• MECALİS-İ SEB'A - ALTINCI MECLİS

    Attention: open in a new window. PDFPrintE-mail

    There are no translations available.

    Allah lûtuflarının nurlarıyla bizi feyizlendirsin,

    maârifinin bir kısmını ihtiva eden

     

    (Altıncı Meclis)

    Hamd Allah'a, zıtlardan ve şekillerden münezzehtir, mukaddestir. Eşlerden-ortaklardan, benzerlerden arıdır. Yok olmaktan, zeval bulmaktan yücedir. Önüne ön olmadığı gibi sonuna da son olamaz. Gönülleri halden hâle evirir-çevirir. Zamanlan, kaza ve kaderi dilediği gibi tedbîr eder. Halleri dönderir; niceyebir, ne vaktedek denemez; önüne ön olmıyana bu çeşit söz söylenemez. Eşi-örneği yokken âlemi meydana getirdi; Adem'i ve soyunu-sopunu kokmuş, kurumuş balçıktan yarattı(160) onlardan cennetlikler var, cehennemlikler var; Tanrıdan uzaklaştırılmışlar var, Tanrı'ya kavuşanlar var. Onlardan, gerisin geriye gidiş şerbetini içen var; devlete eriş elbisesini giyen var. Yüceler yücesinin "Yaptığı şeyden sorulmaz; onlardır sorumlu olanlar"(161) sözü, dilleri itirazdan keser, söyletmez. Rabbimiz, kendisiyle uğraşılmaktan yücedir; artık nerde kaldı halkın îtirâzı, nerde kaldı sorusu, suâli? Yaratıklar yoktu, sonra varlığa kavuştu, sonra harekete girişti, derken dağlar gibi onlar da yürümiye başlar; "Dağları, yerlerinde duruyor sanırsın, oysa ki onlar kıyamette bulut gibi geçip giderler, dağılırlar; herşeyi adamakıllı, yerliyerinde halkeden Allah'ın işidir bu."(162) 'Yoktur Allah'tan başka tapacak"(163) "Çok büyük bir Tanrıdır o."(164) Bilgisizlerin meydana çıktığı, kâfirlerin ve sapıklığın üstün olduğu bir sırada Muhammed'i gönderdi; Allah'ın rahmeti ve esenlik ona. O da ümmetine, sözüyle, hareketleriyle öğüt verdi; onlara haram olan, helâl olan yolları açıkladı; her halde Allah yolunda savaştı; onun yüzünden bâtıl denizi, bir görünüşten ibaret kaldı; çalışması gerçeği tam kıvamına getirdi, düzene soktu. Allah'ın rahmeti ona ve en hayırlı soy-sop olan soyuna-sopuna ve onunla inanarak görüşüp konuşanlara; arkadaşı olan ve ona bir çok mallar feda eden Abu-Bakri's-Sıddıyk'a, en korkulu zamanlarda ona tam bir itaat gösteren Ömerü'l-Fârûk'a, sabah-akşam Kuran okuyup duran, okumayı okumaya ulaştıran iki nur ıssı O s m a n'a, putları kıran, bahadırları öldüren Abû-Tâliboğlu  Alî'ye; gecenin karanlığı âleme yayıldıkça, gündüzün ışığı kılıç gibi parlayıp âlemi aydınlattıkça rahmet olsun onlara, hem de yalvarıp niyaz ederek dileriz bunu.

      Münâcât:

    Yârabbi, ey kullarını, yaratıklarını besleyip yetiştiren, oldurup geliştiren, bizi, devlete erdirdiğin, vuslatına kavuşturmak için yetiştirdiğin kullarını besleyip yetiştirdiğin nurla besle, yetiştirip geliştir; ahırlarda beslenen öküzler, koyunlar gibi, yahut eti ve postu için beslenen hayvanlar gibi besleme, yetiştirme; sen düşmanları öyle yetiştirirsin. Duygularımızı, göke uçmak için bilgi ve hikmet yemiyle besle; boğazını kesmek için şehvet yemiyle değil. Oyunbaz felek geceleyin oynayanlar gibi, şu yıldızların hayâl cadın ardından gezeğen oyuncular çıkarmada; oyunlar oynatmada; biz de bu hengâmeye dalıp, bu oyunu seyretmedeyiz; böylece ömür gecemizi sona ulaştırıyoruz; ölüm sabahı gelip çatmada. Feleğin bu oyununun çağı geçiyor; bizse ömür gecemizi yele veriyoruz. Yârabbi, ölüm sabahı gelip çatmadan gönlümüzü şu oyundan soğut da bu seyir-seyrandan vazgeçelim; geceleyin yol alanlardan geri kalmıyalım; sabah olup tanyeri ağarınca senin kabul ediş yurduna ulaşalım. Yârabbi, senin bengisuyu muştulayan sesin, canların kulağına erişmiştir de hepsi de yola düşmüştür. Derken o upuzun çölde bengisuya susamışların önlerine şu âlem çıkıvermiştir de hepsi bu âleme üşüşmüştür. Kılavuzlar, suyu bilip tanıyanlar, bu su, bengisuya benzer ama değildir; bengisu ilerdedir, geçin burdan, yürüyün-gidin; bengisu öylesine bir sudur ki içen asla ölmez; onunla yeşeren ağaç asla sararıp solmaz; o bengisuyla gülen gül asla dökülmez; bu gördüğünüz su değil, ölüm suyudur. Kim bu geçişi yaşayış suyundan daha fazla içerse, o herkesten daha çabuk ölür; görmez misin ki sultanların, padişahların ömürleri kullardan daha azdır. Hangi ağacın dalı bu sudan fazla içerse o dal daha tez sararır-solar. İşte şuracıkta, bak da gör; gül, bunu içti, buna kandı, terü taze bir halde gülümsemiye koyuldu; her çiçekten daha artık, bahçedeki gelinlerden daha fazla güleç bir hale geldi; ama o, hepsinden önce sararıp dökülür diye bağırıyorlar. Bağırıyorlar ama bu ses, pek az kişinin kulağına değdi; pek az kişi bu öğüdü duydu; pek az kişi adamlık edebildi de bu kapkara, bu bulanık suyu, adam olmıyanlara bıraktı. Efendim, padişahım, bizi o az kişilerden et; bu bulanık sudan kurtar bizi; kurtar da öbürleri gibi karnı, yüzü şişmiş bir halde, bu kaynağın başında ölmiyelim ve bengisuyu aramaktan mahrum kalmıyalım.

    Birgün, Allah rahmet etsin ona ve esenlik versin, Peygamber'den Abû-Zerr, Mûsâ'nın sahîfelerinde ne var, ne yazılı diye sordu. Peygamber şu yazılı dedi: Şaşarım o kişiye ki öleceğini iyiden iyiye bildiği halde nasıl olur da ferahlar? Şaşarım o kişiye ki cehenneme iyice inandığı halde nasıl olur da güler? Şaşarım o kişiye ki soru sorulacağını iyice bildiği halde nasıl olur da suç işler, kötülükte bulunur. Şaşarım o kişiye ki dünyânın sonu olmadığını, yokluğa döneceğini, ehlini yokedip gideceğini bildiği halde nasıl olur da dünyâya düşer, mal-mülk toplamıya koyulur, ona güvenir?

    Peygamber tapısının kullarından, peygamberlik eşiğinden fayda dileyenlerden ve bulanlardan, Fütüvvet odasının hizmetçilerinden bulunan Abû-Zerr, şöyle rivayet etmektedir: Birgün, din ehli ordusunun yüzünün suyu, yeryüzündekilerin sığınağı, güvenci, âlem dâiresinin merkez noktası, Âdemoğulları ağacının meyvesi. "Ve elbette yakında rabbin öyle şeyler verecek ki sana, sonucu razı olacaksın"(165) tuğrasını çeken, "Noksan sıfatlardan münezzehtir kulunu geceleyin götüren"(166) burakına binip seyrân eden, en yüce "Sonra yaklaştı, yakınlaştı" (167) makamına varan, dünyâ ve âhiret, ayağının altında. "İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın"(168)l işaretini veren, bu ulular ulusu, Mescidül-H a r â m'da, "Namaz kılan, rabbiyle gizlice konuşur, görüşür" hücresinden dışarıya çıkmış, "Her namazdan sonra duâ kabuledilir" hükmünce duasını etmiş, "Ben, Âdemoğullarının en ulusuyum, fakat övünmem" tahtına kurulmuş, 'Tokluk benim övüncümdür" yaygısını yaymış "Adem de ondan sonrakiler de benim bayrağımın altındadır" tahtına oturmuş, "En önce benim nurumu yarattı" yastığına dayanmıştı. Muhacirlerle ansâr, "Seher çağlarında istiğfar edenler, yarlıganma dileyenler"(169) topluluğu, geceleri ibâdetle, gündüzleri oruçla geçirenler, o ulular ulusunun çevresinde halka olmuşlardı. Sıddıyk gerçeği tasdıyk etmede sır incilerini deliyor; Faruk gerçekle aslı olmıyanı ayırdetmeyi düşünüyor; Zin-nûreyn, mezarın karanlığında bir aydınlık yer hazırlıyor; Murtaz â rızaâ kapısının halkasını çalıyor; Bilâl bülbül gibi "Bizi ferahlandır ey Bilâl" sözünü söylüyor; S u h a y b vefa şarabı kadehini çekiyor; Selmân esenlik yoluna ayak basıyordu. Ben ki Abû-Zerr'im, onun ululuğunun yolunda zerre-zerre olmuştum. Neşe dilimi açtım da ey bizim ulumuz, ey ulular ulusu dedim; Mûsâ'nın sahîfelerinde ne var ki âşıkların gönüllerine ferahlık versin, özlem çekenlerin gönüllerine eş-dost olsun; bu çeşit ne var o kitapta? Ulular ulusu, ölümsüz diri olan Tanrının buyruğuyla herşeyin gerçeğini anlatmak hokkasından susmak kilidini açtı da dedi ki: Şaşarım o kula ki îman meydanına ayak basmıştır; cehenneme, cehennemin tabakalarına inanmıştır; Mâlik'le yardımcılarının seslerini duymuştur; böyle olduğu halde şu belâ potasında, şu belâya uğrayış zindanında nasıl olur da bir hoş güler? Ey ulular ulusu dedim; faydalanılacak ikinci sözü de buyur. Dedi ki: Şaşarım o kula ki aziz ömrünü sona yetirmiştir de ölüme inanmıştır; ona bir azık düzmemiştir; mezardaki soruya da ıkrârı vardır; fakat cevap hazırlamamıstır: iş böyleyken nasıl olur da sevinir, neşelenir? Üçüncü kez dedi ki: Şaşarım o kula ki yaptığı işlerin, söylediği sözlerin zerre-zerre hesaplanacağına. "Artık kim bir zerre ağırlığı hayır yapmışsa görür onu"(170) âyetine inanmıştır; adalet terazisinin asıldığını bilir: böyle olduğu halde nasıl olur da olmıyacak islerle oyalanır? Dördüncüsü şaşarım o kula ki dünyânın vefasızlığını görür; azizlerini toprağa verir; Kuran okuyanlardan "Herkes ölümü tadacaktır"(171)   âyetini de işitir, duyar; öyle olduğu halde bu kadar sevgiyle, bu kadar düşkünlükle, bu kadar hırsla dünyâ malını toplar; ölülerin mezarlarını, kefenlerini gördüğü, dostların ayrılığını tattığı halde gönlünü mala-mülke, dünyâya nasıl verir? Ama dostlar kendisinden ayrılış acısını tatmışlar; oysa tatmamıştır bir gececik bile; artık buluşmanın, kavuşmanın kadrini ne bilsin o adam? Derdi görmiyen melhemin kadrini nerden tanıyacak? Hayır-hayır a kardeş, çalış çabala da şu zindandan dışarıya çık; tövbe ayağını nedamet yoluna bas da bu dünya da, iki âlem de senin olsun. Hattâ bu sözün de yeri mi? Himmetini bundan da yüceltir, din bineğini daha da hızlı sürersen dünyâyı seyretmekten vazgeçersin, âhireti seyretmiye de göz açamazsın; sonunda ululuk ıssının manevî cemâline kavuşursun; süpürgesiyle herşeyi süpürür-gidersin. Padişah ve şehzade olanın süpürgecisi olur elbet. "Allah'tan başka yoktur tapacak"(172) sözü de Tanrı tapısının has kullarının, o tapının padişahlarının süpürgecisidir; onların gözlerinin önünden iki âlemi de süpürür.

     

    Yoldan seni uzaklaştıran şeyden vazgeç; o söz ister küfür olsun, ister iman.

    Seni yoldan, dosttan alıkoyan neyse bırak onu, ister çirkin olsun, ister güzel.

    Bu yolu süpürüp silmekten başka bir çare yoktur;

    Kemerini beline kuşanmış, başının üstünde, bu yolda bekleyip duruyor Lâ;

    Lâ gönlüne girer de seni şaşkınlık yoluna düşürürse,

    Sonra Allah'lık ışığıyla İllâ yolundan gel Allah'a.

    Hakkın cemâlinden başka birşey görme;  Hakk'ın sözünden başka bir-şey duyma da padişahın hasların hası olan kullarına katıl.

     

    Gül bahçesinde sevgiliyle bir yoluğrağına geldim;

    Haberim olmadan bir güle gözüm düştü; bakıverdim;

    Güzelim beni görünce dedi ki: Utan, utan;

    Benim yüzüm burda; sense güle bakıyorsun.

    Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

     

     


     

    (160) XV, 26,28, 33 ve LV, 14.

    (161) XXI, 23.

    (162) XXVII, 88. 

    (163) XLV1I, 19.

    (164) XIII. 9.

    (165)XCIII, 5. 

    (166) XVII, 1. 

    (167) LIII, 8. 

    (168)LIII,9. 

    (169)111.17. 

    (170)XCIX,7.

    (171) III, 185; XXI, 35; XXIX, 57.

    (172)XLVT1, 19.

Geri
  Important Announcement: Sema Ceremony of the month of Ramadan, the 11 August to 9 September 2010, the dates at Ho...
There are no translations available.   MEVLANA'nın torunları arasında ‘Çelebi'lik tartışması başladı. Mevl...
İleri
Reportages
87


WILLIAM C. CHITTICK

Mysticism in Islam


All Reportages

Google Translate
Text and Web - Google Translate
Enter text or word
>
Questionnaire

Rumi Mevlevi Association, how did you learn?






Results


Other Polls

kitap nukte multimedia Photograph House Consert Request Form