Buy Antabuse online

Site İçi Arama


Genel Arama
Sözlük Evinde Arama
Kullanıcı Girişi
Anasayfa Ana Sayfa Yazıları ''MEVLANA'NIN EVRENSEL SEVGİ ANLAYIŞI VE SEMA'' HAKKINDA
  • ''MEVLANA'NIN EVRENSEL SEVGİ ANLAYIŞI VE SEMA'' HAKKINDA

    Dikkat, yeni pencerede açar PDFYazdırE-posta

                                      

    ''MEVLANA'NIN EVRENSEL SEVGİ ANLAYIŞI VE SEMA'' HAKKINDA

     

    • "Gerçek benliğin sesine tepkide bulunurken, zihni benliğin sesi mazeretlerini şöyle sıralar: Ben hukuk, felsefe, mantık, astronomi ve tıp gibi esasları yüce şeylerle meşgulüm.

    Eğer sen astronomi ve yer ile ilgili tüm konularla ilgileniyorsan, bunların hepsinin senin hayatınla ilişkili olduğunun farkına varman gerekir. İşin gerçeği, sen kendin köksün ve diğer bütün şeyler daldır. Kendini bilmen bütün başarıların en büyüğüdür."

    Mevlânâ

     

    • "İnsanan başka nihaî bir neden yoktur ve bu da insanın kendi benliğinde ifşa edilmiştir."

    Şebüsteri

     

    Giriş

     

    İnsan bir örgütün varlığı için en önemli faktörlerden birisidir. Her düzeyde örgütün yönetsel başarısında, örgüt içerisinde yer alan tüm bireylerin gelişkinliği yani kendi kendilerini yönetebilme becerisi önemli rol oynamaktadır. Çünkü gerçek başarı, tüm bireylerin kendilerini yönetebilme becerilerinin toplamı ölçüsünde olacaktır. Bu da ancak insana duyarlı ve güdüleyici bir örgütsel örüntü sayesinde gerçekleştirilebilecektir. Böyle bir yaklaşım tarzı mikro düzeyde aileden, makro düzeyde ulusal ve uluslararası örgütlere değin önem arz eder. Nitekim yönetim biliminde yerini alan "İnsan Kaynakları Yönetimi" (İKY) anlayışı da, insanın eğitimi ve geliştirilmesi kavramını oldukça önemsemektedir.

     

    Son derece doğru bir yaklaşım şekli olmakla birlikte, insanın her şeyin hatta rekabet üstünlüğü mantığının da üzerinde bir değer olarak ele alınması gereği gözden kaçırılmamalıdır. Böyle bir yaklaşım çerçevesinde salt planlama, örgütleme, yönlendirme ve denetleme faaliyetlerini içeren bir disiplin olmanın ötesinde, daha fazla insana duyarlı yapıda bir İKY anlayışı benimsenmelidir (Yüksel, 1998). Aksi hâlde her hâliyle yaşayan, duyumsayan, canlı ve psikolojik bir varlık olarak insanı, mekanik ve duyumsallıktan uzak bir makine şeklinde algılamak yanlış bir yaklaşım şekli olacaktır. Amaç insandan daha fazla verim almak olduğunda, kişilik çözümlemeci bir yaklaşımla onu anlamak ve onun da kendisini anlamasını sağlamak gerekecektir

     

    Bu anlamda batı dünyası, bir yandan liberal kapitalist sistemin sosyoekonomik baskıları diğer yandan kendilerini tüketim aracı olarak kabul etmeyen insanların dinî, mistik, manevî arayışları nedeniyle böyle bir çözümlemeci yaklaşım içerisine girmiştir (Demirci, 1991). Rekabet merkezli örgütlerde var olmak adına sıkça kullanılan "ye, yem olma", "iyi olan yaşasın, diğerleri yok olsun" benzeri söylemlerin yerini artık "iyilik yap, iyilik bul" tarzında söylemler almış ve bilgi çağı sonrası sevgi ve hoşgörüye dayalı anlayışın hâkim olduğu bir "İnsan Çağı"ndan söz edilir olmuştur.

     

    Son yıllarda hümanizmanın dışında hümanist rasyonel mistisizmle de oldukça ilgilenen batı dünyası bu ilgisini kendi kültürü ve uzakdoğu anlayışı ile sınırlamaktadır. Oysa bugün tüm insanlık için farklı kültürlerden çıkarsamalara da ihtiyaç vardır. İslâm tasavvufu da bunlardan biridir. Gerek kişiliği gerekse insana dair çözümlemeci yaklaşımları ile tasavvufî anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rumî de incelenmesinde fayda görülen bir düşünce insanıdır. O, içgüdülerin mahiyeti, aklın içgüdüler üzerindeki etkisi, benliğin niteliği, bilinç, bilinçaltı ve kozmik bilinci tartışmış önemli bir düşünürdür. Cin (1993)'e göre Mevlânâ, engin hoşgörüsü nedeniyle rönesans hümanizminin fikirlerini 200 yıl öncesinden tahmin edebilmiştir. Fikirleri hâlâ günümüz liberalizminin yaratmış olduğu açgözlü, acımasız ve doyumsuz insan tipine alternatif olarak; sevgi, hoşgörü, eşitlik ve adalet gibi vazgeçilemez ahlâkî ve manevî değerler sunmaktadır.

     

    Günümüz insanının ihtiyacı olan şey bir yanıyla perspektif, esneklik, vizyon, enerji, zekâ ve global değerlerle birlikte geleceğe, diğer yanıyla sahip olduğu kültürel bilgi birikimi nedeniyle geçmişe dönük olmaktır. Çünkü İnam (2000)'ın da  belirttiği üzere "Geçmişin enkazı altında kalmış ve geçmişinden beslenmeyen kültür, ölmekte olan kültürdür". Bu anlamda farklı sentezlere dayalı yaklaşımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bazen en uyumsuz gibi algılanan durumlarda bile, ilhamların karmaşıklaşması sonucu son derece yaratıcı sentezlere ulaşmak mümkündür.

     

    Buradan hareketle bu çalışmada önerilen, ideal bir İKY için, istenen amaca uygun bir İKG programı çerçevesinde insan doğasını en doğru şekilde tahlil etmektir. Bu amaçla çalışmada, öncelikle Freud'un psikolojik anlamda kişilik çözümlemesi, ardından da Mevlânâ'nın tasavvufî anlamda kişilik çözümlemesi yapılmıştır.

    Freud'a Göre Psikolojik Anlamda Kişilik Çözümlemesi

     

    On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında yaşamış olan Freud'a göre, insan iç ben (id), ben (ego) ve üst ben (süper ego) olmak üzere üç kişilik düzeyinden oluşmaktadır. Zihinsel açıdan sağlıklı bir insanda bu üç düzeyin harmoni içerisinde bulunması gerekmektedir. Aksi hâlde birey gerek kendi gerekse çevresiyle nitelikli ve verimli bağlar kuramaz.

     

    İç ben,  psişik (ruhsal) enerjinin birincil kaynağı ve içgüdülerin merkezidir. Dış dünyadan çok bedensel süreçlerle ilişki hâlindedir. Değer yargısı ve moral yönden yoksun olup sadece haz prensibiyle içgüdüsel ihtiyaçlarını tatmin eder. Mantık ile yönetilemez ve kişiliğin temelini oluşturur. Toleranssız, uyarıcı, ısrarcı, çocuksu, asosyal, bencil ve haz düşkünüdür. Kendi dışında hiçbir dış olguyu tanımaz. Arzularını hayal, fantezi, yanılsama ve rüyalarla giderebilecek ve her şeyi içerisinde barındırabilecek kadar okyanussaldır.

     

    Freud'a göre kişiliğin karanlıkta kalan ve ulaşılması mümkün olmayan bu parçası hakkında bilinmeyen pek çok şeyi rüyalar ve nörotik semptomlar yoluyla öğrenmek mümkündür. Yani insanın her içgüdüsel eyleminde (cama taş atmak, tecavüzde bulunmak vb.) iç benin kontrolünü görmek mümkündür.

     

    Ben, iç ben ve üst beni yöneten ve kişiliğin başkanı konumundaki kişilik düzeyidir. İç benin aksine, haz prensibi yerine gerçeklik prensibi tarafından yönetilir. Gerçeklik prensibi ile, zihnin öznel iç dünyasının yerini algılama, hafıza, düşünme ve eylem gibi kişinin dış dünyasına dair süreçler alır. İç ben ile dış dünya arasındaki bağlantıyı sağlayan ben, ruhsal süreçlerin karmaşık bir organizasyonu olarak da tanımlanabilir. O da, iç ben gibi çeşitli fantezi ve hayaller üretir; ancak bu genelde benin daha ciddî işlerine bir nevi tatil ve dinlenme olanağı tanır niteliklidir.

     

    Üst ben, kişiliğin ahlâkî ve yargılayıcı bölümüdür. Gerçek olandan çok ideal olanı temsil eder. Kişinin içinde yaşattığı toplum ideali, sosyal vicdandır. Üst ben daha çocukluğun ilk yıllarında ahlâkî otoriteye bağlı olarak benden ayrılarak gelişmeye başlar. Giderek alışkanlıklar bütünü hâline dönüşen üst ben, kendisini eğiten aile, içerisinde yaşadığı toplum ve kendi deneyimleri neticesinde bazı değerler yüklenir ve benin toplum idealine uygun bir şekilde davranmasını sağlar (Altınköprü, 2000).

     

    Gelişkin bireylerde bu üç düzey büyük bir uyum içerisindedir. Bu süreçte ben uzlaştırıcı ve bütünleyici bir konumda olup, her üç düzeyin bütünlüğü için güçlü ve sağlıklı olmak durumundadır. Şayet ben dengeyi koruyamaz; iç ben ile üst ben arasında uzlaşma sağlayamazsa, çatışma doğar ve psişik denge bozulur. Yani, sürekli iç benin isteklerini reddeden ve üst ben ile uzlaşıyı sağlayamayan ben; ya iç bene boyun eğerek onun doyuma ulaşmasına izin verir ya da üst benin isteği doğrultusunda iç benin taleplerini reddederek bilinçaltına atılmalarına neden olur. İç ben-üst ben çatışması sonucu bilinçaltına itilen bu istekler zamanla kompleksleri oluşturur. Böylece bilinçaltında yer alan bilinmeyenler ile henüz bilince çıkmamış psişik olgular sürekli olarak bilince çıkabilecekleri anı kollarlar.

     

    Kişiliği oluşturan bu üç sistemin dışında; insanın sahip olduğu diğer bir unsur da psişik enerjisidir. Bu enerji sayesinde, dolaşım, terleme, sindirim, sinirsel ve kassal faaliyetler, gıdalar, algılama, hatırlama ve düşünme gibi faaliyetler gerçekleşir. Bu enerjinin kişilik içerisindeki dağılım durumu (deşarj) insan kişiliğinin dinamiklerini oluşturur. Dolayısıyla bir insanın tavır ve davranışlarını belirleyen şey aslında psişik gücün dinamikleridir. Bu durumda, bireyin psişik enerjisinin büyük bir kısmının üst ben tarafından kontrol edilmesi hâlinde birey ahlâkî değerlerle donanırken, iç ben tarafından kontrol edilmesi hâlinde birey davranışları içgüdüsel olmaktadır. Gelişkin bir kişilikte bu enerji boşa harcanmayacağı için, gerilimin artması söz konusu olacaktır. Ancak, gerilim  güçler dengesini koruyabildiği sürece daha sağlıklı bir kişilik yapısının oluşmasına neden olacaktır.

     

    Mevlânâ'ya Göre Tasavvufî Anlamda Kişilik Çözümlemesi

     

    Tasavvuf insanın durumunu sorgulamasına ve onun kendini gerçekleştirmesine yönelik bir yaklaşım tarzıdır. İlk kez dokuzuncu ve on birinci yüzyıllar arasında ortaya çıkmış, on ikinci yüzyıldan itibaren Mevlânâ düşüncesi ile birlikte en verimli çağına ulaşmıştır. Bu anlayışa göre gerçek benlik, çevre ve kültürün bizde geliştirdiği şey değil, bizzat gelişmekte olan evrenin bir ürünüdür. Bu anlamda Freud'un psikolojik yaklaşımında da bahsedildiği üzere; insanı kendi aslından ve gerçek hayattan koparan geleneksel ben'i ortadan kaldırmak suretiyle evrensel bene ulaşmak için, bilinçaltı kavramının ele alınması gerekmektedir. Yani gerçek benliği oluşturmak ve tam bir farkındalık için bilinç boşaltılmalı ve bilinçaltı açığa çıkarılmalıdır. Böylesi bir evrensel varoluş düzeyi, "benden uzaklaşmak" (gerçek benin ortaya çıkmasını engelleyen tüm deneyimleri ortadan kaldırmak) ve "benin tamamen farkında olmak" şeklinde iki aşamalıdır.

     

    Tasavvufî olarak kendini gerçekleştirmiş bir kişilik, varlık halkasını tamamlayana kadar değişik süreçler yaşar ve neticede tümüyle bir yeniden doğuş tecrübesi kazanır. Ana rahmine düşme ile başlayan gelişimsel süreç doğum, kültürleşme, ihtisaslaşma, kişiliğinin farkına varma, kişiliğin nesnelleşmesi, kültürün rolünü kavrama, çevreyi algılama, insanı algılama, bilinçaltını açığa çıkarma ile devam eder ve bilinçli varoluş düzeyi ile son bulur.

     

    Mevlânâ'ya göre geleneksel ben, insanı aslından koparmaktadır. Bu nedenle tam bir farkındalık için bilinci boşaltarak bilinçaltını açığa çıkarmak gerekmektedir. Bu düzey ise evrensel benlik düzeyidir. İlk farkında oluş tecrübesinden sonra  başlayan gelişme süreci tam farkındalık düzeyine ulaşan birey artık evrensel bir insandır. Ancak, gerçek bene ulaşmak isteyen birey bu süreç içerisinde içgüdüler, dürtüler, bencil güdüler veya nefis tarafından olumsuz yönde etkilenir. Bu doğal engellerin ortadan kalkması için arzularına hükmetmek ve bunun için aklını kullanmak durumundadır. Freud da nefsin tümden yok edilemeyip, dürtülerin ancak tatmin edildikten sonra aşama aşama sınırlandırılarak aklın kontrolüne alınabileceğini savunmuştur. İnsan doğasındaki bu doğal dürtüler (cinsellik, açgözlülük, başarı...) nedeniyle tasavvufî felsefe yetişkinlere oldukça uygundur. Çünkü tasavvufî felsefede yetişkin eğitimi esastır.

     

    Mevlânâ kopya insan yerine, kendinden doğuşu gerçekleştiren evrensel insana ulaşmak istemiştir. Ona göre nefis de sevgi (aşk) gibi kendine uyulduğu taktirde insan hayatını yönetebilecek kadar güçlüdür. O, evrensel benliğe ulaşmak için nefsi akılla kontrol etmek ve geleneksel benliği aşağı çekmek gerektiği düşüncesindedir. Mevlânâ bu anlamda tasavvufu, içgüdüsel davranışlardan kurtulmak ve gerçek benliğe ulaşmak için bir hayat yolu olarak görüyordu.

     

    Bugüne değin psikoloji ve psikanalizde yapılan insan kimliği konulu çalışmaların bir çoğu çocukluk boyutunda tartışılmıştır. Ayrıca kişi kimliği (ego) bireyin daha önceki gelişimsel aşamalarının bir sentezi olarak kabul edilmiş, kişisel kimliğin ötesinde bir evrensel kimlikten pek söz edilmemiştir. Ancak Eric From, farklı bir yaklaşımla bir evrensel kimlikten söz etmiş; geleneksel hayat içerisinde, çevrenin bilinçaltı çatışmalarına neden olduğunu ve bunun da kişilik gelişimine engel teşkil ettiğini savunmuştur. Yani Eric From'un ulaştığı nokta ile tasavvufî yaklaşım arasında büyük benzerlikler görülmektedir.

     

    Mevlânâ Kimliği, Eğitim Anlayışı ve Semâ

     

    Mevlânâ'ya göre insanı bir sistem bütünlüğü hâlinde algılayabilmek bakımından Mevlânâ kimliği ve eğitim anlayışı ile bu eğitim sürecinde en önemli vasıta olarak gördüğü şiir, müzik ve semâ'yı anlamak gerekecektir.

     

    Mevlânâ Kimliği

     

    Mevlânâ, İslâm, Yunan ve Hint kültürlerinin sentezini aşarak, insanlık tarihinde varoluşsal çelişkinin üstesinden gelmiş ve evrensel varlık düzeyine erişmiş bir düşünür, şair ve gönül insanıdır (Çam, 1989). O, on üçüncü yüzyıl Anadolusu'nun kaotik ortamı içerisinde, kişiliğinde yaşamış olduğu birtakım değişimler neticesi kendince yeni bir yaşam ilkesi benimsemiştir. Gerek aileden gelen engin bilgi birikimi gerekse dinî ilimlerde kendini ispatlamış bir âlim ve manevî bir lider olmasına rağmen, manevî rehber olarak gördüğü Şems ile tanıştıktan sonra, gerçek benliğini tanımak adına tüm geleneksel değerlere veda etmiştir. Manevî liderliğinin son yıllarında, "Neden her insanın aklı yaratıcı değil? Neden bazı insanlar düşmanlık üretir? Neden insanlar bu kadar dar kafalı ve bu kadar çeşit çeşitler? Sevgi geldiğinde neden tavırlar değişir, anlayış gelişir ve farklılıklar kaybolur?" gibi sorularla geleneksel hayatın sınırlılıklarını kavramış ve kendini otoritenin her türünden özgürleştirmiştir. O gerçek beni bulmak için içe dönerek mükemmeli aramış ve tecrübe edindiği büyük duygu değişimi sonrasında "Mesnevi" adlı eseri yazmıştır (Sergen 1989).

     

    Mesnevi, gelişmek isteyen ve arayan insanın ilerleyen yolunu gösteren davranış biçimlerini kapsamaktadır. Daha gelişkin bir kişilik kazanmak ve daha iyi bir hayat sürmek için, geleneksel benliğin ortadan kaldırılarak sevgide bütünleşmesi gereği  tavsiye edilmektedir. İnsan ruhunun sırlarını ifade etmedeki güçlük nedeniyle Mevlânâ Mesnevi'de metaforik (mecazî) bir dille çeşitli hikâyeler, kinayeler, örnekler ve tiplemelerden faydalanmıştır (Arasteh, 2000).

     

    Mevlânâ ve Eğitim

     

    Mevlânâ'ya göre eğitim, insanı olgunluğa ve kemâle taşıyan ve çok yönlü değerleri kapsayan bir süreçtir. Ona göre daha iyi insan yetiştirmenin yolu ruhu manevî değerlerle arındırmak ve ahlâkın güzelleştirilmesini sağlamaktır. Bu amaçla bir eğitimci olarak Mevlânâ, insan ruhu üzerinde çok etkili bir sanat dalı olan şiiri bir eğitim aracı olarak seçmiştir. Amacı, vermek istediği mesajları mecazla kısa yoldan iletmek suretiyle gönülleri eğitmektir (Yeniterzi, 1995). Onun eğitim modeli bir anlamda, insanı ruhen eğitmek suretiyle hür insan oluşturmaya yönelik bir İKG modeli olarak algılanabilir.

     

    Mevlânâ'ya göre eğitimin iki önemli aşaması vardır. Birincisi bireyleri tek tek eğitmek olup eğitimin önemli bir aşamasıdır. İkincisi ise sağlıklı, uyumlu,  dengeli ve adaletli bir toplum hatta toplumlar dünyası oluşturmaktır ki Mevlânâ'nın asıl yapmak istediği de budur. Böylesi bütünleyici bir sistem aracılığıyla, insan yalnız kendi varlığından ibaret bağımsız bir bütünlük olmayıp aynı zamanda büyük bir bütünün küçük parçası olduğunu öğrenir. Yani bir bedende tek tek hücreler neyi ifade ediyorsa evren için de insan odur. Çünkü hücrelerin tek tek sağlıklı, uyumlu ve dengeli olması bütünün de aynı özellikleri taşımasını sağlar. Bu nedenle sağlıksızlar sağaltılmalı, sağlıklı hâle getirilmelidir (Düzen, 1991). Bu bir anlamda Toplam Kalite Yönetimi (TKY) anlayışının Mevlânâ'ya göre farklı bir ifadesidir. Onun bireyden başlayarak sağlıklı topluma ulaşma yolunda kullandığı yöntemlerin tümü (inanç, semâ, müzik, şiir, ders...) bu hedefe yöneliktir.

     

    Mevlânâ'ya göre çalışmak, etkin olmak ve bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek çok önemlidir. O, iyi insan olma yolunda ahlâklı olmanın yanı sıra, çalışmak ve faydacı olmanın gerekliliğine de işaret etmiştir. Aktuna'ya göre ondaki ahlâk ve vicdan kavramı Freud'un üst ben kavramı ile örtüşmektedir. O, insan ruhuna gereken önemi vermek suretiyle günümüz psikodinamik anlayışında önem taşıyan pek çok hususa yıllar öncesinden işaret etmiştir. Mevlânâ'ya göre nefis ancak temizlendikten sonra geliştirilebilir. Onun üzerinde yoğunlaştığı "sevgi (aşk)" ve "çalışmak" kavramları, bugün psikoloji biliminde de sağlıklı ruh hâlinin temelini oluşturmaktadır (Aktuna, 1987).  Mevlânâ bu yaklaşım tarzıyla;

     

    • "Sürekli çalış, hareketli ol. Çünkü akar su donmaz. Aşk bile boy atıp baş çekme sırrını hareketten elde etti" (Cin, 1993).

     

    • "İnsanın uğradığı zararlar, çalışmamasından ileri gelir; elde ettiği kazançlar ise çalışıp çabalamasından" (Kutlu, 1995). diyerek insan hayatına bir dinamizm getirmektedir. Yine;

     

    • "Cömertlikte, yardım etmede akarsu gibi ol! Şefkat ve merhamette güneş gibi ol! Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol! Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol! Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol! Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!" (Halıcı, 1997). diyerek sevgi, hoşgörü ve tevazunun önemini vurgulamaktadır. Dolayısıyla o, bir bireyin sevgi ve hoşgörüyü, çalışma ve yenilikle bütünleştirebildiği ölçüde gerçek anlamda kişisel olgunluğa erişebileceğini savlamaktadır (Kocatürk, 1987).

     

    Bir eğitim süreci olarak tasavvuf; ferdî, kademeli, programlı ve yetişkinlere yönelik bir eğitim olmasının yanısıra eğitimde kullanılan metotlar (anlatım, soru-cevap, yaşayarak öğrenme, gözlem...) yönünden de modern eğitimle büyük benzerlikler taşımaktadır (Gözütok, 1997). Bu eğitimin önemli bir diğer özelliği, performansı ateşleyecek heyecan motifleri oluşturmak suretiyle zekânın geliştirilmesidir. Çünkü pek çok başarılı çalışma, icat ve sanat eseri bilgi ve kalp bütünleşmesinden oluşan yüksek duygulanımlar hâlinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla yüksek yaratıcılık ve yapılan işe duyulan aşk tasavvuf eğitiminin özünü oluşturmaktadır.

     

    Mevlânâ ile birlikte Ahmet Yesevi, Tebrizî, Bektaşî, Yunus, Âhi Evran gibi topluma öncülük eden birçok eğitimci on üçüncü yüzyıl Anadolu'sunun kültür, eğitim ve inanç haritasını yeniden oluşturmuşlardır. Eğitim değeri açısından bu öncülerin sahip olduğu ilkeler sağlıklı beden, dengeli ruh, ayrımsız adalet, sevgiye dayalı toplum, hür düşünceye dayalı inanç sisteminden oluşmaktadır. Bu misyon sahipleri kendileriyle olduğu kadar birbirleriyle de uyumlu, saygılı, birbirini önemseyen, inanan ve birbirlerini tamamlayan, sevmek, sevilmek, bağışlamak, hoş görmek ve birleşmek gibi değerler taşıyan bir nevi toplum mimarıydılar (Düzen, 1991).

     

    Mevlânâ ve Müzik-Semâ

     

    İnsanlar varoluşundan itibaren elem ve neşede kendilerini ifade etmek için müzik ve raksı seçmişlerdir. Çünkü müzikte bölünmüşlük, ayrılmışlık, parçalanmışlık, kendini kaybetmişlik, bencillik ve yoksulluk yok, aksine kendini yitirmeksizin zenginleşme ve etrafına kendinden değerler katma, paylaşarak çoğalan bir sevgi, barış ve evrensellik vardır.

     

    Mevlânâ öğretisinde en önemli üç öge şiir, müzik ve semâ'dır. Semâ, Şems ile karşılaşan Mevlânâ'nın yaşadığı tasavvufî yoğunluk sonrasında ortaya çıkmış ve evrenin genel hareketi ve ritmini temsil eden armonize bir dönüştür (Kayaoğlu, 1997). Evrenin dönüşündeki âhengi yakalayan Mevlânâ'ya göre semâ, bedene fiziksel güç ve kondisyon sağlayan, ruhsal gerilimi izole eden ve mutlak güzele ulaştıran estetik bir ifade tarzıdır (Çam, 1989). Araz (1987)'a göre varlık birliğini simgeleyen semâ, Pythagoras'cıların "Bir, yerkürenin merkezidir ve uzaydaki tüm varlıklar birbirlerine çarpmadan, uyum hâlinde bu merkezden kaynaklanan dönme hareketiyle birlikte hareket ederler." ifadesiyle örtüşmektedir. Netice itibarıyla semâdaki dönüş somut ve soyut her iki dünyanın dengeli bir biçimde yaşanması esasına dayanmaktadır.

     

    Geçmişte doğuda Nef'î, Nâbî, İkbâl, Şeyh Gâlip ve Yahya Kemal'e ilham kaynağı olan Mevlânâ'nın eserleri batıda Goethe, Victor Hugo, Ruckert gibi farklı sanat dallarındaki bir çok dehaya ilham kaynağı olmuştur. Itrî ve Dede Efendiler başta olmak üzere pek çok müzisyen onun engin dehâsından esinlenmiştir. 1922 yılında ünlü Polonyalı besteci Karol Szymanowsky de Mevlânâ'nın bir gazeli üzerine ünlü III. Senfonisini (Mevlânâ Senfonisi) bestelemiştir (Sergen, 1991). Bugün müzikoterapi alanında, müzikle tedavide etnik müziğin etkileri konulu çeşitli araştırmalar da yapılmaktadır (Yaman, 2000).

    Mevlânâ'nın Çağdaş İnsana Katkıları

     

    Bilimsel teknolojik gelişmeler ve akla dayalı uygulamalar nedeniyle çağımız insanının çok fazla bireyselleştiği bilinen bir gerçektir. Bilim ve teknoloji her ne kadar insanlara bolluk, konfor ve hastalıklara çare getirmiş olsa da açlık, yoksulluk, kin, nefret, savaş ve sömürüye çare olamamıştır. Bir umut olarak başlayan rönesans ve Aydınlanma Çağıyla birlikte kısa sürede kâr arayışına giren insan kendi mükemmelliğini görmezden gelerek eşyayı mükemmelleştirmiştir. Rönesans sonrası efendi-köle ilişkisine dönüşen tabiat-insan ilişkisi, pazar ekonomisi sonrasında da kendi benliğine yabancılaşan insana dönüşmüştür (Özakpınar, 1990). Teknoloji sezgiler ve estetiği yok etmiş, insan zekâsı tek yönlü olarak gelişmiştir. Oysa ki insanın mekanik düşüncenin yanı sıra müzik, doğa, kültür, tarih, iletişim gibi alanlara da ihtiyacı bulunmaktadır. Böyle bir insanın zihnî ve düşünceleri ince ve hassas ama güçlü, dayanıklı ve esnek bir yapı kazanacaktır.

     

    Evreni algılamada önemli yol katetmiş bir düşünür olarak Mevlânâ her döneme hitap edebilecek kadar modern, modern bilimle çelişmeyecek kadar çağcıl yani gerçek anlamda bir vizyonerdir. Her açıdan tükenmişliğin yaşandığı çağımızda, çağdaş insanın sentezci bir yaklaşımla Mevlânâ'yı anlamaya ve ondan faydalanmaya ihtiyacı vardır. Çünkü gücü sınırları aşan insanlar ve onların eserleri tüm dünyanın ortak malıdır. Bu anlamda pek çok değerli düşünür gibi Mevlânâ'nın düşünceleri de tüm dünyanın yararına sunulmalıdır. Çünkü günümüz insanından Mevlânâ sadeliği ve yoğunluğunda kendini ve evreni algılaması beklenemez. Bu nedenle onun düşüncelerinden yararlanılarak günümüz insanına olumlu katkılar sağlamak mümkündür.

     

    Bugüne kadar pek çok yabancı yazar Mevlânâ'yı inceleyerek onun eserlerini çeşitli dillere çevirmiş, onu tanıtan makaleler yazmış ve bilimsel kongrelerde onun fikirlerini açıklayan bildiriler sunmuştur. Bu yazarların başında gelen Prof. Dr. Anne Marie Schimmel ve Prof. Dr. Eva Mayerovich'e göre, o her asırda tüm insanlık için örnek bir gönül eğitimcisidir (Halıcı, 1997). Ayrıca Max Scheller, Ernst Cassirer, Eric From, Julian Huxley gibi batılı bazı eleştirmenler de batı geleneğine hümanistik bakmaya çalışarak, hayatı algılamada sadece aklın yetersiz kaldığı üzerinde durmuşlardır. Tüm bu düşünceler doğrultusunda bir çok yabancı fikir ve sanat insanının katılımıyla 1973 yılı UNESCO tarafından "Mevlânâ Sevgi Yılı" olarak anılmıştır (Kutlu, 1995).

     

    Günümüzde yaşanan insanî problemlerin kaynağında bilimin yetersizliği değil, insanları birleştirecek değerlerin bulunmayışı yatmaktadır. Bu anlamda daha insancıl yapılanmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Geçmişte  Mevlânâ  ve  Goethe'nin  fikirlerinde  görülen  örtüşme gibi doğu-batı, eski-yeni şeklinde farklı sentezler yaratılabilir. Tıpkı yüzlerce yıllık türkülerin bugün rock müzik formunda dinlenebilmesi ya da Matrix, Beşinci Güç (The Fifth Elementh) ve Mesaj (The Message) gibi batı kaynaklı bazı filmlerde tüm zamanların değişmez değerlerinin işlenmesi gibi...

     

    İnsan hangi toplum veya sınıftan olursa olsun güvenilir kaynaklardan edinilen iyi ve güzel davranışlarla olumlu enerjiler üretebilir. Yaman (2000)'ın belirttiği gibi teknolojiler değişse de yaşananlar yani sevgiler, özlemler, coşkular, zaferler ve başarısızlıklar hep aynı kalmaktadır. Çünkü zaman ve mekân değişse de insan ve evrensel değerler değişmemekte, hep aynı kalmaktadır. Bunlar estetik ve anlamsal değerleri ile antik ve her zaman işe yarar niteliktedirler. O hâlde ön yargı ile mahrum kalmak yerine bu değerleri yeniden ele almak ve eskiyi reddetmeksizin çağdaş olmayı başarmak gerekir. 

     

    Bu çerçevede birçok alanda olduğu gibi yönetim bilimde de farklı felsefelerden faydalanılarak daha insanî yönetim modelleri kurgulanarak, insan kâr getirici unsur olarak öncelikli varlık sebebi görülmelidir.

     

    Sonuç

     

    Açıkalın (1999)'ın belirttiği üzere her insan evrene eklenmiş orijinal bir parçadır. Bu nedenle bireyin geliştirilmesi sürecinde, zihinsel, duygusal ve tinsel açılardan bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir. Böyle bir İKG stratejisi, bireyin dengesini koruyarak tümden değişimini sağlayacaktır. Bu anlamda İKY salt sosyal psikoloji, ekonomi ve işletme bilimlerinin dar kapsamı içerisine sıkıştırılmamalı, insana dair farklı algılama ve yorumlara da önem verilmelidir. Bunun için, öncelikle insanı tanıyan sonra onları yetenekleri doğrultusunda geliştiren nitelikte İKG programları oluşturmak gerekecektir.

     

    Sürekli gelişmeye yönelik böyle bir yaklaşımda;

     

    • Kendini gerçekleştirip yüksek performansa ulaşarak iş ve değer üreten,

     

    • Anlamlı geleneklere dair esnek bakış açısına sahip olan,

     

    • Mesleğe, emeğe, çalışmaya ve profesyonelliğe saygı duyan,

     

    • Kendini yöneten, ruhunu zenginleştiren, kişisel kalite standartlarını geliştiren,

     

    • Ben yerine biz diyebilen; dostluk, hoşgörü, iletişim kurma eğiliminde olan,

     

    • Teknik yeterliğin yanı sıra etik yeterliğe de önem veren,

     

    • Sade, yalın, dinlemeyi bilen, komplekssiz, rahat, ciddî, mutlu ve paylaşmayı bilen,

     

    • Farklılıkları zenginlik olarak algılayan,bireyler kazanmak mümkün olacaktır. Çünkü yaşamı algılayıp onunla uyum sağlamayı başaran bir birey ancak iyi ve doğru yönetebilme becerisi kazanacaktır.

     

    Netice itibarıyla günümüz yönetim yaklaşımlarına, insana dair farklı anlamların yüklenmesi gerekmektedir. Bu, sevgi ve hoşgörüye dayalı sinerjik yaklaşımlar ya da farklı kültürlerden elde edilecek değişik sentezler şeklinde olabilir. Çünkü pek çok şey gibi bilim, müzik ve sevginin dini ve ulusu yoktur.

     

    Öneriler

     

    • Bir eğitim yaklaşımı olarak tasavvuf ve Mevlânâ felsefesi, başta eğitim kurumları olmak üzere her alanda yaşamla yeniden tanıştırılmalı. İdeal insan kaynağı oluşturmada böyle bir öze dönük geliştirme ve yetkinleştirme yaklaşımı insana olumlu katkılar sağlayabilir.

     

    • Yepyeni bir İKG felsefesi oluşturulmalı ve bu modelleme inanç-duygu-mantık dengesi üzerine kurgulanmalıdır.

     

    • Evrensel insana ulaşmada anahtar kavramlardan biri olan müziğin insan üzerindeki pozitif gücünden faydalanılarak üst düzeyde bir grup sinerjisi yaratılabilir. Bunun için çoğunlukla ruh eğitimine yönelik ritmik ve mistik melodilerden faydalanılabilir.

     

    • Çeşitli eğitim toplantıları ve seminerlerde kişiler arası ilişkileri güçlendirmede "Mesnevi"den yararlanılabilir. Ayrıca bireylerin öz benliğini açığa çıkarmada, tasavvufî felsefe konusunda özel eğitim almış uzman akademisyenlerden danışmanlık hizmeti alınabilir.

     

    • Son yıllarda yönetim literatüründe şiirden, edebiyattan, vecizelerden ve mecazî anlatımlardan yararlanılmaktadır. Çünkü, bunlar tarihin süzgecinden süzülerek gelmiş, zengin birer kaynaktır ve yerinde kullanıldığı taktirde ciddî faydalar sağlayacaktır. Bu anlamda Mevlânâ'nın mecazî anlatımı da İKG sürecine olumlu katkılar sağlayabilir.

     Uluslararası Rumi Mevlevi Derneği
    http://www.rumimevlevi.com/
    e-mail: bilgi@rumimevlevi.com

    Yazarın Diğer Yazılarını Göster / Author's Other Articles

Röportajlar
Anket

Uluslararası Rumi Mevlevi Topluluğu'nun Sitesini Nereden Öğrendiniz?






Neticeler


Other Polls

konser nukte multimedia foto kitap evi