Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
Anasayfa İslam İslam Alimleri İBN-İ HEYSEM - İBNÜ'L-HÂİM
  • İBN-İ HEYSEM - İBNÜ'L-HÂİM

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    İbn-i  Heysem
     
                Onuncu ve on birinci yüzyıllarda yetişen Müslüman fizik, matematik ve astronomi alimi. İsmi, Hasan bin Hasan bin Heysem, künyesi Ebu Ali'dir. Batı ilim dünyasında Alhazen adıyla tanındı. İbn-i Heysem, 965 (H.354) senesinde Basra şehrinde doğdu. 1038 (H.430)senesinde Kahire'de vefat etti.
                Tahsile Basra'da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat'a giderek bilhassa; matematik, fizik, mühendislik, astronomi, metalürji gibi fen ilimlerini öğrenip, şöhrete kavuştu. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için  çok gayret gösterdi. Birçok önemli neticeler ve başarılar elde etti. O zaman cehlin içinde bulunan ve karanlık günler yaşayan Avrupa ile diğer yerlere İslam âlemindeki ilim, kültür ve parlak medeniyet ışıklarını sunan binlerce âlimden biri de İbn-i Heysem oldu.
                İbn-i Heysem, gözde görme olayının mercekle meydana geldiğini, iki gözün birden aynı şeyi nasıl gördüğünü, ışığın küresel ve parabolik aynalarda yansımasını inceleyerek aydınlığa kavuşturmuştur.
                İbn-i Heysem'in başarıları diğer memleket­lerde duyulunca, Mısır'da hüküm süren, Şii-Fatımi Devleti hükümdarlarından El-Hâkim; kendisini Mısır'a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır'a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bilim teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil Nehrinden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatımi Sultanı El-Hâkim'e açıklayınca, sultan projesini gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El­ Hekim'in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre; İbn-i Heysem'in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Biruni ve İbn-i Sina ile çağdaştı.
                İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde oto­riteydi. Fevkalade  keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekâya sahipti. Aristo ve Batlamyus'un fikirlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. ;Şunları inceleyerek Arapçaya tercüme etti. Ayrıca tıp ilminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Euclid ve Apellenius'un geometrik ve sayısal metotlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu. Eski medeniyetlerden intikal eden matematik, geometri ve astronomiyi tetkik ederek ilmi tenkitlerini ortaya koydu ve bu sahalarda kendi nazariyelerini geliştirerek ilim alemine sundu. Mesela; Aristo ve Batlemyüste ait olan dünyanın, kâinatın merkezi olduğu şeklindeki görüşleri üzerindeki şüphe ve tereddütlerini ifade etti. Dünya merkezli bir kâinat sisteminin kesin olmayacağını, uzayda daha başka sistemlerin de bulunabileceğini ve güneş sisteminin mevcut olduğunu söyledi. Nitekim İbn-i Heysem'den yüzlerce sene sonra önce, İbn-i Şatır ve Batruci sonra Newton ve Kepler, Güneş sistemi nazariyesini kabullenmişler ve yer kürenin bu sistem içinde bulunduğunu söylemişlerdir.
                İbn-i Heysem, optikte gölgenin nasıl meyda­na geldiğine dair bir teori ortaya attı. Fotoğrafın ilk modelini ve karanlık odayı ilk defa o denedi. Gökkuşağının nasıl teşekkül ettiğini ve bunda renklerin meydana gelişini gayet güzel bir şekilde izah etti. Billur küre şeklindeki küçük su taneciklerinden güneş ışığının kırılıp yansıma prensiplerini açıkladı. Özellikle ışığın yansıması konusunda fizik ve optiğe getirdiği yenilikler, altı asır boyunca dünya bilim çevrelerini etkilemiştir.
                İlmi incelemeler sonucu gözün görme olayını açıkladı. Euclid ve Batlemyüs'ten beri herkes görme işini, gözden çıkan ışınların eşyaya ulaşarak, gözün eşyayı algılaması olarak biliyordu. İbn-i Heysem, ilk defa, bunun ilmi olmayıp, yanlış olduğunu savundu ve doğru olan kendi teorisini ortaya koydu. İbn-i Heysem'e göre görme, eşyadan yansıyan ışınların göze gelmesi ve gözün arka odak noktasında birleşmesi üzerine gözün eşyayı görmesidir.
                Işığın kürevi ve parabolik aynalarda yansımasını inceleyerek bu olayı açıklayan İbn-i Heysem, konkav aynalar hakkında şöyle demektedir: "Güneş ışıkları, güneşten doğru yolla yayılırlar ve her parlak cisimden eşit açılarla yansırlar. Yani yansıyan ışık, yansıyan ışık alanı içinde bulunan ve parlak cisme ışığın geldiği noktada teğet olan bir doğru ile gelen ve yansıyan ışın iki eşit açı yapar. Bundan şu netice çıkar: Küresel yüzeye gelen ve yansıyan ışınla, ışık alanı içinde bu noktaya birleşen daire yarıçapıyla iki eşit açı teşkil ederler. Parlak bir cisimden herhangi bir noktaya yansıyan her şua, o nokta üzerinde bir ısı üretir. Eğer bir noktaya birçok şua gönderilse o noktada ısı, şua sayısıyla orantılı olarak artar. Küresel iç­bükeyliği yarım daireden daha az olan ve ekseni güneş kütlesinde son bulacak şekilde güneşe karşı yerleştirilen her çukur aynada, güneşten aynanın eksenine paralel olarak gelen şualar, ayna yüzeyinden eksene doğru yansırlar ve eksen üzerinde yarıçapı iki eşit parçaya ayrılırlar. Eğer küre yüzeyi içindeki bir çemberin çevresinden belli bir yönde gelen şualar, küresel içbükey bir aynanın ekseni üzerindeki bir noktaya doğru yansırlarsa, küre alanındaki başka şualar umumiyetle oraya doğru yansımazlar..."
                Özellikle ışığın yansıması konusunda optiğe getirdiği yenilikler, batı bilim dünyasında Alhazen problemi diye meşhur olmuştur. İbn-i Heysem, ayrıca ışığın şeffaf cisimlerden geçmesi sırasında meydana gelen yansımayı da incelemiştir. İbn-i Heysem bir müddet yer küreri kuşatan atmosfer tabakasını da inceledi. Atmosfer kalınlığını hesaplamaya çalıştı. Güneş ve Ay'ın ufka yakınken daha büyük görünmelerinde atmosferin tesiri olduğunu fark etti. Yaptığı rasatlarla astronomik tan'ın, güneş ufkun tam 19 derece altındayken başladığını veya bittiğini ve güneş ışınlarının bize atmosferik bir kırılma ve dağılma ile ulaştığını açıkladı. Sabahleyin tam karanlıktan aydınlığa geçişin başladığı bu astronomik tan'a fecr-i sadık denir. İbn-i Heysem, bu anda güneşin irtifaını -19° olarak hesaplamıştır.
                Akşam güneş battıktan sonra ufukta sabah vaktindeki gibi bir hadise meydana gelir. Şafak de­nen kızıllık, turuncu, sarı ve beyaz renklerden sonra yine aynı astronomik tan anında siyahlık çöker. Atmosferin ağırlığı ve yoğunluğu ile bunların maddelerin ağırlığına tesir etmesi arasındaki münasebeti tahlil etti. Havanın yoğunluğunun ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğunu ve hava yoğunluğunun yükseklik ile değiştiğini keşfetti.
    Eserleri:
                İbn-i Heysem'in yüzü aşkın eserlerinin en meşhur ve geniş muhtevalı olanı Kitab-ül-Me­nazir'dir. Eser, yedi bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde: Görme olayının keyfiyeti, gözün özellikleri, ışık ve özellikleri, ışığın aydınlatmasının nasıl olduğu, göz ile ışık arasına giren nesneler, gözün anatomik yapısı, gözün faydaları; ikinci bölümde: Görülebilen şeyler, görülmeyi sağlayan sebepler, görülmenin nasıl olduğu, gözün bu şeyleri birbirinden nasıl ayırt edebildiği; üçüncü bölümde: Gözde veya gör­mede meydana gelen yanılmalar ve bunların sebepleri, gözün yanılmasıyla bilgide meydana gelen yanılmalar, düşünce ve araştırmalarda vaki olacak hatalar; dördüncü bölümde: Parlak cisimlerden ışığın yansıması yoluyla gözün bunları görmesi, gözde bunların görüntülerinin meydana gelmesi; beşinci bölümde: Görüntülerin, hayallerin yerleri; altıncı bölümde: ışıkların eşyadan göze yansıması yoluyla görmede meydana gelebilecek yanlışlık ve hatalar, bunların sebepleri düzlem aynalarda, küresel tümsek aynalarda, silindirik tümsek aynalarda, konik tümsek aynalarda, küresel çukur; aynalarda, silindirik çukur aynalarda ve konik çukur aynalarda ışıkların yansıması ve bütün bunlardan dolayı görmede meydana gelebilecek yanılmaları ve değişik görüntüleri; yedinci bölümde: Işınların çeşitli şeffaf cisimlerden geçişi, ışık demetlerinin doğrusal yayılışı, şeffaf cisimlerin içindeki katı cisimlere tesadüf eden ışık huzmelerinin yani demetlerinin kırılıp yansımaları, kırılma olayının incelenmesi ve nasıl meydana geldiği, bundan meydana gelen hatalı görüntüler veya yanlış görme olayları anlatılmaktadır.
                İbn-i Heysem'in bu meşhur eseri, ortaçağda beş defa Latince'ye çevrilmiş olup, bütün Avrupa üniversite ve ilim merkezlerinde tanınan, tek müracaat eseri durumundaydı. Eser, 1572 senesinde Risner tarafından Optieue Thesaurus Alhazeni Arabis Libri ismiyle Latince'ye çevrilerek İspanya'nın Bale şehrinde bastırılmıştır. Kemaleddin Farisi isimli bir Müslüman fen alimi bu eseri açıklayarak genişletmiş ve Tenkih-ül-Menazir adını vermiştir. Kitab-ül-Menazir, 1948 sene. sinde Kemaleddin Farisi'nin yaptığı şerhle bera­ber Hindistan'ın Haydarabad şehrinde basılmıştır.
    İbn-i Heysem'in yazdığı diğer eserlerden bazıları şunlardır:
    1. Kitabü'l-Cami' fi Usuli'l-Hisab: Matematiğin esasları ve metodolojisi ile ilgili bu eserinde, matematik, geometri, cebir, geometrik analiz gibi temel konuları izah etmiş, örnek çözümler ortaya koymuştur.
    2. El-Muhtasar fi İlmi'l-Hendese: Euclid geometrisinin tetkik ve tenkidine dairdir.
    3. Kitabun fihi Rüdud alel_Felasifeti'l-Yunaniyye ve Ulemai'l-Kelam: Eski Yunan filozoflarına ve onlara uyan bazı kelam âlimlerine reddiye olarak yazılmıştır.
    4. Kitabü'l-Ezlal: Ay ve güneş tutulmaları hakkındadır.
    5. Risaletün fi Keyfiyetü'l-Ezlal: Gölgenin meydana gelmesi incelenmiştir. Eser, 1907 senesinde Almancaya çevrilerek bastırılmıştır.
    6. Kitabun fi İlmi'l-Hendese ve'l-hisab ;Matematik-geometri ile ilgilidir.
    7. Kitabun fi'l-Cebri ve'l-Mukabele.
     8. Makaletü'n f'i-stihracı Semti'l-Kıble fi Cami-il-Meskuneti Bicedavilin: Bütün dünyanın o zamanki yerleşim merkezlerinde kıblenin nasıl bulunacağının hesaplanması ve bunların cetvelleri ile ilgilidir.
    9. Risaletün fi Şerhi İtticahi'l-Kıble: Kıblenin bulunması hakkındadır.
    10. Kitabun fi Hayati'l-Alem: Kainatın düzeni ve sistemi hakkındadır. Eser, İspanyolca, Latince ve İbraniciye çevrilmiştir.
    11. Kitabu Hey'eti'l-alem,
    12. Risaletün Amili'l-Ayni vel-İbsar: Gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır.
    13. Şerh-ü Mecisti ve Telhisihi,
    14. Kitabün fi Aletiz-Zıl,
    15. Kitabu't-Tahlili vet- Terkibi'l-Hendesiyyin.
    Bu eserlerinden başka, Mutezile fırkasına, mantıkçılara ve diğer fen ve ilim erbabına cevaben bir çok reddiyeler ile kendisine sorulan fen sorularına verdiği cevapları bildiren risaleleri de vardır. İbn-i Heysem'in fizik, astronomi, güneş ve ay sistemleriyle ilgili o kadar çok eseri vardır ki, bunların bir kısmımdan bastırılarak hazırlanan kitaplar Hıristiyan ve Yahudi aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Muhtelif ilim dallarında ortaya koyduğu terimler bugün hala kullanılmaktadır. Astronomideki modern başarıların kaynağı, İbn-i Heysem'in parlak görüş ve teorilerinden kaynaklanmaktadır. Apollo ile Ay'a inen ilk astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn­i Heysem olarak isimlendirdiler.
                                                                                                                                              (Yeni Rehber Ansiklopedisi;  9 / 278-281)
    İbn-i Heysem Fizik Bilimine Hangi Bilgileri Kazandırmıştır?
    Fiziğin geniş bir dalı olan optik fizikte, temel kabul edilen bilgileri ilk defa keşfetmiştir. Başka bir ifade ile optik fiziğin ilk kurucusudur. Bugün modern fizik olarak ifade edilen tecrübî fiziğin de ilk önderidir.
    Batı Dünyasında, 13. yüzyıldan önce girmiş olan Kitâb'ül Menâzır adlı eser, günümüzün optik fiziğinin temel konularını ihtiva eden ilk eserdir.
    Avrupa bilim dünyasında etkisini 700 yıl sürdüren bu eserdeki bilgileri maddeler halinde şu şekilde özetlemek mümkündür.
    İbn-i Heysem; görme olayını, Euclides ve Batlamyos'dan zamanına kadar doğru olarak kabul edilen, “Cisimlerin gözden yayılan ışınlarla görüldüğü” varsayımını temelden yıkanarak şu şekilde açıklamıştır:”Göz; cisimlerden gelen ışınları merceği vasıtasıyla kırarak retina (sarı leke) üzerinde oluşturup gerçek görüntüyü verir.”
    Heysem, optik fiziğin bu temel görüşü dışında;
     1-Görme olayının ilk doğru açıklamasını yapmıştır.
     2-Gözün fiziksel özellikleri.
     3-İki gözün aynı cismi tek olarak görme olayının açıklanması.
     4-Küresel ve parabolik aynalar, küresel aberasyon, cisimlerin ağır­lık merkezi problemleri, izoperimetrl, trisseksiyon meselesi, diyoptri konuları.
     5-Işığın; hava, su ve değişik ortamlardan geçerken kırılma olayları.
     6-Kırılma açıları arasındaki oranın sabit olmadığı.
     7-Işığın yansıma olayının açıklanması ve ışığın geliş açısı ile yansıma açısı arasındaki oran hakkında bilgiler.
     8-Küçük açılar altında gelen ışınların kırılma kanunları (Kepler'e atfedilir.)
     9-Mercek,  prizma,  aynaların çeşitleri ve fiziksel özellikleri
    10-Güneş ışınlarının fiziksel özellikleri.
    11-Güneş ile Ay'ın ufuk noktasına yaklaşınca daha büyük görülme nedenlerinin açıklanması.
    12-Güneş'in, ufuk noktasında görülmeden önce ve battıktan sonra, ufuk düzleminin ancak 19 derece aşağıda bir noktaya gelince “alaca karanlığın” başladığını açıklamıştır. Böylece tan olayı kavramına yeni boyutlar kazandırmıştır.
    13-Küresel astronomi ile ilgili bilgiler.
    14-Atmosfer basıncı ve bu basınç değerinin atmosfer yüksekliği İle değişimi.
    15-Atmosfer basıncının yıldızlardan gelen ışınlar üzerine etkileri.
    16-Atmosfer yoğunluğunun, ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğu ve atmosfer yoğunluk değerinin yükseklik ile değişimi.
    17-Yerküre (Dünya) atmosfer tabakasının 15 km. civarında olabileceği.
    18-Ay'ın hâle durumunun açıklanması.
    19-Gökkuşağı  (alâim-i semâ) olayının açıklanması.
    20-Fizikte geniş uygulama alanı olan "karanlık oda" olayı ile ilgili bilgiler. (Levi Ben Gerson'a '1288-1344' atfedilir.)
    21-Ölçü geometrisi, elips ve daire terkibi.
    22-Cebirle çözüldüğü vakit 4. dereceden bir problem haline dönüşe bilen  “Bilardo veya küresel ayna probleminin” geometrik olarak çözümü konularında temel bilgiler ilk defa açıklanmıştır.
    (Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile İslam Bilginlerinin Yeri, Lütfi GÖKER,92-94)
     
     
     
     
    İBN-İ ÂBİDÎN
     
      
                Şam'da yetişen âlimlerin en büyüklerinden, velî. Osmanlıların en meşhûr fıkıh âlimlerinden olan İbn-i Âbidîn'in ismi, Seyyid Muhammed Emîn bin Ömer bin Abdülazîz'dir. 1784 (H.1198) senesinde Şam'da doğdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin sohbeti ile şereflenerek kemâle geldi.
                İbn-i Âbidîn, küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte ticâretle meşgûl oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur'ân-ı kerîmi okumaya devâm ediyordu. Bir gün dükkânlarının önünde Kur'ân-ı kerîm okurken, oradan geçen biri; "Burada bu şekilde Kur'ân-ı kerîm okuman uygun değildir. Hem okumanı düzelt." dedi. Bunun üzerine babasından izin alarak, o zaman Şam'daki meşhûr kırâat âlimlerinden Şeyhu'l-Kurrâ Saîd-ül-Hamevî'ye gitti. Ondan tecvîd ilmine dâir Meydâniyye, Cezeriyye ve Şâtibiyye kitaplarını okudu ve ezberledi. Kur'ân-ı kerîmin doğru ve tam okunmasını bildiren kırâat ilmini iyice öğrendikten sonra, sarf, nahiv ve Şâfiî fıkhını öğrendi. Bu ilimlere dâir ana metinleri de ezberledi. Bundan sonra, o zamânın en meşhûr âlimlerinden olan Seyyid Muhammed Şâkir Sâlimî'nin derslerine devâm etti. Fen ve sosyal ilimlerin, yanı sıra, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini de öğrendi. Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin tavsiyesi üzerine, Hanefî mezhebine geçti. Daha on yedi yaşındayken, fıkıh kitapları üzerine hâşiye ve şerhlerle açıklama ve îzâhlar yaptı. Kıymetli eserler yazmaya başladı. Hadîs ilminde de, Şam'da bulunan muhaddis Kuzberî'den icâzet, (diploma) aldı. İlimde o kadar yükseldi ki, daha hocaları hayattayken büyük bir şöhrete kavuştu.
               İbn-i Âbidîn, zâhir ilimlerini öğrendikten sonra, kelâm ve tasavvuf ilimlerini de zamânın en büyük âlimi ve tasavvuf ehli, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'den öğrendi. Onun sohbeti ile şereflenerek kemâle geldi. İbn-i Âbidîn'in ilimdeki üstün derecesini, ahlâkını ve hizmetlerini oğlu Alâeddîn Muhammed şöyle anlattı: "Babam uzun boylu, heybetli ve vakârlı idi. Yüzünde nûr parlardı. Vaktini, devamlı, ilim öğretmek ve talebe yetiştirmekle, ibâdet ve tâatla geçirirdi. Geceleri devamlı kitap yazar, az uyurdu. Gündüzleri ders okutur ve sorulan sorulara cevap (fetvâ) verirdi. Ramazanda her gece hatim okur ve göz yaşı dökerdi. İnsanlara faydalı olmak husûsunda çok titiz davranır, hiç abdestsiz durmaz ve vaktini boşa geçirmezdi."
                İbn-i Âbidîn hazretlerinin dîne uymaktaki hâlleri meşhûrdur. Haram, mekruh ve şüphelilerden kesinlikle uzak durur, mübahları çok az kullanır, ibâdetlerinde sünnetlere, müstehaplara, edeplere uymakta son derece titiz davranırdı. Beş vakit namazda, tahiyyâtı okurken, Resûlullah efendimizi baş gözü ile görürdü. Göremediği zaman o namazı yeniden kılardı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin kıymetli talebelerinden olan İbn-i Âbidîn, ondan ders aldığı sıralarda, bir gece rüyâda Resûlullah efendimizin üçüncü halîfesi hazret-i Osman'ın vefât ettiğini ve Câmi-i Emevî'de namazını kendisinin kıldırdığını gördü. Sabahleyin derse gidip Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine bu rüyâyı olduğu gibi anlatınca, o da; "Senin rüyânın tâbiri, Allahü teâlâ bilir ki şöyledir: "Ben yakında vefât ederim, sen benim cenâze namazımı Câmi-i Emevî'de kıldırırsın. Çünkü ben, hazret-i Osman'ın torunlarındanım." buyurdu. Aradan birkaç gün geçince Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, vebâ hastalığından şehîd olarak vefât etti. Namazını İbn-i Âbidîn kıldırdı.
                İbn-i Âbidîn hazretleri, fakirlere pek çok sadaka verir, akrabâsını ziyâret eder, annesine, babasına çok iyilik ve hürmet ederdi. Onun meclisinde boş söz konuşulmazdı. Şam'da ve diğer şehirlerdeki şer'î mahkemelerde ihtilaflı hüküm verilse, derhal ona mürâcaat olunarak düzeltilirdi. En mühim ve zor meseleler ona sorulurdu. İhtilaflı bir şey hakkında ona mürâcaat edilmeden hüküm verilmezdi. İlim kitapları üzerine kendi güzel yazısıyla öyle açıklamalar kordu ki, böylece en zor meseleler kolaylıkla anlaşılırdı. Kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları güzel bir üslupla yazardı. Birçok talebe yetiştirip icâzet, diploma vermiştir. İbn-i Âbidîn, fıkıh âlimlerinin yedinci tabakasındandır. Yâni önceki tabakalarda bulunan fıkıh âlimlerinden doğru olarak nakil yapanlar derecesindedir. İbn-i Âbidîn, 1836 (H.1252) senesinde elli dört yaşında Şam'da vefât etti. Vefât haberini duyan müslümanlar, böyle büyük bir âlimi kaybetmelerinden dolayı çok üzülüp göz yaşı döktüler. Cenâzesine gelenler görülmemiş bir kalabalık teşkil etti. Cenâze namazı Sinân Paşa Câmiinde kılındıktan sonra, Şam'da "Bâbü's-sagîr" denilen yerdeki kabristana götürüldü. Vefâtından yirmi gün önce, hocalarının ve büyük zâtların kabirlerinin yanında kendisi için kazdırmış olduğu kabre defnedildi.
                İbn-i Abidîn'in en meşhûr eseri Redd-ül-Muhtâr'dır. Bilhassa bu eseriyle tanınmıştır. Bu kitabı, Dürr-ül-Muhtâr kitabına yaptığı beş ciltlik hâşiyesidir. Dürr-ül-Muhtar'a haşiye yazarken önce Vakıf bahsinden başlamış, daha sonra başa dönmüştür. Önceki yazdıklarını temize çekmeden vefât edince bu kısımlar oğlu Alâeddîn tarafından temize çekilmiştir. Kitap, İbn-i Âbidîn ismiyle meşhûr olmuştur. Bu eseri Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi ve en faydalısıdır. Fukahâ (fıkıh âlimleri) tarafından, üzerinde söz edilmiş her meselenin hülâsası, bütün İslâm âlimlerinin kabûl ve takdir ettiği bir şekilde bu kitapta toplanmıştır. Hanefî mezhebinde kendi zamânına kadar yazılmış fıkıh kitaplarının sanki bir özetidir. Bu kitaba kendi oğlu tarafından Kurret-ül-Uyûnil-Ahyâr adında bir tekmile yazılmıştır. Şam âlimlerinden Ahmed Mehdî Hıdır da, İbn-i Âbidîn kitabının bir fihristini hazırladı ve 1962'de basıldı. Bundan başka; Tefsîr-ül-Beydâvî Hâşiyesi, El-İbâne, El-Ukûdü'd-Dürriyye, İthâfü'z-Zekî, Bugyetü'l-Menâsik, Tahrîrü'l-İbâre, Tahrîrü'n-Nükûl, Şifâü'l-Alîl, Ukûdü'l-Le'âlî, İcâbetü'l-Gavs, Sellü'l-Hisâm-il-Hindî li Nusreti Mevlânâ Hâlid en-Nakşibendî, Nesemâtü'l-Eshâr.
              Dört mezhebin inceliklerine vâkıf, derin âlim, kâmil velî Seyyid Abdülhakîm Efendi; "Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi, en faydalısı İbn-i Âbidîn'dir. Her sözü delîl, her hükmü senettir..." buyurdu.
    İbn-i Âbidîn, buyurdu ki:
               "Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır. Namaz, duâ demektir. Dînin emrettiği, bildiğimiz ibâdete, namaz "salat" ismi verilmiştir. Mükellef olan yâni âkil ve bâliğ olan her müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması "Farz-ı ayn"dır. Farz olduğu, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir. Mîrâc gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Mîrâc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmi yedinci gecesinde vukû buldu. Mîrâc'tan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı."
              "Kur'ân-ı kerîm, Kadir gecesinde inmeğe başlamış ve hepsinin inmesi yirmi üç sene sürmüştür. Tevrât, İncil ve bütün kitaplar ve sahifeler ise, hepsi birden, bir defâda inmişti. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafızları mûcize değildi. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kur'ân-ı kerîm ise, Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinin de en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir."
     
                 Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin kendisine yazdığı bir mektup aşağıdadır.
                "Her sözü sened olan büyük âlim Mevlânâ Muhammed Emîn Âbidîn'e en güzel duâlarımı ve en latîf medhlerimi bildiririm.
                Sizinle görüşüp buluşma arzumuz çoğaldı. Size olan muhabbet ateşimiz arttı. Şeyh İsmâil Enârânî'nin sizden tarafa gitmesini vesîle ederek bu mektubu yazıyorum. Yazdığınız pek kıymetli eserlerle İslâm âlemine yaptığınız büyük hizmet için, pek çok duâlara mazhar oldunuz.
                Siz de bizim hâlimizi sorarsanız, sevdiklerimizden uzak kalmamızın acısı içindeyiz. Allahü Teâlâ dan dileğimiz, sizin de öyle olmanızdır. Hâllerinizi bize bildirmeyi ihmâl etmeyiniz. Allahü teâlânın izniyle, her sıkıntınızda bütün gücümüzle size yardım edeceğiz.
    Selâm eder, bütün kalbim ve rûhumla yanınızda olduğumu bildiririm."
     
    C-ESERLERİ:
        Müstakil Eserleri: 
    1.   er-Reddü'l-muhtâr ale'd-Dürri'l-muhtâr
    2.   el-Ukûdu'd-dürriyye fî tenkîhi'l-Fetâva'l-Hâmidiyye
    3.   Nesemâtü'l-eshâr
    4.   Minhatu'l-hâlik ale'l-Bahri'r-râik
         Risâleleri:
    1.   el-İbâne an ahzi'l-ücreti ani'l-hidâne
    2.   İthâfu'z-zekiyyü'n-nebîh bi cevâbi mâ yekûlu'l-fakîh
    3.   İcâbetü'l-ğavs bi beyâni hâli'n-nukabâ ve'n-nücebâ ve'l-ebdâl ve'l-evtâd ve'l-ğavs
    4.   Ecvibe muhakkika an es'ile müteferrika
    5.   İ'lâmu'l-a'lâm li ikrâri'l-âmm
    6.   el-Akvâlü'l-vâdıhatü'l-celiyye li mes'eleti nakzi'l-kısme ve mes'eleti'd-dereceti'l-ca'liyye
    7.   Buğyetü'n-nâsik fî ed'ıyeti'l-menâsik
    8.   Tahbîru't-tahrîr fî ibtâli'l-kadâ bi'l-fesh bi'l-ğabni'l-fâhiş bi lâ tağrîr
    9.   Tahrîru'l-'ibâre fî men hüve evlâ bi'l-icâre
    10. Tenbîhü'l-gâfil ve'l-vesnân alâ ahkâmi hilâli Ramazân
    11. Tenbîhü'l-vukûd alâ mesâili'n-nukûd
    12. Tenbîhü'l-vulât ve'l-hükkâm alâ ahkâmi şâtimi hayri'l-enâm ev ehadi eshâbi'l-kirâm
    13. er-Rahîku'l-mahtûm şerhu Kalâidi'l-manzûm li Abdirrahman b. İbrâhim b. Ahmed el-Hanefî
    14. Ref'u'l-iştibâh an 'ibâreti'l-Eşbâh
    15. Ref'u'l-intikâd ve def'u'l-i'tirâz alâ kavlihim el-îmanu mebniyyetün ale'l-elfâz lâ ale'l-ağrâz
    16. Ref'u't-tereddüd fî 'akdi'l-esâbi' 'inde't-teşehhüd
    17. Sellü'l-hüsâmi'l-Hindî li nusreti Mevlânâ Hâlid en-Nakşibendî
    18. Şifâ'u'l-'alîl ve bellü'l-ğalîl fî hükmi'l-vasıyye bi'l-hatemât ve't-tehâlîl
    19. el-Ukûdu'l-lâlî fî esânîdi'l-'avâlî
    20. el-Ukûdu'd-dürriyye fî kavli'l-vâkıf ale'l-ferâizi'ş-şer'iyye
    21. el-İlmu'z-zâhir fî nesebi't-tâhir
    22. Gâyetü'l-beyân fî enne vakfe'l-isneyn alâ enfüsihimâ vakfun lâ vakfân
    23. Gâyetü'l-matlab fi'ştirâti'l-vâkı f 'avde'n-nasîb ilâ ehli'd-dereceti'l-'akreb fe'l-'akreb
    24. el-Fevâidü'l-'acîbe fî i'râbi'l-kelimâti'l-garîbe
    25. el-Fevâidü'l-muhassase fî ahkâmi keyyi'l-himmasa
    26. Menâhilü'sürûr li mübteği'l-hisâb bi'l-küsûr
    27. Minnetü'l-Celîl li beyâni ıskâti mâ 'ale'z-zimme min kesîr ve kalîl
    28. Menhelü'l-vâridîn min bihâri'l-feyz ale'z-Zuhri'l-müteehhilîn fî mesâili'l-hayz
    29. Neşri'l-'arf fî binâi ba'di'l-ahkâm ale'l-'urf
    30. el-Hediyyetü'l-'alâiyye li telâmizi'l-medârisi'l-ibtidâiyye
    31. Tahrîru'n-nukûl fî nafakâti'l-furû' ve'l-usûl
    32. Tenbîhu zevi'l-efhâm alâ butlâni'l-hukm bi nakzi'd-da'vâ ba'de ibrâi'l-'âmm
    33. Şerhu'l-manzûmeti'l-müsemmâ bi Ukûdi resmi'l-müftî
    34. Tenbîhu zevi'l-efhâm alâ ahkâmi't-teblîğ halfe'l-imâm
     
     İbn Âbidîn'in ayrıca basılmamış şu eserleri vardır:
    1. Hâşiyetü'l-Beydâvî
    2. Hâşiyetü'l-Mutavvel
    3. Hâşiyetü'l-Mültekâ
    4. Hâşiyetü'n-Nehr
    5. Ref'u'l-intizâr 'ammâ evredehu'l-Halebî el-Mudarî ale'd-Dürri'l-muhtâr
    6. Fethu rabbi'l-erbâb alâ Lübbi'l-elbâb
    7. ed-Dürerü'l-mudiyye fî şerhi Nazmi'l-ebhûri'ş-şi'riyye
    8. Şerhu nüzheti'l-hisâb li'bni'l-Hâim
    9. Murâdî târihi"ne bir zeyl
     Kaynaklar:
    1) Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.23
    2) Tabakât-ül-Usûliyyin; c.3, s.147
    3) Sefînet-ül-Evliyâ; c.4, s.133
    4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1088
    5) Fâideli Bilgiler; (6. Baskı) s.125
    6) Redd-ül-Muhtâr
    7) Kurretü Uyûn-il-Ahyâr; s.3
    8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.45
     
     
    İBNİ AVVAM - (XII. Yüzyıl)
     
             Ortaçağın en büyük botanikçilerinden biridir. Asıl adı Ebu Zekeriyyâ Yahya bin Muhammed ebu Ahmed'tir. İspanya'nın Sevilla şehrinde ömür geçiren İbni Avvâm'ı, ilim dünyası, tarımdan bahseden meşhur eseri "Kitâb'ül Filâha"  Ziraat Kitabı adlı eseriyle tanımaktadır.
                Kitâb'ül Filaha, sadece İslâm dünyasında değil bütün dünyada, hem de bütün ortaçağ boyunca sahasında en göze çarpıcı eser olarak kalmıştır. Kitap 35bölümden meydana gelmektedir.
              Eser 585 bitki türünden bahsetmekte, 50 çeşitten fazla meyve ağacının dikilip yetiştirilmesi usullerini anlat­maktadır. Ayrıca eser aşı yapma tekniği, toprağın yapı özellikleri, gübreleme usulleri, ağaç ve üzüm kütüklerine dadanan çeşitli hastalıkların belirtir ve görünüşleri ile bunların tedavi yollarını anlatmaktadır.
                İbni Avvam eserini hazırlarken o devirde İspanya'da yaşayan Müslüman çiftçi ve ziraatçıların tecrübelerinden faydalandığı gibi, kendisinden önceki eserlerden de fay­dalanmıştır.
                Kâtip Çelebi ve İbni Hallikan bu eserden söz etmektedir­ler. Fakat eser taşıdığı önem nispetinde İslâm dünyasın­da pek tanınamamıştır.
                İbni Avvam'ın Kitâb'ül Filâha'sının tek el yazma nüshası Escurial kütüphanesinde bulunmaktadır. Eseri Josef Antonio Banqueri İspanyolca bir tercümesi ile birlikte 2 cilt hâlinde 1802 yılında yayınlamıştır.E. Meyer, Geshlchte der Botanik adlı eserinde Kitâb'ül Felâha'nın bir özetini vermektedir.Eser ayrıca Fransızcaya tercüme edilmiş, 1864te Clement-Mullet tarafından neşredilmiştir.
                    İbn ül-Avvâm'a Göre Ziraatçılığın
    Tarif ve Konusu:
         Ziraattan anlaşılan şey, toprağın geliştirilmesi, ağaç dikimi, aşıcılık ve usûlleri. Her toprak cinsine göre tohumların Allah'ın izniyle en iyi verim elde edecek şekilde ekimi ve seçimi; toprakların iyi, orta ve aşağı kalitedekilerin birbirinden ayrılması. İşte bunlar (Ziraatçılığın) unutul­muş temel kaideleridir. Bunlara ilâveten, hangi toprağa hangi ağaç ve tohumun dikileceğini bilmek; tohum ve ağaçların kalite seçimi; hangi çeşit tohumun ne zaman dikileceğinin bilinmesi; hangi mevsimin nelere elverişli olduğunun bilinmesi ve ona göre toprakta işlem yapılması; su çeşitlerinin tanınması ve onların hangi bitki ve sebzeye daha uygun geldiğinin bilinmesi... Tohum çeşidine göre, bir toprağa ne kadar tohum atılabileceğinin bilinmesi ve meydana gelebilecek kötü neticeleri önle­yici gerekli itinanın gösterilmesi... Tohumların ve meyvaların saklanması... "
    3- Ibn ül-Avvâm'a Göre Yanmış Zeytin Ağacının Yeniden Canlanmasını Sağlamak:
           «Bir zeytin ağacı ateşten etkilenip yandığı zaman, keskin bir kesiciyle yanan kısım güzelce kesilip atılmalı, aynı zamanda ateşten etkilenen etrafındaki toprak da sıyrılıp atılmalıdır.»
    4- İbn-ül-Avvâm ve İbn Vahşiyye'ye Göre Bitkiler ve Ağaçlar Arasında Sempati ve Antipati:
           Pisa Üniversitesi'nde bazı botanikçiler, bitkiler arasında, insanlar arasında olduğu gibi, bir sevgi (sempati) ve nefret (antipa'i) olduğunu keşfettiklerini ortaya koydular. Böyle bir görüş yüzyıllarca önce İbn-ül-Avvâm gibi bir müslüman ziraatçı ve botanist âlim tarafından ortaya konmuştur.Hattâ, İbn ül-Avvâm'ın eseri «Kitâb ül-Filâh»ın 1802'de İspanyolcaya ve 1864 de Fransızcaya çevrildiğini düşünürsek, bu İtalyan botanistlerinin İbn ül-Avvâm'dan bile etkilenmiş olabilecekleri düşünülebilir.
          İbn ül-Avvâm'a göre, bitkiler ve ağaçlar arasında sevgi ve nefret vardır. Bazı ağaçlar ve bitkiler birbirlerini severler, bazıları sevmezler. Bu nedenledir ki, hem aşı yapma mümkün olur, hem de pratik bir netice olarak, birbirini sevenler bir araya dikilirse iyi ürün alınır ve ağaçlar sağlıklı olur. Aksi takdirde daha az ve kötü ürün alınır. İbn ül-Avvâm, ziraatçıların bu noktaya dikkat etmelerini söyler ve kitabında bu konuya özel bir yer ayırır:
        "Nebatlıların Ziraatı»ında (İbn Vahşiyye'nin eseri), şekilleri arasında benzerlik bulunan sebze bitkileri birbirine yardım ederler ve iyi gelişirler. Halbuki birbirleri arasında benzerlik bulunmayanlar aksine birbirleriyle ters düşerler, birbirlerini zayıflatır ve verimsiz kılarlar. Yine «Nebatlıların Ziraatı»'nda şunu okuruz: «Üzüm asması ile Jujubier arasında, üzüm asması çiğdeyle yakın bulunduğu zaman özellikle tabiatları yönünden aralarında, bir erkeğin güzel bir kadına duyduğu sevgi ve bağlanmaya benzer bir sevgi vardır ve komşuluktan dolayı birbirlerini cezbederler."
    5- İbn ül-Avvâm'a Göre Ağaçların Sarılık Hastalıklarının Tedavisi:
                İbn ül-Avvâm, ağaçlara arız olan bir hastalık vardır ki yaprakları sarartır ve düşürür der. Bunu önlemek için çeşitli tedavi usûlleri anlatır. Bunlardan, ceviz ağacına uygulanan usûl aşağıda olduğu gibidir: «Cevizin yapraklarını ve meyvesini etkileyen sarılık hastalığının tedavisi: Ceviz ağacının yaprakları ve gövdesine kadar yayılan böyle bir hastalık illet olduğu zaman veya cevizde değişiklik yapabilecek benzer hastalık­lar vaki olduğu zaman, ağaç dallan ve yapraklarıyle birlikte sıcak su püskürtülerek yıkanır ve ağacın kökü açılır, sonra, en iyisi deve kanı olmakla birlikte herhangi bir kan, sıcak su ile karıştırılarak ağacın dibine dökülür. Böyle bir tedavi ağaç için daha iyi ve daha uygundur.»
    6- İbn ül-Avvâm'a Göre Ağaçların Sun'î Yallarla Ürünlerinin Artırılması (Artıfısıyel Fekondasyon):
                İbn ül-Avvâm, ağaçların sun'i yollarla ürünlerinin artırılacağını kabul eder ve yollarını anlatır.
    "Ziraat âlimlerinden birçoğu her ağacın ürün artırma ameliyesine elverişli olduğunu ve netice olarak meyvelerin yeni kaliteler kazanacağını, meyvelerin kalite düşümünün çok azalacağını söylemektedirler."
                İbn ül-Avvâm, çeşitli ağaçların hangi yollarla ürünlerinin geliştirile­ceğini uzun uzun anlatır. Özetlersek, genel yollar şunlardır:
    1-Dişi ve erkeklik sıfatı olan ağaçların birbirlerine yaklaşık dikilmesi,
    2-Gübreleme,
    3-Ağaçları, aralarındaki sempati ve antipati prensibine göre dikmek,
    4-İlaçlamak.
     
     

     İBNİ HALDUN
     
    -Sosyolog, filozof tarihçi
                Veliyyüddin Labını taşıyan Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Muhammed bin Hasan bin Muhammed bin Cabir bin Muhammed bin İbrahim bin Muhammed bin Abdurrahman İbni Haldun 733 hicri Ramazan ayının başında (1334 M. 19 Martta) Tunus şehrinde doğdu. Çocukluk çağından olgunluk yaşına gelinceye kadar babasının nezareti altında terbiye gördü.. Babasından ilim tahsil etti. İlkönce Kur'anı ezberledi. 0 çağın en tanınmış kıraat âlimi olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Bezzali Ensari'den Kıraat-ı Seb'a "Kur'anı, Arabın yedi lehçesine göre yedi şekilde" okumayı öğrendi. Kıraat ilmine dair olan Şatibiyye ve Ra'iyye kasidelerini ezberledi. Kur'anı 21 defa yedi kıraat üzerine hatmetti. Arap dili ve edebiyatını adı geçen üstadı ile İspanya'nın İşbiliye şehrinden olup da sonradan Tunus'ta yerleşmiş olan babası Muhammed Vabili'den ve Şeyh Muhammed E1-Arabî El-Hasayidi ve Şeyh Muhammed Şevvaş El-Mezazi ve Şeyh Ebu Abbas Ahıned bin Kassar'dan öğrendi. Edebiyat ilmini, İlm-i Kelam ve edebiyatın uzmanı olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Bahr'den okudu. Bu büyük edibin tavsiyesiyle Hamase divanını ve Muallekatı ( Kabe duvarına asılan yedi kaside) ve Mütenebbi, Egani şiirlerinden bazılarım ve bunlara benzer birçok şiirler ezberledi. Fıkıh ve hadis ilmini Şeyh Şemseddin Ebi Abdullah Muhammed bin Cabir ile Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Ceyyani ve Şeyh Ebu Kasım Mubammed Kusayr'dan öğrendi. Gitgide akli ve nakli ilimlerde geniş bilgi sahibi oldu. 0 çağın meşhur bilirkişilerinden ve ileri gelen fazilet sahiplerinden Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Süleyman Satti ve Şeyh Muhammed bin İbrahim Eyli ve Kadı Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdüsselim'ların meclislerine devam edip, bilgi ve faziletlerinden istifade etti, her birinden icazetnameler aldı. Eyli akli ilimlerde üstat idi.
                İbni Haldun'un büyük babası Muhammed bin Hasan komutası altındaki askeri ile İspanya'nın İşbiliye şehrinden gelerek Tunus'ta yerleşmişti. Orada şeref ve asalet üzerine Emir olarak yaşadı. Orada nesilleri çoğaldı. Nesepleri Resulullah'ın arkadaşlarından Va'ile ulaşmaktadır. Va'il, Yemen'in Hadra-Mevt ülkesindedir. Endülüs'ün ilk fethi sıralarında, o askeri İle Hadra-Mevt'ten gelmiş ve Karmuna'da yerleşmişti.. Orada İbni Haldun diye tanınmıştır. Oradan İşbiliye'de göç etti. Hıristiyanlar üstün gelerek birçok yerleri İslamların elinden aldıktan sonra babası İbni Haldun ailesi Sebte'ye indi. Birçok hadiselerden sonra ailesi Tunus'a geldi. Üstat Tunus'ta doğdu. Yukarda anlattığımız gibi fazilet sahibi olarak yetişti. 0, Batı devletlerinde memuriyetlerde bulundu. Tunus sahibi Sultan Ebu İshak'a intisap etti. Günler geçtikçe şöhreti arttı, herkesçe tanındı. Fas hükümdarı Sultan Ebu İnan, İbni Haldun'un sohbetine rağbet edip, 750 hicri ( 1349 M.) de büyük stadı Fas'a çağırtmış, ona o çağın büyük memuriyetlerinden biri olan Sultanın emir ve hüküm ve yarlıklarını damgalamak (tuğra) memuriyetini ve saltanat dairesi sekreterliğini verdi. Az bir müddet içinde Sultanın yakın adamları sırasına geçmişti. Fakat üstadın bu derecede yükselişini kıskananlar, aleyhinde Sultana her çeşit şikâyetlerde bulundular. Bu şikâyetlerin bir sonucu olarak suçsuz olduğu halde hapse atıldı. 759 hicri (1360M.) de adı geçen sultan ölünceye kadar mahpus kaldı. Ölen sultanın fazilet sahibi olan veziri büyük üstadı hapisten çıkartarak hil'yat giydirdikten sonra, eski görevi başına geçirdi. Hükümet idaresi Sultan Ebu Salim'in eline geçtikten sonra hükümdar, üstadı önce sekreterliğe, sonradan zaptiye ve davalara bakmak memuriyetine tayin etti. Sultan Ebu Salim öldükten ve vezir 'Ömer bin Abdullah saltanat tahtına sahip olduktan sonra aralarında soğukluklar husule geldiğinden üstat Fas şehrinden ayrıldı. Endülüs'e gitmek üzere yola çıktı. Ebu Abdullah bin Ahmer, gelmekte olduğunu işittiğinde saygı göstererek İbni Haldun'u alay ve törenle karşıladı. İbni Haldun'u saraylarından birine indirdi. Katına çağırtarak saygı gösterdi, hil'yatler giydirdi, bağışlarda bulundu. Sultan, 765 hicri (1366 M.) yılında Kastale kralı ile barış hususunda konuşmak üzere İbni Haldun'u İşbiliye'ye gönderdi. Kral Alfons konuşmalar esnasında İbni Haldun'un büyük meziyet ve fazilet sahibi olduğunu anlayarak İşbiliye'de ata ve babalarından kalma bütün mülklerini kendisine iade etmek şartıyla, yanında kalmasını teklif etti ise de üstat mazeretler beyan ederek ve bahaneler göstererek kralın tekliflerini kabule yanaşmadı. Kral üstada kıymettar armağanlar verdikten sonra Sultan İbni Ahnıer'in yanına dönmesine müsaade etti. İbni Haldun bu armağanları Sultan İbni Ahmer'e sundu. Sultan bunun bir karşılığı olmak üzere İbni Haldun'a Gırnata ilindeki mamur köylerden birini bağışladı. Bu sıralarda Becaye sultanı "Ebu Abdullah, yanına gelmesini rica ederek üstada mektup yazmıştı. İbni Haldun, sultanın daveti üzerine Becaye'ye geldiğinde törenle karşılandı. Sarayda kendisine son derece büyük saygı gösterildi. Sultan, memleketinin bütün idaresini İbni Haldun'a teslim etti. Dağlarda yaşayan Berber uruğları birkaç yıldan beri isyan halinde olup, vergi vermiyorlar, hükümetin emirlerine karşı geliyorlardı. İbni Haldun bizzat kendisi bu uruğların üzerine yürüdü. Bazen yumuşaklık ve şefkatle, basan şiddetle muamelede bulunarak Asi uruğları hükümete boyun eğdirdi. İbni Haldun hükümetin idaresini ve memleketi ıslah etmek üzere iken Sultan Ebu Abdullah amcasının oğlu Sultan Ebu Abbas tarafından haince bir surette öldürüldü Bu sırada Tilmisan sahibi Ebu Hamu katına gelmesini rica ederek İbni Haldun'a mektup gönderdi. Üstat Sultanın çağrısını kabul edip 769 hicri (1371 M.) de Beskere'ye geldi. Sultanın maksadı bazı köy ve uruğları üstadın idaresine vererek bu köy Ve uruğların halini düzeltmekti. Fakat İbni Haldun, Mindas tarafına vardığında bu görevden istifa edip Urayf oğullarından Kezul dağında yaşayan uruğların yurduna gitti, İbni Haldun onlar tarafından saygı ile karşılandı. Beni Tucin ilinde "Selame Oğulları Kalesi' adıyla tanınmış olan şehre indi. Devlet memuriyetlerini bırakarak bir köşeye çekilerek istirahat etti. Bu kalede dört yıl kaldı, bu müddet içinde çağımızda dahi bütün ilim âlemince takdir edilmiş olan "Mukaddime" sini yazdı. Üstat dünyaca tanınmış olan bu eserini alarak 780 hicri (1378 M.) yılında Tunus'a geldi, eserini Tunus Sultanı Ebu Abbas'a sundu. Büyük sosyolog "Mukaddime" sinin önsözünde bundan bahseder. Adı geçen sultan "Mukaddime" de incelediği metotlar çerçevesi içinde bir tarih kitabı yazmasını rica ettiğinde İbni Haldun umumi tarihini yazdı. Tarihinin bir nüshasını adı geçen sultana ve diğer bir nüshasını Sultan Ebu Faris Abdülaziz'in kütüphanesine verdi ki "Mukaddime" sine yazdığı önsözünde bundan bahseder.
                İbni Haldun bundan sonra 784 hicri (1381 M.) de Hacca gitmek maksadıyla Şaban ayının ortasında yola çıktı. Bu sıralarda Mısır'da hükümet süren Kıpçak Türkleri hanedanı hükümet başından çekilerek onların terbiyelerinde yetişmiş azatlılarından olan ve Çerkez neslinden gelen sultan Berkok, Mısır devleti tahtına çıkmıştı. İbni Haldun, Berkok'un tahta cülusundan on gün sonra İskenderiye'ye ve bu yılın zilkade ayında Kahire'ye geldi. Talebelerin ricasıyla Camii Ezher de ders okutmaya başladı. Az bir vakit içinde büyük bir bilgin olarak tanındı, medreselerden birine profesör olarak tayin olundu. Gittikçe adı ve sanı yükseldi, 786 hicri (1384 M.) de Maliki mezhebi kadılığına tayin olundu. İki yıl kadar bu görevin başında kaldı adaleti hâkim kıldı, büyük bir İslam hukukçusu olarak tanındı. Büyüklü küçüklü, derece ve rütbe sahiplerinin iltimaslarına ve şefaatçilerin hatır ve ricalarına riayet etmeden adaleti hâkim kıldığı için ulema ve fetvacılar sınıfı başta olduğu halde hakkında sultana şikâyet edenlerin sayısı çoğaldı. Bu şikâyetlerin bir sonucu olarak sultanın katında İbni Haldun'un muhakemesine karar verildi, ulemadan oluşan bir meclis toplandı. İbni Haldun hasımlarının iddialarını kesin delillerle çürüttü. Kötü maksatlarına erişemeyen hasımları rezil oldu. Fakat İbni Haldun'un hatırı kırıldı, maliki mezhebi kadılığından istifa edip, ilim ve ders okutmakla meşgul oldu. 789 hicri (1384 M.) de hacca gitmek istediğinde tüm ihtiyaçları Sultan Berkok tarafından mükemmel surette temin edildi. Haçtan Mısır'a döndü. Bu sıralarda Timur orduları Şam'ı ele geçirmişti. Nasireddin Ferec, Timur'la karşılaşmak üzere yola çıktığında 803'hicri'de (1400 M.) İbni Haldun da bu sefere iştirak etti. Barış hakkında Timur'la konuşmak üzere Şam bilginlerinin ve ileri gelenlerinin başlarında olduğu halde Timur'un katına geldi. Bilginlere kıymet biçmesini bilen Timur çehre ve hareket tarzını ve kıyafetini,  hafifçe bir sarık sarmış olduğunu ve kıyafetinin güzelliğini gördüğünde İbni Haldun'a iltifat etti, İbni Haldun'dan sorular sormağa başladı, üstadın sözlerinin derinliğini ve verdiği cevaplarında kullandığı hikmetli ifadeleri anladı ve Üstadı kendi yanında alıkoydu. İbni Haldun, Timur'un elinden kurtulmak üzere birçok bahanelere baş vurdu, nihayet yazdığı tarihini alarak tekrar yanına dönmek şartıyla Timur'dan müsaade alabildi.
              İbni Haldun, Sultan Berkok çağında olduğu gibi Sultan Nasireddin Ferec devrinde de Mısır'da saygı içinde yaşadı. Fazilet ve meziyetleri takdir olundu. Gerek devlet adamları ve gerek memleketin ileri gelenleri İbni Haldun'u saydı, ululadı. Sultan Salih'in türbesinde fıkıh ve hadis dersleri okutmaktan başka, defalarca Maliki mezhebi kadılığında bulundu, kadılığı esnasında 808 hicri ramazan ayında (miladi 1406) da 74 yaşında iken Kahire'de öldü. Kahire'nin Nasr kapısı dışarısındaki Sofiyye kabristanına gömüldü. Kabri belli ve meşhurdur. Sosyoloji ilmini ortaya koyup, tarihçilere tarihi inceleme yollarını göstermiştir...
    (M.E.B.Mukaddime Önsözün'den)
     
     İdarecide aranan Özellikler:
          İbni Haldun'a göre idareci veya idare edilenler izafidir.İdareci halkın faydasına olan şeyleri yapmaya mecburdur. İdarecinin kıyafet, şekil ve suretinin, akıl ve fikrinin keskinliğinin halk için önemi yoktur. İdareci demek halkın işine bakan, faydası için çalışan, halk da, başlarında işlerine bakan idarecileri bulunan cemiyettir. Güzel idarecilik yapabiliyor, halkın faydasını gözetebiliyorsa idarecilikten maksat ve gaye hasıl olmuş olur. Aksi halde idarecinin vücudu halk için zararlıdır.
            İbni Haldun'a göre idareci ve memurların ticaretle uğraşması halk için zararlıdır. Onların ticaretle uğraşmaları zulme sebep olur. Zulüm ise sosyal hayatın nizamını bozar, medeniyetleri yıkar. Halka ağır vergiler yüklemek, onları mecburi bir kısım işlere tâbi tutmak zulüm olur, bu da sosyal hayatın düzenini bozar, halktaki çalışma duygusunu öldürür.
     Vergiler hakkındaki düşüncesi:
             Bir devlette halka yüklenen vergilerin miktarı az olursa, halk çalışarak para ve servet kazanmaya heves ve rağbet öder, memleket mamur hale gelir. Vergiler azalınca üretim artar, mal ve para artar; vergileri azalırsa,o devletin hâkimiyeti devamlı ve istikrarlı olur.
               İbni Haldun milletlerin hayatında, sosyal hâdiselerde coğrafî sebeplerin de tesirli olduğunu anlatmaktadır. O coğrafyanın aktiviteye, iklimin kişiliğe, gıdaların insan karakterine tesir ettiğini ifade eder. Dağlıların sert, mert ve az konuşan insanlar, sahilde yaşayanların yayvan ve nemli vücutlu olduklarını söyler.
            Coğrafi şartların insanların mizaçları üzerinde tesirli olduğunu söyleyen İbni Haldun; dağlıların daha sert ve mert, sıcak ülkede yaşayanların gencilerin ise gevşek,sıcağın tesiriyle oyun ve eğlenceye düşkün olduklarını ileri sürer.
            Fazla sıcaklık beyinlerine tesir ettiği için zenciler hafif meşrep oyun ve eğlence düşkünüdürler.
           Aşırı iklimler toplumun refahına elverişli değildir. Bundan dolayı büyük medeniyetler mutedil iklimlerde kurulmuştur Bu medeniyetler daha istikrarlı ve çevreye uygunluk göstermektedirler.
    Şehircilik uzmanı sosyolog:
              İbni Haldun'un şehirlerin kuruluşu hakkında ortaya attığı teori teorisi şöyledir:
                 İbni Haldun'un iktisadî görüşüne göre servet çalışma ile elde edilir. Eller ve kollarla yapılan iş dâima yüksektir. Onun bu konuda ortaya attığı teori şudur: "İnsanın kazanç ve hayatta faydalandıkları her şey onun emek ve çalışmasının kıymetidir."  Ona göre sermâye meşru yoldan elde edilmişse dokunulmazdır. Ne devlet ve ne de cemiyet bu sermaye ve mülke el uzatamaz.
    Psikolojiyi tarihe uygulayışı:
              "Mağlûp olan bir kimse yanlış fikre kapılarak, bütün iş ve hareketlerinde galip olanı örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Onun galibiyetinin, alıştığı âdetten, meslek ve mezhepten ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. Oğulların babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkatle bakarsan, oğulların dâima babalarını kendilerine rehber edinmekte olduğunu görürsün. Bu da oğulların babalarının olgunluk ve üstünlüklerine inanmalarından ileri gelmektedir. Bu hal çağımızda Endülüs'te gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar kendilerine galebe çalmakta olan Gal'leri kendileri için rehber edinmektedirler. Giyim ve kuşamları, bir çok âdet ve halleri itibariyle onlara benzemeye çalışırlar, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resimler çizerler, heykeller koyarlar. Bunları gören bu hallerin istîlâ vesîkası olduğunu hikmet gözü ile görebilir."
    Sosyal konulardaki hâkimiyeti:
           İbni Haldun toplumsal konulara oldukça hâkimdir. İnsanların açlıktan değil, yeme alışkanlıklarını terk etmemelerinden dolayı öldüklerini savunur.
          "Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez. Onları alışmış oldukları tokluk öldürür. Az katık ve az yağla geçinerek bu yaşayışı itiyat hâline getirenlerin ise normal olan rutubetleri artmadan eski hâlini muhafaza eder ve tabiî olan her türlü yemeği kabul eder. Bu gibi insanların yemeklerinin değişmesi bağırsaklarda kuruma meydana getirmez, normalden uzaklaşmaz. Bolluk ve genişlik içinde yaşayarak her türlü katık ve yemekleri yiyenler, açlık çağlarında çok ölürlerse de darlık için­de yaşamaya alışmış olanlar sağ kalırlar, ölmezler. Bunların hepsinin de asıl sebebi şudur,- besinlere alışmak veyahut alışırsa o iş nefis için bir tabiat olur. Nefis her renge girer. Doktorlar 'Açlık helak edicidir" derler. Onların kuruntuları, kendilerini birdenbire yemekten mahrum ederek aç bırakmak mânâsına hamledilmelidir. Bu takdirde açlığın tesiri ile bağırsaklar kesilir, yok etmesinden korkulan hastalıklara tutulur. Fakat sofilerin yaptıkları gibi, riyazetle ve yavaş yavaş yemekleri azaltmak suretiyle olursa, helaki gerektirmez. Riyazeti bırakarak eski hâle dönülmek istenildiği vakit dahi tedrice uyarak yavaş yavaş geçiş yapılmalıdır. Birdenbire eskisi gibi yemek yenilmeye başlandı­ğı takdirde, riâyet etmeyen kimsenin ölümünden korkulur. Biz 40 gün ve bundan daha fazla açlığa dayanan kimseleri gözümüzle gördük."
             İkinci bölümde Türklerin harpçiliğinden, harp usûlündeki başarılarından övgüyle bahsedilmektedir.
              Beşinci bölümde tarım, sanayi, ticaret, dokumacılık ve diğer sanatlardan söz edilir. Sanayi inin ilerlemesi için ilmin şart olduğu belirtilir.
            Altıncı bölümde ise ilimlerden bahsedilir. Dînî ilimlerden İlmi Kuran (tefsîr ve kıraat), hadîs, tıkın, usûl-ü fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimleri ve tarihçeleri anlatılır Daha sonra aklî ilimlere geçilir: Hesap, cebir, hendese (geometri), astronomi, tabiat ilimleri, tıp, kimya, dil bilgisi, edebiyat hakkında bilgi verilir. Arap edebiyatından özellikle, Endülüs edebiyatından örnekler sunulur.
     
     
     
    Ali İBN RIDVAN  (ö. 460/1068 [?])
       
    Fâtımîler döneminin ünlü hekim ve filozofu.
    Ebü'l-Hasen Alî b. Rıdvan b. Alî b. Ca'fer el-Mısrî. Kahire yakınlarındaki Cîze (Gize) kasabasında doğdu. Çağdaş araştırmacıların birçoğu doğum yılını 388 (998) olarak vermekle birlikte bizzat kendisinin 377'de (987) doğduğunu belirttiği kaydedilir. Babası bir fırın işçisi idi. Altı yaşında öğrenime başladı; on yaşında Kahire'ye gitti ve beş yıl içinde temel eğitimini tamamladıktan sonra herhangi bir hocanın yardımı olmaksızın kitaplardan mantık, tabiat ilimleri, astronomi, metafizik ve özellikle tıp çalışmaya başladı. Arapçada mevcut tıbba dair tercüme veya derleme şeklindeki başlıca kitapları kendi kendine okuyup inceledi. Sokaklarda yıldız falına bakarak ve tıp dersi ve tedavi hizmeti vererek geçim sıkıntısını gidermeye çalıştı. Otuz iki yaşına geldiğinde tıp alanındaki şöhreti artık bu meslekten fazlasıyla para kazanmasına yetecek kadar yayılmıştı. Özellikle Halife Müstansır-Billâh tarafından saray hekimi olarak tayin edilince serveti iyice arttı. Ancak büyük bir veba salgınının ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir sırada himayesindeki bir yetim kızın, biriktirdiği 20.000 dinarı alarak ortadan kaybolması maddî sıkıntıya düşmesine ve bunalıma girmesine yol açtı. Bu olaydan sonra inzivaya çekilen İbn Rıdvan, İbn Ebû Usaybia'ya göre 453'te (1061), İbnü'l-Kıftî'ye göre ise 460 (1068) yılı dolaylarında vefat etti.
    Batı'da Haly Eben Rodan ve Rodoham Aegyptius adlarıyla anılan İbn Rıdvan'ın hayatı ve ilmî şahsiyeti hakkında birinci elden bazı bilgiler günümüze kadar ulaş­mıştır. İbn Ebû Usaybia onun otobiyografisinden bir bölüm aktarmakta, ayrıca Batlamyus'un Tetrabiblos (Quadripartitum) adlı astrolojik eserine yazdığı şerhte de bunların benzeri bilgiler bulunmaktadır. Bu kaynaklardan öğrenildiğine göre, büyük İslâm filozoflarından sayılmasına rağmen asıl ihtisas alanı olarak felsefenin ayrılmaz parçası kabul ettiği tıbbı seçmiş, bu seçimi yaparken de doğum tarihine denk gelen astrolojik verilerin kendi yaratılışına en uygun sahanın tıp olduğunu göstermesine dayanmıştır. Ona göre felsefe ve tıp alanında araştırma yapmak, Allah'a gerçek anlamda taatte bulunmaya imkân veren faziletli bir yaşama biçimidir. Kendisi, günlük çalışmaların telâşından sıyrılıp köşesine çekildiği saatlerde Allah'ın yerdeki ve göklerdeki melekûtunu ilmin ışığında tefekküre daldığını belirtmektedir.
    İbn Rıdvan'ın ilmî şahsiyetinde ilk göze çarpan iki özellikten biri disiplinli ve planlı çalışması, diğeri tıp eğitimi yöntemine önem vermesidir. Otobiyografisinden an­laşıldığına göre özel hayatında beden sağlığını sürdürmek için dengeli beslenmeye ve spor yapmaya özen göstermiştir. Otuz iki yaşından itibaren düzenli olarak yıllık çalışma planı hazırlamaya başlamış ve her yıl bu programı gözden geçirerek yenilemiştir. Öte yandan sevimsiz görünüşüne ve geçimsiz tavırlarına rağmen İbn Rıdvan'ın mükemmel bir öğretmen olduğu anlaşılmaktadır. Bir eğitimci olarak başarısı, kendisi hakkında hiç de olumlu düşünmeyen İbnü'l-Kıftî tarafından dahi vurgulanmıştır. Bu tabakat yazarına göre tıp ve felsefe konusunda hazmedilmemiş bilgilere sahip, orijinallikten uzak ikinci sınıf eserler veren ve öğrencileri tarafından ilmî tutarsızlıkları sebebiyle alaya alınan bu çirkin adamın çok sayıda öğrenciyi etrafına toplaması şaşırtıcıdır. Fakat asıl şaşırtıcı olan, ömrünü tıbba adayan İbn Rıdvan'ın bu ilmi kitaplardan öğrenmenin hocadan öğrenmekten daha uygun olduğunu savunmasıdır. Aslında tıbbı herhangi bir hocadan tahsil etmemiş olması, hasımlarınca hafife alınmasının başlıca sebebi idi; nitekim müzmin muhalifi İbn Butlan onu bu fikirleri yüzünden zor durumda bırakmıştır.
    İbn Rıdvan'ın tıp tahsilinde kitabî bilgiye verdiği önem geleneksel tıp teorisine bağlılığıyla da yakından ilgilidir. Thessalius ve Ebû Bekir er-Râzî'nin şahsında "ashâbü't-tecârib" ve "ashâbü'l-hiyel" adıyla andığı, klinik araştırmalarını esas alan deneyci hekimlerin tıp yaklaşımını güvenilir bulmamış, teori ve pratiğin ayrılmazlığında ısrar ederek kendi tıp anlayışını Hipokrat ve Câlînûs'un mümessili oldukları "ashâbü'l-kıyâs" ekolüyle irtibatlandırmıştır. Fakat bu tavrının onun tıp pratiğine ve tecrübeye önem vermediği şeklinde anlaşılmaması gerekir; nitekim bu gibi yanlış anlamalar Câlînûs hakkında da söz konusudur. İbn Rıdvan, Fî Şerefi't-tıb adlı eserinde Hipokrat ve Câlînûs'a olan hayranlığını ifade ederken, Câlînûs'u takip eden İskenderiye tıp okulunun araştırma heyecanından ve ori­jinal eser verme kabiliyetinden yoksun saydığı yorumcularını eleştirmiş, İslâmî dönemde yetişmiş tıp adamlarını da benzeri gerekçelerle yetersiz bulmuştur. Ona göre kendisinden önce Arapça yazan hekimler, hem felsefeye gereken önemi vermemişler hem de tıbbı teori ve pratik diye ikiye bölmüşlerdir; hâlbuki ne tıpla felsefe birbirinden ayrı düşünülebilir, ne de tıbbın teori ve pratiği arasına katı duvarlar örülebilir. Bu yüzden İbn Rıdvan, tıbbı birbiriyle uzlaşmaz ekollere ayıran yaklaşımın İslâmî dönemde de benimsenmesini esefle karşılamıştır. Bu durumda onun dogmatik görmediği ashâbü'l-kıyâs ekolünü kuşatıcı, birleştirici ve bütünleştirici özellikleri sebebiyle benimsediği ve üstatları olan Hipokrat ve Câlînûs'a da bu açıdan bağlandığı. Thessalius ile Râzî'yi ise deneyci tavırlardan dolayı bu gelenekten sapmış bulduğu için güvenilir saymadığı söylenebilir. İbn Rıdvan'ı, Câlînûs'un tıp ekol­lerini tanıtıp tartıştığı Kitâbü'l-Fırâk'ına şerh ve Râzî'nin Câlînûs'u eleştirdiği Şükûk alâ Câlinûs adlı eserine reddiye yazmaya iten fikrî kabuller bunlardır. İbn Rıdvan'ın kıyas ekolünü bir dogmatizm olarak yorumlamadığının bir başka gös­tergesi de Kifâyetü't-tabîb adlı eserinde klinik tecrübeye atfettiği önemdir. Ayrıca Câlînûsçu tıp teorisinin her ülkenin özel şartlarında yeniden yorumlanmasını ve pratiğin öylece yönlendirilme­sini öngören Defu'l-mazârri'l-ebdân bi-arzı Mısr adlı eseri de bu açıdan fikir vericidir.
    Hekimlik ahlâkını tıp eğitiminin önemli bir parçası sayan İbn Rıdvan'a göre ideal bir hekim şu şartlara sahip bulunmalıdır:
    Beden sağlığı yerinde, akıllı, iyi huylu olmalı;
    İyi ve temiz giyinmeli, görünümüne dikkat etmeli;
    Hastalarının sırlarını saklamalı;
    Tedavi ücretini değil tedaviyi ön plana almalı;
    Yararlı gördüğü şeyleri öğretme aşkıyla yanmalı;
    Sağduyulu ve iffetli olmalı;
    Can ve mal konusunda güven telkin etmeli;
    Reçetesinde zehir veya çocuk düşürücü ilâçlar vermemeli
    düşmanını dahi tedavi etmeli.
    İbn Rıdvan'ın ilmî birikimine şekil veren literatür yine onun kaleminden günümüze ulaşmıştır. Bunlar arasında edebî ve şeri ilimlere dair eserler, Hipokrat ve Galen'in tıp külliyatı, Dioscorides'in farmakoloji alanındaki yazılan, Efesli Rufus, Oribasius ve Paulus gibi tıbbın ünlü yorumcularının eserleri, Râzî'nin el-Hâvî'si, tarım ve eczacılık üzerine kitaplar. Batlamyus'un el-Mecistî'si ile Tetrabiblos'u. Eflâtun ve Aristo'nun muhtelif kitapları. İskender Afrodîsî ve Themistius gibi felsefe yorumcularının eserleri ve Fârâbî'nin çeşitli kitapları bulunmaktadır.
    Bu türden tıp ve felsefe kitaplarıyla kendi kendini yetiştiren İbn Rıdvan'ın hem çağdaşlarını hem de önceki otoriteleri aşırı derecede eleştirmesi ve bu konuda yer yer alçaltın ifadeler kullanması mizacının haşin ve polemiğe yatkın olduğunu göstermekte, özellikle Huneyn b. İshak, Ebû Ca'fer İbnü’l-Cezzâr, Ebü'l-Ferec İbnü't-Tayyib, Râzî ve İbn Butlan'a yönelttiği eleştirilerdeki sert üslûp bunu açıkça ortaya koymaktadır. Meselâ el-Hâvî yazarı Râzî'deki tıbbî dehanın farkında olmakla birlikte onun Câlînûs gibi bir ilmî otoriteyi sorgulamasını kabullenememiş, ona yönelttiği eleştirilerde hiç gereği yokken kendisine nisbet edilen mülhidce fikirlere de yer vermiştir. Onun İbn Butlan ile olan tartışmaları meşhurdur. Bu tartışma önemsiz bir konuda ihtilâfla başlamış, ancak Kahire ve Bağdat hekimlerinin ilmî kapasiteleri hakkındaki yetersizlik suçlamalarıyla büyüyerek İbn Rıdvan'ın Mısırlı hekimlerle yaptığı bir toplantıda İbn Butlan'ın dışlanması çağrısına kadar varmıştır. İbn Ebû Usaybia, İbn Rıdvan'ın mu­hatabına karşı yazdığı yedi risalenin adını vermektedir. Bunlardan günümüze ulaşan üç tanesi İbn Butlân'ın iki cevabıyla birlikte neşredilmiştir. İbnü'l-Cezzâr'ı hedef alan eleştirileri ise Kitâbü ('l-Hilel fi) Defimazârri'l-ebdân bi-arzı Mışr adlı eserinin yazılış gerekçesini oluşturmaktadır.
    İbn Rıdvan'ın astrolojiye bakış tarzı onun ilmî şahsiyetini belirleme açısından önemlidir. Batlamyus'un Tetrabiblos'una yazdığı şerh ile Kindî, Ebû Ma'şer el-Belhî ve Bîrûnî gibi astrolojiyi ilim kabul eden bilginler arasına girmiş ve bu ilim sayesinde gelecek olaylar hakkında doğ­ruya yakın tahminlerde bulunulabileceğini iddia etmiştir. Fârâbî ve İbn Sînâ
    gibi düşünürlerin Batlamyus'un el-Mecistî'sini ilmî sayıp onu tamamlaması amacıyla kaleme aldığı astrolojik muhtevalı Tetrabiblos'u gerçekçi bulmamalarına karşılık İbn Rıdvan, fert ve toplumların yaşayacağı kaderin yıldızların oluşturduğu gök haritasına bakılarak okuna­bileceğine inanmıştır. Göklerin yeri yönettiği şeklindeki eski devirlerden gelen inancı kabul ettikleri halde ilm-i nücûmu yalnızca astronomiden ibaret sayan muhalif gelenek mensupları, göklerin fizikî etkisinin fertlerin iradî tercihlerini yahut toplumların tarihî serüvenlerini belirlemesini mümkün görmemişlerdir. Hâlbuki İbn Rıdvan'a göre astroloji fizik ve matematik ilkelerine dayalıdır ve dolayısıyla tahminleri de ilmîdir. Öte yandan henüz genç yaşta iken İbnü'l-Heysem'in Fî Dav’il-kamer adlı eserini içindeki geometrik şekillerle birlikte kendisi için istinsah etmiş olması ve optik ilminin bu üstadına karşı duyduğu ilgiyi daha sonra da sürdürmesi, onun başından beri günümüzde pozitif denilen ilimlere yönelmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
    Öğrencileri arasında en tanınmışı Ebû Küseyr Efrâîm İbnü'z-Zaffân el-İsrâilî'dir. Buyahudi tabibin Halife Müstansır-Billâh ve Müsta'lî-Billâh zamanında saray hekimliğine kadar yükseldiği ve hemen her sahaya ait kitaplardan oluşan büyük bir özel kütüphane kurduğu bilinmektedir. Yine kaynaklarda, kitaba ve felsefeye düşkünlüğüyle tanınan Fatımî Emîri Mübeşşir b. Fâtik'in de onunla birlikte ilmî çalışmalarda bulunduğu kaydedilmektedir. İbn Rıdvan, Ebû Zekeriyyâ Yehûda b. Saâde adlı biryahudi hekim için iki risale kaleme almıştır. Ancak aralarındaki ilmî münasebetin öğretmen-öğrenci ilişkisi şeklinde olduğu yolunda kesin bilgi mevcut değildir.
    Eserleri.
    1. Kitâbü'l-Kifâye fi't-tıb (Kifâyetü't-tabib fîmâ sahha ledeyh mine't-tecârib). XI. yüzyıl Mısır'ındaki tıbbî uygulamalar hakkında fikir veren eser, İbn Rıdvan'ın eski tıp otoritelerine bağlılığının yanı sıra klinik tecrübeye verdiği önemi de yansıtmaktadır. Tek nüshası Gotha'da kayıtlı olup ilmî neşri Selmân Katâye tarafından yapılmıştır. Jacques Grand Henry, eseri Fransızca tercümesiyle birlikte Le Jivre de la methode du medetin de 'Ali b. Ridvân (998-1067) adıyla iki cilt halinde neşretmiştir.
    2. Makale fi't-Tatarruk bi't-tıb ile's-sa'âde. "Hipokrat Külliyatı", "Hipokrat'ın Şahsiyeti" ve "Tıpla Kazanılan Mutluluk" başlıklı üç bölümden oluşmaktadır. Hipokrat örneğinde tıp tahsili ve öğretiminin insana kazandırdığı faziletlerle entelektüel derinlikten bahsedilen kitapta Mısır'ın felsefe ve tıp tarihindeki önemi de vurgulanmaktadır. Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı bir tek yazması mevcut olan kitap Albert Dietrich tarafından Über den Weg zur Glückseligkeit durch den arztlichen Beruf adı altında Almanca tercümesiyle birlikte yayımlanmıştır.
    3. Kitâbü('l-Hîle fi) Def’i mazârri'l-ebdân bi-arzı Mışr. Mısır'ın insan sağlığı ve hastalıklarıyla ilgili mahallî şartlarının incelendiği eser, genel tıp bilgisinin özel şartlara göre yeniden yorumlanması gerektiği var sayımına dayandırılmıştır. On beş bölümden oluşan ve Mısır'ın topografya, çeşitli tabiat şartları ve tarım ürünleri açısından çarpıcı bir tanıtımını veren eser, Kayrevanlı İbnü'l-Cezzâr'ın aynı konuyu işleyen kitabının kulaktan dolma ve ikinci elden bilgilere dayalı olduğu gerekçesiyle kaleme alınmıştır. Makrizî el-Hıtat'ında Kahire'yi tanıtırken bu eserden uzun alıntılar yapmaktadır. Kitap Michael W. Dols tarafından Medieval Islamic Medicine: İbn Rıdwan 's Treatise 'On the Prevention of Bodily Ills in Egypyt adıyla İngilizce'ye çevrilmiş ve Âdil S. Cemâl'in tahkikiyle neşredilmiştir. Daha sonra Fuat Sezgin, bu neşrin kusurlu olduğu gerekçesiyle orijinal yazmanın tıpkıbasımını çıkarmıştır.
    4. Makale fî şerefi't-tıb. Türkiye'de Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı tek yazma nüshası bilinen eser yedi bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde şu konular işlenmiştir:
    a) Tıbbın beden ve ruh sağlığına yararları dolayısıyla Allah'ın rızâsını kazanmaya vesile teşkil ettiği;
    b) Hekime şerefli bir mevki kazandırdığı;
    c) İnsana sağladığı mutluluklar sebebiyle şerefli bir ilim olduğu;
    d) Mısır'ın eski bir medeniyet mer­kezi sıfatıyla tıp ve felsefe tarihinde taşıdığı önem ve buranın Aesculapius geleneğindeki belirleyici yeri;
    e) Câlînûs'un külliyatına telhisler (künnâşât) yazan Aeteus, Oribasius, Trallesli AJexander ve Paulus Aeginetta gibi yazarların kıymet ve önemi;
    f) İskenderiye tıp okulu;
    g) Arapça'daki tıp literatürünün değerlendirilmesi.
    5. Kitâbü Şerhi(Tefsiri)'l-Makâlâti'l-Erbe’a li-Batlamyûs fi'l-kadâyâ bi'n-nücûm ale'l-havâdis. Batlamyus'un astrolojiye dair Tetrabiblos adlı eserinin şerhidir; girişte astrolojinin nazarî temelleri tartışılır. XV. yüzyılda Latince'ye çevrilen eserin bir de Türkçe tercümesi bulunmaktadır.
    6. Kitâbü'n-Nâfi fî keyfiyyeti talîmi sınâati't-tıb. İki bölümden oluşan kitap tıp eğitiminde usul, İskenderiye tıp okulunun değerlendirilmesi, Huneyn b. İshak ve Ebû Bekir er-Râzî'nin Câlînûsçu literatür açısından eleştirilmesi konularını ihtiva etmektedir.
    7. Fi'l-Kuva't-tabfiyye. Fizyolojiye dairdir. Süleymaniye Kütüphanesi'nde bir nüshası bulunan eser M. C. Lyons tarafından İngilizce'ye çevrilmiştir.
    8. Şerhu'ş-Sınâ'ati's-sağire li-Câlînûs. İbn Rıdvan'ın Câlînûs'un Ars Parva'sına yazdığı şerhtir. Cremonalı Gherardo tarafından yayımlanan Latince tercümesi. Batı'da çok meşhurdur; eser ayrıca İbrânîce'ye de çevrilmiştir. İbn Rıdvan'ın öteki Câlînûs şerhleri arasında Şerhu Kitâbi'n-Nabdi'ş-sağir, Şerhu Kitâbi't-Teennî li-Şifâ'i'l-emrâz ilâ Iglûkun (Gtaucon), Şerhu Kitâbi'l-Ustukussât ve Şerhu Kitâbi'l-Irk.
    9. Kitâbü'l-Usûl fi't-tıb. Tıbbın ilkeleri üzerine olan eser İbrânîce'ye tercüme edilmiştir.
    İbn Rıdvan'ın polemiğe dair eserleri de şunlardır: Fî Halli şükûki'r-Râzî alâ kütübi Câlînûs, Kitâb fi'r-red ale'r-Râzî fi'l-İlmi'l-ilâhî ve işbâü'r-rusül, Kitâbü Tetebbui Mesâ'ili Huneyn, Makale fi'r-red alâ Efrâ'îm ve İbn Züra fi'l-ihtilâf fi'l-milel, Kitâbü'l-İntişâr li-Aristûtâlîs -ve hüve Kitâbü't-Tavassut beynehû ve beyne husûmihi'l-münâkıdin-ü's-semâ'i't-tabiî. Müellifin İbn Butlân'a karşı yazdığı üçü günümüze ulaşan yedi risalenin adı İbn Ebû Usaybia tarafından şu şekilde zikredilmektedir. Makale fî nakdi makâleti İbn Butlan fi'l-ferh ve'l-ferrûc, Makale fîmâ evredehû İbn Butlan mine't-tahyîrât, Makale fî enne mâ cehelehû yakın ve hikme ve mâ 'alimehû İbn Butlan galat ve safsata, Makale fî enne İbn Butlan lâ ya'lemu kelâme nefsihî fadlan an kelâmi ğayrih, Risale ilâ etıbbâi Mısr ve'l-Kâhire fî haberi İbn Butlan, Kavl lehû fî cümleti'r-red 'aleyh, Makale fi't-tenbîh alâ mâ kelâmi İbn Butlan mine'l-hezeyân.
    (T.D.V. İslam Ans. 20/250–252)
     
     
    İBN-İ SİNA
     
                Büyük Türk bilginidir. Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmiştir. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldü. Eserleri Latinceye ve Almancaya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa'ya ışık vermiştir. Onu Latinler "Avicenna" adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.
                İbni Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu. Kafası öylesine doluydu ki, uyanık iken çözemediği bir takım meseleleri uykusunda çözer ve uyandığı zaman cevaplandırılmış bulurdu. Bir keresinde, Aristo metafiziğini inceliyordu. Defalarca okuduğu halde bir türlü esasını  kavrayamamıştı. Buhara çarşısında gezerken sergide bir kitap gördü. Mezat tellâlı, bunu satın almasını, bu sayede birçok meseleyi kolayca halledebileceğini söyledi. Bir mezat tellâlının bildiği kitabı bilememek, İbni Sînâ'ya çok zor geldi. Onun okuma huyunu herkes öğrendiği için, bilhassa kitap satıcıları kendisini tanıyorlardı. İbni Sînâ, kendisine tavsiye edilen Fârabî'nin Aristo'ya ait şerhini satın aldı. Bir defa okumakla, o çözemediği noktaların büyük bir açıklığa kavuştuğunu gördü: "Şükür sana Yârabbi!" diye secdeye kapandı ve Fârabî'nin yolunda fukaralara sadaka dağıttı. Oysa, İbni Sinâ doğduğu zaman Fârabî otuz yaşındaydı ve bu olay geçtiği sırada da hayattaydı.
              Buhara Emiri Nuh İbni Mansur'u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayacağını anlayıp yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.
          İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapçadır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapçaya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Fârabî'yi ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile, yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi, Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.
          Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır. Ama şöhreti her ne kadar tip ilmiyle ilgiliyse de asıl kişiliği, Ortaçağda uzun süre tartışma konusu olan Tanrı varlığının mutlak bir zorunluluk olduğu konusundaki Kelâm meselelerine getirdiği kesin çözüm yolundan ileri gelmektedir.
          Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İnsan bilgisinin Tanrıyı ve kâinatı mutlak şekilde anlamaya elverişli olmadığını söylerken, aklın varlığını kabul eder. İnsandan bağımsız bir ruhun var oluşu, İbni Sînâ'ya göre Tanrıdan yansıyan bir delildir. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.
          Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi't-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo'nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü'l-İnsâf'ı başta gelen eserlerindendir. İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina'nın büyük yardımı olduğunu söyler. Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.
          İbni Sina, 1037 tarihinde Hemedan'da mide hastalığından öldü. İbn-i Sina'nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi't-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sina'nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların 'mikrop' mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.

                İbn-i Sina'nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma'nın Galen'i de, Er Razi'de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa'sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri'nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa'nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi'nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina'nın Kanûn'u yer almıştır.
                Bugün hala Paris Üniversitesi'nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi'ye aittir
                  
     
    İbni Sina'nın “ Kitab-ül Şifa ” adlı eseri, yüzlerce yıl Aristo'nun eseri olarak Avrupa'da okutuldu. Bu yanlışlık İngiliz bilim adamı Eric Holmyard tarafından ancak 1928 yılında düzeltildi. İbni Sina'nın 10. yüzyılda yaşayan bir bilgin olduğu göz önüne alınınca bu hatanın 10 asır boyunca devam ettiği ortaya çıkıyor.
    Dünya bilim tarihine “ Altın çağ ” olarak damgasını vuran Türk İslam bilginleri, 8. yüzyıldan itibaren bilim dünyasının ebedi aydınlığı oldular. Cabir el Hayyan, Fergani, Biruni, Harezmi, Razi, İbni Sina, Sabit Bin Kurra, Heysem, Ebul Vefa, Battani ve nice Türk İslam bilginleri matematik, fizik, kimya ve tıp ilminin temellerini oluşturdular.
    Batılı bilim adamlarından Bergson'un “ Daha 14. asırda İslam ülkeleri birer ilim ve irfan fuarı. Hükümdar saraylarının her taşı inci gibi işlenmiş birer sanat abidesi, birer ilim ve marifet merkezi olarak gözleri kamaştırırken Avrupa yoğun bir cehalet ve karanlık içindeydi .” sözleriyle özetlediği tespitleri ne kadar dikkat çekici değil mi?
    Medeniyet bütün milletlerin ortak malıdır. Bugünkü medeniyet çizgisinde her milletin az çok payı var. Tarihi süreç içinde Mısırlı, Yunanlı, Çinli, Hindu, İranlı, Arap ve Türk bilginler medeniyet yarışında ilmin bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Ortaçağ'da ise Türk - İslam bilginleri hep öncü rolü oynadı. Akla ve bilgiye dayalı bugünkü uygarlığın sahip olduğu bir çok değere kaynaklık ettiler.
    Ortaçağ'da Avrupa hurafelerle uğraşırken İslam dünyası “ Aydınlanma Çağını ” yaşıyordu. Ünlü Türk bilgini Harezmi 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladı. Logaritmayı ortaya koyan ilk kişi oldu. “ El Cebir ” adlı kitabı Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından 12. yüzyılda Latince'ye çevrildi. Bu kitapta Harezmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak sistematik olarak köklerin nasıl bulunacağını gösterdi. “Hesap” adlı kitabında ise dört işlemin nasıl yapıldığını anlattı. Harezmi açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren tablolar ve kitaplarıyla matematikte çığır açan bir bilgin oldu.
    Cabir Hayyan kimyasal maddeleri uçucu, uçucu olmayan, yanan ve yanmayan maddeler olarak dört grupta topladı. Akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini 8. yüzyılda ortaya attı. Bu çalışmalarıyla modern kimyanın kurucusu Lavosier'e öncülük etti.
    Biruni “Yerçekimi Nazariyesini” Newton'dan önce buldu. “Rasati İnhitat-il Ufuk ” adlı kitabında yer kürenin yarı çapını 6 bin 324.66 km olarak bugünkü geçeğe en yakın şekilde verdi.
     
     
    İbnİ ŞatIr
     
          Şam'da yetişen büyük astronomi âlimi. İsmi, Ali bin İbrahim bin Muhammed el-En­sari olup, künyesi Ebu'l-Abbas; lakabı Alaeddin'dir. İbn-i Şatır diye meşhur oldu. 1304 (H.7O4) senesi Şaban ayında Şam'da doğdu. Altı yaşında babasını kaybetti. Yetiştirilmesi için dedesi tara­fından amcasının yanına verildi. Amcasının yanında fildişinden ve odundan kakmacılık sanatını öğrendi. Bu sebepten muta'im lakabım aldı. Bu sanat sayesinde çok zengin oldu. Astronomi, geometri ve yıldızlarla ilgili bilgileri, Ebu'l-Hüseyin bin Hasan Şatır'dan öğrendi. İlim öğrenmek için Kahire Ve İskenderiye'ye gitti. Buralarda yüksek matematik tahsili yaptı. Geometri ve hesap ilimlerinde Üstad oldu. Sonra astronomi ilmi ile uğraştı ve bu sahada zamanın en büyük âlimi oldu. Tahsilini tamamladıktan sonra Halep'e döndü, sonra Şam'a yerleşti. Ömrünün sonuna kadar Şam'daki Emevi Camiinde muvakkit (namaz vakitlerini dü­zenleyen) ve baş müezzin olarak çalıştı. 1375 (H.777) senesi Ağustos ayında Şam'da vefat etti.
          Zamanla astronomi ilminde söz sahibi olan İbn-i Şatır, birçok rasat ve hesap aleti keşfetti. Bu aletlerin yapılış ve kullanılışları hakkında kitaplar yazdı. Usturlap adlı astronomi aletini geliştirdi. Güneş saatleri üzerinde durdu. Batlamyus'un eserlerini açıkladı. Hatalarını göstererek astronomide gerçek ve doğru bilgiler ortaya koydu.
          İbn-i Şatır, rub'-ı dairesi adlı hesaplama aletini tasarlayıp yaptı. Eliptiğin eğiklik açısını son derece dakik bir şekilde 23 derece 31 dakika olarak hesapladı. Ortaçağ'da bilinen beş gezegenin hareketini ayrıntılı bir şekilde inceledi.
          Batlamyus tarafından ortaya atılan merkezleri birbirinden farklı daireler üzerinde hareket modeli­ni terk ederek, bir ucu gözetleyende diğer ucu gök cisminde olan hareketli vektör modelini kabul etti.
          İbn-i Şatır, Batlamyus'un öne sürdüğü dünya merkezli gezegenler sisteminin hatalı olduğunu gösterdi. Batlamyus, gök cisimlerinin yirmi dört saatte bir dünya etrafında döndüğünü sanıyor ve nazariyesini buna göre düzenliyordu. İbn-i Şatır'a gelinceye kadar bütün Avrupa âlemi böyle inanıyor ve Batlamyus nazariyesinin tartışma kabul etmez derecede doğru olduğunu sanıyordu. Ünlü Müslüman ilim adamı İbn-i Şatır, uzun seneler süren astronomik gözlemler neticesi, Batlamyus nazariyesinin doğru olmadığını ispatladı. Bu konuda şöyle demektedir: "Gezegenler, gök cisimleri, yıldızlar, Batlamyus'un tasarladığı düzende seyretmiyor. Ma­demki, bütün gök cisimleri, gezegenler doğudan batıya doğru dönmektedir, güneş de bunlardan bi­ri olduğuna göre, doğuş ve batış vakitleri niçin değişiyor? Bundan da öteye, bu sistemde görünüp, kaybolan yıldızlar da var... İşte netice itiba­riyle dünya ve gezegenler, güneş etrafında muntazam olarak dönmektedir. Ay da dünya etrafında dönmektedir. " Bu sözleriyle İbn-i Şatır güneş merkezli sistemin kurucusu oldu.
          Daha sonra yıldızların yerlerini, hareketlerini ve bunlar ile ilgili hususları rasat etti ve yaptığı hesapları doğru bir şekilde topladı. Yıldızların yerle­rinin bulunmasını için takvime göre düzenledi. Ayrıca, episaykıl sistemin yarıçaplarını, yıldızların en uzak ve en yakın olanlarına merkezler tespit ve tayin ettikten sonra kullandı. Güneşin episaykılının yarıçaplarını, ayın ve yeryüzüne en uzak, parlak ve karanlık yıldızların yarıçaplarını hesap ederek bu hesaplara uygun olarak yaptığı astronomik çalışmaları, rasat ve hesap ile elde ettiği neticeleri dü­zenli bir şekilde cetveller haline getirdi.
          İbn-i Şatır'ın eserlerinden birçok Müslüman ve batılı ilim adamı faydalanmış ve tesiri altında kal­mıştır. Bunların başında Kopernik gelir. İbn-i Şa­tır'ın ve Kopernik'in modellerinin mukayeseli karılaştırması sonunda, Kopernik'in, Nasıruddin Tusi, İbn-i Şatır ve Meraga alimleri topluluğundan ne kadar etkilendiği araştırılmış ve şu hususlar tespit edilmiştir:
    1. Kopernik: İbn-i Şatır'ın ve Meraga alimle­rinin kullandığı sabit açısal hızla dönen vektör modelini aynen benimsemiştir.
    2. Kopernik'in merküri modeli: İbn-i Şatır'ın­kinin aynı olup, sadece vektör uzunluklarında kü­çük farklar bulunmaktadır.
    3. Kopernik'in ay hareketini açıklayan modeli: İbn-i Şatır'ınkinin tamamen aynısıdır.
    4. Kopernik, İbn-i Şatır gibi merküri modelinde, Tusi'nin Tezkire'de verdiği hareket biçimini kullanmaktadır. Tusi'nin bu maksatla ispat ettiği teoreme ait şekil, Kutbuddin ve Kopernik'in kitaplarında aynen vardır.
          Kopernik'ten bir süre sonra gelen ünlü İtalyan bilgini Galileo da, İbn-i Şatır'a ait ilmi nazariyeler ışığında yetişerek ilk teleskopu yapmıştır. Böylece o, bu alet vasıtasıyla gök cisimlerini, gezegen ve yıldızları inceliyor ve İbn-i Şatır'ın ortaya koyduğu nazariyeleri teker teker ispat ediyordu.
          Batı ve İslam âleminde tesiri büyük olan İbn­-i Şatır, ancak 20. asrın ortalarında tanınabilmiştir. Tam beş asır boyunca, onun nazariyeleri ve başarıları, Kopernik'e mal edilmiş ve öğretilmiştir. İbn-i Şatır'm eserleri incelendiğinde, Kopernik'in olduğu kabul edilen başarıların birçoğunun bu büyük fen bilginine ait olduğu gün gibi ortaya çı­kar.
    Eserleri:
           İbn-i Şatır, yaptığı rasat ve çalışmalarını çeşitli eserlerde topladı otuza yakın eseri varsa da bunlardan çoğunun nerede olduğu henüz bilinmemektedir.
      1- Zicu Nihayeti'l-Gayat fil-A'mali'l-Fele­kiyyat,
      2- Risale fi Ta'liki'l-İrşad,
      3- Risale fi Ni­haye-'is-Süal fi Tashihi'l-Usul,
      4- Ez-Zicü'l­-Cedid,
      5- Kitabu Eşi'ati'l-Lami'a fil-Ameli bil­ Aleti'l-Cami'a,
      6- Kitabu'l-Muhtasar fis-Se­mari'l-Baliga,
      7- Risale an izahi'l-Musayyib fil-Ameli Bi'r-Rub'il-Müceyyeb,
      8- Ercüzetün fil-Kevakib,
      9- Risaletün fi Sun'il-Usturlab,
    10- Kitabü'l-Muhtasar fi Ameli'l-Usturlab,
    11- Ma­kaletün an Nef'il-Amm fil-Ameli bir-Rub'it­Tamm: Rub'-ı daire tahtası ile namaz vakitlerinin nasıl tayin edileceğine dairdir. Bu mukaddime iki yüz bab ve bir hatimeden meydana gelmiştir.
    12- Risaletü Nüzheti's-Sami' fil-Ameli bi'r-Rub'il- Cami',
    13- Risaletü Kifayeti'l-Künu' fil-Ameli bi'r-Rub'il-Maktu',
    14- Risale fil-Amel bi'r-­Rub'il-Hilali,
    15- Risaletün fi'r-Rub'il-Alai,
    16-Risale fi Usuli İlm'il-Usturlab bilinen eserlerinin belli başlılarıdır.
     
                                                                             (Yeni Rehber Ansiklopedisi;  9/  296-297)
     

     
     
    İbnu'l-Kayyim el-Cevziyye
     
    İsmi ve Soyu
         İbnu'l-Kayyim el-Cevziyye'nin adı Muhammed, künyesi Ebu Abdillah, lakabı Şemsuddin, unvanı Zür'i'dir. Babasının adı Ebubekir ibnu Eyyub'dur. Şam'da doğdu. Babası Cevziyye Medresesi'nin kayyımı olduğu için kendisi İbnu'l-Kayyim el-Cevziyye diye tanınmıştır.
    İlmi Tahsili ve Derecesi
         Öğrenim hayatına babasından aldığı derslerle başlayan İbnu'l-Kayyim, Mecduddin Ebu Bekir ibnu Muhammed et-Tunusi ve Muhammed ibnu Ebi'l-Feth el-Ba'lebeki'den Arap dili ve edebiyatı, Şafii alimi Safiyyuddin el-Hindi'den Kelam ve Usul, Mecduddin İsmail ibnu Muhammed el-Harrani ile Takıyuddin ibnu Teymiyye'den Fıkıh okudu. Fıkıhta asıl hocası İbnu Teymiyye olup onun birçok eserini bizzat kendisinden okuma imkanı buldu. İbnu'l-Kayyim birçok hocadan ders almış olsa da onun üzerinde en çok etkisi bulunan kişi 712 yılında Mısır'dan dönmesinden ölümüne kadar (728) sürekli beraber bulundu İbnu Teymiyye olmuştur. Hatta İbnu'l-Kayyim'in ilmi birikim ve şöhretini büyük ölçüde İbnu Teymiyye'ye borçlu olduğu söylenebilir. Gerçekten de bu ikisi örneği az rastlanan bir hoca-talebe ilişkisi sergilemişlerdir. İbnu'l-Kayyim, hemen her zaman hocası İbnu Teymiyye ile birlikte anılmakta ve ona olan aşırı sevgi ve bağlılığı özellikle belirtilmektedir. Bu bağlılık, hocasının eserlerini tehzib ve görüşlerini yayma konusundaki çabalarında ve yazdığı eserleri büyük çoğunlukla hocasının görüşlerini açıklamasına hasretmesinde açıkça görülmektedir.
         İbnu'l-Kayyim, salt bir taklitçi olmayıp delile göre davranmayı ilke edinmekle beraber hocası gibi genelde Hanbeli mezhebinin usul anlayışı çerçevesinde hareket etmiş, özel olarak da İbnu Teymiyye'nin görüşleri doğrultusunda tavır sergilemiştir. Bunun için İbnu Teymiyye ile birlikte Selefiye ekolünün bayraktarı kabul edilmiştir.
         Yeni Hanbelilik veya Selefilik diye adlandırılan akımın önde gelen ismi olması dolayısıyla İbnu Teymiyye'nin, Memlük idarecilerinden gördüğü baskılar büyük oranda talebesi İbnu'l-Kayyim için de söz konusudur. Gerek İbnu Teymiyye'yle bulunması gerekse bazı görüşleri sebebiyle yöneticilerle arasının pek iyi olmaması sebebiyle İbnu'l-Kayyim, biri Hz. İbrahim (a.s.)'ın kabrini ziyaret etmek amacıyla yolculuk yapılmasına karşı çıkması yüzünden olmak üzere birkaç defa hapsedilmiştir. Hicri 726 yılında İbnu Teymiyye ile birlikte Dımeşk kalesine hapsedilmiş, muhtemelen İbnu Teymiyye kadar tehlikeli görülmediği için hocasının ölümünden sonra serbest bırakılmıştır.
          Hafız İbnu Receb onun ilmi derecesi hakkında şunları söyler: "O bütün İslami bilgilerde yetenekliydi. Fakat Tefsir kolunda onun bir benzeri yoktu. Usulu'd-Din konusunda da en yetkili kişilerdendi. Hadis, Hadis-Fıkıh ve hüküm çıkarmadaki inceliklerde ona denk biri göze çarpmıyordu. Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Arapça ve Kelam ilminde de üstün bir seviyeye ulaşmıştı. Tarikat ilmine ve tasavvuf ehli kişilerin işaret ve inceliklerine de haylice vakıftı. Ben, Kur'an ve sünnetin ne demek olduğunu, inceliklerini ve iman gerçeklerini ondan daha iyi bilen birini görmedim. O kusursuz, günahsız değildi. Ama ben bu özelliklere sahip onun gibi birini görmedim."
         Allame Zehebi (öl.748) de şöyle der: "İbnu'l-Kayyim, hadis metinlerini ve hadis ricalini bilmeye çok ilgi duyar, bunlarla çok daha fazla ilgilenirdi. Fıkıh incelemeleriyle de çok meşgul olurdu. Çok geniş ve detaylı bir şekilde yazarak Arapça dilbilgisini öğrenmekte, Fıkıh ve Hadis usulünde çok maharetliydi."
    İlmi Faaliyeti ve Metodu
         İbnu'l-Kayyim, İbnu Teymiyye'nin başlattığı ıslah çabasına katkı sağlamayı, bu çabayı devam ettirmeyi hedeflemiştir. Adalet ve toplum yararı temeline dayalı dini ve içtimai ıslah projesi sayılabilecek bu çabanın esasını selefin yöntemi olarak gördüğü Kitap ve sünnetin hakemliğine baş vurma, şeriatın ruhunu anlama, toplumsal olguları bu bağlamda dikkate alıp değerlendirme ve buna bağlı olarak taklidin yol açtığı fikri donuklukla mücadele etme oluşturmaktadır. Bu noktada İbnu'l-Kayyim özellikle akidenin selef mezhebine dönülmek suretiyle ıslahı, taklide karşı fikir hürriyetinin hakim kılınması, dini oyuncak haline getirenlerin uydurdukları hilelerle mücadele ve şeriatın ruhunu anlama gibi hususlar üzerinde durmuştur.
         İbnu'l-Kayyim'in yönteminin genel çizgileri "orta yol üzere olma", "gelenekçilik" ve "anlamcılık" olarak ifade edilebilir. Onun orta yolcu tutumunun sonuçları itikad, usul ve fürua dair görüşlerinde açıkça görülmektedir. Bu anlayışı İslam dinini diğer dinler arasında ve Ehli Sünnet'i diğer mezhepler arasında konumlandırırken de göstermiştir. Ona göre Müslümanlar diğer din mensupları arasında ortada oldukları gibi, Ehli Sünnet de diğer mezhepler arasında ortadadır.
         İbnu'l-Kayyim, bir ıslah iddiasıyla yola çıktığı için onun fetvalarında toplumsal bozulma noktalarını, döneminde ortaya çıkan bidat ve hurafeleri tespit etme imkanı bulunabilir. Bu tavır onun aynı zamanda selefi tutum ve yönteminin de tabii sonucudur. Nitekim kabir ziyaretinin esasen meşru olduğu kanaatini taşımakla beraber özellikle bazı salih kişilerin kabrini ziyaret amacıyla yola çıkılmasını caiz görmez.
    İbadet ve Takvası
         Hafız ibnu Receb anlatıyor: "O, çok ibadet eden ve gecelerini çok uyanık geçiren biriydi. Namazları uzun ve huzur dolu olurdu. Her zaman zikreden, çalışan, uğraşan biriydi. Onda Allah sevgisinin bir coşkusu ve cezbesi, kulluğun özel bir hali vardı. Yüzünde ilahi huzura yönelme, yoksulluk, acizlik ve boynu büküklüğün nuru görünürdü. Bu hal içinde ben onu başkasına benzemeyen bir insan olarak gördüm. Birçok kez hacc yaptı. Bir süre Mekke'de kaldı. Mekkeliler onun çok ibadet edişinin ve çok tavaf edişinin insanı hayrete düşüren hallerini anlatmaktadırlar."
         Allame İbnu Kesir (öl. 774) de kendi tarih kitabında şöyle yazıyor: "Hafız İbnu'l-Kayyim çok sevimli bir insandı. Ne kimseye hased eder, ne eziyet eder, ne bir kimsenin ayıbını ortaya çıkarır, ne de bir kimsede kusur arardı. Ben onun en yakın arkadaşı ve sevdiği biriydim. Bizim zamanımızda dünyada ondan daha fazla ibadet eden ve daha çok nafile ibadet yapan biri var mıydı bilmiyorum? Namazını uzun uzun kılar, rüku ve secdelerini çok uzatırdı. Bazı kereler dostları ona kızarlardı ama o bunu terk etmezdi. Sözün kısası şu ki o, genel olarak bütün yönleriyle kendisine benzer kimse az olan biriydi."
    Vefatı
    Hicri 13 Recep 751 (16 Eylül 1350)'de Çarşamba gecesi vefat etti. Bir gün sonra öğle namazını müteakip Cami-i Kebir'de cenaze namazı kılındı ve Babu's-Sag'li mezarlığına defnedildi. Allah rahmet eylesin ve derecesini yükseltsin.
    Eserleri
         Herhangi bir ilimde otorite sayılmasa da Kelam, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'ta derinleşmiş olan İbnu'l-Kayyim'in kaynaklarda 100'e yakın eserinin adı geçmekte olup bunların önemli bir kısmı gerek onun ilginç kişiliğini, gerekse Hanbeli mezhebinin tarihi birikimini gün ışığına çıkarma yönünden çağımızdaki insanların istifadesine sunulmuştur.
         Onun eserleri metotlu oluş ve tertipli yazılış bakımından hocası Hafız İbnu Teymiyye'nin eserlerinden daha üstündür. Bunun dışında onun kitaplarında tasavvuf tatlılığı, akıcı ifade ve insan ruhuna işleyicilik daha çok bulunmaktadır. Herhalde bu onun tabiatının ve ruhi yapısının bir sonucudur. Onun ruhi yapısında celalden (otorite) çok cemal (hoşgörü) vardır.
         Eserlerinin çok olması nedeniyle hepsinin ismini zikretmemiz mümkün değildir. Ancak her ilmi disiplinde önemli olanların isimlerini zikretmekle yetineceğiz.
    Akaid:
     1-el-Kasidetu'n-Nuniyye: Ehli Sünnet akaidine ait 3000 beyit içermektedir.
     2-er-Ruh: Ağırlıklı olarak rüya, ölümle kıyamet arasındaki süre, kabir hayatı ve ruh konusunu ele alır.
     3-Hidayetu'l-Hayara
    Ahlak ve Tasavvuf:
     4-Medaricu's-Salikin
     5-Ravzatu'l-Muvakkiin 'an Rabbi'l-Alemin
     6-Ahkamu ehli'z-Zimme ve'l-Fürusiyye
     7-Hükmü Tariki's-Salat
    Tefsir:
     8-et-Tibyan fi Aksami'l-Kur'an
     9-Esmau'l-Kur'an
    10-Tefsiru'l-Fatiha
    11-Tefsiru'l-Muavvezeteyn
    Hadis:
    12-Tehzibu Sünen-i Ebi Davud
    13-el-Menaru'l-Münif
    Zadu'l-Mead:
    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hayatı, günlük yaşayışı ve uygulamalarından çıkarılan dini, ahlaki, hukuki vb. hükümlerinin yer aldığı ansiklopedik mahiyette bir eserdir. Eser, Siyer, Hadis, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf ve ihsan kitabıdır. Amel ve ıslah bakımından İhyau Ulumi'd-Din'den sonra belki de böyle çok yönlü bir kitap yazılmamıştır.
    (İslam Ansiklopedisi, TDV, C. 20, sh. 109-117-   en-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi, C. 2, sh. 425)
     
     
     
     
    İBNÜ’L-MECDİ (ö.850-1447)
     
     
    Astronomi alimi
    Ebü’l Abbas Şihabuddin Ahmed b. Receb b. Tiguba. 767’de Kahire’de doğdu. Dedesinin taşıdığı Tiguba (Tayboğa) adından Türk asıllı olduğu anlaşılmaktadır. İbnü’l Mecdi künyesini de dedesinin Mecdi lakabından almıştır.  Temel eğitimini gördükten sonra Salih b. Ömer el-Bulkinî ve İbnü'l-Mülakkın'dan Şafiî fıkhı okudu. Miras hukukunu (ferâiz) kavrayabilmek için meşgul olmaya başladığı aritmetik onu geometri, astronomi ve mîkât ilmine yöneltti; zekâsı ve üstün gayreti bu alanlarda otorite sayılmasını sağladı. Özellikle Şafiî fıkhının klasikleri arasında yer alan Mâverdî'nin el-Hâvi'l-kebîr'i üzerine verdiği derslere çeşitli mezheplerden din âlimleri de katılıyordu. Hayatının çoğunu sosyal ilişkilerden nisbeten uzak kalarak ilmî çalışmalarla geçirdiği, hatta bu sebeple ruhî bunalıma düştüğü halde insanlar arasında dindar, nüktedan ve hayırsever kişiliğiyle tanınmıştır.
    İbnü'l-Mecdî her ne kadar ferâiz ilminde bir otorite kabul edilmişse de onun asıl şöhreti astronomi alanındadır ve kendisi, İbnü'ş-Şâtır'dan (ö. 777/1375) başlayarak öğrencisi Bedreddin Mardînî'ye (ö. 912/1506) kadar gelen Mısırlı astronomlar zincirinin son halkalarından biridir. Onun birçoğu günümüze ulaşmamış olan eserlerinin otuzdan fazlası bu alanda kaleme alınmıştır ve bunların bir kısmı "rubu' tahtası" denilen astronomik ölçüm aletleri hakkındadır; bir kısmı da astronomi cetvellerinden (zîc) oluşmaktadır. XIX. yüzyıla kadar Mısır'da yaygın biçimde kullanılan İbnü'l-Mecdî'nin zîclerine başka astronomlar bazı ilâvelerde bulunmuşlardır. Bu durum, bir taraftan onun çalışmalarının kendinden sonrakilere yaptığı etkiler hakkında fikir verirken bir taraftan da düzenlediği cetvellerin özgün şekillerini tesbit etmeyi zorlaştırmıştır.
    Eserleri.
    1. ed-Dürrü'l-yetîm fî teshili sınâ'ati't-takvîm. Güneş, ay ve gezegenlere ait astronomi cetvellerinden oluşmaktadır. Dârü'l-kütübi'l-Mısriyye'de bazıları eksik, bazıları birbirinden farklı versiyonlar halinde bir dizi yazması bulunmaktadır. Bunların en eski tarihli olanlarından biri cetvelleri en okunaklı şekilde ihtiva etmektedir; ancak unvan sayfası kayıptır. Daha geç döneme ait başka bir nüshanın unvan sayfasında eserin tam adı verilmekte ve müellifi İbnü'l-Mecdî olarak açıkça belirtilmektedir. Bu yazmada Nûreddin en-Nakkâş ve İzzeddin el-Vefâî'ye nisbet edilen ilâve ay cetvelleri de vardır. Aynı tarihe ait bir başkası ise Rıdvan Efendi adını taşıyan bir âlimin elinden çıkmadır ve ed-Dürrü'l-yetîm'in yöntemine göre hazırlanmış güneş, ay ve gezegen cetvellerini içermektedir.
    2. İrşâdü'l-hâ'ir ilâ tahtîti fazli'd-dâ'ir. Rubu' tahtası üzerindeki sinüs çizgilerinin çizilmesiyle ilgilidir.
    3. Risale fi'l-'amel bi-rub'il-mukantarâti'l-maktu. "el-Mukantar" adı verilen ve enlemlerin izdüşümlerini gösteren rub' türünün kullanılış şekli hakkındadır. Dâvûd-i Karsî tarafından yapılan şerhinin bazı yazma nüshaları bugüne ulaşmıştır.
    4. el-Menhelü'l-azbi'z-zülâl fî takvîmi'l-kevâkib ve rü'yeti'l-hilâl. Mîkât ilmi ve yeni hilâlin görüleceği vaktin tesbiti hakkındadır.
    5. Zâdü'l-müsâfir fî (ma'rifeti) resmi hutûti fazli'd-da'ir. İrşâdü'l-hâir’in bir özetidir. 6. İrşâdü's-sâ'il ilâ usûli'l-mesâ'il. Abdullah b. Halîl el-Mâridî'nin rub'u'd-düstûr denilen alet için yazdığı ed-Dürrü'l-(el-Lü'lü’ü'l-)menşûr fi'l-'ameli bi-rub'ıd-düstûr adlı eserin şerhidir.
    7. er-Ravzü'l-ezher. "Müşettah" yahut "müsetter" olarak anılan rub' türünün kullanımına dairdir.
    8. Tuhfetü'l-ahbâb fî naşbi'l-bâzâhenc ve'l-mihrâb. Mescidlerde mihrap ve havalandırma pencerelerinin yerlerini tayin hakkındadır.
    9. el-Câmiu'l-müfîd fi'l-keşfan usûli mesâ'ili't-takvîm ve'l mevâlîd.
    10. et-Teshîl ve't-takrîb fî beyâni turuki'l-hal ve't-terkîb. Astronomi cetvellerinin düzenlenmesine dairdir.
    11. Gunyetü'l-fehîm ve't-tarîk ilâ halli't-takvîm.
    12. Mecmû'u mahlûlât fî İlmi'n-nücûm. Astronomi problemlerini topluca ele almaktadır.
    13.Cedâvîlü's-sümût. Gök cisimlerinin semt (çoğulu sümût) cetvellerini ihtiva etmektedir.
    14. Takdîrü(Te'âdilü)'l-kamer.
    15. Düstûru'n-neyyireyn. Güneş ve ay cetvelleridir.
    16. İkdü'd-dürer fi'l-amel bi'l-kamer. Ay cetvelleriyle ilgilidir.
    17. Keşfü'l-hakâ'ik fî hisâbi'd-derec ve'd-dekâ'ik. Altmışlı sisteme dayalı aritmetik işlemleri hakkındadır.
    18. el-Mübtekerâtü'l-hisâbiyye. Aritmetik üzerine olup Nûreddin Ali el-Farazî tarafından şerhedilmiştir.
    19. Şerhu't-Telhîş li'bni'l-Bennâ (Hâvi'l-lübâb fî şerhi Telhisi a'mâli'l-hisâb). Sehâvî bu şerhin İbnü'l-Mecdî'nin eserlerinin en hacimlisi olduğunu kaydetmektedir.
    20. el-Kâfî fî mîrâsi'l-ümme.
    21. İbrâzü letâ'ifi'l-gavâmız ve ihrâzi sınâati'l-ferâiz. el-Kâfî'nin muhtasarı olmakla birlikte ondan daha meşhurdur.
    22. Şerhu'l-Caberiyye. Salih b. Sâmir el-Ca'berî'nin Şâfıî fıkhına dair Nazmü'l-le'âlî fi'l-ferâ'iz adlı eserine yazılmış bir şerhtir.
    (T.D.V. İslam Ans. 21/124)
     
     
    İBNÜL HASİB (ö. 252-866’dan sonra)
     
     Astrometeoroloji yorumcusu ve astrolog
    Ebu Bekir el-hasen b. El-Hasib el-Müneccim el-Farisi. Hayatı hakkında İran asıllı olduğu ve uzun süre Kufe’de yaşadığı dışında bilgi yoktur. İbni Tavus, diğer biyografi yazarlarından farklı biçimde onun künyesini Ebu’l Hüseyin İbn Ebu’l Hasib, nisbesini de Kummi şeklinde vermektedir. Batı’da Alkasin Filius Alkasit, daha yaygın kullanımla Albubather veya Aklasan adlarıyla ve Latince "auctor astronomiae perspicuus" (astronominin tartışılmaz üstadı) unvanıyla tanınmıştır. Kaynaklar ölüm tarihiyle ilgili herhangi bir bilgi vermemekte, sadece Bağdatlı İsmail Paşa onun 190'da (806) vefat ettiğini yazmaktadır. Fakat bizzat İbnü'l-Hasîb, Kârimihter adlı eserinin "Kitâbü'l-Mevâlid" bölümünde müneccim Ebü'l-Anbes es-Saymerî'nin 230 (844) yılında ziyaretine geldiğini ve kendisiyle yıldızlarla ilgili bir mesele hakkında görüştüğünü bildirmekte,yine aynı eserde muhtemelen 252'de (866) ölen Ya'kûb b. İshak el-Kindî'den de "merhum" diye sözetmektedir. Bu ifadeler, onun III. (IX.) yüzyılın ikinci yarısında hayatta olduğunu ortaya koymaktadır.
    İbnü'l-Hasîb, kuramsal astronomi ve meteorolojiyle ilgilenerek yıldızlarla gezegenlerin konumu ve yeryüzünde meydana gelen olaylara etkileri gibi hususlarda akıl ve bilim dışı yorumlara girdi ve daha çok kehanet konusuyla uğraşıp geleceğe yönelik pek çok iddiada bulundu. Fakat İbnü'l-Kıftî onun müneccimliğini eleştirmiş ve kehanetlerinin doğru çıkmadığını söylemiştir. Bununla birlikte İbnü'l-Hasîb, astroloji konusunda farklı kültür ve medeniyetler üzerinde çok etkili olmuş, yazdıkları Hermetik literatürün önemli bir parçası haline gelmiştir.
    Eserleri.
    1. el-Kârimihter (Kâr-ı Mihter). Astronomi, meteoroloji ve astrolojiyle ilgili ansiklopedik bir çalışmadır. İbnü'n-Nedîm eserin "Kitâbü'l-Medhal ilâ ilmi'l-hey’e, Kitâbü Tahvîli sini'l-âlem, Kitâbü'I-Mevâlid" ve "Kitâbü Tahvîli sini'l-mevâlid" bölümlerinden oluştuğunu belirtmekte, İbnü'l-Kıftî ve Bağdatlı İsmail Paşa gibi bazı müellifler ise bunların el-Kârimihter'den ayrı birer kitap olduğunu kabul etmektedirler. Eserin günümüze ulaşan bölümleri astrolojiyle ilgili "Kitâbü'l-Mevâlid" ile "Kitâbü Tahvîli sini'l-mevâlid" adlı kısımlarıdır. Mevcut metinler içerisinde güneşin burçlara girmesi, rüzgârların hareket ve şiddetleri, hava sıcaklıklarının değişimi, bulutların teşekkülü ve yağışlar gibi astronomi ve meteoroloji konuları yer almakla birlikte eserin büyük bir bölümü yıldız ve gezegenlerin konumları ile yeryüzünde meydana gelen olaylar arasındaki ilişkiye ayrılmıştır. Bu çerçevede eser insanın doğumu, cinsiyeti, karakteri ve mizacı, ilmî ve fikrî yönelimi, inancı, meslekî başarısı, evliliği, başına gelecek iyilikler ve kötülükler, çocuklarının sayısı, durumları ve nasıl bir şekilde öleceği gibi pek çok hususu burçlar ve yıldızlarla ilişkilendirmekte ve bütün bu olaylardaki belirleyici etkinin onlara ait olduğunu ifade etmektedir. Kitap aynı zamanda toplumları ilgilendiren iyilik, kötülük, kıtlık, hastalık ve hatta kötü yönetim ve yöneticilerin ortaya çıkması gibi olaylarda da bu etkinin sebeplerini ve sonuçlarını etraflı bir biçimde açıklamaktadır. İbnü'l-Hasîb'in faydalandığı kaynaklar arasında Hermetik külliyat ve Dorotheos, Batlamyus, Valens, Perser Andarzagar, Ebü'l-Anbes es-Saymerî, Hasan b. Sehl ve Kindî gibi müellifler zikredilebilir. Gerek İslâm dünyasında gerekse Bat'da çok etkili olan eserin günümüze ulaşan her iki bölümünün de çeşitli yazma nüshaları mevcuttur. Süleymaniye Kütüphanesi'nde ikisi bir arada ve eksik parçalar halinde bulunurken Dublin'de yine iki bölüm birlikte ve Escurial Library'de sadece Kitâbü'l-Mevâlid, el-Muknî fi'l-mevâlid adıyla yer almaktadır. Kitâbü'l-Mevâlid, Canonicus Salio (Salomon) tarafından Padua'da XIII. yüzyılın başlarında Latince'ye tercüme edilerek De nativitatibus ve Liber genethliacus sive de nativitatibus adlarıyla birkaç defa basılmış, ayrıca İshak Ebü'l-Hayr tarafından 1498'de İbrânîce'ye çevrilmiştir. Kitâbü Tahvîli sini'l-mevâlid’i ise yahudi âlimi Tivolili Plato Latince'ye çevirmiş, daha sonra da eseri Saksonya saray kütüphanecisi Johannes Milius şerhetmiştir.
    2. Kitâbü Ahkâmi'n-nücûm. Astroloji ve astrometeorolojiyle ilgili konuları belirli bir bölümlemeye gitmeden ele alan bir çalışma olup bir nüshası Tahran'da Kitâbhâne-i Millî-i Melik'te bulunmaktadır. Fuat Sezgin bu kitabın, Necmeddin Eyyûb el-Hâsib'in Kitâbü İzhâri mâ kâne müstahfiyen fi ahkâmi'n-nücûm (et-Tuhfetü's-sûhiyye) adlı eserinde atıfta bulunduğu el-Câmiu'l-kebîr fi'l-ahkâm ile aynı eser olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır.
    İbnü'l-Kıftî ve Bağdatlı İsmail Paşa, İbnü'l-Hasîb'e ayrıca Yahya b. Hâlid el-Bermekî için hazırlanmış Kitâbü'l-Mensûr ile Kitâbü Kadîbü'z-zeheb ve Kitâbü'n-Nüket adlı eserleri de izafe ederler; halbuki İbnü'n-Nedîm bunların Yahya b. Gâlib el-Hayyât'a ait olduğunu söylemektedir. Öyle görünüyor ki el-Fihrist'te İbnü'l-Hasîb ile Hayyât'ın arka arkaya zikredilmesi, İbnü'l-Kıftî'nin İbnü'n-Nedîm'den faydalanırken hata yapmasına ve bu iki şahısla ilgili bilgileri birbirine karıştırmasına yol açmıştır. Ayrıca İbnü'l-Hasîb'in Bermekîler'in muhitinde gösterilmesi de Yahya b. Hâlid el-Bermekî'ye sunulduğu belirtilen Kitâbü'l- Mensur’un İbnü’Hasib’in eserleri arasında sayılmasından kaynaklanmaktadır.
    (T.D.V.İslam Ans.21/71-72)
     
     
    İBNÜ'l-A'LEM (ö. 375-985)
     
    XIII. yüzyıla kadar önemini koruyan ez-Zîcü’l-Adudi’nin sahibi astronomi âlimi.
     
    Ebü'l-Kasım Alî b. el-Hasen (Hüseyn) el-Alevî eş-Şerîf el-Hüseynî el-Bağdâdî. 324'te (936) Bağdat'ta doğdu; Ca'fer b. Ebû Tâlib'in soyundandır. Geleneksel temel eğitimini tamamladıktan sonra matematik, astronomi ve mûsiki nazariyatı okudu. X. yüzyılın ikinci yarısında astronomi alanında büyük bir otorite olarak kabul edildiği için Büveyhî Emîri Adudüd-devle onu himayesine aldı ve sarayındaki diğer astronom-astrologlardan çok onun gözlemlerine değer verdi. Kaynaklarda bilgi bulunmamakla birlikte Adudüddevle'nin Bağdat'ta kurdurduğu rasathanede İbnü'l-A'lem'in de görev yaptığı düşü­nülebilir; çünkü onun daima "sâhibü'z-zîc" diye anılmasına yol açan ez-Zîcü'l-Adudî adlı zîci, o güne kadar kullanılmakta olan Yahya b. Ebû Mansûr el-Müneccim'in Halife Me'mûn için hazırladığı ez-Zîcü'l-mümtehan’ın önüne geçmiştir. Adudüd-devle'nin ölümünden sonra tahta çıkan Samsamüddevle'den yeterince ilgi gör­meyen İbnü'l-A'lem. 374'te (985) gittiği hacdan döndükten sonra 8 Muharrem 375 (31 Mayıs 985) tarihinde vefat etti. Onun gözlemlerinde kullandığı aletleri de bizzat kendisinin yaptığı bilinmektedir.
    İbnü'l-A'lem'in bütün çalışmaları ilgili çevrelerde hayranlık uyandırmış, özellikle hazırladığı zîc, XIII. yüzyılın başına kadar astronomlar arasında büyük bir takdirle anılmıştır. Günümüze ulaşmayan eser kaleme alınışından itibaren ana kaynaklar arasına girmiş, esere birçok atıfta bulunulmuştur. Bunların incelenmesinden zîcin içeriği hakkında şu sonuca varılmaktadır: Ünlü astronom-matematikçi Nasîrüddîn-i Tûsî'nin on iki yılda hazırladığı ez-Zîc’i İlhânî'de kullanılan gözlemlerin bir kısmı kendisine, bir kısmı ise başkalarına, çoğunlukla da İbnü'l-A'lem'e ait­tir. İbnü'l-A'lem'in zîcinde diğerlerinin hemen hepsinde olan takvim bilgileri, trigonometri ve küresel astronomi fonksiyonlarına ait tablolar, coğrafî tablolar ve sabit yıldızlara ait cetveller mevcut değildir. Zîcin son üç bölümünde onun kendi gözlemlerine dayanarak hesapladığı gezegenlerle ilgili parametreler verilmiştir. Bunlardaki yeniliği tesbit etmek için Batlamyus ve Bettânî'ninkilerle yapılan karşılaştırmalar sonucunda söz konusu on üç parametreden yedisinin İbnü'l-A'lem tarafından değiştirildiği görülmüştür. Bu değişikliklerin sebebi, onun el-Mecistî'dekinden daha sık aralıklarla yaptığı kendi gözlemlerinden ve diğer müslüman astronomların daha doğru tekniklerle buldukları neticelerden faydalanmış olmasıdır. Burada asıl dikkat çeken husus İbnü'l-A'lem'in farklı yaklaşımı, yani hemen bütün Ortaçağ astronomlarının Batlamyus'un verdiği parametreleri sorgulamaksızın aynen kullanmalarına karşılık kendisinin bunları tekrar gözlemleyip hesaplamak gereğini duymuş olması, dolayısıyla daha hassas değerler elde etmesidir.
    İlk dönem kaynakları İbnü'l-A'lem'in yalnız ez-Zîcü’l-Adudî'sinden söz eder ve onun suya düşerek bozulduğunu, çok zor kullanılabilir hale geldiğini söylerler. Berlin Staatsbibliothek'te bulunan Kûşyâr b. Lebbân el-Cîlî'ye ait zîc içinde İbnü'l-A'lem'in Cedvelü ta’dîli'ş-şems, Cedvelü ta’fdîli merkezi Utârid, Cedvelü ta'dîli merkezi Zühal, Cedvelü merkezi'l-Müşterî, Cedvelü ta’fdîli hıssati Utârid adlı astronomi tablolarına yer verilmiştir.
    Özellikle Şiî kökenli bazı geç dönem biyografi yazarları ayrıca birçok eseri ona isnat etmektedir. Ahkâmü'n-nücûm, Risale fi'n-nücûm, Ahvâlü'l-müneccimîn fi'l-İslâm, İstihrâcü metâlibi'n-nücûmiyye, 'Amelü'l-usturlâb, Fevâ'idü İlmi'n-nücûm, Müşkilâtü İlmi'n-nücûm ve Mes'eletü'l-me'âd bunların.
    (T.D.V. İslam Ans. 20/482-483)
     
     
    İBNÜ'l-ARABÎ (ö. 638-1240)
     
    Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif.
     
    Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî. 17 Ramazan 560 (28 Temmuz 1165) tarihinde Endülüs'ün güneydoğusundaki Tüdmîr (Teodomiro) bölgesinin başşehri olan Mürsiye'de (Murcia) doğdu. Eserlerinde yeri geldikçe ailesi, yakınları, hocaları, yaşadığı yerler ve tanımış olduğu şahsiyetler hakkında bilgiler vermekte olup hakkında bilinenler geniş ölçüde bunlara dayanmaktadır. Babası Ali b. Muhammed. Abbasî Halifesi Müstencid-Billâh'ın kumandanı ve yöre valisi Muhammed b. Sa'd İbn Merdenîş'in hürmet ettiği bir kişiydi, aynı zamanda filozof İbn Rüşd'ün yakın arkadaşıydı. İbnü'l-Arabî babasının çok Kur'an okuyan, fıkıh ve hadis ilmiyle uğraşan takva sahibi bir zat olduğunu, Nûr isimli annesinin ise ensar soyundan geldiğini, Fâtıma bintü'l-Müsennâ adlı bir kadın velînin sohbetlerine katıldığını söyler. Amcası Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Arabî ve dayıları Ebû Müslim el-Havlânî ile Yahya b. Yâgân da devrin önemli sûfî ve siyasî şahsiyetleri içerisinde adları geçen kimselerdir. İbnü'l-Arabî'nin yetişmesinde bu kişilerin tesirleri olduğu yine kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. İbnü'l-Arabî soylu bir Arap sülâlesinden geldiğini, ceddinin Benî Tay kabilesine mensup bulunduğunu ve meşhur sûfî Hatim et-Tâî'nin de büyük dedelerinden biri olduğunu belirtmektedir. İbnü'l-Arabî'nin görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine "Şeyhü'l-Ekber", dinî ilimlerde müceddid oluşunu da "Muhyiddin" lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir. Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. Ancak kendi adını birçok yerde Muhammed İbnü'l-Arabî olarak kaydettiğinden bu şeklin tercih edilmesi daha doğrudur.
    İbnü'l-Arabî'nin doğduğu dönemde Mürsiye, Muvahhidler'in idaresi altında bulunmakta ve kumandan İbn Merdenîş tarafından yönetilmekteydi. İbnü'l-Arabî sekiz yaşına gelinceye kadar bu şehirde ikamet eden ailesi, bir süre sonra Endülüs'ün o sıradaki başşehri olan İşbîliye'ye (Sevilla) göç etti. Bölgenin yeni emîri Ebû Ya'küb el-Muvahhidî kültüre önem veren bir devlet adamıydı; felsefe, tıp, astroloji ve edebiyata da özel bir ilgisi vardı. Etrafına İbn Tufeyl, İbn Rüşd ve İbn Zühr gibi meşhur ilim ve fikir erbabını toplamış; pek çok şair, musikişinas, âlim ve filozofu da bir araya getirmişti. İbnü'l-Arabî, İşbîliye'de böyle bir kültür ortamında bulûğ çağlarında bir manevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç alemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazan on dört ay kadar süren bu halvet ve riyazetlerin neticesinde marifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler.
    Bu sıralarda henüz on beş-on altı yaşlarında bulunan İbnü'l-Arabî, İbn Rüşd'ün dikkatini çekmiş, İbn Rüşd bu gençle tanışmak için babasından görüşme talebinde bulunmuştu. İbnü'l-Arabî, felsefî bakış açısıyla tasavvufi bakış açısının mukayesesi bakımından önemli semboller içeren bu görüşmede filozofun kendisine, "Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?" diye sorduğunu, ona hem "evet" hem "hayır" diye cevap verdiğini, "Bu 'evet' ve 'hayır' arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar" deyince İbn Rüşd'ün benzinin sarardığını, titremeye başladığını, birden sanki elli yaş yaşlandığını söyler ve bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd'ün, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan birini kendisine tanıttığı için Allah'a şükrettikten sonra, "Zira artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik" dediğini, kendisinin de, "Allah'a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz" diye karşılık verdiğini kaydeder.
    İbnü'l-Arabî, ilk Kur'an derslerini "ehl-i tarîk" olduğunu bildiği komşuları Ebû Abdullah el-Hayyât adlı bir kişiden aldı. İlk halvetlerinden birinde gerçekleştiğini söylediği manevî görüşmesinde Hz. Peygamber'in kendisine yönelttiği, "Bana sımsıkı tutun kurtulursun" şeklindeki buyruğunu hadisleri zahiren de tahsil etme mânasında anlayarak uzun bir süre hadis ilmiyle meşgul oldu. İbnü'l-Arabî, etrafındaki ilim erbabının kendisini o dönemde hayli revaç bulmaya başlayan re'y kitaplarına teşvik ettiğini, ancak almış olduğu manevî işaretten dolayı bu teşviklerin sonuçsuz kaldığını söyler. Âlet ilimlerinin sûfî olmayan kimselerden de alınabileceği görüşünde olduğundan İbn Hubeyş, İbn Ât, İbn Baki ve İbn Vâcib gibi hadisçilerden hadis okudu. On sekiz yaşında iken Lahmî'den kırâat-i seb'a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî'den ayrıca İbn Şüreyh'in el-Kâfî'sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî'den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm'ın es-Sîre'sinin şerhi olan er-Ravzü'l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkûn'un derslerine uzun bir süre devam edip icazet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır). Bu suretle zahirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra manevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü'l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrü sülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufi makamlara ulaştı. Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü'l-Arabî sonraları gerek zahir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300'ü aşkın kişinin manevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-Fütûhât, Kitâbü'l-Kutb, Dürretü'l-fâhire ve Rûhu'l-kuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü'l-Abbas el-Uryebî olarak verir. Gerçek tahkik yoluna intisabının yine bu yıllarda Hızır ile ilk karşılaşıp ondan hırka giymesinden sonra gerçekleştiğini söyler .
    Yirmi altı yaşında iken Cezîretülhadrâ (Algeciras), Sebte (Ceuta), Fas ve Tilimsân yoluyla Tunus'a giden İbnü'l-Arabî bir süre burada kalarak aralarında, daha sonra el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'ye kendisine ithaf edeceği Şeyh Abdülazîz el-Mehdevî'nin de bulunduğu sûfîlerle görüştü. İki yıl sonra tekrar İşbîliye'ye döndü. Birkaç defa gittiği Fas'ta dört yıl kadar kaldı. Burada da pek çok sûfî ile tanıştı. Kendisine yaklaşık yirmi üç yıl arkadaşlık ve yoldaşlık edecek olan Abdullah Bedr el-Habeşî ile burada karşılaştı. Fas'tan ayrıldıktan sonra Gırnata ve Kurtuba'ya geçti. Bu onun doğup büyüdüğü Avrupa kıtasındaki son ikameti oldu. Merakeş'te iken aldığını söylediği manevî bir işaretle 596'da (1200) Doğu'ya doğru yola çıktı. Mekke'ye kadar gidip ilk haccını yaptıktan sonra tekrar Kuzey Afrika'ya döndü. Gayesi sûfî Ebû Medyen'in ikamet ettiği Bicâye (Bougie) şehrine gidip kendisiyle görüşmekti. Ancak Ebû Medyen bir süre önce (594/1198) vefat etmiş olduğundan görüşmek mümkün olmadı. Bununla beraber Ebû Medyen'in ruhaniyetinden hayatı boyunca istifade ettiğini sık sık belirtmiştir. İbnü'l-Arabî 597'de (1201) Tunus'a giderek Abdülazîz el-Mehdevî ile buluştu. Aynı yıl hacca gitmek üzere Tunus'tan ayrıldı. Önce Mısır'a, oradan Kudüs'e geçti. Kudüs'ten yaya olarak Mekke'ye doğru yola çıktı. Halîl kasabasına uğrayarak Hz. İbrahim'in kabrini ziyaret etti. Oradaki ikameti esnasında İbrahim Camii'nin imamı Zahir el-İsfahânî'den Hakîm et-Tîrmizi’nin eserlerini okudu. Medine'de Peygamber'in kabrini ziyaret edip (Zilhicce 598 / Eylül 1202) Mekke'ye ulaştı. Mekke'de ders halkalarına devam etti, Harem-i şerifte tavafla meşgul oldu, bunun dışındaki zamanını murakabeyle geçirdi, Hz. Abbas soyundan Şerif Cemâleddin Efendi'den Hâce Abdullah-ı Herevî'nin Derecâtü't-tâ'ibîn adlı kitabını okudu. Salih bir zat olduğunu söylediği İbn Hâlid es-Sadefî et-Tîlimsânî'ye Gazzâlî'nin İhyâ'ü ulûmi'd-dîn'ini okuttu. Bu arada Kabe'yi muhatap alarak yazdığı mektupları Tâcü'r-resâ'il adlı kitabında topladı. Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine ilham edilmeye başlandı. İbnü'l-Arabî, bu kitapta yazdıklarının hepsinin ya Kabe'yi tavaf ederken veya murakabe için Harem-i şerifte oturduğu esnada Allah'ın kendisine açmış olduğu şeyler olduğunu ve ilk önce kendisine bunların okutulduğunu, ardından "rabbânî ilkâ ve ilâhî imlâ" ile satıra geçirildiğini söyler.
    İbnü'l-Arabî, Mekke'de yaklaşık iki buçuk yıl kaldıktan sonra bir hac kafilesine katılarak Bağdat'a gitti (601/1204). Burada on iki gün kadar ikamet edip Musul'a geçti ve Musul'da üstadım dediği Hanefî ulemâsından Ahmed el-Mevsılî el-Mukrî'nin yanı sıra Ebü'l-Hasan Ali b. Ebü'l-Feth ve Ali b. Abdullah b. Câmî gibi âlimlerle sohbetlerde bulundu. İbnü'l-Arabî Musul'un dışında, Muklâ denilen yerdeki bir bahçede yaşayan bu sonuncu zatın Hızır'dan hırka giydiğini, daha sonra aldığı bir işaret üzerine bu hırkayı aynı yerde kendisine giydirdiğini söyler. Musul'da bir yıl kadar kalan İbnü'l-Arabî, ibadetlerin sırlarına dair et-Tenez-zülâtü'l-Mevşıliyye adlı eserini burada kaleme aldı. Ertesi yıl (Zilkade 602 / Haziran 1202) Urfa, Diyarbekir, Sivas üzerinden Malatya'ya geldi. Bağdat'tan bu yana Sadreddin Konevî'nin babası Mecdüddin İshak ve Harranlı Ebü'l-Ganâim'in azatlı kölesi Abdullah Bedr el-Habeşî de kendisine refakat etmekteydi. Bu sırada ikinci defa Anadolu Selçuklu tahtına çıkan 1. Gıyâseddin Keyhusrev eski dostu Mecdüddin İshak'ı Konya'ya çağırınca İbnü'l-Arabî de onunla beraber Konya'ya gitti. Mecdüddin, hükümdarın oğlu Keykâvus'a hoca tayin edilerek tekrar Malatya'ya gönderilirken İbnü'l-Arabî bir müddet daha Konya'da kaldı, bu arada Evhadüddîn-i Kirmânî ile görüştü. Daha sonra Halep, Kudüs, Mısır yoluyla Mekke'ye gitti. Buradan yine Bağdat'a, ardından Konya'ya döndü. Miguel Asin Palacios, onun 612'de (1215) Konya'ya gelmesinin tek sebebinin sultanı hıristiyanlara karşı kışkırtmak olduğunu ileri sürer. İbnü'l-Arabî, Halep ve Sivas'a yaptığı seyahatlerden sonra 615'te (1218) Malatya'ya yerleşti. Dostu Mecdüddin İshak vefat edince vasiyeti üzerine dul kalan hanımıyla evlendi. Oğlu Sa'deddin Muhammed büyük ihtimalle burada dünyaya geldi.
    İbnü'l-Arabî bu yıllarda manevî evlâdı olarak gördüğü Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus'a hıristiyanlara karşı tâvizkâr davrandığı için bir mektup yazarak savaşla onları zimmî hükmü altına almasını tavsiye etti ve kâfirlerin en şiddetlisi dediği Haçlılar'ın ele geçirdiği beldelerden -bu belde Kudüs bile olsa- müslümanların derhal hicret etmesi gerektiğini söyledi. Onun bu mektubunun daha önce sultanın yazdığı bir mektuba cevap olduğu anlaşılmaktadır. İbnü'l-Arabî, Sivas'ta iken de Keykâvus'un Antakya'da Franklar'a karşı cihad ilân edeceğini ve şehri kuşatıp muzaffer olacağını rüyasında görmüş, bunu bir şiirle sultana Malatya'dan bildirmişti. İbnü'l-Arabî'nin devlet adamlarıyla ilişkileri sadece Selçuklu sultanlanyla sınırlı kalmamış, Eyyûbîler'in Halep emîri el-Melikü'z-Zâhir ve Dımaşk emîri el-Melikü'l-Âdil ile de münasebetlerini sürdürmüştür.
    Dımaşk'a yerleştikten sonra kendisine vâki olan mübeşşiratta, Hz. Peygamber'in elinde bir kitapla zuhur ederek, "Bu elimdeki, hikmetlerin yuvalarını (fusûsü'l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla" dediğini nakleden İbnü'l-Arabî, bu işaret üzerine Fuşûşü'l-hikem'i 627 (1230) yılında burada telif etti. Daha sonra zamanının büyük bir kısmını el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırdı. İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı. Ölümünden yirmi gün önce talebesi Sadreddin Konevî ve İbn Sevdekîn'in Kitâbü'l-İsfâr'ını kendisine kıraat ettikleri bilinmektedir.
    22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Dımaşk'ta Benî Zekî'lerin malikânesinde vefat eden İbnü'l-Arabî, Kâsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtinde bulunan Kadı Muhyiddin İbnü'z-Zekî ailesinin kabristanına defnedildi. Daha sonra iki oğlunun da gömüldüğü bu yer sonraki devirlerde Şam bölgesinde yaygınlık kazanmaya başlayan tasavvuf karşıtı akımların oluşturduğu aleyhte propagandalar neticesinde bakımsız kalarak unutulmaya yüz tuttu. Yavuz Sultan Selim. Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam'da ilk iş olarak onun kabrinin yerini tesbit ettirerek üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve bir tekke yaptırmıştır. II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilen türbe bugün de şeyhi sevenlerce ziyaret edilmektedir. Abdülvehhâb b. Ahmed eş-Şa'rânî'nin naklettiği meşhur bir rivayete göre İbnü'l-Arabî, kabrinin harap olacağını ve Yavuz Sultan Selim tarafından ihya edileceğini, "Sîn (Selim) Şîn'e (Şam) girince Muhyiddin'in kabri ortaya çıkar" şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir..
    İbnü'l-Arabî, ilk evliliğini memleketinin ileri gelen şahsiyetlerinden Abdûn el-Bicâî'nin kızı ile İşbîliye'de iken yaptı. İkinci defa Mekke'de Haremeyn Emîri Yûnus b. Yûsuf un kızı ile evlendi. Bu evliliğinden Muhammed İmâdüddin adındaki oğlu oldu. Üçüncü evliliğini Malatya'da Sadreddin Konevî'nin dul annesiyle yaptı. Dördüncü olarak Dımaşk Mâlikî kadısı Zevâvî'nin kızıyla evlendiği kaydedilmektedir. İkinci oğlu Muhammed Sa'deddin'in Malatya'da doğduğunu bildiren kaynaklar esas alındığında onun üçüncü evlilikten olduğu kabul edilir. Bu durumda Muhammed Sa'deddin, Sadreddin Konevî'nin üvey kardeşidir.
    Üslûbu.
    İbnü'l-Arabî eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmadığını, bu eserlerde yer alan bilgilerin zihinsel ürünler olmaktan ziyade birer "ilâhî imlâ" olduğunu özellikle vurgular. Bu tür bir biliş tarzıyla sahip olunan bilgileri yazıya geçirirken yaşadıklarını bir doğum sancısına benzetir ve bütün eserlerinin, ya Allah'tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah'ın emriyle imkân dairesine geldiğini söyler. Rûhu-lemîn (Cebrail, bk. eş-Şuarâ 26/193) kalbinin üzerine indiğinde beşerî terkibinin dağıldığını, kendisine zan, tahmin ve şüpheden arınmış bilgiler verdiğini belirtir. Hatta bu sebeple kitaplarında yer yer düzensizliklerin göze çarpabileceğini, ancak bunların kendi iradesiyle olmadığını da vurgular. Nitekim el-Fütûhât'ın usulden bahseden 88. bölümünün mantıkî olarak şimdi bulunduğu yerden daha önce gelmesi gerektiğini, ancak tıpkı Bakara sûresinden talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin orta yerinde, "Namazlarınızı ve orta namazı muhafaza ediniz" (el-Bakara 2/238) âyetinin gelmesi gibi bunun da kendi iradesi dışında bu şekilde yerleştirildiğini belirtir. Henry Corbin, bu yönüyle İbnü'l-Arabî'nin eserlerindeki üslûbun filozofların tuttuğu Aristocu mantıkî teselsül yolunu değil Stoacılar'ın üslûbunu andırdığını söyler. Ciltler tutan eserleri bulunan müellifin müsvedde yapma âdeti olmadığını ve bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme aldığını söylemesi de ilginçtir.
    Eserlerinin şeklî özelliklerinin yanı sıra muhtevaları konusuna da temas eden İbnü'l-Arabî, verdiği bilgilen bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını söylemiştir. Kendisinin başkasına ait sözleri tekrarlayanlardan, bir başka eseri veya herhangi bir müellifin yolunu izleyenlerden, filozofların veya benzeri düşünürlerin sözlerini ve görüşlerini nakledip duranlardan olmadığını, kitaplarının sadece Hakk'ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini, sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer. Elde ettiği marifete dair fenleri velî kullarına da öğretmesini Allah'ın kendisinden istediğini belirten İbnü'l-Arabî bu iş için lisanına akıttığı bilgilerden olayı Allah'a hamdeder. Önceleri bunları yazmak gibi bir niyeti olmadığını, insanlara nasihat etme emrini almasıyla beraber içinde bu yönde bir gayret ve şevk uyandığını, bunu da sadece Allah'ın izniyle yapabildiğini söyler; ancak sahip olduğu bütün bilgileri açıklamadığını, kendisine verilen izin kadar konuştuğunu belirtir. Onun kendisine gelen varidatı ya çok süratli bir şekilde bizzat kaleme aldığı veya yanındakilere yazdırdığı bildirilir. Nitekim kendisi Mevâkı'u'n-nücûm adlı oldukça hacimli (300 sayfa) eserini on bir günde, et-Tedbîrâtü'l-ilâhiyye'yi dört günden daha az bir sürede, et-Tenezzülâtü'l-Mevşıliyye'yi birkaç gün içerisinde, el-Celâl ve'l-cemâli bir günde, Kitâbü'l-Hüve'yi bir sabah vaktinde, el-Kasemü'l-İlâhî'yi bir saatte yazdığını söyler. Îbnü'l-Arabî, bütün eserlerinde mârifetullahı ilimler dairesinin merkezine almış ve bu noktadan hareketle hakikate dair ilimlerin (ilm-i hakâik) çeşitli konularına açıklamalar getirmiştir. Tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, tarih, ilm-i havas gibi çok geniş bir alanda yazmış olduğu yüzlerce eserinin hareket noktası hep "mârifetullah"tır.
    İbnü'l-Arabî şiire de bu açıdan bakmıştır. Ona göre şiir şaire Zühre feleğinin ve Yûsuf peygamberin bir hediyesidir. Âlem-i hayâl ile şiirsel tahayyül arasında irtibat vardır. Bir gün uyanıklık (yakaza) halinde iken bir meleğin kendisine bir parça beyaz nur getirdiğini, bunun ne olduğunu sorduğunda meleğin Şuarâ sûresi olduğunu söylediğini anlatan İbnü'l-Arabî divanını bu olaydan sonra oluşturmuştur. Onun bazı remzî ve mecazî (sembolik) konularda şiiri tercih ettiği, söz bu konulara gelince ifadesini derhal nesirden nazma çevirdiği göze çarpmaktadır. el-Fütûhât bölümlerinin başında yer alan şiir parçalarına dikkat edilmesi gerektiğini, zira bunların o bölümde anlatmak istediği ilimlere işaret ettiğini, hatta bu şiirlerin o bölümde yer alan açıklamalarda bulunmayan bazı şeyleri ihtiva ettiğini söyler. el-Fütûhât'-ta İbnü'l-Arabî'ye ait 1428 parça şiir bulunmaktadır. Bunların beyit sayısı 7102 olup bu sayı divandaki beyit sayısının birkaç katıdır. Ona göre şiir bir icmal, remiz, lugaz ve tevriye sanatıdır. Fakat kendisi, "Biz bir şeyi remzederiz, lugazlaştırırız ... ama bizim bundan kastımız bir başka şeydir"; "Bizim şiirlerimiz ister sevgiliyle hasbihal ile başlasın, ister bir methiye olsun ve isterse de kadın isimleri ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun, hepsi de bütün bu suretler altındaki maârif-i ilâhiyyeden ibarettir" diyerek  bu sanatların birer araç olduğuna işaret eder. Tercümânü'l-eşvâk adlı manzum eserinde rabbânî marifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler. Mekke'de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin'in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümanü'l-eşvâk'taki şiirler, zahir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm'ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir. İbnü'l-Arabî'nin ifadeleri özlü ve yoğundur. Bununla birlikte otuz yedi ciltlik el-Fütûhât için, "Bu kitaptan maksat elden geldiği kadar veciz ifade ve hulâsadır" demesi hayli anlamlıdır. Öte yandan dile getirdiği konulara dair cümleler arasında mertebelerin değişmesine bağlı olarak yer yer tezatlı durumlar da ortaya çıkar. Bu paradoksal ifadeler bu tür literatürün yapısal özelliklerindendir. Meselâ, "İlim aynı zamanda cehalet demektir"; "Vücûd adem olarak idrak edilebilir"; "Hürriyet köleliktir"; "Doğru irşad hem yakınlaştırmak hem de uzaklaştırmak demektir"; "Sen O değilsin; belki sen O'sun" gibi ifadeler ancak onun düşünce sistemi bağlamında anlaşılabilir……
    (T.D.V. İslam Ans. 493-496)
     
     
    İBNÜ'l-BAYTÂR (ö. 646-1248)
      
    Botanik âlimi.
     Ebû Muhammed Ziyâüddîn Abdullah b. Ahmed el-Aşşâb el-Mâlekî. Endülüs'ün Mâleka (Malağa) şehrinde, yetiştirdiği âlimlerle tanınan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; İbnü'l-Baytâr lakabını babasının veterinerliğinden dolayı almıştır. Doğum tarihi hakkında 575 (1179), 585 (1189), 593 (1197) ve 596 (1200) yıllan gösterilir. İlköğrenimini babasından gördüğü, dinî ve nakli ilimleri okuduktan sonra botaniğe merak sardığı anlaşılmaktadır. Onun botanikçi (aşşâb) olmasındaki en önemli pay yirmi yaşına kadar birlikte çalıştığı, daha çok İbnü'r-Rûmiyye diye tanınan İşbîliyeli (Sevilla) Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed en-Nebâtî'ye aittir. İbnü'l-Baytâr, Nebatî ile dostluğu süresince Endülüs bölgesinde yetişen tıbbî bitkileri ve bunların özelliklerini, yetiştikleri yerleri, ilmî ve mahallî adlarını öğrendi. Belki de hocasının ilmî araştırmalar yapmak amacıyla Doğu'ya gitmesi üzerine, Muvahhidler'in başşehri İşbîliye'de dönemin ünlü eczacılarından Abdullah b. Salih el-Kütâmî ile İbn Haccâc el-İşbîli’nin yanında çalışmalarına devam etti. Bu sırada bir yandan Dioskorides ve Câlînûs'un basit ilâçlar hakkındaki eserlerini okuyor, bir yandan da Endülüs'ün çeşitli kesimlerindeki araştırmalarını sürdürerek malzeme topluyordu. 617'de (1220) hocası Ebü'l-Abbas'ı örnek alarak Akdeniz havzasındaki ülkelerde araştırma yapmak amacıyla uzun sürecek bir yolculuğa çıktı. Önce Bicâye (Bougie), Kostantîne, Berka ve Trablusgarp gibi Kuzey Afrika şehirleriyle civarlarını dolaşarak yazmak istediği eserler için zengin malzeme topladı. 620 (1223) yılının sonlarına doğru Anadolu'ya ulaşıp Selçuklu ve Bizans hâkimiyetindeki bölgeleri gezerek tıp, eczacılık ve botanik âlimleriyle tanıştı. Seyahatinin bu bölümünde Makedonya ve Ege adalarını da ziyaret ettiği anlaşılmaktadır. Limni adasında bir cins topraktan teke kanıyla yoğrularak "tînü'l-mahtûm" yapıldığını ve oradaki Artemis tapınağının bakımını üstlenen bir kadının bu ilâç tabletlerini yapışına bizzat şahit olduğunu söyler.
    Seyahat dönüşü artık çağının en büyük botanikçisi kabul edilen İbnü'l-Baytâr topladığı zengin bitki koleksiyonuyla İskenderiye'ye gitti. Mısır Eyyûbî hanedanından el-Melikü'l-Kâmil Muhammed kendisine büyük itibar göstererek Mısır botanikçileri başkanı (reîsülaşşâbîn) unvanını verdi ve hâkimiyeti altındaki Suriye'ye her gidişinde onu da beraberinde götürdü. el-Melikü'l-Kâmil'in ölümünden sonra yerine geçen oğlu el-Melikü's-Sâlih Necmeddin Eyyûb döneminde de Eyyûbî sarayındaki mevkiini koruyan İbnü'l-Baytâr, bu dönemde tekrar Doğu İslâm coğrafyasına seyahate çıktı. Lucien Leclerc. Kitabü'l-Cami'deki bitki adlarından hareketle onun Diyarbakır, Urfa, Musul, Lübnan, Kudüs ve Hicaz bölgelerini gezerek malzeme topladığını belirtir. İbnü'l-Baytâr'ın Kahire ve Dımaşk'ta bulunduğu sırada ders verdiği birçok öğrencisi olmuştur. Bunların başında, Dımaşk'ta 633 (1235) yılında kendisinden el-İbâne ve'l-ilâm bimâ fi'l-Minhâc mine'l-halel ve'l-evhâm adlı kitabı ile Dioskorides, Câlînûs ve Ahmed b. Muhammed el-Gâfiki'nin basit ilâçlar hakkındaki eserlerini okuyan Uyûnü'l-enba' müellifi İbn Ebû Usaybia gelmektedir. Diğer bir Dımaşklı öğrencisi de Ebû İshak İzzeddin İbnü's-Süveydî'dir.
    İbnü'l-Baytâr Doğu ve Batı Ortaçağı'nda bilgi, görgü ve tecrübesini arttırmak ve yazacağı eserlere malzeme toplamak için üç kıtayı gezen ender müelliflerden biridir. Ayrıca topladığı, tababette kullanılan bitki türlerinden ve besin maddelerinden oluşan malzemeyi bütün özellikleriyle tanıtmış, adlarını Arapça, Berberice, Latince, Grekçe ve Farsça olarak yazıp karışıklığa yer vermemek için harekelemiştir. Bilhassa öğrencisi İbn Ebû Usaybia'nın anlattıklarından hareketle onun alanında çağının en büyük âlimi olduğu kabul edilmektedir. İbnü'l-Baytâr Dımaşk'ta ansızın ölmüştür.
    Eserleri.
    1. el-Müfredât. (el-Câmi li-müfredâti'l-edviye ve'l-ağziye). Basit ilâçlar konusundaki Arapça kitapların en önemlisi ve en güvenilir olanıdır. Müellifin hayatının sonlarına doğru yazdığı bu alfabetik eserde 2353 madde yer alır. Biri XIV. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey adına, diğeri 1681'de hekim Mehmed Rindânî tarafından olmak üzere iki defa Türkçe'ye çevrilmiş, Avrupa'da XV. yüzyılın sonlarında ilgi çekmeye başlayan eser Latince, İspanyolca, Almanca ve Lucien Leclerc tarafından Fransızca'ya (I-I1I, Paris 1877-1883) tercüme edilmiştir. Eser İslâm dünyasında ilk defa Bulak'ta basılmış (I-IV, 1291; Bağdat 1384/1964; Beyrut 1992) ve üzerinde muhtelif çalışmalar yapılmıştır.
    2. Tefsîru Kitabi Diyâsküridûs (Dîsküridis). Arapça literatürde Kitâbü'l-Hasâ'is ve Kitâbü Hams makâlât adlarıyla bilinen Dioskorides'in beş bölümlü Materia Medica'sına yapılmış bir tefsirdir. Katalog mahiyetindeki eserde 550 ilâç alfabetik sırayla ve kısa açıklamalarla tanıtılmış, bu arada önceki kaynaklarda yanlış tesbit edilen Grekçe bitki ve ilâç adları da düzeltilmiştir. Kitabın ilmî neşrini Hilmî Abdülvâhid Hadra ve İbrahim b. Merâd  gerçekleştirmiş, Albert Dietrich de Arapça metinle birlikte Almanca tercüme ve şerhini neşretmiştir.
    3. el-İbâne ve'l-i'lâm bimâ fi'l-Minhâc mine'l-halel ve'l-evham. Basit ilâçlar katalogu olup Ebû Ali İbn Cezle'nin aynı konudaki Minhâcü'l-beyân fîmâ yestamilühü'l-insân adlı kitabını eleştirmek amacıyla yazılmıştır. Bu eserin 131 maddesini kapsayan eleştiriler, ilâç isimlerinin ve terimlerin birbirleriyle karıştırılmış olmasına, ilâçların yanlış tanıtılmasına ve faydalarına dair verilen bilgilerin gerçeği yansıtmadığına ilişkindir.
    4. el-Muğnî fi'l-edviyeti'l-müfrede. Baş, göz, kulak, Ağız, göğüs, mide, bağırsak, üreme organları, hamilelik ve eklem hastalıkları ile yara, tümör ve zehirlenmeler için kullanılan ilâçları ve tıbbın âciz kaldığı durumlarda halkın başvurduğu kocakarı ilâçlarını içeren yirmi bölümden ibaret bir basit ilâçlar katalogudur. el-Melikü's-Sâlih Necmeddin'e ithaf edilen kitabın çeşitli yazma nüshaları bulunmaktadır; bunlardan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki nüsha müellifin vefatından sekiz yıl önce istinsah edilmiştir. Mehmed b. Ahmed b. İbrahim el-Edirnevî eseri Levâmi'u'l-hikme adıyla Türkçe'ye çevirmiş ve şerhini yapmıştır.
    5. Mîzânü't-tabîb (tıb). Emîr Şehâbeddin Ahmed b. îsâ'nın isteği üzerine kaleme alınan kitap seksen babdan oluşmaktadır; bilinen tek nüshası Uppsala Kütüphanesi'ndedir.
    6. el-Efâlü'l-garibe ve'l-havâssü'l-acîbe.
    7. Risale ü tedâvi's-sümûm.
    (T.D.V. İslam Ans. 20/526-527)
     
     
    İBNÜ'L-BENNÂ el-MERRÂKÜŞÎ (ö. 721-1321)
     
     Matematikçiliğiyle tanınan çok yönlü âlim.
     Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Osman el-Merrâküşî el-Ezdî el-Adedî. 9 Zilhicce 654 (28 Aralık 1256) tarihinde Merakeş'te doğdu; ailesi Gırnata (Granada) kökenlidir. Babası yapı ustası olduğundan "İbnü'l-Bennâ" künyesiyle, matematikteki şöhretinden dolayı da "Adedi" nisbesiyle anılır. Merakeş'te Ebû Abdullah Muhammed b. Mübeşşir el-Merrâküşî ile Ali el-Ahdeb'den Kur'an ilimleri, Ebû İmrân Mûsâ b. Ebû Ali ez-Zenâtî, Ebü'l-Hüseyin Muhammed b. Abdurrahman el-Megilî ve Ebü'l-Velîd Ali b. Ebû Bekir'den fıkıh, Ebû Abdullah İbn Abdül-melik'ten hadis ve Ebû İshak İbrahim b. Abdüsselâm es-Sanhâcî el-Attâr'dan Arap dili ve edebiyatı okudu. İbn Kunfüz'e göre İbnü'l-Bennâ'nın sûfî eğilimleri, Merakeş'teki hocaları arasında bulunan Ebû Abdullah el-Hezmîrî ile kardeşi Ebû Zeyd Abdurrahman el-Hezmîrî'den kaynaklanmaktadır; onun aritmetik eserlerinde görülen sihirli karelerle matematiksel Hurufîliğin kaynağı da Ebû Zeyd el-Hezmîrî'dir. Yine Merakeş'teki hocalarından Ebû Bekir Muhammed b.İdrîs el-Fe'r el-Kallûsî de onu özellikle rasyonel sayılar konusuna yönlendirmiştir. Daha sonra Fas'a geçerek tahsilini tamamlayan İbnü'l-Bennâ bu şehirde İbn Hacele er-Riyâzî'den matematik, tıp ve astronomi, Kadı Ebû Abdullah Muhammed b. Ali eş-Şerîf'ten nahiv ve matematik (özellikle geometri), Ebû Abdullah Muhammed b. Mahlûf es-Sicilmâsî'den astronomi okudu. Kaynaklar onun ayrıca Mirrîh adlı bir hekimden tıp tahsil ettiğini yazmaktadır. İbnü'l-Bennâ'nın matematik sahasındaki fikirlerinin oluşmasında ve zihniyetinin şekillenmesinde Fas'taki hocalarının etkisi büyük olmuştur. Öğrenimini bitirdikten sonra ders vermeye başlayan İbnü'l-Bennâ'nın en ünlü öğrencileri filozof Muhammed b. İbrahim el-Abülî, müctehid fakihlerden kabul edilen ve İbnü'l-İmâm diye şöhret bulan Ebû Zeyd Abdurrahman b. Muhammed et-Tilimsânî ile kardeşi Ebû Mûsâ îsâ. İbnü'l-Hâc el-Billifîki, Ebû Zeyd Abdurrahman b. Süleyman el-Lecâî ve İbnü'n-Neccâr et-Tilimsânî'dir. İbnü'l-Bennâ hakkındaki birçok bilginin kaynağı olan İbn Kunfüz onun defalarca Fas'a gittiğini, Merînî sultanları ile sıkı ilişkisi bulunduğu halde resmî görev almadığını ve 5 Receb 721'de (31 Temmuz 1321) ölünceye kadar Merakeş'te öğretimle uğraştığını bildirmektedir. İbnü'l-Bennâ'nın Fas halkı arasında "Sîdî Bulibennâ" lakabıyla tanınmasının ve mezarının bugün dahi ziyaret edilmesinin sebebi onun dini bütün örnek bir şahsiyet ve ayrıca bir mutasavvıf olmasıdır.
    Telif ve tedris üslûbu öğrencileri tarafından yaygınlaştırman İbnü'l-Bennâ'nın eserlerine ders kitabı olarak okutuldukları için çok sayıda şerh yazılmıştır. Böylece Mağrib'de bir İbnü'l-Bennâ okulu oluşmuş ve IX. (XV.) yüzyılın sonlarına, yani bu geleneğin içerisinde yetişmiş Kalesâ-dî'nin eserleriyle üslûbunun yerleşip yaygınlaşmasına kadar canlılığını korumuştur. İbnü'l-Bennâ'nın üslûbundaki en belirgin özellik basitleştirme ve gereksiz
    tekrarlardan kaçınma şeklinde özetlenebilir. Ancak bu usul İbn Haldun ve bazı Mağribli matematikçiler tarafından eleştirilmiştir. Bu okulun sürekliliğine ve tesirinin kalıcılığına en büyük delil İbnü'l-Bennâ'dan sonra gelen İbn Haydûr, İbn Kunfüz, Kalesâdî, İbnü'l-Hâim ve İbnü'l-Mecdî gibi matematikçilerin onun eserlerini şerhetmesidir.
    İbnü'l-Bennâ, amelî ve nazarî diye ikiye ayırdığı hesap ilmini ilke olarak nazarî ilimlerden kabul eder. Bu tasnifin Meşşâî felsefesinin etkisini taşıdığı açıktır; çünkü felsefî tasnifte bilimin konusu yanında gayesi de dikkate alınmaktadır. Matematikçiler kendi anlayışları açısından bu tasnife her zaman uymadıkları için İbnü'l-Bennâ da Telhîşu amâli'l-hisâb'da ortaya koyduğu aritmetiği konusuna bakmadan sırf maksadı açısından amelî ilim saymıştır ve ona göre burada esas olan katma yani toplama ve çarpma ile ayırma yani çıkarma ve bölmedir. Diğer taraftan bu hesap türü muamelâtta ve ferâizde de kullanılmaktadır. Telhîş'ı şerhedenlerden birçoğu bu metodu benimserken İbn Haydûr, Tuhfetü't-tullâb adlı şerhinde buna karşı çıkmış ve Meşşâî felsefesi açısından bütün bir hesabın nazarî olduğunu söylemiştir: çünkü İbn Haydûr, İbnü'l-Bennâ'nın aksine hesap ilminde konuya bakılması gerektiğini, amacın önemli olmadığını vurgular. İbnü'l-Bennâ'nın hesap ilmine yaklaşımında göze çarpan en önemli özellik, rasyonel sayılar konusunda Doğu İslâm matematiğine göre ileri bir seviye göstermesidir. Diğer bir önemli husus da irrasyonel sayıların yaklaşık karekökünün tesbitinde kaydettiği başarıdır. Mağrib matematiğinde onun başlattığı bu çalışma öğrencileri ve sarihleri tarafından sürdürülmüş, özellikle Kalesâdî ile doruk noktasına ulaşmıştır.
    Sayının tarifi ve sonsuzluk kavramı gibi konularda İbnü'l-Bennâ'nın ileri sürdüğü fikirler, matematik tarihi ve felsefesi yanında genel felsefe tarihini de ilgilendirmektedir. Sayılar teorisinde ise İbnü'l-Bennâ özellikle Ref'u'l-hicâb adlı eserinde ortaya, daha önce Kerecî ile bazı sözlük yazarlarının örneklerini verdikleri ve Kemâleddin el-Fârisî'nin geniş bir şekilde ele alıp incelediği kombinatör analiz konusunda çalışmalar ortaya koymuş, ayrıca bu çalışmalarını salt sözel ifadeyle bırakmayıp matematik formülasyon şekline de getirmiştir. Bu formülasyonda daha sonra "Pascal üçgeni" adıyla anılacak olan "el-müsellesü'l-hisâbiyi kullandığı görülür. Öte yandan işlemlerini yürütürken tümevarımın çeşitli yollarına başvurduğu gibi bu bağlamda sayısal dizilerle de ilgilenmiştir. İbnü'l-Bennâ'nın sayı kavramını tanımlaması el-Makâlât ü İlmi'l-hisâb gibi ilk eserlerinde, eski Mısır matematiğinden gelip Pisagor-Öklid geleneğinde son şeklini alan ve hem Doğu hem Batı İslâm dünyasında yaygınlıkla kullanılan "birliklerin bir araya gelmesinden oluşan çokluk" tanımına uygun iken daha sonra Telhis ve Ref'u'l-hicâb'da İbn Sînâ'nın fikirlerinin de etkisiyle "birliklerin birleşmesinden oluşan şey (tekil)" haline dönüşmüştür. Ancak İbnü'l-Bennâ, sayının tarifinin mantık değil matematik açısından ele alınması gerektiğini ileri sürer. Çünkü sayı matematiğin bir aracıdır ve tabiatı da ona uygundur; dolayısıyla aslında tavsifi değil ancak tersîmî, yani sözlerle nitelendirilmesi değil gözle görülebilir biçimde şekil ve çizimlerle tanıtılması mümkündür.
    Klasik gelenekte bir, sayıların ilkesi sayıldığından sayı kabul edilmez; çünkü ilke ilkesi olduğu şeyle aynı kategoriye konulamaz. İbnü'l-Bennâ'ya göre ise birin işlemlerde kullanılmasının yanı sıra bütün matematik kurallarına uyması onun da diğerleri gibi sayı olduğunu gösterir. İbnü'l-Bennâ'nın bu kabulünün başka bir gerekçesi de birin tekil sayılardan olması, fakat aynı zamanda belirli birçokluğa delâlet etmesidir. Bundan dolayı sayı ile saymayı birbirinden ayırmak zorunda kalmıştır. Bu ayırıma göre sayı zihnî bir tabiata sahiptir, soyuttur; temel öğesini meydana getiren birlikleri de birbirine eşittir. Sayma ise dış dünyadaki sayılabilen nesneleri gösterir; birlikleri eşit olabilir yahut olmayabilir, çünkü sayma maddeye ilişkindir. Bu açıdan sayma sonludur ve kendisine delâlet eden birlikler de sayılardır.
    İbnü'l-Bennâ, zihnî seviyedeki soyut sayıların sonsuzluğu ile maddî ve sonlu sahalardaki uygulanışları arasında bir ayırıma gitmiştir. Çünkü onun için matematik, varlığın hakikatini araştıran belirli bir yöntem olup salt pratik bir ilim değildir. Dolayısıyla sonsuzluk kavramını da matematiğin tabiatı açısından ele alır. Meselâ Şerhu merâsîmi't-tarîka adlı eserinde sonsuzluk kavramına varlık açısından bir anlam verir. Buna göre sonsuzluk sıfat değil bir yargıdır ve bu açıdan zihnîdir; nesnel bir gerçeklik sayılamaz. Bu sebeple İbnü'l-Bennâ'ya göre ilim varlıktan daha geniş bir kavramdır; dolayısıyla sayı zihnî mânadaki sonsuzluk anlayışına göre sonsuz biçimde artar. Buna paralel olarak sayılar birler, onlar ve yüzler denilen üç mertebe ile sınırlandırılır. Her mertebede dokuz sayı vardır ve bunun sebebi, âlemin bir cevher ve dokuz araz olmak üzere onlu bir varlık planına sahip bulunmasıdır. Bu durum sayıların "her onlukta bir" niçin devrettiğini de açıklar. İbnü'l-Bennâ Ref'u'l-hicâb'da, kavramsal ile fiziksel arasında yaptığı eşleştirmeyi daha da ileri götürerek tahlîl ve terkip gibi matematik işlemleriyle oluş ve bozuluşu karşılaştırır ve matematikle fizik bilimini mukayese eder. Onun bu tavrı, klasik Pisagorcu-Eflâtuncu riyâziyye geleneğiyle Aristocu fizik geleneği arasında birbirine paralel giden karşılıklar bulması anlamına gelir. Böylece İbnü'l-Bennâ, bütün varlığı sayısal ve geometrik yapılara indirgeyen gelenekle ikisini tamamen ayıran gelenek arasında uyum sağlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, onun matematiğin amelî kullanımından hareketle ulaştığı bir sonuçtur. Diğer bir ifadeyle İbnü'l-Bennâ, zihnî varlıkla dış dünyadaki varlık arasında ilişki kurmaya çabalamış ve görüşlerini izah ederken Sünnî tasavvuf geleneğinden de faydalanmıştır.
    İbnü'l-Bennâ kesri, "parça konumunda olan iki sayı arasındaki oran" şeklinde tanımlar. Bu tarif bir bakıma Mağrib geleneğindeki kesir tarifine yöneltilmiş bir eleştiridir. Onun Ref’u'l-hicâb'da dil. matematik, felsefe ve amelî fıkıhtan getirdiği delillerle temellendirmeye çalıştığı düşüncesine göre kesir aslında, "birbirine izafet yoluyla bağlı bulunan pozitif tam sayılar üzerinde işlem yapmaktır". Böylece yarım, bir ile iki arasında kurulan bir izafet ilişkisidir; bu ilişki diğer sayılar için de geçerli olduğundan küllidir ve bu çerçevede her sayı diğer bir sayının parçası yahut parçalarıdır. Kesri izafetin diğer bir ismi olarak gören İbnü'l-Bennâ, sonsuzluk kavramının ortaya çıkardığı zorluklardan dolayı bu nisbetin nazarî ve tatbikî tarafı arasında ayırım yapma ihtiyacını da duymuş ve atomcu kelâmcılarla Meşşâîler arasındaki cismin sonsuz biçimde bölünüp bölünemeyeceği tartışmasına girmeden cismin dış dünyada, ayrışma yoluyla değil birleşme yoluyla meydana geldiğini belirtmekle yetinmiştir.
     
    Eserleri.
    A) Matematik.
    1. Telhîşu a'mâli'l-hisâb (et-Telhîş fı'l-hisâb). İslâm matematik tarihi açısından en önemli eseridir. Daha sonraki matematikçiler tarafından verilen adı, herhangi bir kitabın telhisi olmasından değil aritmetik işlemlerini ayrıntılardan arındırarak özetle vermesinden, yani hesap ilminin kısa ve özlü bir derlemesi olmasından dolayıdır. Kitap saf amelî kaygılarla telif edilmiştir ve dolayısıyla nazarî bir çerçeveye sahip değildir; çünkü medenî ortam düşünülerek kaleme alınmıştır. Bu açıdan zekât ve miras konulan dâhil muamelât hesabına ilişkin birçok meseleyi inceler. Eser, ihtiva ettiği teknik bilgiler kadar matematiğin usulüne ilişkin açıkladığı bazı ilmî ve felsefî görüşlerle ilimler tasnifi, sayının tarifi, bir ve sonsuzluk kavramlarına dair ileri sürdüğü düşüncelerden dolayı da önem kazanmıştır. Bundan dolayı en çok şerhe-dilen eserlerden biridir; hatta VIII. (XIV.) yüzyıl Batı İslâm matematiğinden günümüze gelen kaynakların büyük çoğunluğu ona yazılan şerhlerdir denilebilir. İbnü'l-Bennâ'nın Refu'l-hicâb' da bu kitabın şerhi niteliğindedir. İki cüzden oluşan eserin birinci cüzü bilinenlerin hesabını konu edinir ve üç kısımdır; bunların birincisi pozitif tam sayıların, ikincisi pozitif rasyonel sayıların, üçüncüsü kare-köklerin hesabını içerir. İkinci cüz bilinenlerden hareketle bilinmeyenlerin tesbiti hakkındadır ve ilki dört orantılı sayı ile çift yanlış hesabı, ikincisi geniş olarak cebir ve mukabeleyi konu alan iki kısımdan meydana gelir; en sona eklenen tekmilede ise üç adet çözülmüş problem verilir. Telhîs'in en önemli özelliği ispatsız olmasıdır. Bunun yanında ikiye katlama, ikiye bölme ve küpkök hesabı yoktur. Dikkati çeken diğer bir nokta da içinde rakamların ve rakamlarla kesirler için kullanılan sembollerin bulunmamasıdır. Eserin, ilkini özel anlamıyla bir şerh olmasa da bizzat İbnü'l-Bennâ tarafından kaleme alınan Ref'u'l-hicâb'ın teşkil ettiği pek çok şerhi vardır. Bunların başlıcalarını yazan müellifler şunlardır: Abdülazîz b. Ali b. Dâvûd el-Hewârî (İbnü'l-Bennâ'nın öğrencisi olduğu için şerhi şifahî sayılabilir), İbn Haydûr, Ebû Abdullah el-Hafîd (önce recez kalıbında nazma çekmiş, sonra şerhetmiştir), İbn Kunfüz, Ya'küb b. Eyyûb, Kadı Ebû Osman el-Akbânî, Muhammed el-Habbâk el-Farazî, Ebü'l-Hasan el-Kalesâdî (biri küçük, diğeri büyük olmak üzere iki şerh yazmıştır), İbn Gâzî(önce bazı ilâvelerle nazma çekmiş, ardından şerhetmiştir), İbnü'l-Mecdî, Muhammed b. Ebü'l-Feth es-Sûfî ve İbrahim el-Halebî (Râgıb Paşa hocası). Kitabı ihtisar edenlerin en önde geleni İbnü'l-Hâim'dir. Eseri ilk defa, Kalesâdî şerhinin küb dizileriyle ilgili kısmını yayımlayan ve 1864'te İbnü'l-Mecdî'nin şerhinden hareketle aynı konuda müstakil bir kitap yazan Franz Woepcke ilim âlemine tanıtmıştır. Aynı yıl Aristide Marre eseri Le Talkhys d'Ibn al-Bannâ adıyla Fransızca'ya tercüme etmiş ve 1865'te bu tercümeyi yine Roma'da Arapça aslıyla birlikte yayımlamıştır. Ancak tercüme edebî bir dille yapıldığından kitabın içeriği dikkat çekmemiştir. Yakın dönemde ise Muhammed Süveysî eserin Fransızca tercümesiyle birlikte tahkikti neşrini yapmış, ayrıca kitabın içeriğini İslâm matematik tarihi açısından değerlendirmiştir.
    2. Ref'u'l-hicâb 'an vücûhi a'mâli'l-hisâb. Önsözünde İbnü'l-Bennâ amelî sayı sanatının malum ve meçhul kısımlarını Telhîş'te ele aldığını, bunları açıklamak ve temellendirmek, dayandıkları ilkeleri göstermek için de bu eseri yazdığını belirtir. 701 (1302) yılında tamamlanan kitap aslında Teihîs'in tam bir şerhi değildir; çünkü müellif bazı konulara hiç değinmemiş, yeni eklemeler yapmış, çeşitli yerlerde takdim ve tehir yoluna gitmiştir. Ayrıca daha önce saf matematik çerçevesinde ortaya koyduğu meseleleri burada felsefî açıdan değerlendirmiş, böylece benimsediği felsefî ve kelâmî yönelimi açıklama fırsatını elde etmiştir. Ref'u'l-hicâb'm bilinen tek şerhi Telhise de şerh yazmış olan İbn Haydûr'a aittir. Eser Muhammed Ebellâğ tarafından yayımlanmış, ayrıca bu çalışmada muhtevası matematik ve felsefî açılardan tahlil edilip Telhîş'inhi ile karşılaştırılmıştır.
    3. el-Makâlât iî İlmi'l-hisâb. Kaynaklarda başta Risale fî 'ilmi'l-hisâb olmak üzere değişik isimlerle geçer. Hesâb-ı Hindî'nin Mağrib matematiğinde aldığı şekli temsil etmesi bakımından önemlidir. Dört makaleden oluşmuş, bunların birincisinde sayının tanımı ve adları, Hint rakamları, ondalık sistem, dört işlem vb., ikincisinde pozitif rasyonel sayıların hesabı, üçüncüsünde pozitif rasyonel sayıların tam karekökü, irrasyonel sayıların yaklaşık karekökü, rasyonel sayıların kök hesabı, köklerde dört aritmetik işlem vb., dördüncüsünde ise dört orantılı sayı ve muamelât hesabı vb. ele alınmıştır. Hesâb-ı Hindî üzerine olduğu halde işlemleri Hint rakamlarıyla vermeyip kelimelerle açıklaması dikkat çekicidir ve bu hususun hesâb-ı Hindî ile hesâb-ı hevâî arasında ayırım yapmayan Endülüs-Mağrib geleneğiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Eser Ahmed Selîm Saîdân tarafından yayımlanmıştır.
    4. Kitâbü'l-Uşûl ve'l-mukaddemât fi'l-cebr ve'l-mukâbele. İbnü'l-Bennâ'nın bu eseri, Ebü'l-Kâsım el-Kureşî'nin Ebû Kâmil el-Mısrî'nin cebir kitabına yaptığı şerhten faydalanarak yazdığı, hatta onu ihtisar ettiği söyleniyorsa da kitap aslında Ebû Kâmil'in cebrinin, dolayısıyla klasik cebrin Mağrib cebri açısından yeniden -ve bilindiği kadarıyla son olarak-ele alınışıdır. İki cüzden oluşan eserin ilk cüzünün birinci kısmında temel aritmetik işlemleri (dört işlem), ikinci kısmında bilinmeyen nicelikler (meçhûlât) arasındaki çarpma, bölme ve kök alma işlemleri, üçüncü kısmında ise temel denklemler ve çözümleri incelenir. İkinci cüz ise iki kısımdır ve bunların birincisinde rasyonel, ikincisinde irrasyonel çözüm veren cebir problemleri üzerinde durulmuştur. Eser, Kitâbü'l-Cebr ve'l-mukâbele adıyla Ahmed Selîm Saîdân tarafından neşredilmiştir.
    5. Muhtasar fi'l-eşkâli'l-misâhiyye. Başlangıç seviyesindekiler için hazırlanmış, önce geometrik şekillerin tariflerini veren, sonra da bunlar üzerinde yapılması mümkün sayısal işlemleri gösteren bir çalışma olup Muhammed Süveysî ve Muhammed el-Arabî el-Hattâbî tarafından yayımlanmıştır. İbnü'l-Bennâ'nın ayrıca kaynaklarda zikredilen birçok matematik eseri vardır ve bunların en önemlileri şunlardır: Kitâb fî zevâ-til1-esmâ ve'l-munfaşılât, Kitâbü'l-Fuşûl fi'l-ferâ'iz, Mukaddime alâ Öklîdis, el-Kavânîn fi'l-aded, el-İktidâb fi'l-'amel bi'r-Rûmî fi'l-hisâb, Tenbî-hü'l-elbâb alâ mesaili'l-hisâb, et-Temhîd ve't-teysîr fî kavâ'idi't-tekşîr'dır.
     
    B) Astronomi.
    1. Mînhâcü't-tâlib li-tadîli'l-kevâkib. Müellifin mukaddimede Ebü'l-Abbas et-Tûnisî yöntemine göre kaleme aldığını belirttiği bir zîc olup Juan Vernet tarafından zeylindeki altmış cetvel hariç olmak üzere İspanyolca'ya çevrilmiştir. Eserin birde İbn Kunfüz'ün yaptığı şerhi bulunmaktadır.
    2. Kitâbü'l-Envâ’. Endülüs'ün geleneksel ziraî takvimiyle çevre şartlarını inceler ve bunlara tesir eden astronomik-meteorolojik sebepleri açıklar. H. P. J. Renaud tarafından Le calendrier d'Ibn Bannâ de Marrakech adıyla yayımlanmıştır.
    3. Kitâbü'l-Menâh. Takvimle ilgili bu eserin en önemli özelliği "menâh" kelimesini ilk defa takvim anlamında kullanmış olmasıdır. Daha sonra bu kelime Avrupa dillerine "almanak" şeklinde geçmiştir.
    4. el-Yesâre fî tafdîli'l-kevâkibi's-seyyâre (el-Yesâre fî takvimi'l-kevâkibi's-seyyâre). Bizzat İbnü'l-Bennâ tarafından ihtisar edilmiştir. Kitabı adı bilinmeyen bir müellif Teshîlü'l-İbâre fî tekmili mâ nakasa mine'l-Yesâre, Ahmed b. Hamîde el-Matrafî de el-Maksadü'l-esnâ fi halli mukaffeli Yesâreti İbni'l-Bennâ adıyla.
    5. Kânun fî ma'rifeti'l-evkat bi'l-hisâb. Küçük bir eser olup Muhammed el-Arabî el-Hattâbî tarafından 'İlmü'l-mevâkit: Usûlühü ve menâhicühû adlı çalışması içinde yayımlanmıştır. 6. Risale ale'ş-Şafîhati'z-Zerkâliyyeti'l-Câmi''a (es-Şafihatü 'ş-şekkâziyye). Ünlü astronom İbnü'z-Zerkâle'nin es-Safîha adlı usturlap cinsi alet hakkında yazmış olduğu eserin yirmi üç bablık muhtasarıdır. Muhammed el-Arabî el-Hattâbî tarafından Mecelletü Da’veti'l-hak'ta tahkik edilmiş.
     
    C) Dinî İlimler.
    1. Unvânü'd-delîl min mersûmi hatti't-Tenzîl. Hz. Osman mushafının yazımında esas alınan hat üzerinedir. Bu eserde İbnü'l-Bennâ, felsefe birikimini de kullanarak Kur'an yazısının ontolojisini yapmaya çalışmıştır. Ona göre imam mushafta anlamın tezahür ettiği yazı (resm), o sırada meydana gelen bir uzlaşma ve tesadüf ürünü değildir; burada anlamın yazıda beliren varlığı söz konusudur. Yine görme ve işitme duyularımızla yazının görülebilir, lafzın işitilebilir olması arasında tesadüfe dayanmayan bir alâka vardır ve bu tür bir alâka harflerin ve varlıkların durumları arasında da düşünülmelidir. Zerkeşî, bu eserin büyük bir kısmını bazı farklılıklarla el-Burhân fî 'ulûmi'l-Kur'ân'ına almış, kendi düşünceleriyle İbnü'l-Bennâ'nınkileri kaynaştırmıştır. Aynı şeyi Süyûtî'nin de el-İtkan fî 'ulûmi'l-Kur'ân da tekrarladığı görülür. Hind Şelebî kitabın tahkikli neşrini yapmıştır.
    2. Tefsîrü'l-ism min besmele. Muhammed b. Abdülazîz ed-Debbâğ tarafından Mecelletü Dacveti'l-hak dergisinde yayımlanmıştır. Müellifin kaynaklarda zikredilen dinî ilimler sahasındaki diğer eserleri de şunlardır: İhtişarü'l-Keşşâf li-Zemahşerî, Haşiye ale Kitâbi'l-Keşşâf li-Zemahşerî, Kitâb Tesmiyeti'l-hurûf ve hâssiyeti vücûdihâ fî evâ'ili's-süver, Tefsîru sûreti'l-Kevser, Tefsîru sureti'l-Aşr, Risale fi'l-fark beynel-havâriki'ş-şelâşe el-mucize ve'l-kerâme ve's-sihr, Muhtaşarü'l-İhya li'l-Gazzâlî, el-İktidâb ve't-tebyîn fî ilmi uşûli'd-dîn.
    D) Dil, Edebiyat ve Felsefe.
    1. er-Ravzü'l-mer’i fî şınâati'l-bedî'. Bedî', beyân ve belagata dair sanatlarla ilim arasındaki ilişki üzerinde duran eser, Aristo mantığının tesirinde gelişen Mağrib belagat geleneğinin bir devamı niteliğinde olup kaynaklan arasında mantıkçı, usûl-i fıkıhçı, kelâmcı ve dilciler bulunmaktadır; Rıdvan b. Şakrûn tarafından tahkikli neşri yapılmıştır.
    2. Merâsimü't-tarîka fî fehmi'l-hakika min halli'l-halîka. Müellif tarafından Şerhu Merasimi't-tarîka adıyla şerhedilen eser, İslâm felsefe geleneğinde nefis ve bilgi teorisine ilişkin temel kavramları ele almaktadır. İbnü'l-Bennâ'nın bunlardan başka kaynaklarda Külliyyât fi'l-'Arabiyye, Makale fî 'uyûbi'ş-şi’r, Kânun fi'l-fark beyne'l-hikme ve'ş şi’r, el-Kânûnü'l küllî fi'l-mantık, Risale fi'l-cedel, Tenbîhü'l-fehûm alâ medâriki'l-'ulûm gibi eserlerinin de adlan geçmektedir. Ayrıca kaynaklarda anılmayan İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindeki Tasrifi hâleyi'l-vasat adlı bir risale de ona nisbet edilmektedir. Muhammed Süveysî'nin İbnü'l-Bennâ'nın adıyla yayımladığı Risale fi'l-adâdi't-tâm ve'z-zâ'id ve'n-nâkış ve'l-adâdi'l-mütehâbbe'nin ise Telhîş'ın sarihlerinden biri tarafından esere sonradan eklenen bir bölüm olduğu gösterilmiştir. Salih Zeki'ye göre söz konusu risale Kalesâdiye aittir ve onu büyük şerhine hatime olarak yazmıştır.
    (T.D.V. İslam Ans. 20/530-533
     
     
    İBNÜ'L-CURBÂLİ (ö. 403-1013)
    Astronomi-meteoroloji âlimi, edip ve şair.
    Ebû Bekr Abdullah b. Hüseyn b. İbrâhîm b. Hüseyn b. Âsim es-Sekafî el-Kurtubî. Endülüslü seçkin bir ailenin çocuğu olarak Kurtuba'da (Cordoba) doğdu. Büyük dedelerinden Âsım'a nisbetle İbn Âsim diye de anılır; İbnü'l-Gurbâlî lakabını neden aldığı ise bilinmemektedir. Tahsilini Kurtuba'da yaptı; muhtemelen 330 (941) yılında şehre yerleşen nahivci Ebû Ali el-Kâlî'nin talebesidir. Öğrenimini tamamladıktan sonra şurta teşkilâtına girerek sâhibü'ş-şurtalığa kadar yükseldi. Emîr Muhammed b. Abdurrahman'ın güvenini ve dostluğunu kazandığı için üst düzey bir yetkili sıfatıyla saraydaki toplantılara katıldı. Endülüs'te karışıklık ve isyanların baş gösterdiği bir dönemde âsi Berberilerin Kurtuba'yı ele geçirmeleri sırasında 5 veya 6 Şevval 403 (19 veya 20 Nisan 1013) tarihinde öldürüldü. Özellikle astronomi, meteoroloji, ziraat ve coğrafya gibi ilim dallarında geniş bilgiye sahip olan İbnü'l-Gurbâlî, bu konularda kaleme aldığı Kitâbü'l-Envâ' ve'l-ezmine adlı eserinde kendinden öncekilerden intikal eden bilgileri tenkide tâbi tuttu ve bizzat ilmî gözlemlerde bulunarak müphem noktalara açıklık getirmeye çalıştı. Arap dili ve edebiyatına dair yazdığı bildirilen Muhtasarü'l-Beyân ve't-tebyîn adlı eser de aynı zamanda edip olduğunu gösterir; ayrıca klasik kaynaklar onun şairliğinden bahseder ve şiirlerinden örnekler verir.
    Eserleri. İbnü'l-Gurbâlî'nin günümüze ulaşan tek eseri Kitâbü'l-Envâ ve'l-ez-mine ve ma'rifeti ayâni'l-kevâkib, müslüman Araplar'ın özellikle halk astronomi ve meteorolojisiyle ilgili birikimlerini ortaya koydukları "kitâbü'l-envâ' ve'l-ezmine" türünün en önemli örneğidir. Bu türde yazılan yaklaşık elliye yakın eserden günümüze gelebilenler sadece dört tane olup bunlar arasında İbnü'l-Gurbâlî'ninki tarih itibariyle ikinci, muhteva ve metot itibariyle birinci durumundadır. Eser, bir girişle otuz üç bölüm (kavl) ve bu bölümlerin çeşitli sayıdaki alt bölümlerinden oluşmuştur. Araplar'ın gökyüzünü, felekleri, kutuplan ve burçları adlandırmadaki metotlarını, güneş, ay ve gezegenlerin hareketlerini, kıble tayinini ve atmosferde meydana gelen olayların tesbitini ele alır. Ayrıca develerle koyunların aşım, doğum ve yavrularının sütten kesilme zamanları gibi çiftçilikte bilinmesi gerekli hususlarda ve çeşitli ziraî konularda da bilgi vermektedir. Eserin dikkat çeken bir yönü de lengüistik bir özelliğe sahip olmasıdır. Genellikle terim ve kavramların tahliline girişilmekte ve pek çok yerde etimolojik açıklamalar yapılmaktadır. Konuların yorumunda ise âyet, hadis, emsal ve dil kurallarına başvurulmuş, yer yer de Arap efsanelerinden faydalanılmıştır. Müellif tarafından da belirtildiği gibi kitap, bu alanda yazılmış pek çok eserin gözden geçirilmesi ve onlardaki dağınık bilgilerin bir araya toplanarak özetlenmesi suretiyle meydana getirilmiştir. İbnü'l-Gurbâlî'nin faydalandığı müellifler arasında Kisâî, Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ, Ebû Zeyd el-Ensârî, Asma, İbnü's-Sikkît, İbn Kuteybe, Ebû Hanîfe ed-Dîneverî ve Ebû Ali el-Kâlî gibi şahsiyetler bulunmakta, bununla birlikte onun kitabını hazırlarken öncekilere tamamen bağımlı kalmadığı, seçici, eleştirici ve yenilikçi olduğu görülmektedir. Eserin bilinen tek yazma nüshası İstanbul'da olup önce Fuat Sezgin tarafından tıpkıbasımı (Frankfurt 1985), arkasından bazı bölümlerinin Rafael Munoz tarafından İspanyolca'ya çevirisi ve Nûrî Hammûdî el-Kaysî ile Muhammed Nâyif ed-Düleymî tarafından tahkikli neşri yapılmıştır. Daha sonra Hüseyin Elmalı kitabı bir giriş yazısı ile birlikte tekrar yayımlamıştır (Ankara 1997). İbnü'l-Ebbâr'ın verdiği bilgiye göre İbnü'l-Gurbâlî, Câhiz'in Arap dili ve edebiyatı konusunda yazdığı en önemli eseri olan el-Beyân ve't-tebyîn" de ihtisar etmiştir.
    (T.D.V.İslam Ans. 21/50)
     
     
    İBNÜ'L-HÂİM (ö. 815-1412)
     
    Matematikçi ve fakih.
     Ebü'l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. İmâd el-Karâfî el-Mısrî. 753 (1352) veya 756 (1355) yılında Ka-hire'de doğdu ve orada öğrenim gördü. Zeynüddin el-lrâki, Sirâcüddin Ömer b. Raslân ei-Bulkinî. Cemâleddin el-Emyûtî ve Takıyyüddin İbn Hatim gibi âlimlerden ders aldı. Özellikle Ma'ûne ve Şübbâk adlı eserlerinde sık sık göndermelerde bulunduğu Nûreddin el-Cilâvî'den matematik okudu. Eğitimini tamamladıktan bir süre sonra Kudüs'e gitti ve ölümüne yakın yıllara kadar Sâlihiyye Medresesi'nde müderrislik yaptı. Vefatında Me'menullah Mezarlığı'na defnedildi. Çevresinde samimi dindarlığı ve çalışkanlığıyla tanınıyordu. İbn Hacer el-Askalânî başta olmak üzere birçok öğrenci yetiştirmiştir.
    İbnü'l-Hâim, Doğu ve Batı İslâm dünyasında gelişen matematiklerin bir arada işlendiği Mısır geleneğinin temsilcisidir; dolayısıyla eserleri Batı İslâm matematiğinin önemli temsilcisi İbnü'l-Bennâ el-Merrâküşî ve Doğu matematiği üzerine kurulmuştur. Bir Şâfıî fakihi olarak da bu mezhebin yayıldığı Mısır ve Şam çevrelerinde hesabı yaygınlaştırıp yerleştirmiş, ancak işlediği hesap ilmi fıkıh çerçevesinde kurulmuştur. Öte yandan hesâb-ı hevâî ve hesâb-ı Hindî'yi aynı anda ve aynı başarıyla kullanmış, eserlerinde muhtevayı genişletmek yerine ayrıntılarla derinleştirmeyi tercih etmiştir. Aynı zamanda İslâm amelî hesap külliyatının oluşmasına katkıda bulunan eserlerinde Öklidci hendesî yaklaşıma yer vermediği, aksine tamamen analitik bir çizgi takip ettiği görülür. İbnü'l-Hâim'in eserleri, başta hesâb-ı Hindî ve hesâb-ı hevâî olmak üzere İslâm aritmetik sistemlerinin tamamını kuşattığı için önemlidir. Bunlar, pozitif tam ve rasyonel sayıların dört işlem ve karekök, küpkök hesapları gibi konularda İslâm matematiğinin ulaştığı bütün ayrıntıları ihtiva eder. Ayrıca bu eserler fıkıh alanındaki aritmetiğin amelî yönünü, yani matematiğin günlük hayatın hangi kısım ve konularına uygulandığını göstermesi bakımından da vazgeçilmez kaynaklardır. Öte yandan analitik üslûp çizgisinde nazarî yönü de dikkate alan İbnü'l-Hâim ayrıntılarda, İslâm matematiğindeki farklı geleneklerin görüşlerini isim vererek zikretmektedir. Bu durum İslâm hesap tarihi açısından, eserlerini eğitim ve öğretim amacıyla yazmış olması da dönemin matematik eğitimi tarihi bakımından büyük önem taşımaktadır. Kitaplarının gerek eğitim öğretim amacıyla yazılmaları, gerekse üslûplarında-ki kolay anlaşılırlılık yaygınlaşmalarını ve başta Osmanlı sahası olmak üzere Mısır ve Ortadoğu ülkelerindeki medreselerde okutulmalarını sağlamıştır. Bu kitaplarla üzerlerine yapılan şerh, haşiye, ta'lik ve nazma çevirme gibi çalışmalar dikkatle incelendiğinde, onun zamanından başlayarak klasik hesaptan Yeniçağ Batı Avrupa hesabına geçildiği döneme kadar olan devirde İslâm ve özellikle Osmanlı dünyasında, fıkhî-amelî çerçevede bir İbnü'l-Hâim okulunun varlığı hissedilmektedir.
    Eserleri.
    A) Matematik.
    1. el-Maûne fi İlmi'l-hisâbi'l-heva'î. 791 (1389) yılında yazılan eser hesâb-ı hevâî’nin hemen hemen bütün kurallarını ele almakta ve bunları sayısal örneklendirmelerle açıklamaktadır. İbnü'l-Bennâ'nın Telhîşu a’mâli'l-hisâb ve el-Makalâtü'r-riyâziyye fi'l-kavâidi'l-hisâbiyye'sinden, Kereci’nin el-Bedi fi a'mâli'l-hisâb'ından, Muhammed b. Mûsâ el-Hârizmî'nin Kitâbü'l-Muhtasar fi hisâbi'l-cebr ve'l-mukabele'sinden, İbn Sînâ'nın eş-Şifâ'ının ilgili kısımlarından, Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî el-Kâtib'in Mefâtîhu'l-'ulûm'undan ve diğer klasik İslâm matematikçilerinin eserlerinden faydalanılarak kaleme alınan kitapta, İslâm dünyasındaki tam ve rasyonel sayılar üzerine yapılan hesap işlemleriyle ilgili mevcut birikim tamamen verilmiştir. Ancak misâha ve cebire yer ayrılmamakla, hesâb-ı hevâî alanındaki kitapların Kerecî'den beri yerleşen formunun dışına çıkılmıştır. Bu duruma, muhtemelen cebir sahasında yazılan kitap sayısının artması ile cebir bilgilerinin hesâb-ı Hindî'den bahseden hesap kitapları tarafından işlenmesi yol açmıştır. el-Maûne, İbnü'l-Hâim'in daha önce yazdığı eserlerindeki bilgilerin tamamını ihtiva etmekte, daha sonra kaleme aldığı eserlerde de mufassal bilgi için ona bakılması tavsiye edilmektedir. Bundan dolayı kitabın bir hesap ansiklopedisi olduğu söylenebilir. Muhammed b. Muhammed b. Ebû Bekir el-Ezherînin bir haşiye, Ahmed b. Muhammed İbnü'l-Hümâm ve Cemâleddin eş-Şinşevrînin birer şerh yazdığı eser Hudeyr Abbas Muhammed el-Münşidâvî tarafından neşredilmiştir.
    2. el-Vesîle ilâ sınaa'ati'l-hevâ’. el-Maûne'-nin 792 (1390) yılında yapılan ihtisarıdır; bir mukaddime, üç kısım ve bir tekmileden oluşur. Eser. Bedreddin el-Mardînî tarafından İrşâdü't-tullâb ilâ vesîleti'l-hisâb ve Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî tarafından Fethu'd-dâ'im bi-şerhi vesîleti İbni'l-Hâ'im adıyla şerhedilmiş, dönemin tanınmış astronomu İbnü'n-Nakîb el-Halebî de Ebü'l-Latîf el-Hısnıkeyfî'nin el-Kavâidü'l-celîle ti makasıdi'l-Vesîle adıyla yaptığı ihtisarın üzerine bir şerh yazmıştır.
    3. el-Mübdi’. Yine el-Maûne'nin muhtasarı olup 811 (1408) yılında yazılmıştır ve el-Vesîle'den daha kısadır.
    4. el-Lüma fi'l-hisâb. İbnü'l-Hâim'in hesâb-ı hevâî sahasındaki ikinci önemli çalışmasıdır. Bir mukaddime ile üç babdan oluşan eser sadece hesap tarihi açısından değil, ferâiz hesaplarına giriş olmak üzere kaleme alındığı için fıkıh açısından da önem taşımaktadır ve genel anlamda pozitif tam ve rasyonel sayıların dört işlemi üzerinedir. Bulak'ta Metnü'l-lâmi adıyla iki defa basılan eser Bedreddin el-Mardînî, Ahmed b. Mûsâ el-Medenî, Akovalızâde Hâtem ve Ali b. Muhammed el-Ezherî el-Mâlikî tarafından şerhedilmiştir.
    5. Muhtasar veciz fi İlmi'l-hisâb. Hesâb-ı hevâî hakkında olup bir mukaddime, beş bab ve bir hatime üzere telif edilmiştir.
    6. el-Hâvî fi 'ilmi'l-hisâb. İbnü'l-Bennâ'nın hesâb-ı Hindî sahasında kaleme aldığı Telhîşu a'mâli'l-hisâb adlı eserinin 782 (1380) yılında yapılmış ihtisarıdır. Dört bab ve bir fasıldan oluşan kitapta ondalık sistem, sayı türleri, pozitif tam ve rasyonel sayılarda dört temel işlem, kökler hesabı ve oran-orantı gibi konularla cebir ve mukabele incelenir. Ahmed b. Sadaka el-Sıddîki'nin nazma çektiği bu ihtisarı, Muhammed b. Ebü'l-Feth es-Sûfî ve Râgıb Paşa Hocası diye tanınan İbrahim b. Mustafa el-Halebî şerhetmiştir. Eserin Hudeyr Abbas Muhammed el-Münşidâvî ve Reşîd Abdürrezzâk es-Sâlihî tarafından tahkikli neşri yapılmıştır.
    7. Mürşidetü't-tâlib ilâ esne'l-metâlib. 783 (1381) yılında hesâb-ı Hindî alanında kaleme alınan eser bir mukaddime ile iki kısım ve bir tekmileden oluşmaktadır. Eseri Cemâleddin eş-Şinşevrî Buğyetü'r-râğıb fî şerhi mürşidetü't-tâlib adıyla şerhetmiştir.
    8. Nüzhetü'n-nüzzâr fî sınâ'ati'l-ğubâr. Bir önceki kitabın ihtisarıdır. Osmanlılar'da hesâb-ı Hindî alanında en çok işlenen eserlerden biri olup Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, İbnü'n-Nakib el-Halebî, Urfe b. Muhammed el-Urmevî, Ebû Abdullah Radıyyüddin Muhammed b. İbrahim el-Halebî, Şehâbeddin Ahmed b. Muhammed el-Gazzî, Cemâleddin Muhammed b. Eaz ed-Dımaşki, Ebû Abdullah Şemseddin Muhammed b. Muhammed b. Ebü'1-Hayr el-Ermeyûnî, Kemâleddin b. Yahya el-Halebî. Ali b. Ebû Bekir b. Ali el-Ensârî el-Mekkî ve Hekimbaşı Muhammed Efendi tarafından şerhedilmiş, Yahya b. Muhammed el-Hattâb er-Ruaynî tarafından da kısaltılmıştır. Medreselerden başka zaviyelerde dahi okutulduğu bilinen esere İbn Emîru Gafele bir ta'likat, Şehâbeddin Ebü'l-Abbas Ahmed el-Beyrûtî de bir şerh kaleme almıştır. Eseri ayrıca Bedreddin el-Mardînî, Abdülkâdir b. Muhammed el-Feyyûmî ile Kemâleddin Muhammed en-Nüveyrî de şerhetmiştir.
    9. Şerhu'l-Urcûze-fi'l-Yâsemîniyye fi'l-cebr ve'l-mukabele. İbnü'l-Yâsemîn diye meşhur Ebû Muhammed Abdullah b. Haccâc'ın ünlü el-Urcûze fi'l-cebr ve'l-mukâbele'sinin şerhidir. 789'da (1387) Mekke'de tamamlanan eser bir mukaddime, üç bab ve bir hatime şeklinde düzenlenmiştir. Şerhte cebir ve mukabelede kullanılan ana terimler tanıtılmış, bilinmeyen nicelikler üzerine yapılan hesap işlemleri gösterilmiş ve ayrıca altı temel cebir denklemi incelenmiştir.
    10. el-Mukni' fi'l-cebr ve'l-mukâbele. Cebir ve mukabele alanında bilinmeyen niceliğin türleriyle özellikleri, sayısal işlemler, köklere ilişkin işlemler ve cebirsel denklemler üzerine kaleme alınmış elli dokuz beyitlik bir kasidedir. Eseri Bedreddin el-Mardînî Şerhu kaşîdeti'l-Mukni fî İlmi'l-cebr ve'l-mukâbele, Zekeriyyâ el-Ensârî Fethu'l-mübdi’ fî şerhi'l-Mukni adıyla şerhetmiş, Atâullah b. Ahmed el-Mısrî de önce telhis edip ardından Şerhu'l-kavli'l-mübdi fî telhîşi'l-Mukni adıyla şerhetmiştir.
    11. eJ-Mümti' fi şerhi'l-Mukni. 810 (1407) yılında yazılmış bir şerhtir.
    12. el-Müsri' fî şerhi'l-Mukni. el-Mümti'in 810 (1407) yılında Mescid-i Aksâ'da tamamlanmış muhtasarıdır.
    13. Risale fi'l-ğirbâl. Asal sayıların tesbitiyle ilgili gırbâl yöntemi hakkında olup Hudeyr Abbas Muhammed el-Münşidâvî ve Reşîd es-Sâlihî tarafından tahkik edilerek yayımlanmıştır.
    14. Ğâyetü's-sûl fi'l-ikrâr bi'd-deyni'l-mechûl. 797'de (1395) telif edilmiştir. Bir mukaddime, iki fasıl ve bir hatimeden meydana gelen eserde beş farklı sayısal yolla çözülen on iki problem ele alınmaktadır.
    15. el-Miftâh fi'l-hisâb. İmâdüd-din İbn Şeref el-Makdisî eseri Esnânü'l-miftâh adıyla kısaltmış, Bedreddin el-Mardînî de şerhetmiştir. Salih Zeki, İbnü'l-Hâim'in matematik üzerine el-Maûne fî hisâbi'l-Hindî adlı bir eserinin daha bulunduğunu söylemektedir.
    B) Ferâiz.
    1. Terğibü'r-râ'iz fî Hlmi'l-ferâ'iz.
    2. en-Nefehâtü'l-kudsiyye fi'h-tisâri'r-Rahbiyye (et-Tuhfetü'l-kudsiyye).Burhâneddin İbn Ebû Şerîf tarafından şerhedilmiştir.
    3. el-Fusûl fi'l-ferâ'iz (el-Fuşûlü'l-mühimme fi 'ilmi meârîsi'l-ümme). Ferâiz hesabının bütün usullerini gösterecek şekilde fasıllara ayrılmış geniş kapsamlı bir eserdir. Eseri Bedreddin el-Mardînî Şerhu'l-Fuşûli'l-mühimme fî mevârîsi'l-ümme, Zekeriyyâ el-Ensârî Gayetü (Garâbetü)'l-vüşûl ilâ şerhi'l-fusûl ve Menhecü'l-vüşûl ilâ tahrîri'l-Fuşûl adlarıyla iki defa şerhetmiştir.
    4. Kifâyetü'l-huffâz fi'l-ferâiz. 1096 beyitlik bir manzumedir. Bu esere Zekeriyyâ el-Ensârî'nin yazdığı Nihâyetü'l-hidâye ilâ tahrîril-Kifâye adlı şerh, Abdürrezzâk b. Ahmed b. Hasan tarafından Câmiatü'l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye'de doktora tezi olarak neşre hazırlanmıştır.
    5. eş-Şübbâk (el-Münâsehât bi'l-cedvel). Hudeyr Abbas Muhammed el-Münşidâvî ve Necla Kasım Abbas tarafından neşredilmiştir.
    6. İbrâzü'l-hafâyâ fî fenni'l-vesâyâ.
    7-……
    (T.D.V.21/62-64)
     
     
     
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi