Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
  • HAZRETİ PİR EFENDİMİZ’İN ÖZELLİKLERİ

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

     

    Şiir:
     
    “Ey kemâlâtı bütün kâinatın övünç sebebi olan zat, senin sözlerin peygamber mucizelerinin delilidir.
    Değerinin büyüklüğünden dolayı; Ruh ül Kuds[9] kemalinin kutbu etrafında yedi yıldız [10] gibi tavaf eder.
    Ey hakikat ayetlerini açan zat, sözlerinin güzelliği karşısında ab-ı hayat ve nur kaynakları kıskanıp utanmıştır.
    Ey Ahmed ahlakının tümünü kendisinde toplayan zat, ben senin vasıflarını nasıl anlatayım? Söz biter, vasıfların bitmez; çünkü sayısızdır. Sonsuz bir şey, sonu olan bir şeyle çevrelenebilir mi?”
    Hazreti Pir Efendimizi hangi dil ve ifade ile övmeye güç getirebilirim?”
     
    Şiir:
     
    Gül suyuyla yıkadım ağzımı bin def’a yine
    Kıyamam nâmını bu hal ile zikreylemeye
    Onun şinâsı hakikatte kendin övmekdir
    Ki kendi çeşmini medheyler âfitâbı öven
     (Ağzımı bin defa miskle, gül suyuyla yıkadım, temizledim.
    Fakat hâlâ senin o sevimli yüksek adını ağzıma almaya kıyamam.
    Onu medhetmek aslında kendini övmektir.
    Zira güneşi öven kendini medhetmiş olur.)
     
    Bazısı ayn-ı yakin ile görülmüş ve bazısı ilm-i yakin ile bilinmiş olan sonsuz kemal sıfatlarından hangisini bu kesik kalem dili ile açıklayabilirim? Zira her bilinen görülmez, her görülen söylenmez ve her söylenen yazılmaz.
    İşte buna bir delil: Evliyanın her biri mücahede ve riyazetleri ölçüsünde müşahedeye mazhar olmuş, gönül aynalarını masiva kirinden temizleyerek kibriya nakışlarını kazanma kabiliyeti bulmuş, Hak sıfatıyla sıfatlanmışlardır. Beyt:
     “Kim ki âyineye çok verse cilâ
    Sâfiyâne görünür sûret ona
    Nitekim Resulullah (s.a.s.) buyurur: “Allah ile oturmak isteyenler tasavvuf ehli ile otursunlar.”
    Şeyhim Hazreti Mevlânâ buyurdu:
     “Oturmak isteyen nezd-i Huda’da
    Otursun o huzûr-ı evliyâda
    Bu yüksek taife beşer sıfatını tamamen yok ettiklerinden Hak ile dirilip Hak ile söylemiş, Hak ile işitmişlerdir. Nitekim Resulu Ekrem (s.a.s.) Efendimiz bir hadis-i kudsi- sinde haber vermiştir ki: “Bir kulumu sevdiğim vakit, onun işitmesi ve görmesi ve eli ve dili olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle söyler.”
     “Her kim ki , rubûde-i elestdir
    Tâ ahd-i elestden o mestdir
    Bağlanmış ayağı dert evinde
    Can vermek için küşâde destdir
    Kendinden o fâni dostla bâkî
    Hayret ki o nîstdir ve hestdir.
    Bu zümredir ancak ehl-i tevhid
    Bâkîsi cihanda hodperestdir
     
    (Elest bezminin kaptıkları; günümüze kadar hep sarhoştur. Bu dertli dünyaya ayakları bağlanmıştır; onlar, can vermeye can atarlar. Kendinden yok olmuş, Hak’la bâkî olmuşlardır, bunların hali şaşkınlık vericidir; hem yok, hem de vardırlar. İşte tevhid ehli bunlardır, geri kalanlar kendini beğenmiş kimselerdir.)
     
    Tevhid ehlinden sırların hallacı; Hüseyin bin Mansur’ un şu sözü bu makamın sıfatından haber verir:
     
    E ente em ene hâzel aynü fil ayni
    Hâşâke hâşây min isbâtı isneyn
     
    (Ey benim ayn-ı sâbitemde görülen, bu sen misin yoksa ben miyim? Hâşâ hâşâ seni de, kendimi de ikilikten tenzih ederim.)
     
    Evhadeddin Kirmani buyurur:
     “Sen bu ipliği iki kat zannetme, aslına ve fer’ine iyi bak;
    Onun tek kat olduğunu anlarsın.”
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz buyurur:
     “Evliyayı Hak’tan ayrı sanan kimse,
    Ne olur gönlünde Hak evliyasına hüsn-ü zan etsen?”
    Gerçek şudur ki, evliya, Hak sıfatının ortaya çıkışıdır. Fakat bazıları onun yüksek zatını baş gözüyle görmeyebilirler. Nitekim Kur’an-ı aziymüşşan’da buyruldu: “Ey Resul, sen onları sana bakıyor görüyorsun, halbuki onlar basiretsizdir, seni görmezler”[11]
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz buyurur:
     “Bir kimse senin ayağınla –inayetinle- yürümezse sana nerde erişebilir?
    Bir gönül senin kanadınla -cezbe ve muhabbetinle- uçmazsa, ne vakit senin kuşun olabilir? O hayal ötesi güzel cemalinin gülistanında nasıl uçabilir?”
    Yine buyurur:
     “Senin yüzünü görmek ne kadar nadirdir.
    Ah ne mutlu o kulağa ki senin namını işitti.”
    Onun cemalini görmek için görür bir göz edinmeli, ondan sonra ona bakmalı. Bununla beraber bu basiret elde edilse de o kendini göstermedikçe görmek mümkün olamaz.
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz başka bir yerde buyurur:
     “Gönüllere kendini O gösterir. Dervişin hırkasını o diker- kırık gönlünü o onarır.”
    Dünyada bir kısım evliya gizlidirler. Onları Hak’tan başka kimse bilmez. Veliler;
    - “Yarabbi, o izzet kubbende örtülü birini göster” diye niyaz ederler. Bazısına gösterilir olur. Nitekim anlatılır:
    Şeyh Ebubekir Kettâni (kds.) bir gün Kâbe oluğunun altında oturmuştu. Ben-i Şeybe kapısından yaşlı bir zat heybetli bir tavırla onun yanına gelip dedi ki:
    - Ey şeyh, niçin İbrahim (a.s.)makamı olan yere gitmi- yorsun? Orada hadis-i şerif dinliyorlar. Yaşlı bir zat gelmiş, sahih hadisleri râvîleriyle naklediyor, sen de gidip dinlesene!
    Şeyh Ebubekir Kettânî;
    - O dediğin kimsenin hadis râvîlerini sayması uzun gider, ben hadisleri doğrudan dinlerim! dedi.
    - Kimden dinlersin?
    - Kalbim, Rabbimden alıp bana bildirir.
    - Peki buna delilin nedir?
    - Delilim şudur ki, sen Hızır’sın!
    Hızır (a.s.)bunun üzerine şöyle buyurdu:
    - Ben Hakk’ın bütün velilerini tanıdığımı zannederdim, Şeyh Kettanî’yi gördükten sonra anladım ki, beni tanıyan ama benim tanımadığım Hakk’ın nice kulları vardır.
    Ancak mana ve tevhid gözüyle görülebilen özellikleri dile getirmek taş atılmasına sebebiyet verir. Şiir:
     “Defalarca zamanın bütün sırlarını açığa vurmak istedim;
    Fakat ne yapayım, fena gözlerden, eza cefa korkusundan dilime bir çivi çakılmıştır.”
     
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz buyurur:
     “Her kime sırr-ı kârı söylediler
    Ağzını diktiler, mühürlediler
     (Her kime hakikat sırlarını öğrettilerse, o kimsenin ağzını dikip, mühürlediler.)
    Bu gibi hakikat sırları hal diliyle yazılmak ve söylenmek istenilse bu da bazı açıklama ve yorumlara ihtiyaç gösterir. Şiir:
     “Dil bin türlü konuşan bir papağan olduğu halde gönül halinin sırlarından yüzde birini bile anlatamaz.
    Boğum boğum yaratılmış ağaçtan bir dil olan kalem, aşıkların gönül sırrını nasıl yazabilir?”
    Evliyanın vasıflarını anlatmakta ne kadar ileri gidilse; onların kemâlâtına göre yine azdır, hatta belki kusurun tâ kendisi olur.
    Fakat bilinmelidir ki, evliyanın her birinin özel bir meşrebi vardır, peygamberlerin olduğu gibi. Peygamberlerin bazısının meşrebi ledünnîdir; Âdem a.s. gibi. Bazısının Hak’la konuşmak ve Hakk’a yakınlıktır; Musa (a.s.)gibi. Bazısının rûhîdir; İsa (a.s.)gibi. Peygamberler Şahı Efendimiz’e (s.a.s.) ise bütün meşrepler bağışlanıp verilmiştir. Esma-ı Hüsna’nın hepsinden öbür yana geçmiştir. Hazreti Mevlânâ Efendimiz, Peygamberimiz (s.a.s.) meşrebinin feyzinden pay almıştır. Nitekim buyurur:
     
     “Hak Teâlâ’nın hazinesini açtılar; geliniz, hepiniz hil’at giyiniz.
    Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s.) yine geldi, göründü; hepiniz iman ediniz!”
    Hazreti Pir Efendimizin makamını anlatmak için bu zayıfın bazı açıklamalarına lüzum vardır.
    Resmi ilimlerdeki yüksekliği ve seçkinliği hakkında bilinenler:
    Hazreti Pir Efendimiz arabiyat ve lügat fenlerinde, fıkıh, hadis, tefsir, ma’kûlat ve menkûlatta yani aklî ve naklî ilimlerde kemalin sonuna erişmişlerdi. O asırda bütün âlem ülemasının başta geleniydi. Bütün fenlerde yüksek icazetler almıştı.
    Gençliğinin başlarında Halep’te bulunarak allâme Kemaleddin bin Adîm’in derslerine medresede devam ederek ondan faydalanmıştı. O zamanda kendisinin akranları bir müşküle düşseler onu kendisinden sorarlardı. Sorulan mesele hakkında çeşitli yönlerden öyle açıklamalar işitirlerdi ki, onun zevki iliklerine işlerdi. Zira açıkladıklarını hiçbir kitapta bulamazlardı. Çünkü Hazret’in mübarek nazarları daima levh-i mahfuza dönüktü. Resmi ilimlerdeki makamının en azı bunlardı ki, onun bu derece yüksekliğe erişmesi kemaline göre şaşılacak bir şey değildir.
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz buyurur:
     
    “Ey, saba yeli gibi bahar sabahlarının zevklerini görüp, mest olan gönül;
    Gördüğün her zevkin ardından, başka bir gülümseyen zevkin ışıklı kucağına atıldın.
    Gönül bazan şaşkınlık denizlerine daldı, bazen tecelli dağı eteğinde huzura durup o dağın emel kehribasını, hakikat cevherini gördü.
    Gördü de gözün ve gönlün ötesinde yüzlerce pencere açıldı, gökten ve yerden çıkıp gezdi. O mana cihanında yüzlerce Süha yıldızı seyretti.
    Tevhidde talip ile matlubun sıfatını ayrı gören kimse, ne istekli olmuştur, ne de istenen.
    Allah’ı kim tanır bilir misin? ‘Lâ’dan, inkârdan kurtulan kimse! ‘Lâ’dan, inkârdan kim kurtulmuştur diye sorana de ki: gözsüz aşık! [12]
    İşte o kimsedir ki, Hazreti Beyazid Bestami’nin “Cüb- bemde Allah’tan başkası yok” sözünün rümuzunu anlamıştır.
    Hakikaten o kimsedir ki, o cübbeyi bin defa, Kuba [13] bir Huda haremgâhı gördü.
    Onun hakikat gören gözünün önünde, iki âlem horozun önündeki bir buğday tanesi gibi kaldı.
    Evet Kibriya’yı gören temiz bakış böyle olur.”
    Hazreti Mevlânâ Efendimiz gördü ki zâhiri ilimlerle taklidde bağlanıp kalmak Hak yolunun hicabıdır. İlim tahsilinden umulan şey elde edilince ve Zat-ı Kibriya’ya erişince, hatırındaki her şeyi yok etti, ledün ilimleri ona açıldı. İlimlerden geçerek malûma yani Hak Teâlâ’ya ulaşmak müyesser oldu. Bu hususta buyurur:
     “Gönlü bütün bilgilerden yıkayıp temzileyeyim; kendimi kendimden habersiz hale getireyim;
    Zira talihi yüce olan dilberin yanına, bilgi sahibi olarak gidilmez.”
    Yine buyururlar:
     
    Ayetel Kürsi ile Arşa doğru uçtum; o kadar uçtum ki,
    Cenabı Hak Teâlâ’yı gördüm, Kadir, Kayyum’a eriştim.”
    “Sarhoşça fakat kahramanca bir hamle edip atıldım, ilmi verdim, maluma erdim.”
    Hazreti Pir Efendimiz başka bir yerde yine bu makamdan bahsederek zâhir ilimlere bağlanıp kalanları irşad için buyurur:
     “Aşk harabâtının ilmi eğer sana yoldaş olsaydı;
    İki el ile sarıldığın bu ilim ve hüner senin gözünde heva ve hevesten ibaret kalırdı.
    Hazreti Cebrail eğer feyz gölgesini senin üzerine düşürseydi;
    Cihanın simurg ankası, nazarında sinek gibi olurdu.
    Eğer saadet sabahı sana yüz gösterseydi;
    Böyle eteğin ve sakalın, hiç zaptiye gibi olan nefsin eline geçer miydi?
    Eğer hakikat şahının gösterişli saltanatı sana görünseydi;
    Bu sultanların kösleri senin indinde çıngırak gibi kalırdı.”
    Bu makamın niteliklerini anlatırken daha buna benzer pek çok mübarek sözleri vardır. Bunların hepsi zikredilse söz uzar.

    [9]             Cebrail
    [10]             Tava şeklinde, kutup yıldızının etrafında dönen takım yıldız.
    [11]             A’raf Suresi: 198.
    [12]            Şiirin aslında “gözsüz aşık” yerine “bela görmüş aşık” deyimi vardır.
    [13]            Kuba mescidi
     
Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi