği ayakkabıyı giyerlerdi. Diğer tarikat şeyhlerinde veya dervişlerinde olduğu gibi sokakta ele keşkül, teber, yahut boydan uzun asâ ve saire almak ta yoktu. Esasen Mevlevîlikte dilenmek, şiddetle yasaktı.
Bu bahse son verirken şunu da söyliyelim ki Mevlânâ'nın ve yanındakilerin hususî bir elbisesi yoktu. Mevlânâ'nın giydiği külah, zamanın külahı, sardığı sarık bilginlerin sardığı örfî sarıktı. Elbisesi de devrinin ve devrindeki bilginlerin elbisesiydi. Yalnız Şems'in şehadetinden sonra o zaman yaslıların âdeti veçhile duhânî sarık sarmış, göğsü açık fereci giymişti. İlk zamanlarda Mevlevi olan da kendi elbisesiyle bu yola giriyor, elbisesini hiç değiştirmiyordu. Semâ' için tören ve hususî yer olmadığı gibi tennure ve ayrı bir giyim de yoktu. Zaman geçtikçe ve giyim âdetleri değiştikçe Mevleviler, Mevlânâ devrinin giyim hususiyetini, nispeten korumuşlar ve bu suretle Mevlevîlikte giyim hususiyeti meydana gelmişti. Yalnız tennurenin, Hayderîlik, Abdâllik, Bektaşîlik ve Kalenderîlikten, Hayderiyye, kemer ve habbe gibi şeylerin de diğer tarikatlerden geçtiğini tekrarlıyalım.