Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi

  • Bilginler Sultanı Bahaeddin Veled

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

    Ortaasya'da Türkistan, bugün Kuzey-Batı Afganistan'ı da içine alır. Yağız atlı, yağız benizli Türkmenlerin at koşturduğu bu yaylalarda hemen herkes Türkçe konuşur. Aral Gölü'ne dökülen Amu Derya'nın bu kesiminde, İran sınırına yakın eski ticaret yolu üzerinde Belh şehri vardır. Horasan'ın bu ihtiyar şehri binlerce yıllık tarihi içerisinde pekçok siyasî ve sosyal olaylara sahne olmuş, Zerdüşt'ün doğduğu ve Mecûsî'liğin (ateşe tapanların dini) kurulduğu bir şehir olarak tanınmıştır. Yüzyıllar boyunca, çeşitli istilâlar altında ezilen, her gelenin yeni bir kültür, yeni bir din aşıladığı Belh, Emeviler zamanından itibaren İslâm devletlerinin göz diktiği bir belde olur. Putperest, Mecusî, Şaman, Budist, Hristiyan tapınaklarının yerini cami ve mescitler alır. Hatta Belh'e kadar uzanan muharip İslâm sahabelerine izafeten, şehre Kubbe-t-ül İslâm (İslâm Kubbesi) adı verilir. Bazıları da Belh'e, beldelerin anası anlamına gelen (Ümmül-bilâd) derler.

    Belh'i bir süre sonra Büyük Selçuklu Devleti'nin elinde önemli bir ilim ve irfan merkezi olarak görüyoruz. Devletin başveziri Nizamülmülk'ün açtırdığı medreseler, kütüphane ve rasathaneler, Belh'te yaygın hale gelir. Yıllar yılı birbiri ardından gelen istilâlar, her istilânın sonunda meydana gelen fikrî buhranlar, açlıklar, sefaletler, halkı bezgin ve bedbin yapar. Artık dünyada huzur ve sükûnu bulamayanlar, bunu öte âlemde aramayı, düşünce ve inançlarına gömülmeyi tercih ederler. Bu dünyevî bunalım, tasavvufî düşüncelerin kolayca yayılmasını sağlar. Çoğu Belh'te toplanan, sırtları abalı, coşkun ve cezbeli sûfîler "vahdet-i vücud" felsefesinin, çeşitli görüş ve düşünüşte temsilcileri olarak halk arasında itibar görmeye başlarlar. İslâm dininin geniş hoşgörüsü içinde tasavvufî sohbetler yapılır, ilâhî okyanuslara dalınır, sesler, hayaller ve fevkalâdelikler içinde yaşanır, Allah'a vuslat yolunda, manevî bir sarhoşluğa garkolunur, cennet nimetleri, manevi güzellikler tahayyül edilir. Selçuklulardan sonra Harezmşahların eline geçen ve başşehir olan Belh, yine bu ortamdadır. Bugünlerde de Belh, canlı, hareketli bir şehirdir. Medreseler tanınmış bilginlerle dolup taşmakta, her biri az - çok bir diğerinden farklı inancın mümessili olan şeyhler, bunların etrafını çeviren müridler, dünyadan elini eteğini çekmiş veya tevekküle boyun eğmiş dervişler, başıboş seyyahlar, talebeler zaviyeleri, hanları doldurmaktadır.

    Zaman zaman çarpışan fikirler, şahlanan manevî heyecanlar, insan sellerini peşinden sürüklemekte, bazan bir şeyh, bir bilgin, bir hatip bir sultan gibi bunlara hükmedebilmektedir. İşte bu günlerde Belh'te bir bilgin vardır ki, gönülleri kendi inancı etrafında toplamasını biliyor, sözleri ve dersleriyle, insanları, herkesten daha kolay cezbedebiliyordu. Tesiri, dikkati çekecek ve şeyhleri kıskandıracak kadar kuvvetliydi. O kadar çok seviliyor ki, medresesi yalnız müridlerinin değil, sultanların, prenslerin de uğrağı oluyordu. Hangi toplulukta görünürse, orası mahşere benziyordu. Sözleri ezberleniyor, hattâ yazılarak elden ele dolaşıyor, dinleyen ve okuyan aylarca tesirinde kalıyordu. Bütün bunlara rağmen o, tevazu ile Hak'ka kulluk ediyor, insanlara en açık bir ifadeyle, Hak'kı ve hakikat yollarını, doğruluğu ve iyiliği telkin ediyor, halkın gösterdiği saygı ve itibarı, gene halka bağışlıyor, düşküne halince yardımda bulunuyor, çaresize çare arıyordu.

    Belh şehrinin bu tanınmış bilginine Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled derlerdi. Belh'in Hatiboğulları soyuna mensup, yedi ceddi bilgin, özü, sözü, doğru bir insandı. Bazı kaynaklar O'nun anasının Ha-rezmşahlar hanedanına mensup, Sultan Alâeddin Muhammed Harezmşah'ın kızı olduğunu kaydederler. Her ne olursa olsun Bahaeddin Veled, babası Hüseyin Celâleddin Hatibi'yi çok genç yaşında kaybetmiş, dirayetli ve kültürlü bir hanım olan annesinin eli altında tahsil ve terbiye görmüştü. Üstün zekâsı ve kaabiliyeti ile genç yaşında müderris olmuş, tasavvuf mesleğinde kademe kademe ilerleyerek merhaleler aşmıştı. Ondan feyz almak için gelenlerin haddi hesabı yoktu. Her taraftan akın eden öğrenciler, müridler, bu genç bilginin medresesini dolduruyordu. Dedeleri din uğruna çalışmış, ahiret saltanatı kurmuşlardı. Şimdi kendi de o yolda yürüyor, insanlara, manevî âlemlerin ihsanını saçıyordu.

    İlmine ve kerametine izafeten bir gün Bahaeddin Velede Sultan'ül-Ûlema, yani (Bilginlerin Sultanı) dendiğini de görüyoruz. Bu unvanın verilişi, kaynaklarımızda şöyle anlatıla gelmektedir:

    "Bir gece, Belh'in ileri gelen üçyüz bilgini, hep birden aynı rüyayı görmüşlerdir: Bir sahrada kurulan ulu bir çadırın ortasında, Hazret-i Muhammed (S.A.V.) sahabesiyle oturmaktadır. Tam bu sırada, Belh'li Baha Veled edeb ve hürmetle selâm verip çadıra girmiştir. Peygamber, Baha Velede iltifat ederek, sağ yanına oturtmuş, orada hazır bulunan müftü ve imamlara:

    — Bugünden itibaren Baha Veled'e, Sultan'ül-Ûlema deyiniz ve öyle hitabediniz! buyurmuşlardır. Sabah olunca, rüyayı gören bilginler, doğruca Baha Veled'in medresesine gitmişler. Onlar daha rüyalarını anlatmadan, Baha Veled gördükleri rüyayı aynen anlatıverince bilginler:

    — Allah ve Resûlullah şahittir, biz de şahidiz ki, sen Sultan'ül-Ûlema'sın, bugünden itibaren bu namla tanınacaksın, diye söylemişlerdir."

    Böylece O Sultan'ül-Ûlema olarak tanınmıştı.

    Başta Fahreddin Râzî gibi O'nu çekemeyen, O'nun şöhretini kıskanan bazı bilginlerin itirazına rağmen bu unvan O'nun ebediyete kadar adı olarak kalacak ve yaşayacaktır.

    Bahaeddin Veled, olgunluk çağlarına girdiği bir sırada, Belh emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatunla evlenmiş, bir yıl sonra da nur topu gibi bir oğlu dünyaya gelmişti. Baha Veled, çocuğun adını Alâeddin Muhammed koydu. Bu oğlundan sonra, ikinci bir çocuğu daha dünyaya geldi. Yüzünde gün ışığı gibi celâl nurları parlayan bu ikinci oğlunu pek sevmişti. Lohusa yatağında, şefkat damarlarından annelik sütünü emziren Mümine Hatunun kucağından alarak:

    — Mübarek olsun Muhammed Celâleddin. Bu çocuk hiçbir çocuğa benzemez. O'na iyi bak Mümine demiş ve adını böylece "Muhammed Celâleddin" koymuştu.

    Geleceğin büyük Mevlâna'sı, küçük Celâleddin böyle bilgin bir babanın ikinci oğlu olarak, annesinin, yetişkin müridlerin terbiyesi altında büyüyor, O'nun her hareketi dikkatle takip ediliyordu.

    Belh'te Bir Fikir Ayrılığı Doğmuştu

    Sultan'ül-Ûlema Baha Veled'in iki yakın dostu ve müridi Semerkandlı Şerefeddin Lala ve Tirmizli Seyyid Burhaneddin küçük Celâleddin'in terbiyesini üzerine almışlar ve daha beş yaşındayken okuyup yazmayı öğretmişlerdi. Küçük Celâleddin zekâsı ve terbiyesiyle herkesi cezbediyor, omuzlardan omuzlara geziyordu. Bazan babasının medresesine gider, edeple bir köşeye çekilir, söylenen sözleri hayran hayran dinlerdi. Büyük bir teslimiyet içinde, işittiği her sözü tahlil eder, bazan çocuksu gibi görünen sualleri ile etrafındakileri şaşırtırdı.

    Bir gün ağabeyi ve Belh'in ileri gelen ailelerinin çocuklarıyla toprak damlar üzerinde oynuyorlardı. Bu sırada bir çocuk, küçük Celâleddin'e:

    — Gel bu damdan öteki dama atlayalım... dedi. Celâleddin gülümseyerek:

    — Hayır, bu iş, kedi ve köpeklerin kolayca yapabileceği bir iştir. Eğer gücünüz yetiyorsa, böyle damdan dama değil, geliniz göklere uçalım, âlemleri seyredelim... diye cevap verdi.

    Derler ki, küçük Mevlâna bu sözleri söyledikten sonra bir anda göğe sıçramış, çocuklar korkudan çığlığı basmışlardı.

    O, daha çocukken, bu heyecanı yaşıyor, kabına sığamıyordu.

    Baha Veled'in vaaz ve dersleri, çevrede derin tesisler yapıyor, bu dersler talebeler tarafından not edilerek Maarif adı verilen üç ciltte toplanıyordu. Bu dersler pek heyecanlı oluyor, dinleyenleri coşturuyordu. Bazı kereler, felsefe gibi önü ardı boş vesveseli ilimlerle uğraşanlara çatıyor, onları halkın önünde yeriyordu. O günlerde sufiye ile felsefeciler arasında geniş fikir ayrılıkları vardı. Belh'in tanınmış filozoflarından Fahreddin Râzî ve Sultan Muhammed Tekiş Harezmşah gibi bazı ileri gelenler, kaynağını Yunan felsefesinden alan ve akla dayanan bir anlayışın içindeydiler. Sûfîler ise gerçeğe ancak ilâhi cezbe ile erişilebileceğini, bunun için de riyazatla ruhun saflaştırılması ve nefsin öldürülmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.

    Bu iki zıt anlayış, ister istemez Baha Veled'le Fahreddin Râzî'yi karşı karşıya getirmişti. Fırsat buldukça birbirlerine iğneleyici sözler söylüyorlardı. Bir vaazında yine Baha Veled coşmuştu:

    — Ey Fahri Râzî! Ey Harezmşah! Ey bunların taraftarları!. Sizler, huzur içinde gönülleri, ilâhi keşifleri bırakmış, karanlığa gömülmüş kişilersiniz. Bir takım hayaller peşindesiniz. Bu hayalleriniz, sizleri nefislerinizin esiri yapıyor. Can gözlerinizi kapamış, hakikati göremiyorsunuz. Bu sebepledir ki, hem kendinize, hem başkalarına kötülük etmektesiniz. Vesveseleriniz ve boş hayallerinizden sapıklıklar ortaya çıkıyor...

    Bu tok sözler ve hücumlar, Belh'te hemen yayılıyor, dedikodular saraya kadar ulaştırılıyordu. Birgün Fahreddin Râzî ve adamları Sultana şu şikâyeti yaptılar:

    — Baha Veled, Belh halkını tamamiyle kendisine bağladı. Bize ve size asla itibar etmediği gibi, açıktan açığa da kötülemeye başladı. Korkarız ki, bir gün saltanat tahtına da kasteder. Halk, Onunla beraberdir. Tedbirli olmak lâzım...

    Sultan Muhammed Harezmşah, bu sözlerden incindi. Baha Velede çok büyük saygısı vardı. O'nun saltanat tahtında gözü olmadığını bilmekle beraber, bir kere niyetini yoklamak yerinde olurdu. Sadık bir adamıyla şu haberi gönderdi:

    — Şeyhimiz eğer Belh ülkesini kabul ederlerse, bugünden itibaren padişahlık da, ülkeler ve askerler de O'nun olsun. Bana da başka bir ülkeye gitmek üzere müsaade etsin. Çünkü, bir ülkede iki padişahın bulunması münasip değildir.

    Bu manâlı teklife Baha Veled şu cevabı verdi:

    — Belh Sultanına selâm söyleyiniz. Bu dünyanın fânî ülkeleri, askerleri, hazineleri, tahtları padişahlara yaraşır. Biz dervişiz, bize memleket ve saltanat münasip değildir. Biz gönül hoşluğu ile sefer edelim de. Sultan, kendi uyrukları ve dostlarıyla başbaşa kalsın.

    Esasen bu sıralarda, Cengiz'in orduları Belh sınırlarına kadar dayanmış, geçtiği yerleri amansızca yakıyor, yıkıyor, yağma ediyordu.

    Bu vahşetin acı haberleri ulaştıkça, Horasan illerinde huzur kalmamış, umutsuz halk, kafile kafile batı memleketlerine, İran'a, Irak'a, "Diyâr-ı Rûm" denilen Anadolu'ya göç etmeye başlamışlardı. Baha Veled, gerek bu sebeble, gerekse Harezmşahların, kendi şöhret ve ilmine karşı takındıkları menfî tavır ve kıskançlıktan, Belh'i, bir daha dönmemek üzere, terke karar vermişti. Bu kararını, Sultan'ın imalı sözleri kamçılamış, gösterişten uzak, hele vesvese, hased ve dedikodudan hiç hoşlanmayan, Allah yolunda O'nu vecdle teşbih eden, sultanlara adalet, halka iyi hareket tavsiyesinde bulunan, devletten on para almayan, aza kanaat ederek, verdiği fetvaların karşılığı emekle geçinen. Hakka kulluğu gereği ile yerine getiren Baha Veled, herhangi bir fitneye meydan vermeden Belh'ten uzaklaşmayı doğru buldu:

    Bu kararını dostlarına:

    — Sefere hazırlanıyoruz... Bu hakkımızda hayırlı olacaktır... diye duyurdu.

    Baha Veled'in Belh'i terkedeceği haberi, bir anda duyulmuştu. Belh halkı küme küme medresesine geliyor, kendilerini yalnız bırakmaması için yalvarıyor, gözyaşı döküyorlardı. Bu ısrar ve ricalar Baha Veled'i kararından çeviremedi. Neredeyse bir karışıklık çıkacak, bu göçe sebep olanlara karşı isyan başlayacaktı. Fahreddin Râzî ve adamları, sokağa çıkamaz olmuşlar, korkularından titriyorlardı. Göç günleri yaklaştıkça, halk büsbütün galeyana geliyordu.

    Durumun aleyhine dönmüş olduğunu sezen Sultan, veziri ile birlikte Baha Veled'i ziyaret ederek özür dilemiş, kararından vazgeçmesi ve halkı yatıştırması için yalvarmış, Baha Veled'in göçe kararlı olduğunu görünce de hiç olmazsa, büyük bir nümayiş olmaması için gizlice hareket etmesini rica etmişti. Kendi yüzünden kimsenin incinmesini istemeyen Baha Veled, bir Cuma sabahı, namazdan sonra, küçük kervanını hazırlatarak, kitaplarını ve bazı lüzumlu eşyasını yanına aldı ve yola düştü. Belh'de yalnız süt annesi ihtiyar Nesibe Hatun kalmış, ailesi ile birlikte, sevdiği müridlerini de beraberine almıştı. Bu sırada oğlu Mevlâna Celâleddin birçok kaynakların ifade ettiği gibi, üç veya altı yaşlarında bir çocuk değil, yaşı onun üzerinde, fakat yaşından beklenmeyen bir olgunluk içinde genç bir bilgin olarak, babasına refakat ediyordu.

    Belh, vahdet işareti gibi görünen minareleri ile gerilerde kalmış, kervan güneye doğru yönelmişti.

    Öyle bir kervan ki, yükü ne altın, ne gümüş, ne dünya nimetlerini, ne Hind'in amberini, ne Çin'in ipeklisini taşıyordu. Bir kervan ki, kitap yüklü, ilim yüklü, ne muhafızı, ne kılıcı, hattâ ne de kılavuzu vardı. Muhafızı Allah, kılıcı imân, kılavuzu ilim. Bir kervan ki, dağlan, bayırları, korkusuzca aşıyor, yollarda takım takım insanlar, kervanın geçtiği topraklara yüz sürüyor, Baha Veled'in eline, eteğine sarılıp öpüyor, bu ak sakallı, nur yüzlü, özü sözü "Allah" olan ihtiyarın hayır duasını niyaz ediyorlar. O'nun Belh'ten ayrılırken son sözü şu oluyor:

    — Ben artık gidiyorum. Benim ardımdan çekirge gibi dünyaya yayılan Tatar askerleri, Horasan ülkesini zaptedecek, Belh ahalisine, ne yazık ki, ölümün acı içkisini tattıracaktır.

    Nitekim, Baha Veled'in, Belh'ten göçüşünden kısa bir süre sonra, Belh, 1214 yılında, Cengiz'in hışımlı orduları tarafından kuşatılmış, şehir baştan başa yağma edilmiş, yıkılmış, yakılmış, masum halkı aman verilmeden kılıçtan geçirilmişti...

    Baha Veled, bu tehlikeyi önceden sezmiş, Belh'ten göçüşünün en büyük sebeplerinden biri de bu olmuş, fikirlerini kolayca yayabileceği huzur içinde bir ortam aramıştı.

    Yollar, menzil menzil duruluyor, nereye varsalar, oranın din ve dünya büyükleri karşı çıkıyor, Baha Veled ve yanındakilerini, evlerinde, saraylarında misafir etmek istiyorlar, fakat Baha Veled, kendisine gösterilen bu derin ve içten saygıyı, yine saygı ile karşılıyor, medreseden başka hiçbir yerde konaklamıyordu.

    Bu yolun sonu nereye çıkardı? Kafile hiçbir şey sormuyor, tevekkülle, Baha Veled'in işaret ettiği menzillere ulaşıyordu, ilk büyük menzil Nişapur olmuştu.

    Devrin büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişapur'da tanınmış mutasavvıf Ferideddin Attar oturuyordu. Necmeddin Kübra ve Mecdeddin-i Bağdadî gibi büyük bilginlerin yetiştirdiği Ferideddin Attar, Kübreviye tarikatının ulularından sayılır ve saygı görürdü.

    Büyük bilgin Ferideddin Attar da. Sultan ül-Ûlema Bahaeddin Veled'i gözlüyordu. Daha bir şehre varmadan diğer şehir kafileyi haber alıyordu. Nişapur'da iki İslâm kutbu, birbirleriyle kucaklaştılar. Uzun uzun sohbetler yapıldı. Hikmet incilerinin saçıldığı bu ilmî sohbetlere, o sıralarda oniki yaşlarında olduğu sanılan genç Mevlâna Celâleddin de katılmıştı. Şeyh Ferideddin Attar, bu genç fakat yaşına bakılırsa çok olgun Celâleddin'i takdir etmiş, o günlerde yazdığı "Esrarnâme" adlı eserinin bir nüshasını da armağan etmişti.

    Sonraları, Mevlâna Celâleddin özellikle Mesnevinde bu eserden çok faydalanacak, sırası düştükçe Şeyh Attar'ı övecekti. Bir sohbette babası Baha Velede şöyle demişti:

    — Umarım ki, senin bu oğlun, âlemde yanacak gönülleri, yakın zamanda ateşleyecektir.

    Nişapur'da kaç gün kalındığı bilinmez ama, bilinen şey, Baha Veled'in burada da uzun zaman durmadığıdır. Kervan yine düzülmüş, yola koyulmuştu. Şeyh Attar'ın yaşlı gözlerle kervanı uğurladığı ve babasının arkasından yürüyen Mevlâna'yı kastederek:

    — Hayret! Bir ırmak, koca bir ummanı peşine takmış, sürükleyip gidiyor, dediği rivayet edilir. Bu sözün Baha Veled'i küçültmek değil, bir ırmağın icabında koca bir umman meydana getirebileceğini ifade için söylendiğini düşünmek lâzım. Yoksa, Bahaeddin Veled de ayrı bir okyanustur.

    Kervan Bağdad'a doğru yol alıyordu. Günler ve haftalar geçti. Uzaktan Bağdad'ın kubbe ve minareleri görünmüştü. Tam bu sırada, şehrin muhafızları dört nal kafileye doğru at sürmüş, kafileyi durdurmuştu. İçlerinden bir muhafız:

    — Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Baha Veled başını mahfesinden (devenin sırtına konan çadırlı oturak) çıkararak şu cevabı verdi:

    — Allah'dan geldik. Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur ki. bizi durdursun. Biz mekânsızlıktan gelip mekânsızlığa gidiyoruz.

    Bu cevap, Arap muhafızları şaşırtmıştı. Dört nal geri dönerek durumu ve işittiklerini Halifeye bildirdiler. Halife, Bağdad'ın tanınmış bilginlerinden Şeyh Şehabeddin Sühreverdî'yi sarayına davetle, bu sözün hikmetini sordu. Sühreverdî:

    — Bu sözleri, ancak Belh'li Bahaeddin Veled söyleyebilir, çünkü bu asırda ondan başka biri, ne bu çeşit söz söyler, ne de bu tarz da bir dil kullanabilir. cevabını vererek, hemen müridleri ile birlikte Baha Veled'i karşılamak üzere şehrin dışına çıktı. Karşılaştıkları zaman Sühreverdî, Baha Veled'in dizini öpmüş ve kendi konağına davet etmişti. Baha Veled:

    — İmamlara medrese daha münasiptir, diye bu daveti kabul etmemiş, bir medreseye inmiştir. Herkes hizmetine koşuyor, ziyaretlerin bir türlü sonu gelmiyordu. Nihayet, Bağdad'ın büyük camilerinden birinde bir vaaz vermek suretiyle Baha Veled, halkın arzusuna cevap verebildi.

    Bir Cuma günü, başta halife olmak üzere, bütün Bağdad halkı camii doldurmuş, omuz omuza namaz kılınmıştı. Kürsüye gelen Bahaeddin Veled, halkın gözyaşları arasında saatlerce konuşmuş, hikmetli sözleriyle cemaati coşturmuştu.

    Derler ki, halife, Baha Veled'in Bağdad'a geldiği gün "hoş geldin" hediyesi olarak bir tabak içinde üç bin altın göndermiş, Baha Veled:

    — Halifenin malı haram ve şüphelidir. Kendini zevk ve eğlenceye veren bir adamın hediyesini kabul edemem...

    diyerek iade etmiştir. Ayrıca Cuma vaazında halifeye ağır sözler söylemiş:

    — Moğol askerleri etrafı yakıp yıkarak geliyorlar. Seni de işkence ile öldürecekler. Vaktine hazır ol. gaflet perdesini gönül gözünden aldırarak Allah'a dönmeye çalış...

    demişti. Gerçekten de, birkaç ay sonra, Belh'in Cengiz'in askerleri tarafından işgal edildiği, halkın kılıçtan geçirildiği, kütüphanelerin yakıldığı haberi Bağdad'a ulaşmıştı.

    Belh'ten göçün isabeti bir kere daha anlaşılmıştı. Bir süre sonra da Bağdad aynı akıbete uğrayacak, halife, Moğolların elinde can verecekti.

    Baha Veled, Bağdad'ta da çok durmadı. Mekke'ye (Beytullaha) gidip ihrama bürünmek üzere yola düştü.

    Bizim Durağımız Konya Şehridir

    Kervan ağır ağır Küfeye, oradan Mekke'ye hareket etmişti. Her mümine, bülûğuyla ihtiyarlığı arasında bir kere farz olan Hac borcu eda edilecekti. Baha Veled'le Mevlâna, baba ve oğul Mekke'ye varmış, derin bir huşu içinde Kabe'yi tavaf etmişler, tekrar yola koyulmuşlardı. Şimdi, yol kuzeye doğru uzanıyordu.

    Mekke'den Medine'ye, burada Resulullah'ın türbesini ziyaretten sonra, kona göçe Kudüs'e geldiler. Yolculuk aylarca sürmüş, kızgın çölleri sabır ve sükûnet içerisinde asarak Şam'a yönelmişlerdi.

    Şam halkı, Baha Veled'i şehrin dışında karşıladı ve şehirlerinde konaklamasını rica ettiler. Baha Veled:

    — Allah yurdumuzun Rûm (Anadolu) topraklarında olmasını buyuruyor. Bizim durağımız Konya şehri olacaktır.Bu belde bizi çekiyor, diyerek kabul etmedi. Anadolu'ya: Selçuklu Devleti'nin sınırlarına girdi. Halep... Oradan Malatya. Hiç bir konakta bir iki günden fazla durulmuyordu. Kervan, Erzincan'a doğru yöneldi. O zaman Erzincan Mengücüklerin elinde bulunuyordu. Erzincan ve Mengücüklerin şöhretli sultanı Fahreddin Behramşah ve karısı İsmeti Hatun, Baha Veled'in kendi diyarlarına doğru gelmekte olduğunu öğrenince, karşılamak üzere, Erzincan yakınlarındaki Akşehir kasabasına kadar geldiler, kafileyi burada karşıladılar. Baha Veled, burada da bir medreseye inerek, bir süre oturdu. Daha sonra, bu civarın da sınır olması dolayısiyle, huzursuzluğunu bahane ederek, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende (Karaman)'ye geldiler...

    Baha Veled'in Lârende'ye gelmekte olduğu haberi, birkaç gün önceden duyulmuştu. Selçukluların emiri ve Lârende şehri valisi Emir Musa Bey, şehrin ileri gelenleri ile birlikte, yaya olarak şehrin dışında çıktı, Baha Veled'i karşıladı ve sarayına davet etti:

    Hiç bir şehirde, hiç bir kimseye yük olmak istemeyen ve medreseden başka bir yere inmeyen Baha Veled, burada da Emir Musa Beyin teklifini reddetti ve bir medresede yer gösterilmesini rica etti. O'nun bu isteğini canla başla kabul eden Musa Bey, Baha Veled için derhal bir medrese yapılmasını emretmiş, şehrin ortasında münasip bir arsa seçilmişti. Kısa bir zaman sonra yapılan medreseye, Baha Veled, ailesi ve müridleri ile birlikte yerleşti, orada ders ve vaazlarına başladı.

    Bu sırada Mevlâna Celâleddin, genç ve bilgin bir delikanlı olarak babasının derslerine devam ediyor, gece gündüz çalışıyor, araştırıyordu.

    Baha Veled'le birlikte, Belh şehrinden göçen, onun has bir müridi olan Semerkandlı Serefeddin Lalanın, Gevher Hatun adında güzellikte eşi bulunmayan, melek huylu bir kızı vardı. Mevlâna ile birlikte büyümüş, yedi yaşına kadar Baha Veled'in rahlesi önünde diz çökmüşlerdi, Baha Veled, sevgili müridinden, bu kızı, oğlu Mevlâna Celâleddin için istemiş, ihtiyar Lala, bunu bir mutluluk sayarak hemen kabul etmişti. 1225 yılı baharında, mütevazı bir düğünle, her ikisinin nikâhları kıyıldı. Bu mutlu evlenmeden kısa bir süre sonra, Baha Veled'in tek zevcesi Mümine Hatun vefat etti. Onu, Mevlâna'nın ağabeyi Muhammed Alâeddin takip etti. Baha Veled, biri vefakâr eşi, diğeri sevgili oğlu olan iki kıymetli varlığını. Karaman topraklarına böylece armağan bıraktı...

    Bu iki büyük kayıp Baha Veled'i can evinden yaralamıştı. Serefeddin Lâlâ'nın eşi ve Mevlâna'nın ebesi de kısa bir süre sonra, bu iki mezarın yanında yer aldı.

    Bunları alan Allah, vermesini de biliyordu. Bugünlerde Mevlâna'nın ilk çocuğu Sultan Veled, daha sonra da ikinci oğlu Alâeddin Çelebi, birer teselli güneşi gibi dünyaya geldiler. Mevlâna ilk oğluna babasının, ikinci oğluna da çok sevdiği ağabeyinin adlarını vermişti. Bu iki sevimli yavru, acılan unutturmuştu. Büyük babalan Baha Veled'in şefkat dolu kucağında büyüyor. Lârende bahçelerinde gezip oynuyorlardı.

    Günler geçtikçe Baha Veled'in şöhreti yayılıyor, medresesi gönül sahipleriyle dolup taşıyordu.

    O günlerde Anadolu'ya Selçuklu Devleti hâkimdi ve devletin en parlak ve göz kamaştırıcı devresi idi. 1219 yılında kardeşi Sultan Keykâvus I'in yerine geçen Alâeddin Keykûbad I iyi bir asker olduğu kadar, dine ve ilme karşı derin ilgisi ve sevgisi ile tanınmış zarif, fikir ve dâva adamı bir hükümdardı. Devletin başşehri olan Konya, sanat eserleri ve ilim müesseseleri ile donatılıyor, Selçuklu saray ve medreseleri, devrin ilim adamları ile dolup taşıyordu.

    Alâeddin Keykûbad I. Konya'dan sonra. Kayseri, Sivas gibi birçok şehirleri sağlam surlarla çevirtmiş, doğuda beliren Moğol tehlikeleri için önceden tedbirler almış, güneyde önemli bir liman olan Kalonoros kalesini fethettikten sonra, adını "Alâiye" koymuştu. O, bir yönden devletin sınırlarını genişletir ve emniyet altına alırken, diğer yönden yazlık ve kışlık saraylar yaptırmış, bunları devrin en ünlü nakkaş ve ressamlarına süsletmişti. Beyşehir Gölü'nün batı sahillerinde kurduğu Kubâd-âbâd, Kayseri yakınlarındaki Kûbadiye yazlık saraylarından ayrı olarak, Alâiye'de bir kışlık saray yaptırmıştı.

    Bu çağlarda, din ve mezhep meselelerindeki didişme ve çekişmeler, bu arada Moğol akınlarından doğan huzursuzluk halkın moralini bozmuş, dünyasından bezdirmişti. Anadolu'ya, doğudan sürekli göçler oluyordu. Gelenler arasında bilginler, şeyhler, dervişler vardı. Bunlar ebedi huzurun bu dünyada değil, ölümden sonra var olacağı telkinini yayıyorlardı. Bezgin halk. kolayca bunların etkisi altında kalıyor, bu düşüncelerin çevresinde halka oluyorlardı. Böylelikle tasavvuf! fikir akımı, Anadolu'da kök salmış, yayılmak için uygun bir ortam bulmuştu. Halkın tasavvufa olan bu eğilimi, bir kısım zahit hocaların direnmelerine rağmen, sultanları, vezirleri ve beyleri de bu inanca doğru sürüklüyordu. Sultan Alâeddin Keykûbad, tahta oturduktan sonra rnu-tasavvuf Şeyh Sehabeddin Sühreverdî, Abbasi Halifesi tarafından Konya'ya yollandı; padişaha at ve imame gönderildi. Sultan, Şeyhi Aksaray'da karşılamış, dönüşte de uzak mesafelerden uğurlamıştı. Ayrıca "Mirsad-ül-İbâd" adlı eserin sahibi mutasavvıf Necmeddin Dâye, Muhid-din İbn ul-Arabî, Sadreddin Konevî gibi bilginler, Konya şehrinde saraydan ve halktan büyük itibar görüyorlardı. Konya bir ilim ve kültür merkezi olarak, bilginlere, şeyhlere, dervişlere, kapılarını ardına kadar açmıştı. Nerede bir bilgin, bir şeyh, bir şair, bir sanatçı adı duyulursa, onum Konya'ya davete edilmesi olağandı. Şimdi Sultan'ül-Ûlema Bahaeddin Veled gibi, halk tarafından sevilen, sayılan bir bilginin Konya'ya davet edilmemesi düşünülemezdi.

    Baha Veled ise, Konya'nın yakınındaki Lârende şehrinde oturuyor, dersleri, vaazları ile halkı aydınlatıyordu. Emir Musa hizmetindeydi. Bu saf, temiz yürekli insan, Baha Veled'in derslerini büyük bir heyecan içinde dinliyor, onun sözlerinin neşesi içinde kendinden geçiyordu.

    Fakat çekemeyenleri vardı. Birkaç fesatçı Emir Musa'yı gözden düşürmek amacıyla Sultan'a şu haberi ulaştırdılar:

    — Belh'li Baha Veled, Rûm diyarına geldi, bu vilâyeti velilik nurlarıyla aydınlattı. Devrin kıtalara hükmeden padişahı ise onun gelişinden habersiz kaldı. Çünkü Sultan hazretlerinin Lârende'deki valisi, Baha Veled'in yolunu kesmiş ve müridi olmuş. Onu Lârende'de alıkoymuş, üstelik bir de medrese yaptırarak emrine vermiş. Emir Musa, bu cüret ve cesareti nasıl gösterebilir? Sultan buna ne diyecektir?

    Kervan Konya'ya Doğru Ağır - Ağır İlerliyordu

    Sultan Alâeddin Keykûbad, bu haber karşısında. Emir Musa'ya kırılmış, böyle bir bilginin Lârende şehrinde alıkonmasma içerlemişti. Emir Musa, Sultan'ın en sadık adamlanndandı. Bunu yapmaması gerekirdi. Sultan, adamları ile dokunaklı bir haber gönderdi:

    — O ulu kişinin halinden bir parça olsun bize bildirmedin. Bu derece unutkanlık ve gafleti niçin gösterdin? diyor, âdeta tehdit ediyordu. Emir Musa ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Baha Veled'in ellerine kapanarak, Sultan'ın gönderdiği haberi anlattı.

    Baha Veled:

    — Kalk, Konya'ya git. Çekinmeden Sultan'ın huzuruna gir. Ne olup, bitmişse olduğu gibi ona anlat, diyerek teskin etti, Konya'ya gönderdi.

    Emir Musa, Konya'ya gelir gelmez, doğruca saraya gitti. Baha Veled'in kendi arzusu ile Lârende'ye yerleştiğini, yedi yıldır da oturmakta olduğunu, kendisinin bu işte suçsuz bulunduğunu, uzun uzun anlattı. Sultan:

    — Eğer bizim başkentimize zahmet eder, gelir de Konya şehrini kendi evlâdının makamı yaparsa, bundan çok memnun olurum... Kulu ve müridi olur, izini izlerim. Konya şehri, Sultan'ı ve emirleriyle onu beklemektedir.

    Emir Musa'ya hediyeler verildi, tekrar Lârende'ye gönderildi.

    Baha Veled Sultan'ın davetini, bir ilâhî emir saymıştı. Fazla düşünmedi. Hemen yol hazırlıklarının yapılmasını söyledi.

    1228 yılının ılık bir bahar günüydü. Lârende halkı, üzüntülerini gönüllerine akıta akıta yollara dökülmüştü. Baha Veled, Lârende'de toprağa verdiği aziz sevgililerinin mezarlarını bir kere daha ziyaret etti. Ruhlarına Fatiha'lar yolladı. Genç Mevlâna, bir saygı sembolü gibi, yine babasının peşindeydi. Bu sefer kucağında biri Sultan Veled, diğeri Alâeddin Çelebi olmak üzere iki yavru taşıyordu. Yedi yıllık bir konaklamadan sonra, kervan yine hazırlanmış, son menziline doğru ağır ağır ilerliyordu.

    Konya şehri, ağızdan ağıza yayılan ve kısa zamanda bütün şehri saran bir haberle çalkalandı. Büyük bilgin Belh'li Baha Veled, Konya'ya, kendi şehirlerine geliyordu.

    O gün Konya sarayında da olağanüstü bir durum vardı. Şehrin ileri gelen bütün bilginleri, şeyhleri, kadıları davet edilmiş, padişahın atı eğerlenmişti. Bahaeddin Veled, şehrin dışında karşılanacaktı. Halk, kafile kafile şehir dışına.     Filobâd denen Karaman yolu üzerindeki çayırlığa dökülüyordu.

    Beş-on kişiyi geçmeyen küçük kervan uzaklardan göründü. Baha Veled önde, atının üzerinde bir haşmet âbidesi gibi dimdik duruyor, gerisinde Mevlâna Celâleddin, onun ardından da kadınlar, dervişler geliyordu. En gerideki birkaç deveye kitaplar yüklenmişti. Kervan şehre yaklaştığı zaman, Sultan Alâeddin atından inip, koşarak Baha Veled'in atının dizginlerini tuttu, inmesine yardım etti. Koca Sultan birdenbire küçülüvermişti o gün. Önce Baha Veled'in elini öpmek istemişti. Fakat el yerine bir asa uzanmış, Sultan, yanmdakilerin hayret dolu bakışları arasında, uzanan asayı saygıyla öpmüştü. Maneviyat Sultan'ı, dünya sultanına böylece ilk dersi vermiş, onun dünyevî gururunu bir anda kırmıştı. Sultan Alâeddin, Baha Veled'in heybetinden ve keskin bakışlarından titremeye başlamıştı.

    Manzara görülmeye değerdi. Anadolu'nun büyük fâtihi, keskin kılıcı ile küf farı defalarca dize getiren ünlü sultanı I. Alâeddin Keykûbad önde ve yaya olarak Baha Veled'in atının dizginlerini çekiyor, arkada, atı üzerinde Baha Veled, sağa sola selâm veriyordu. Birisi iklimler, diğeri bilginler sultanı idi. Konya'ya böyle girildi.

    Halk hayretler içindeydi. Sultan'ın şimdiye kadar alışık olmadıkları bu tevazuu halk üzerinde iyi bir tesir yapmıştı. Sultan, atın dizginini saraya çekmek istedi. Baha Veled:

    — Ey kudretli sultan! Maksadınızı anlıyorum. Fakat imamlara medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboşlara zaviye, gariplere kervansaraylar münasiptir. Müsaade buyurunuz da biz medreseye inelim, dedi... Sultan, bu arzuya uydu ve fazla ısrar etmedi. Şehrin en büyük medresesi, Altun-Abâ hazırlanarak, oraya misafir edildiler.

    Baha Veled, saraydan gönderilen hediyeleri de geri çevirdi:

    — Bizim, dünya malında gözümüz yoktur, daha ecdadımızın gaza suretiyle elde ettikleri dünyalığımız duruyor. Onlar bize yeter. Sultan, zahmet edip, hakkımız olmayan malları bize göndermesin.

    Zaten hiç kimseden, hiçbir şey kabul etmez, hele gelen hediyelere haram karışıktır şüphesiyle asla el sürmezdi. Yalnız yazıyla verdiği fetvalar için küçük bir ücret alırdı, o kadar... Konya şehrinin ortasındaki Altun-Abâ Medresesi'nin birkaç hücresini işgal etmiş, oğlu ve torunları ile birlikte yerleşmişti. Kısa zamanda Konya'da derslerine ve vaazlarına başladı, etrafına birçok talebeler toplandı. Ders ve vaazlarında, Kur'an-ı Kerim'den âyetler okuyor, bunları gayet açık ve veciz bir şekilde şerhediyordu.

    Gönlü yalnız Allah'la dolu olan bu gerçek Allah adamı, bu Horasan'dan Diyâr-ı Rûm'a göçmüş büyük Sûfî, Allah sevgisini bir aşk ilmi haline getirmiş, insanlardaki zulmü ve kötülüğü giderecek tek düşüncenin, tek inancın bu olduğuna inanmıştı:

    — Gönül yaprağından bir sahife ezber etmeye gayret et ki, onun mânası, ebediyete kadar senin ruhunla bağdaşsın. Öldükten sonra elini tutan ancak aşk ilmidir. diyordu.

    O bir tarikat kurucusu değildi. O'nun yolu, gerçek yolu, Hak yolu idi. Şeriata tam mânâsiyle riayet eder, bu arada bâtın ilmini ve Hak sevgisini esas tutar, felsefeden hoşlanmazdı. Kuvvetli seziş ve görüşleri, hitabet kaabiliyeti ile bazen toplulukları coşturur, heyecana getirir, kendisine bağlardı. O Horasan erlerinin bir ulusu olarak Konya'ya gelmiş ve bu şehirde yerleşmişti.

    Birkaç gün sonra Sultan Alâeddin Keykûbad, büyük bir tören hazırlattı. Bu törene, Baha Veled'le birlikte; şehrin ileri gelen bütün bilginlerini, fütüvvet erbabını, emirleri ve vezirleri davet etti. Selçuklu sarayı hınca hınç doluydu.

    Sultan, Baha Veled'i, sarayın kapısında karşıladı, büyük salona götürdü. Salonda herkes, saygı duruşunda Baha Veled'i selâmlıyor, birer birer gelerek ellerini öpüyorlardı. Sultan Alâeddin, sesini yükselterek:

    — Ey din padişahı! Düşündüm ve karar verdim. Bugünden itibaren dedelerimden bana miras kalan bu tahtı size terkediyorum. Siz sultan, ben kul. Zira bütün zahir ve bâtın sultanlığı sizindir, dedi ve davetlilerin önünde, Baha Velede saltanat tacını uzattı.

    Baha Veled, Sultan'ın bu sözleri karşısında ayağa kalkarak onu kucakladı, gözlerinden öptü ve:

    — Ey melek huylu, mülk sahibi hükümdar! Dünya ve âhiret mülkünü kendine mal ettin. Bunda şek ve şüphe yok... Tahtında rahatça otur. Biz dünya malına gözlerimizi çoktan kapamışız. Şimdi Allah'a kulluk ediyor, O'nun emirlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. diyerek karşılık verdi. Bu sözler meclistekileri ağlattı, cümle davetliler, Baha Veled'in has müridi oldular.

    Baha Veled, her ne kadar Altun - Aba Medresesine yerleşmişti ama; içi rahat değildi. Medresede başka müderrisler de oturuyordu. Üstelik kendisi için ayrılan bölüm çok küçüktü. Mevlâna Celâleddin, delikanlılık çağına girmiş, evlenmiş, çoluk çocuğu olmuştu. Ayrıca, bazı yoksul müridler de medreseye yerleştirilmişti. Sultana söylense, şüphesiz, derhal yeni bir medrese yaptırırdı ama, böyle bir teklifin, Sultan veya emirleri tarafından yapılmış olması gerekirdi. Elbet bir "zuhurat" olacaktı. Nitekim oldu da... Şöyle ki: Bir gün, Cuma Mescidi denilen Alâeddin Camii'nde vaazediyordu. Cami, mahşer gibi kalabalıktı. Sultan mahfilinde, Sultanla birlikte emirler de vardı. Herkes can kulağı ile dinliyor, Baha Veled, her âyetin iniş sebeplerini, onun tahkikini bütün incelikleri ve teferruatıyla tefsir ediyordu. Sultan'ın lalası Emîr Bedreddin Gevhertaş da dersi dinliyor, Baha Veled'in belagat dolu sözlerine hayran oluyordu. İçinden "Mâaşallah, Hazretin ne parlak bir zihni, ne kuvvetli bir hafızası ve ne geniş bir mütalâası var ki, bu kadar güzel konuşuyor. Acaba önceden hazırlanıyor mu?" diye geçirdi.

    Yeni Bir Medrese Yapılıyor

    Bu sırada, Baha Veled, bunları işitmiş gibi, minberden haykırdı:

    — Emir Bedreddin, bir aşîr oku!

    Emir Bedreddin, bu âni hitaptan irkilmiş, yerinden doğrulmuştu. Hemen aklına gelen bir âşiri okudu. Baha Veled, bu sefer okunan âşîrin de her âyetini ayrı ayrı tefsir etti: Bedreddin hayretler içinde kaldı. Vaazın sonunda gidip Baha Veled'in ellerini, kürsüsünün ayaklarını öptü. O günden itibaren, bu halin şükranesi olarak, Baha Veled ve kaldırılmış, Mevlâna'ya daha az yüksek, mermer ve üzeri puşideli ayrı bir sanduka yaptırılmıştır. Ziyaretçilerin "Oğlunun, ilmine, yüceliğine hürmeten babasının sandukası ayakta" diyerek efsaneleştirdiği sanduka aslında Mevlâna'ya aittir.

    Baha Veled, can ve bekâ yurduna göçmüştü, ama geride kendisinden daha parlak bir yıldız bırakmıştı: Mevlâna Celâleddin.. Kutup yıldızı gibi ışıldayan bu ilim ve irfan cevherinin yanında, daha sonra nice yıldızlar sönük kalacaktı.

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?





Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi