SULTAN VELED'İN ESERİ : İBTİDÂ-NÂME 7


There are no translations available.
CXXXVII
Yüce Hak insanın, kendisini tanısın, ona kullukta bulunsun diye yarattı; «Cinleri, insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım» hükmünce insanın varlığından maksat budur, İnsan, kullukta bulunmazsa ömrü faydasız yere geçer - gider; başka işlerde bulunur ama o işlerin insana bir faydası yoktur, Sözgelişi değerli bir kılıcı, birisi, buna testi asarım diye mıh yerine duvara çaksa, bu iş, faydasız bir iştir; çünkü kılıcı, başka şey için yapmışlardır; mıhın işini görmez o, Şimdi insanın varlığından maksat da ibâdet olduğuna göre burada ibâdet etmeyen kişiyi, cehennemde ibâdetle, tövbeyle uğraştırır,
6530, Elimizden, ibâdetten başka, sanata, bilgiye, hünere dâir binlerce iş gelir,
Bu işler de faydasız değildir ama Hak bizi onlar için yaratmadı dostum,
Mücevherle bezenmiş, su verilmiş kılıcı mıh gibi dıvara kakarsan,
Buna bir testi asarım, böylece bundan faydalanırım dersen, bu, anlamsız bir iştir,
İnsanın varlığından maksat da sanat değil: insan, gerçeklik, yalvarış ve ibâdetten başka birşey için yaratılmamıştır,
Onun da faydası var ama kılıç onun için yapılmamıştır, savaş için yapılmıştır,
Kur'ân'da, biz insanları, cinleri boş yere yaratmadık buyurur;
İbâdette bulunsunlar, hizmet edin de karşılığında yüzlerce rahmet elde edin diye yarattım,
Burda ibâdette bulunmayanın kısmeti, ölümden sonra ibâde etmektir,
Cehennem, ona ibâdet kesilir; orda tövbe eder, âh çeker,
6540, Çünkü Hak, ibâdet etsinler, itaatte bulunsunlar, cömertlik etsinler diye yarattı insanları;
Burda ibâdet etmezlerse orda, canla - gönülle ibâdet ederler,
Cehennem, isyan edenlerin mescididir; orda hepsi de, faka tutulmuş kuşa döner
Boyuna, gerçeklikle, Rabbimiz derler, kulaklarını boyuna Allah'a verirler,
Orda Hakk'a rızâsız kullukta bulunurlar; hepsi de namaza, duaya dalar - gider,
Burda yapmadıkları kulluğu o âlemde yerine getirirler,
Böylece de herkes, ne için yaratıldıysa onu yapar; herkes, Allah'ı mâbûd edinir,
Ama burda muratlarına daha tez erişirler; işleri, birkaç günceğizde olur - biter,
Ordaysa yıllarca, yüzyıllarca çalışırlar, gene de kutsuz işleri kutluluğa dönmez,
Adamsan, bugünün işini yarına bırakma; yoksa yarın pişman olursun,
6550, Kim hayıra sarılırsa akıllıdır; veresiyeye kapılanınsa işi başa çıkmaz,
Âşık, boyuna hazıra sarılır; gerçek, veresiyelerden kaçar,
Güzel vaatlerle verileceği söylenen bağışlardansa hazır sille, sûfîye yeğdir,
Bu işte sûfınin huyuyla huylan; din işinde savsaklık etme,
Veresiye arayanlar, bekler - dururlar; şarapsız, sarhoş olmaksızın sersemlik çekerler,
Gaflete kapılan, hazır şaraptan olur da beyhude yere baş ağrılarına tutulur,
Veresiyeye dayanan, bil ki eline bir hiç almıştır da onu söküp dikmeye uğraşır,
Âşıkların payları, içinde bulundukları vaktin hazır lûtfudur; onların canları, nerden veresiyeyle esenleşecek?
Bu günkü tiken, gelecekteki gülden iyidir; geleceği seçen utulur-gider,
Elinde ümitten başka birşey olmayan kişi, aşk yolunda kalp akçadan başka birşey değildir,
6560, Kim ümitsiz bir hâle düştüyse onu ölü say; onun sölpümüş, çürümüş bedeninde can yoktur,
Ama kim bugün bir hâl elde etmişse, şarapsız, kadehsiz sarhoştur,
Çünkü canı - gönlü, boyuna sevinç içindedir; âlemin kötüsünden de hürdür, iyisinden de,
Kim bugün işini düzene sokmuşsa, nefsinin boynunu bıçaksız kesmiştir,
Kan içen düşmanın elinden kurtulmuştur; ebedî olarak Allah'yladır,
Ama burda gözü seçmeyen kişinin orda, iki gözü de doğan gibi kapalıdır,
Burda kör olarak ölen, kabirde de kördür, kör olarak da haşre dilir,
Kadından çocuk doğar gibi yerden de buğday, arpa baş gösterir, biter,
Rahimde erkekse erkek doğar, dışiyse dişi,
Arpadan buğday çıkmaz; hiç kimse kuyruktan, başın işlediği işi istemez,
6570, Nasıl yaşarsan öyle ölürsün; ister yoksul ol, ister zengin; bunu böyle bil,
Çiğil güzeli cilveye başladı mı öğüdü bırak, bağı çöz,
O dilberin güzelliğine hayran ol; onun vasfından başka bir söz söyleme,
Onda yok ol, kendinden geç de iyiden de kurtul, kötüden de
Canın, onun güzelliğiyle dopdolu olursa zahmetten de kurtulursun, usançtan da,
Ondan sonra cennet, canla seni arar: huriler, seninle bezenirler
Sen öz olursun, herşey deri kesilir; dostun huzûaından ayrılmazsın artık,
Şimdicek, arılıkla hepimiz de solukdaş olduk diye çırp ellerini,
Bu mecliste herkesin gönlü bir; herkes birbiriyle eş - dost olmuş,
Aralarında münafıklık kalmamış: dostluktan, birlikten başka birşey yok,
6580, Ezelde hepimiz de birdik zâti; şimdi de o yüzden bir hâle batıp gitmişiz,
Şüphe yok ki devletkuşuyla devletkuşu uçar; kuzgun, dudularla uçar mı hiç?
Değil mi ki devletkuşuyum ben, eşlerim - dostlarım da elbette devlet kuşları; hepsi de benim gibi orda doğmuş,
Asıl bakımından hepimiz de birdik ya, gene buluşalım da bu buluşma hâlinde gene bir olalım,
Görünüşte yeyip içmeye, yatıp uyumaya tutsağız ama hepimiz de tıpkı güneşin ışığıyız,
Öz biziz, kalanların hepsi deri; hepsi de yabancı, bizse biriz, dostuz,
Kim ne bilir ki ne kuşlarız biz: hangi diyarda uçarız?
Latîf canlara canız; ama kubbeler altında da gizliyiz biz,
Zerreye benzeyen bedende güneş gibiyiz; söğüt gibi zevkle baş sallamadayız,
Dünyâdan başka yüzlerce dünyâmız var; hepimiz de mekânsızlık âleminde dünyalara sahibiz,
6590, Melekler, canlar, ordumuz bizim; hepsi de çevremizde saf kurmuş,
Yer de ne demek? Hepimiz yersiziz; saman çöpüne benzeyen bedenimizin altında deniz gibiyiz,
İsa'nın soluğu bile soluğumuza karşı utanmış; aşk, denizimizden kabarıp coşan bir dalga sanki,
Musa, Hızır'ımıza kavuşsaydı tavuskuşu gibi kanatlarını yayardı,
Hattâ Hızır'ımız görseydi Hızır'ın ardından koşar mıydı hiç?
Hattâ hattâ Hızır'ımız, Hızır'a göriinseydı, o bile aşkla deli - dîvâne olurdu,
Bizim Hızır'ımız kim? Himmetler göğünün Şems'i; önüne ön olmayan demden beri Allah'a ulaşmış o seçilmiş er,
Hızır, perdesiz - örtüsüz onu görseydi, gölge gibi ardında yürür, dolanırdı,
Aşkla onun sohbetini seçer, ondan başkasını, hiçbir şeye karşılık olarak almazdı,
Dostum, elin üstünde el var: bunu bil de yürü, bizi kimseye eşit tutma,
6600, Bizi hiç kimsenin yolundan - yordamından sayma, hiç kimseyle kıyaslama da bizden berhudar ol, meramına er,
İzimizin tozununçevresinde dön-dolaş da herşeyden haberdâr ol,uluların ulusuna baş kesil,bey ol,
Arslanlardansan, arslanların sütünü iç: bahâdırlardansan, yanımıza gel,
Bu tapıda kimsenin adını anma da rahmetten uzak düşme,
Bizden olduysan, başkasından bahsetme; hiçbir suretle bizden başkasını arama
Evliyanın kıskançlığı sonsuzdur; sakınarak hareket et ki reddedilmeyesin,
Tümden onlara ver, onlara ısmarla kendini: onların katında aklından vazgeç,
O erlerin huzurunda sus da ayrılıkla başın dönmesin,
Onların huzurunda bilgiden, hünerden bahsetme; öyle bir yerde yalvarıştan başka birşeyle uğraşma,
Yalvarırsan sırra sâhib olursun: soluktan soluğa kadehsız şarap içersin,
6610, Dostum, öğüdümü tutarsan, işin, sonunda onlar gibi olursun,
Kendi renginden bir eser bile kalmasın; yavaş - yavaş onların rengine boyan,
Ona sarıl, bunu atmaya bak; onunla dol, bunu boşalt - gitsin,
Böyle yap da sedefteki katre gibi inci kesil; tümden onlarla dol,
Bahçivan, zerdali dalına kaysı aşılar hani;
Zamanla o zerdali ağacı, güzelim kaysılar vermeye başlar,
Ondan sonra, ister bu ağaçtan meyva devşir, ister o ağaçtan aralarında fark yoktur,
Değer bakımından bu onun, o da bunun aynıdır; çünkü güzellikte ikisi de bir olmuştur,
Bunun gibi şeyh de, içi ne denli arınmışsa, o denli, senden ışık verir, parlar,
Senin senliğin, yok olur onun himmetiyle; seni Rabb'e mensup tertemiz bir can haline getirir o,
6620, Sonunda da tıpkı o olursun: sana bu lûtufta, bu cömertlikte bulunur,
Ateşin, şeyhin ışığıyla nur olur; zahmetin, gamın yerini neş'e alır,
Mesîh gibi seni, baştan başa can hâline getirir; göğün yücesinde dönmeye koyulursun,
Allah'ın yardımıyla, iki elini duaya açtın mı, ne dilersen olur,
İki dünyâyı da bir tomar gibi dürersın; herşey senden tâzeleşir, dirilir,
Canlara yeni bir can verirsin; ruhları gamdan kurtarırsın,
Allah'ın gücü - kuvveti senden zuhur eder- kim seninle becelleşirse kahrolur - gider,
Böyle bir devlete erışemezsen, evliyadan böyle bir rahmete ulaşamazsan,
Halktan çekil, yalnızca ibâdete koyul; nefsinin dileğini, rahatı terket,
Gündüzlerini oruçla, gecelerim namazla geçir; yeyip içmeye, uyuyup esenleşmeye az koyul,
6630, Nefsin dileğini hiç verme: onu daha da arık bir hâle sokacak ne varsa, onu yaparsan daha yeğdir bu,
Ölmedikçe ondan el çekme: aşağılansa bile emîn olma,
O diri kaldıkça kork ondan: gizli - aşikâr, düşmanındır o,
Senden kurtulmak için, düzenle ölmüş gösterir kendini,
İnanma hiç: adam - akıllı sık - sıkıştır onu; boyuna işkence yap ona,
Savaş kılıcıyla başını kesmedikçe onun belâsından kurtulamazsın,
Çünkü Hakk'ı arayan, isteyen nice kişileri yoldan saptırmış, ırmakta boğmuştur o,
Atlayıp o tarafa geçen âşıklardan başka herkes, şu cihan ırmağında kalmıştır,
Onun eli herkese uzanır: herkesin nasibi, onun yüzünden yanar - erir,
CXXXVIII
Şeytan, herkesin yolunu vurur, herkesi cehennem otu, odunu yapar, Ancak «Onların hepsini azdıracağım, içlerinde, ihlâs sahibi olan müstesna» hükmünce evliyaya birşey yapamaz, Hattâ, «Gerçekten de Şeytan, Ömer'in gölgesinden kaçar» dendiği gibi onların gölgesinden bile kaçar - gider, Kim Allah velîsinin gölgesine sığınırsa, onun çevresinde de dönüp dolaşamaz, Buna delil de şudur: Birisi birgün îblîs'i gördü, bir mescidin kapısında duruyordu, Burda ne yapıyorsun diye sordu ona, Dedi ki: Mescitte bir zahit namaz kılıyor; onu yoldan çıkarmak istedim; ancak yanı başında bir arif uyumada; onun korkusundan mescide giremiyorum, O olmasaydı, zahidin işini göz yumup açıncaya dek bitirirdim, Bu yüzdendir ki, esenlik ona, Mustafâ, buyurur: «Bilgin kişinin uykusu, câhilin ibâdetinden yeğdir,» Onların uykuları, başkalarının uyanıklığından iyi olursa, hayır - şer, bütün hâllerini de böyle bilmek gerek, Yeyip içmeleri, başkalarının orucundan, gülmeleri, başkalarının ağlayışından, alayları, başkalarının ciddî oluşlarından yeğ; sonuna dek böyledir bu,
Ancak o, ezelden temiz - pak, iyi olan ihlâs sahibi kullara,
6640, Hiçbir suretle el uzatamaz: çünkü onları koruyan Allah'dır, Bu Kur'ân'da anılmıştır: Hak, Şeytan'a kahredince,
Şeytan, Adem'in yüzünden bu hâle düştüm, lanete uğradım, soyuna-sopuna kin güdeceğim:
Hepsinin yolunu keseceğim; isterse temiz, isterse aklı başında olsun, hepsini gaflete düşüreceğim;
Ancak, ezelden beri gerçeklikle dopdolu, ezelden beri tertemiz has kullarına gücüm yetmez;
Hattâ zırhsız adamın oktan kaçışı gibi onların gölgesinden bile kaçarım dedi,
Arslanlardan kaçan tilki gibi Ömer'in gölgesinden kaçmadı mı Şeytan
Bütün velîlerden kaçar; adlarını duydu mu, perperîşan olur,
Çünkü bir nurdur, bir mayadandır onlar; hepsi de aslında, Allah tecellîsine dalıp gitmiştir,
Oğul, şunu bil: Bir ekmek ne yaparsa, bütün ekmekler de onu yapar,
6650, Ceyhan'ın yaptığını, yanlışsız, noksansız, Fırat da yapar,
Birgün, adamın biri Şeytan'ı gördü; zağar gibi bir mescidin kapısında duruyordu,
Ona, bıırda ne yapıyorsun dedi; düzen kurmaya kalkışma, doğru söyle bana,
Şeytan dedi ki: Mescitte bir zahit var; kendini tam manasıyla kulluğa vererek namaza durdu,
Onu yoldan çıkarmak istiyorum ama yanı başında bir arif var,
Yatıp uyumuş, ondan korkuyorum: onun güzünden yanına gidemiyorum,
Orda uyumasaydı, zahidin işi, düşmanın dileğine uyar - giderdi,
Onun ibâdetini yele verirdim, savurur - giderdim: bu suretle kendimi de sevindirirdim
Ama gel, gelelim, o uyuyan kişi bana engel oluyor: böyle bir iş yaptırmıyor bana,
Çünkü arif, uykuda bile hırsızın elini bağlamıştır: şimdi bu uyku, o namazdan yeğ değil mi?
6660, Demek ki Allah erinin bütün işleri, doğru olsun, yanlış sayılsın, böyledir işte,
Tok oluşu, halkın orucundan, nekesliği, bütün dünyânın cömertliğinden yeğdir,
Gülüşü, zahitlerin ağlayışlarından, suçu, ibâdet edenlerin ibâdetinden iyidir,
Bilen kişinin katında, Hızır'ın suçları, Kelîm'in hayırlarından iyi değil miydi?
Yaptığı iş, şeriattan dışarıydı görünüşte: ama gerçekte şeriat buyruklarını fazlasıyla yerine getirmedeydi,
Şu hâlde «Nice suç vardır ki kutludur» sözü,ıün- sırrı budur ey özü temiz kişi,
Çocuğu öldürmek, suçtu ama bunu yapmakla Allah, onun itaatini, ibâdetini daha da fazlalaştırmadı mı?
Görünüşü küfür, özüyse îman; sureti dert, anlamıysa derman,
Allah, anlama yolunu vermedi de onun için Hızır'ın işi ona kötü, abes göründü,
Ama o üç işin üçünün de hikmetini ayan - beyan duyup anlayınca canla - gönülle baş koydu,
6670, Çünkü bunun zulmü, onun adaletinden de üstündü: onun kötü görünen her hareketi- öbürünün iyi işinden ileriydi, yerindeydi,
Musa bile o ululukla, o hareketleri anlamakta acze düşerse,
Sen kim oluyorsun, senin hayrın, ibâdetin, gamın, sevincin, zahmetin, rahatın da ne?
Kıyasla da bu hususta başını eğ, secdeye kapan, böylece de bu çeşit padişahlardan, sırlara eriş,
Bunun gibi onun sayısız kötülüğünün herbiri, fayda bakımından, iyiden de üstündür,
Çünkü onun zâtı, herkesten ileridir, ayrıdır; herkes kuzgundur adetâ, oysa alıcı doğan,
Kuzgun, nasıl olur da doğanla bir olur? Kükreyen arslana karşı kedi ne yapabilir ki?
Onun sözünü de, işini de, öbür halktan ayırd et: herkesi bir sayma,
Onun işini, kimsenin işiyle kıyaslama: sinek nerden ankaa gibi Kafdağı'na uçacak?
Taş, onun elinde inci olur; halkın elindeyse altın toprak kesilir,
6680, Onun yediği lokma tümden nur olur; onların yedikleriyse tümden aldanış olur, benliğe döner,
Zehir, onun damağında şeker olur; onların ağızlarındaysa şeker, pislik olur - gider,
Hani Mansûr, Ene'l-Hak dedi de halk arasında tanındı,
Ama o andan bu âna kadar halk, ona rahmet olur - duaır,
Aynı sözü Firavun da söyledi; ama Hak, ona, bu sözü söylemek hususunda yardım etmemişti,
Bundan dolayı da halkın ağzından ona gündüzleri de lanet okunmada, geceleri de,
Çünkü Hallaç, o sözü söylemeye memurdu; Firavun'sa eşekliğinden aldanmıştı, benliğe düşmüştü,
Hâsılı buna rahmet okunmada, o tümden pis kişiyeyse yüzlerce lanet,
Bu ağızdan boyuna konuşan Hak; o dildense nefsin düzenidir beliren,
Bu diriltir, oysa öldürür; bu, arı - duru bir hâle getirir; oysa tortulaştırır; kül - gübür eder,
6690, Bu taht verir; o piliyi - pırtıyı götürür; bu kutluluk verir; oysa bahtını - talihini tersine döndürür,
Bu mevki' verir, o kuyuya atar; o gaflet verir; buysa anlayış,
Bu melek gibi göğün yücesine çeker; öbürüyse Şeytan gibi yerin dibine batırır,
İnsanların ruhları suya benzer; sular sana aynı görünür ama,
Asıl bakımından ayrı - ayrıdır onlar; biri zehir gibidir, öbürü şeker gibi,
Birinden, arı - duru tertemiz su coşar; öbüründen toprakla karışmış kapkara su,
Birinden bilgilerin tatlı suyu kaynar; öbüründen zakkum gibi bilgisizlik suyu
Birinden en iyi, en hoş şey, öbüründen, en şom neyse, o baş gösterir,
Birinin sepeti çiçeklerle, meyvalarla doludur; öbürünün sepeti akreplerle, yılanlarla,
Biri ateştir, öbürüyse tümden nur; biri dileğini yanına getirir, öbürü uzaklaştırır,
6700, Biri tiken verir, öbürü tamâmiyle gül: biri sersemliği arttırır, öbürüyse tümden şaraptır,
VXXXIX
Çokları, görünüşte evliyanın yanına gelirler, sözlerini bellerler; gerçekten yol kesenlerdir onlar, Kim fark edebilirse onlara baş eğmez; dostu düşmandan ayırır, tanır, Hani sarraf, ayarı tam altını kalptan ayırır ya, onun gibi, Görünüşte birbirlerine benzerler ama «Mü'min anlayışlıdır, ayırd edendir,» Evliya, diledikleri surette görünebilirler,
Sende ayırd ediş varsa kurtulursun; gönlünü her aşağılık kişiye vermezsin,
Kalpları altından ayırd edersin; nasıl olur da boncuğu inci narkından alırsın?
Doğruyu eğriden ayırd edebildin mi de her kötü işliden korkmazsın artık Korkun Hak'tan olur,
Seylan'dan değil; çünkü gizli sır, apaçık görünür i ana,
Bütün işleri görürsün; hem sıcaktan kurtulursun, hem soğuktan,
O yardım, sana dost olunca iş yapanın, ancak Allah olduğunu görürsün,
Bilirsin ki halk, onun aracıdır; onun buyruğuyla yürür, iş görür,
Yazıyı düz okursan, ondan başka tasarruf sahibi olmadığını bilir, anlarsın,
A bilgili er, dostta, düşmanda, mü'minde, mecûsîde o tasarrufu görünce de,
6710, Gözüme şu, iyice görünür ki sebepleri yaratan, gerçekte ancak odur
Allah, «Herşeye bir sebep var» buyurdu: sebepleri meydana getiren de benden başkası değil,
Herşeye sebepler tâyîn etti de adam olmayan, sebepler yüzünden yitip gitti,
Görüşü keskin olan, nasıl olur da sebeplere kapılır?
O, boyuna sebebi yaratana bakar; nakışlar, suretler, onun yolunu kesemez,
Bilir ki sebepler vasıtadır; kapı, kapıcı olmadıkça açılmaz,
Kılıç, kol olmadıkça kimseyi kesmez; beden, cansız olarak ayakla bir yere gidemez hiç,
Böyle olunca da o kişi, nerden araçtan korkacak9 Onun korkusu da
Allah'dandır ancak, titreyişi de,
Halîl, ateşten korkmadığından ateş, ona gül bahçesi kesildi; yakmadı onu,
Ateşin içinde altın gibi gülüyordu; o cehennem ona cennet bahçeleri olmuştu,
6720, Gene böyle Kelîm, sopasını atınca yılan oldu o sopa; Kelîm korkmadı ondan,
Ne mutlu ona ki ipin ucunu bulur da anbarları, ekilmemiş tohumla dolar,
Dişsiz - ağızsız, lokmalar yer; iki ayağına muhtaç olmadan aşk damına çıkar,
Şarapsız, kadehsiz sarhoş olur; yukarılık, aşağılık nedir, bilmez de bir hoşça yürür de yürür,
Ağızsız, gül gibi güler; kahkahalar atar; Ay gibi, ama göksüz nurlar saçar,
Her solukta yeniden bir şekle bürünür; sen de ona ulaştın mı, seni de nûrlandırır,
Kimi gök olur, kimi yer kesilir; kimi yüce ok]r, kimi aşağılanır,
Gözünün önünde, ne dilerse o şekle bürünür: kimi melek olur, kimi de insan,
Aynı zamanda bütün suretlerden de çıkar; sen de nakıştan, suretten geç de ulaşmaya bak,
6730, Çünkü nakışlar, suretler, perdedir; suretler, ruh sarayına nerden girecek?
Kelîm, Allah'yla buluşmayı dileyince, tek ve herşeyi bilen Allah, ona dedi ki:
Nefsini dışarda bırak da varlıksız olarak vuslat sarayına gir,
Senliğinden, varlığından geç, yoksa buraya giremezsin; birlik yöresine ikilik suretiyle gelme,
Birlik âleminde sen, ben yoktur; sen yok ol da sayı aybından kurtul,
Hem de, iki ayağını, iki âleme bastın mı dedi, ayakkaplarını çıkar ayağından,
Kutluluk vadisi temizlikten ibarettir; oraya bu çeşit geliş, korkusuzluktan ileri gelir,
Ayaklarından çıkar ayakkaplarını; böylesine alana yalın ayak gel,
Ayakkapları, Musa'nın varlığıydı; Musa'nın perdeleri, engelleriydi, sarhoşluğuydu,
Allah'ı arıyorsan varlığından geç; varlığınla o yana nerden gidebileceksin?
6740, Dikkat edersen görürsün ki yokluk, varlıktır: varlıktan faydalanmayı istiyorsan yok ol,
Varlığın perdedir; sen, bilgisizliğinden, körlüğünden, kendine kendini perde yapmaktasın,
Eşeklikle bu zanna kapılma; kendine gel de bir iyice bak, ayakmısın, baş mı?
Beden misin, yoksa bedendeki can mı; yoksa canda, gizli olan canan mı?
Senin varlığında bu da vardır, o da: hangisi daha iyiyse onu seç,
O daha iyi olanı kendine eş - dost et: ne diye en aşağılığa kapılıyorsun?
Yüzlerce çeşit ağacın var; her ağaç başka meyva vermede,
Biri ekşi meyva veriyor, öbürü tatlı: biri turunç, öbürüyse tümden incir,
Biri Ebûcehilkarpuzu vermede, öbürü hurma, Biri çirkin meyva verir, öbürü güzel,
Sen ne diye iyi meyva yetiştirmeye gayret etmez, ne diye her solukta güzel meyva yemezsin?
6750, Neden aşağılık ağacın çevresinde dönersin? Adamsan en iyisini seç,
Sen gerçekten de neye çalışıyorsan osun; neye gayret ediyorsan onun değerincesin,
Şu hâlde en iyiyi seç de iyi ol; Ay'ın yanı başında otur da Ay kesil,
Denizde bir gemi batmaya başlasa, akıllı tacir,
Değerce aşağı olan kumaşı fırlatır, denize atar; gizlenecek değerli inciyi de koltuğunda saklar,
Senin bedenin de denizde bir gemidir, bunu böyle bil; o gemide çeşitli kumaşlar, değerli inciler var,
Gemi batacağı zaman, tersine davranıp değersizleri alarak inciyi denize atma,
Sende hem Şeytan var, hem Süleyman; yarım küfürdendir, yarım îmandan,
Kur'ân'da, her ikisi de senin gönlünde dedi; küfür de, îman da senin balçığında
İkisi de yağ gibi, çörek gibi beraber; yağ çörekte gizli,
6760, İmanla yoğrulmuş küfrü gör; canın konakladığı beden gibi hani,
Yanm olan din, seni yüceliğe çeker; yarım olan küfürse kuyaya atar,
Sen boyuna îmanı çoğalt, Şeytan'ın zıddına da küfrü azalt,
Küfrün azalışını îmânın çoğalışı bil; küfür yok oldu mu, yolu görür bir hâle gelirsin,
Böyle yaparsan velî olursun; Allah bağışlarıyla dolarsın,
Bu âlemin ömrü birkaç gündür; canlarsa bir soluğa bağlanmıştır,
Bir yelden ibaret olan solukla dirisin; iyice bak da gör, o soluğun temeli de pek çürüktür,
Sen yele güvenme, şarapla diril; bu yapıya, bu kuruluşa dayanma,
Aşkla diril, bedenle, canla değil; böyle yap da aşk gibi ebedî ol,
Bedenin yapısı, bir engeldir; ruh atlısıysa koşar, ulaşır
6770, Bedeni terkeden, gerçek arayıcıdır; o, halk içinde bilgin, ergin kişidir,
Beden bağını koparmak yeğdir; ruh bülbülü onun yüzünden dertlere düşmüş,
Ruh kuşu ayrılığa düştükten sonra feryâd ediyor, onun havasında, onun aşkıyla uçuyor,
Kimin ruhu, buluşma bahçelerinde uçarsa, buluşunca artık ayrılığa düşmesi imkânsız,
Hakk'ı dileyen ölümden korkmaz; o, gerçek olarak ölümü diler,
Ölümüyle bedeni de arınır; rûhuysa, yok olmasıyla ölümsüzlüğe erer,
CXL
Aşıklara ölüm, düğündür; tümden buluşmaktır, Çünkü ölüm, o âlemin belirmesi, bu âlemin yok olmasıdır; âşıklarsa gece - gündüz bu iştedirler, işleri-güçleri, bunun olmasını sağlamaya çalışmaktır, Ölüm, bunu tam kâmil bir hâle getirir, sağlar da o yüzden onlar, canla - gönülle ölümü isterler, Allah onlardan razı olsun, sahabe, zırhsız olarak kılıca, oka karşı dururlardı, Bu yüzden yüce Hak, «Doğrucuysanız ölümü isteyin» buyurmuştur, O bâkıy ve zevalsiz âlem, evliyanın mülkü olduğundan gerçek padişah onlardır; bu âlemin padişahlığı, o âlemin padişahlığına nispetle oyundur, hayâldir, Hani çocuklar mahallede oyun oynarlar; biri padişah olur, öbürü perdeci; nihayet çocuklar, bu oyunu gerçek âlemden çalmışlardır, Böylece bu dünyanın bezentileri de, törenleri de tümden, o âlemden çalınmıştır, Netekim, «Söz budur ancak, dünyâ oyundur, oyalanıştır, bezentidir» buyururlar, Bu padişahların halleri de o padişahlara nispetle oyundur, oyuncaktır,
Âşıklar eceli düşünmezler bile: çünkü ölümle ezelden biliştir onlar,
Çünkü ölüm, Tanr'ıya gidiştir; yoğun suretten ayrılıştır,
Gökten, yerden dışarıya çıkıştır; nelik - nitelik şehrinden nelikten - nitelikten münezzeh olan âleme gidiştir,
Esasen ânkların işleri de hep budur; hepsine yol - yordam da budur, töre de bu
6780, Çünkü sevgilinin âlemi, can âlemidir; oraya gitmekse onların yoludur,
Balık havuzdan kurtulur da denize giderse sevinir, aşkla gider,
Çünkü deniz, balıkların sevgilisidir; hepsinin canı da denizdir, malı - mülkü de
Ölüm denize benzer, âşıklarsa balığa: balıkların padişahlığı denizdedir,
Deniz onların mülkü oldu mu, kuşkusuz padişahlık ederler artık,
Bu dünya padişahlarının padişahlıkları geçicidir: o gerçeğe karşı bu, oyundu: oyuncaktır,
Hani çocuklar mahallede beraberce oyuna dalarlarda biri kendini bey yapar öbürü padişah olur, öbürü de hâkim,
Biri vezîr olur, öbürü nâib: biri terceman olur, öbürü perdeci,
Geri kalan çocuklar da asker olurlar; herbiri, ululukla külahını yana eğer,
Biz padişahız, beyleriz; hem de öylesine ki düşmanı savaşta bozguna uğratır kaçırırız derler,
6790, Dünyâya hüküm yürütüyoruz, padişahlar gibi tacımız - tahtımız var, âlemde buyruğumuz yürüyor diye sevinç içindir hepsi,
Ama hepsi de bir hiçe dayanıp çarpınmaktadır; hepsi de çorak yere tohum ekmektedir,
Hepsi de tulum gibi bomboştur, ama yelle dolu; o küçüklüğünde aslı - faslı yoktur, büyüklüğün de,
Ne vezir bir iş görür, ne padişah, ne bey bir iş becerebilir, ne asker, ne kumandan,
Gerçi bu oyundan ibarettir, tamamiyle geçicidir, asılsızdır; ama bir gerçeği anlatır hani,
O da şudur: Dünyâda bir padişah vardır, ordusu vardır; bu oyunu onlardan almışlardır bu çocuklar,
İşte dünyâda, şimdicek muratlarına ermiş olan bu padişahlar, bu beyler de,
Hani herbiri bir mevki'e sâhib olmuş, kimi Ay gibi dolmakta, kimi dolunmaktalar;
Amca, bunların padişahlıkları, beylikleri de evliyanın padişahlıklarına karşı oyundur, oyuncaktır, geçicidir,
İstersen şu geçici dünyâda yücelikle, nâz-ü niyazla padişah ol; eline birşey geçmez,
6800, İstersen dünyâda padişah ol, istersen bey; sonunda ölmeyecekmisin?
Eğreti mevki' ne işe yarar? Değil mi ki kalmıyor, sevinme ona,
Akıllı kişi nerden dayanacak ona? Meğer ki Hak'tan gaafıl olsun,
CXLI
Bu âlemin rütbeleri, padişahlık, vezirlik, başka mevki'ler,yüce dağlara benzer; bu mevki'lere sâhib olanlarsa o yüce dağlara tırmanan keçilerdir sanki, Dağlar hep yerindedir; onlarsa yok olup giderler, Bu yüce dağlar, onların bâzısını yüceltir, bâzısını rezil - rüsvây eder, Bâzı kimselerin iyiliği, mevkie rütbe sahibi olmayışlarında gizlidir; bâzılarının kö tuluğu de gene böyle, Yüce mevkie, öyle birşeydir ki oraya çıkanların iyi veya kötü oluşları, bütün halka görünür, Ne mutlu huyları iyi kişiye ki bu yücelikte güzel görünür, adı bu âlemde iyilikle kalır; vay onun tersi olana,
Mevki ve rütbe, âlemde dağa benzer; Âdemoğulları o dağlara tırmanırlar
Kimi bir bilgili çıkar oraya; kimi bir bilgisiz yücelir,
Adalet sahibi, orda Ay gibi belirir; zâliminse yüzü kararır, rezil - rüsvây olur,
Mevki, rütbe, gerçekten de mehenk taşına benzer, iyiyi seçkin bir hâle getirir,
Çirkin suratlı, kötü işli olanıysa mevki, bu bir ardır, bir yüzkarasıdır diye herkese yayar,
Dünyâda onu rüsvây eder, gizlenenleri açığa vurur - gider,
Önce halktan gizliydi o; kötülerin içinde bulunup da bilinmeyen iyiler gibi,
6810, Kimse, onun sırrını bilmezdi; şimdiyse zâlim olduğu, boş birşeyden ibaret bulunduğu meydana çıktı,
Allah'ın, dünyâda pisten, güzelden çeşit - çeşit sayısız halkı var,
Bir bölüğünün yüzü Ay gibi bembeyaz, bir bölüğününse Şeytan gibi yüzü kapkara,
Hak, güzeli yücelere ağdırır; onu apaçık göstermeyi diler,
Yeryüzünde halktan bu çeşit pek çok kişilerin bulunduğunun bilinmesini diler,
Bir tek Allah'ın hikmetinden, iyi - kötü, sayısız - sınırsız kişiler belirmiştir,
Kimi bunu, kimi de onu göstererek halkın, Hakk'ın kudretini, hikmetini görmesini diler,
Herbirini özü meydana çıksın diye her iki bölüğü de yüceltir,
Değil mi ki rütbe, mevki, kimseye kalmayacak, ne mutlu o kişiye ki iyiliğe koşar;
Adaleti yayar, iyiliği arttırır, hayırlar kapısını dünyâya açar,
6820, Onun adı - sanı anılır - durur; dünyâda ünü, ebedî olur,
Halk, onu anarak rahatlasın onun iyilik şekerini ağızsız çiğner,
İyiler, dünyadan gitmişlerdir, hepsi toprağın altında uyumuş - kalmıştır ama
İyi huyları diridir; Ay gibi boyuna parlar - durur,
Dünyâda Musa ile Firavun'un adı - sanı kaldı ama nasıl kaldı; ikisi nasıl anılmakta' Sen ayrıd et,
Bu ikisinden hangisi makbul, hangisi istenmekte? Ne mutlu iyi olana, beğenilene,
Bu dünyânın rütbesi, mevki'i, nice kişiyi işten - güçten etti; ama dünyâ, dağ gibi yerinde,
Beyler - paşalar, keçi gibi ona tırmanırlar da o yüzden dünyâyı dağa benzetiyorum,
Dağ yerinde durur; keçilerse geçip giderler, ölüp yiterler; halkın, çocuklar gibi bundan haberi bile yoktur,
Keçi, dağa tırmanınca yücelir ama sonunda öldü mü, alçalır - gider,
6830, Padişahlık, vezirlik, bir mertebedir ama bu mertebelerin sahipleri, birer - birer elden çıkarlar,
Bey - paşa da, vezir de, birbiri ardınca, birkaç gün yüce sayılır, büyük tanınır,
Sonra biri gider, başkası gelir; o büyük tanınanın gitmesiyle o mevki ne değişir, ne sahipsiz kalır,
O mevki dağ gibi yerinde durur; mevki sahibiyse saman çöpüdür sanki; vazgeç ondan,
Ölüm yeli, o saman çöpünü savurur - gider; kulu da, padişahı da yok eder,
Hepsi de ol buyruğuyla herşeyi var eden padişahın emriyle bir - bir, dağın başından, tepesi üstü yıkılır aşağıya,
Mevki, mertebe, yerli yerinde durur; hepsi geçer - gider, o kalır,
Dağ hep yerindedir; dağ gibi olmak gerek ki yerinde ayak diresin,
Sen dağ olamazsan, bir saman çöpü olursun; bil ki padişah bile olsan, bir samancağız içindir bu padişahlık; sonra geçer - gider,
Birkaç günceğiz o dağda uçar - savrulursun; ama nerden dağ gibi durup kalacaksın?
6840, Keçi ölür, re'yi - kararı da yok olur; dağsa yerinde kalır,
Bu fanı dünyâda ebedîlik yoktur: yürü a bilgin, ölümsüzlüğü seç,
Orda ne yalnız kalmak var, ne ölüm; bağı - bahçesi, boyuna dallı - yapraklıdır, boyuna meyva verir,
Böylesine ebedî bir mülke, böylesine bir saltanata karşı bil ki şu alan, hiçin de hiçidir,
Hak erenler karşısında dünya padişahlığı, çocukların oyununa benzer,
Onun için sevgi ihsan eden, noksanlardan münezzeh olan Tann, Kur'ân1 da bu dünyâya oyun dedi,
Çünkü bu dünyâ, o denizden bir katredir; bu örnekten onu anlarsan,
Konağa doğru yol alırsın; Allah sırrından da haberin olur,
Ama bu katrede boğulup gidersen, gerçekte kadınsın, er değilsin sen,
Er olan, erlerin işini görür; feleği bir top gibi yuvarlar - durur
6850, Nurdan bir elle kader savlicamm sallar, topu, kimi aşağıya yuvarlar, kimi yukarıya,
Birini malla - mülkle yüceltir; birini yokluk - yoksullukla alçaltır,
Birini şu dünyâda sultân eder; birini yoksullaştırır, bir dilim ekmek için öldürür,
Birini şu dünyâya tutsak eder; birini âhirette emîr kılar,
Yerde, gökte Hakk'ın naibi olmuştur; Allah, onu ganî kılmıştır; herkesse yoksuldur,
Bu rütbeye erişene ne mutlu; o tertemiz kişinin töresi, Allah töresi olmuştur,
Onun tahtının önünde melek yere kapanır; hepimiz sana hizmet etmedeyiz, efendimiz sensin der,
O oğul, Âdem'in vârisidir; böylesine yüce mertebe, onundur,
O, babasının saltanatına, tahtına sâhib olur; bilgide, görüşte de babasına benzer,
Böyle olmayansa geriler; o mazhariyetten hiçbir şey elde edemez,
6860, Şehzadedir ama yoksul düşmüş, malsız - mülksüz kalmış, ululuktan mahrum olmuştur,
Gerçekten de herkesin atası Âdem'dir; kötünün de - iyinin de, yücenin de, aşağılık kişinin de atası odur,
Kimde sır bakımından o yücelik varsa canla - gönülle boyuna atasının saltanatını arar,
Ama kimde o himmet yoksa yok - yoksul kalır, mihnetlere uğrar,
Aşağılık kişiler gibi ekmek peşinde koşar, iki parça ekmek elde etmek hırsına düşüp yorulur,
Bedeni, o mayadan yoğrulmuştur ama canı o mertebeye ermemiştir,
Ondan dolayı da Hakk'a varmaya gayret etmez; çünkü Âdem'den o himmeti bulamamıştır,
CXLII
Kuş kanatla, insan himmetle uçar, Kimin himmeti yüce değilse, kolsuz - kanatsız kuş gibidir, Kimin himmeti yüceyse bu, kolunun - kanadının güçlü olduğuna delildir; çünkü «Kuş, iki kanadıyla uçar, çevreleri dolaşır; insansa çevrelerde himmetinin kanadıyla uçar, zât ve sıfatlar alanında dolaşır, Dinleyenler, onları arasınlar diye velîlerin sıfatları söylenmektedir; çünkü Tann'ya en yakın yol, velîlerle sohbet etmektir, Onların sohbetiyle, bir günde elde edileni, kendi çalışmasıyla yıllar boyunca elde edemez insan, Gökle yer durdukça onların olmalarına imkân yoktur, Zâti âlem, onların varlıkları için yaratılmıştır, Netekim, «Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım» buyurmaktadır,
Himmet, insanın kolu - kanadıdır; himmetsiz adam, hayvan gibidir,
Kuş havada kanadıyla uçar; insan da yerin - göğün ötesinde uçar,
Kuş, boyuna yörelerde uçup - duaır; insansa zâta, sıfatlara doğru uçup gider,
6870, O uçuş, ölüme doğrudur; bu uçıışsa abıhayata doğru,
Ne mutlu himmeti olana; gönlünü - canını Allah yolunda saçıp dökene,
O kişi, Allah aşkından başka birşey satın almaz; perde olan, engel kesilen herşeyi yırtar, yıkar,
Hoş bir surette ferşten de, Arş'tan da, boşluktan da geçer; La-dan İlâ'ya doğru yürür - gider,
Lâ'dan kurtulup İllâ'ya varan, o mekânsızlık âleminde, yerin, göğün ötesinde Hakk'ı bulur,
Önüne ön olmayanın eşiğinde ölümsüzlüğe erer; ebedi olarak vuslat cennetinde kalır,
O, belirtisiz olmuş, belirtiden kurtulmuştur: suretlerden sıyrılmış, anlamlara varmıştır,
Himmet kanadı, erlerin bağışıdır: o kanat, Allah nurundan bitmiştir,
Allah, kimi kutlu olarak yarattıksa o, Allah'dan başka hiçbir şeyi seçmez,
İki dünyâda da Allah'dan başka birşey istemez; sevgilinin yoluna canını feda eder,
6880, Çabası aşk yönünden olduğu için durağı da «Gerçeklik makaamı» olur,
Bektemür oğlu Kerimeddîn, zamanede seçilmiş velîdir,
Bu zamanda gönül sahibi odur; Hak için nefsini kurban eden odur,
O sultan, vuslat bayramı için nefis öküzünü kurban etmiştir,
Mustafa'dan, «Ölmeden önce ölün» remzini duyar duymaz bedeninin boğazını aşk kılıcıyla kesmiştir,
Varlığından öldü de Allah'yla dirildi; iki âlemde de diri ölü odur,
Halkın elini tutan ancak odur; bu asırda ondan başka emîr yoktur,
Kim onu sever, ona dost olursa onun işi, sonunda tamamlanır,
Kime himmet ederse o, Cüneyd'e döner, Ma'rûf a benzer,
Kim onun sır sözlerini duyarsa, anlar ki o, hürlerdendir,
6890, Dostum, bugün dünyâda Hüsâmeddîn'den bize yadigâr, odur,
Kim, Hüsameddîn'i yitirdiğinden dolayı dertlere düşmüşse, ona yüz tuttu mu, dermanını bulur,
Hele gayret edin de bu da yitmeden kendinizi ölümden kurtarın,
Gece - gündüz, onun rızâsını elde etmeye çalışın: can şarabını onun kadehinden için,
Böylece de ecel kılıcından azad olun da şu olup bozuluş âleminden kurtulun,
Ömrünüz, hadde - hesaba sığmayan âlemde sayısız bir hâle gelsin,
Ölümsüzlüğün nimetler yurdunda konaklayın; Allah'la dost olun, onunla oturup kalkın, ona nedîm olun,
O, bugün dünyâda eşsizdir, benzeri yoktur: bugün, zamanede misli bulunmaz onun,
Ben, geçmişten bahsedersem, bugünü söyler, anlatırsam, bu sözlerden, bu övgülerden maksadım odur,
isa'yı, Musa'yı, İmrân'ı anışımı hepsi de bil ki onun hâlini anlatmak içindir,
6900, Mansûr'u Edhem'i, Kerhı'yi anısını, Zü'n-Nün'u, Ahmed-i Belhî'yi zikredışim,
Her yol erinden bahsedişim, seçilmiş kişilere dâir benden duyduğun bütün sözler,
Bütün bu bahisler, o işi - gücü iyi olan erin vasıflarım anlatmak içindir; başka bir maksadım yoktur,
Âşıkların geçmiş zamandan bahsetmeleri yerinde bir iş değildir; geçmiş, gelecek, şu yok olan dünyâya aittir,
Âşıkın sözü, hep içinde bulunduğu zamana aittir; elde olandan başkası, yoktur onun için,
Sözünde sayı olsa bile onun maksadı, ancak birdir,
Hak, Kur'ân'da, seçilmiş peygamberleri ayan - beyan anlattı;
Herbirini ayrıca övdü, gizli sırrı açıkladı; Herbiriniıı yaratılışını, huyunu açıkladı; herbirini övdü ama,
Hakk'ın bütün bunlardan muradı, Muhammed'di; yoksa ne diye «Sen olmasaydın» buyurdu?
6910, Ferilerin de aslı oydu, asılların da aslı o; çünkü hem ulaşmak ondan doğdu, hem ayrılışlar,
Peygamberleri överken, gönderilenlerin kutbu, onların uydukları sensin diye onu medhetti,
CXLIII
Bir velî, öbür velînin vilâyetine tanıklıkta bulunur; ama sende o görüş olmadığından o vilâyeti göremezsin; ancak bahtın kutluysa bunun gerçek olduğunu sen de bilirsin; çünkü bir velînin tanıklığı, halktan yüzbin kişinin tanıklığına bedeldir; netekim sarrafın altın hakkındaki tanıklığı, ,sarraf olmayan yüzbinlerce tanığın tanıklığı demektir,Bâkıy âlem, anlatmakla anlaşılacak bir âlem değildir, Anlatışın faydası, ancak o âlemi dilemeye vesîle oluşu kadardır, Anlatışta kalan, bu anlatışı sanat edinen kişi, asla o âlemi anlayamaz, Çünkü o âlemi anlayış, aşk ateşiyle kararsız bir hâle gelmek, o ateşle yanıp erimektir, Yokluğu elde etmek, sohbetle olur; o yitti, gerçek şeyh de ele geçmedi mi, artık ibâdete düşmek gerek; çünkü teyemmüm, su yerine geçer; güneş olmayınca da kandil güneş yerini tutar,
Padişah Hüsameddîn, yalnızken de, halk içinde de dâima onu överdi,
Hallerini, mertebesini açıklar, Hak katındaki yakınlığını vasfederdi,
Öylesine bir gerçek, o yaratılışı yüce, kerem sahibi zât hakkında tanıklık ederse,
Acaba bir kişide şüphe kalır mı? Çünkü hâlis altını meheng gösterir,
Dostum, mehengin bir tanıklığı, başka adamlardan bin kişinin tanıklığından üstündür,
Altın için sarrafın bir tanıklığı, lâftan ibaret yüzlerce tanıklıktan yeğdir; bunu böyle bil,
Sarraftan başka yüz kişi, bin kişi olsa, onların laflarını bir arpaca sayma,
Yeni Ay'ı gözü görenden sor; körün tanıklığını hiç dinleme,
6920, Körler, sayıca çok bile olsalar değer bakımından bir bile değildirler,
Bunun örnekleri çoktur; sen özü al da deriyi bırak,
Onun tanıklığı olmasaydı da, onun aziz bir kişi olduğu meydanda,
O belirtiler, yüzünde görünmekte; belli ki onda hürlerin yaratılışı var,
Görünüşü de, huyu da, gönlünün, dâimi diri Allah'ın visaliyle diri olduğuna tanık,
Kimde diri bir gönül varsa onun yol gösterici olduğunu, Hakk'ı gördüğünü bilir;
Tuzağa benzeyen şu varlıktan kurtulmak için tam bir gerçeklikle onun izini izler,
Canla - gönülle ona yüz tutan, dâima aşk şarabiyle sarhoş olur;
Ceyhun gibi gönülden akıp koşar; can denizine karışır, yok olup gider,
Değil mi ki sel gibi coşup aktı; o arayan, sonunda deniz kesilir;
6930, Ama anlaşılan, yahut da sözle birisince bilinebilen deniz değil;
Bilgin de o denize perdedir, anlayışın da; onu bilmek, yok olma yoluyla olur ancak,
Yok olmadıkça ona erişemezsin; bedende oldukça cana kavuşamazsın,
Beden, yola perdedir, kaldır onu; o perdeyi gider aradan da,
Tertemiz can canana kavuşsun; dertlere derman erişsin,
Bunu elde etmek için de asıl olan sohbettir; özet yoluyla da anlatıldı, açıklandı bu, etraflıca da,
Ama bilgi, tekrar edilmekle kolaylaşır; zâhitlik, çok zikretmekle, çok ibâdetle elde edilir,
Yokluğa ermek için en büyük vesile sohbettir; şeyhin bakışı da, sana dosta kavuşmayı bağışlar,
Çalışır, çabalarsan, bu da iyidir; ama sohbet denizdir, çalışıp çabalamaksa ırmak,
A bilgili er, kulağını aç da dinle: Çalışıp çabalamakla elde edeceğin şeyin,
6940, İkiyüz mislini sohbetle elde edersin; canla - gönülle pîrin eteğini tut,
Şeyhin bakışı, çalışıp çabalamakla yüz yılda elde edeceğin şeyi hemencecik verir sana,
Şeyh, görür, onun izini izlersen hoş bir halde, onun ışığıyla kuyudan, ırmaktan kurtulursun,
Çalışıp çabalamak, körün elindeki sopaya benzer; onu düşmekten, kötülüğe, tehlikeye düşmekten korur onu,
Uyduğun kişi, gözü gören kişiyse sen de onun gibi, ovada-yazıda hoş bir surette yürür-gidersin,
Ama sopaya uyarsan nerden o çeşit gidip yol alacaksın?
Şeyhin sohbeti, çalışıp çabalamaların canıdır; onu bulan kişi, Allah lıaslarındandır,
A bilgin, sanatı ustadan öğrenmeye çalış: kalfalık et de usta ol Sanatı kendi kendine elde edersen, nerden, nasıl usta gibi olgun bir hâle geleceksin?
Peygamberleri göndermenin sırrı budur; herkesin tezce maksada ulaşmasını sağlamaktır,
6950, Yoksa herkes, kendi çabasıyla işini tamâma erdirirdi, Ama bunu elde edemezsen, çalışmayı bırakma da eriş,
Yol gösteren dosttan pek bü>ük lûtuflar, feyizler elde edilir; onun sohbeti, seni korkudan kurtarır,
Bu kolaylaştı mı, canını feda et: bil ki bundan öte birşey olamaz,
Erlerin huzurlarına eriştin mı, işinin pek iyi bir hâle geldiğini bil,
Yol gösterenin göçünce de yoldaş ara: Hak yolunda, yoldaşlarla yol al,
Bu ikisi de olmazsa, çalışıp çabalamak yerindedir; çünkü bu ikisi olmadıkça çalışmayı bırakmak hatâdır,
CXLIV
Çalışmayı da peygamberlerle velilerden öğrenmek gerek;
onlar öğretmeselerdi, çalışmak nedir, kimse bilmezdi,
Çalışmayı da onlardan bil, onlardan öğren: çünkü onların sözlerinden belirdi, anlaşıldı,
Ahmed, dileyenlere, bir olan Allah için ibâdet edin demeseydi,
Oruç tutun, namaz kılın, yalvarıp yakararak boyuna Allah'ı anın,
6960, Dünyâda iyilik tohumunu ekin de mahşer günü mahsûlünü devşirin demeseydi;
Onun gibi, gören - bilen şeyhler, çalışma yolunu bize bildirmeselerdi;
Bu yolda başla oynamak, başsız - ayaksız olarak o yana koşmak gerek;
Dilekten, istekten geçmek, nefsin fazla isteklerini azaltmak,
Her solukta nefsi tepeleyip öldürmek îcâb eder: çünkü o, pek çirkin, pek katı bir düşmandır demeselerdi, bunları bilemezdik
Peygamber, «Düşmanının en güçlüsü» buyurdu; nefsi böyle anlattı; çünkü o, gulyabani gibi yol kesendir,
Bütün düşmanlarından beterdir o; çünkü hepsi de ayağa benzer, oysa baş gibidir,
Hattâ o kaynaktır, onlarsa su: o, büyük bir şehre benzer, onlarsa şehrin kapıları,
Azabın, cehennemin temelinin de temelidir o; hatla o denizdir, cehennemse ondan ayrılıp akan bir dere,
Nefsi öldürmeyi kolay birşey sanma: hiç kimse iğneyle Kafdağı'nı delemedi,
6970, Sen bir koyuna benzersin, oysa yırtıcı kurt; iyice bil ki ona üst olamazsın sen,
Ancak Allah yardım ederse onu ortadan kaldırabilirsin,
Boynunu büker de başını kesersen, melek gibi göğe kanatsız uçabilirsin,
Bütün bu öğütler, onlardan bize, adlı - sanlı, etraflıca gelip erişmeseydi,
Halkın, çalışmaktan haberi mı olurdu? Hiç kimse hayrı serden ayırıp tanıyamazdı,
Şu hâlde gerçek olarak bil ki düşmanın da elini tutan onlardır, yakınların da,
Onların ırşâdıyla herkesi şüphesiz olarak bil, tanı da dervişlere ulaşınca, onlara kul - köle ol,
Böylece de bu kulluktan padişahlığa ulaş; yıldızın kötü bile olsa, böylece bir Ay'a ulaşırsın,
Yoksul, o padişahlardan mal - mülk elde eder: kapkaranlık gönlü anlığa erer,
Akıllılığı sarhoşluk kesilir; şu aşağılıktan yüceliğe erişir,
6980, Ebedî saltanata nail olur; dîni de, dünyâsı da mâmur olur,
Ölü, onların cömertliğıyle dirilir; ağlayış, lûtuflarıyla gülüş kesilir,
Bakışları hangi köre ilişse onun bedeni, baştan ayağa dek yüz olur,
Öylesine şeyhi, bu sıfatlara sâhib olan kılavuzu surda - burda arama,
Yanda - yörede göz gösterir ama sen onu yansız - yöresiz âlemde aramaya bak,
Çünkü o, bedende tümden candır; gönlü de cananın taht kurduğu yerdir
Toplumun yol göstereni, işte böyle bir kişiydi; halkın gerçekliği, onun yüzünden, artıp dururdu,
O gölgeden herkese yardım gelmedeydi: çoluk - çocuk da onun yüzünden diriydi, konu-komşu da,
Bir müddet bu topluma yol göstericiydi; karanlık gecede yüzü mum gibi, toplumu aydınlatırdı,
İşin sonunda, varlığı yapıp düzen, bizden böyle bir inciyi kaptı - gitti,
CXLV
Allah rahmet etsin, Bektemür oğlu Kerîmeddîn'in göçmesi, Bir velî bu dünyâdan göçünce ümit kesmemek gerek; çünkü dünyâ durdukça Hakk'ın velîleri de durur; zîrâ yüce Hakk'ın bu âlemden, bu âlemi, bu halkı yaratıştan muradı, âlemin ve âlemdekilerin, Şu hâli, görünüşü değil, onların mübarek varlıklarıdır,
6990, Kerîmeddîn, o huyları güzel, o seçilmiş velî, beden âleminden göçtü,
Öyle bir erdi ki onun gibi kerem sahibi bir padişah yoktu; dünyâda eşi bulunmaz, paha biçilmez bir inciydi adetâ,
Hüsâmeddîn'den sonra o server, yedi yıl müddet, yol göstericilikte bulundu,
Kime diledıyse saltanat verdi, bağışta bulundu; onu, kendi gibi gözü görür bir hâle getirdi,
Kendi gördüğünü ona da gösterdi; Hak'tan işittiğini ona da söyledi,
Bunun anlatılışını söz yolundan arama; Ledün bilgisini duymak için can kulağım aç,
Hâsılı sözün özeti şu: O, toprak âlemden gitti, keder tozundan arındı,
Onun yolu, gerçeklik maksadına dayanmadaydı; sonunda konağı, «Gerçeklik konağı» oldu,
Göçüşünden dolayı feryâd ettik, gözlerimizden yaşlar akıttık,
Gamdan ellerimizi başlarımıza vurduk, göğüslerimizi dövdük;
O yasla hepimiz de perperişan olduk;
7000, Ama neyliyelim? Bahtımız buymuş; Allah'ın kaza ve kaderi ansızın geldi, bahtımız döndü,
Derdin, baştan başa derman olması için herkese tövbe etmek gerek,
Fakat Hak'tan da ümit kesmeyelim; onsuz, kanadı bağlı kuşuz ama,
Lûtfuyla kanatlarımızı çözecek biri de vardır elbet dostum,
Erler dünyâdan gittiler ama meydan da onlardan boş değil,
Güneş, gökkubbe durdukça Hakk'm bir halîfesi vardır,
Çünkü yaratanın, dünyâdaki halkı yaratmaktan muradı, onların varlığıdır,
Güneş de onlar için yaratılmıştır, gök de; yeryüzü de onlar içindir, şeytan da, melek de,
Hakk'm muradı, onların varlığı olmasaydı, ne dünyâ olurdu, ne can,
Mustafa'ya, gökyüzünden, yerden, bütün varlıktan maksat sensin buyurdu,
7010, Ey canın özeti dedi, sen olmasaydın ne göğü yaratırdım, ne mîzânı,
Hiçbir göğü yaratmazdım; gökte bir tek melek bile bulunmazdı,
İki dünyâdaki iyi - kötü herşeyi, gerçek olarak bil ki senin için yarattım,
Yoksa güneş, Ay, güzelim gökyüzü, şu böceğe benzeyen, onun kadar değersiz olan yeryüzü için nerden var olacaktı?
Kimin gönlünde îman yoksa sen onu böcek, yılan, akrep bil, Topraktan doğanların hepsi de böceğe benzer; gene de şu toprakta helak olur - giderler,
Hepsi de yeyip içmekle, yatıp kakmakla yaşar; hepsi de nefse dosttur, nefse kul - köledir,
Eşek gibi dört unsurla dururlar; ruh âleminden haberleri bile yoktur,
Hayatları, hayvanı ruhladır; vahye, ilhama mazhar olan ruh, insana nasîb olmuştur,
Bu çeşit dirilik, geçicidir; Tanrı'yla dıriysen ölmezsin, kalırsın,
7020, Sense, şu âlemde ekmekle dirisin: hâsılı hayvan gibi hiçbir şeyden haberin yok,
Senin canın, bu bedene girmeden, yatıp uyumaktan, yeyip içmekten önce, Elest âleminde sarhoştu,
Gene o âlemi, o sarhoşluğu ara da bundan geç; geç de zahmetten, tehlikeden kurtul,
A bilen kişi, değil mi ki canın vatanı, o denizdir, gene onu ara,
Bu altıyı, beşi, dördü bırak: canla - gönülle yönsüzlük - yöresizlik yönüne yüz çevir,
Cansan, beden yönüne gitme; bedene tapan, mücrimdir, canidir,
Tez canı, bedenden sevgilinin yanına çek de can bahçen binlerce meyva versin,
Ten, tuzağa benzer; bâkıysin ama, onda kalırsan fâni olursun,
Topraktaki katre de denizdendir ama güneşin harareti ve hava, düşmanıdır onun,
Katre, denize gitmezse tezce yelden, topraktan yok olur - gider,
7030, Hele a katre, sen bilgisizlikle bu düşmana neden dost dersin?
Sana zehir olan, düşman olan, boyuna canına kasdeden bedenin
Üstüne, aşkla, şevkle titriyorsun; düşmanın odur da bilmiyorsun,
O, bütün ömrünü yele verdi; sonunda da seni yok eder - gider,
Şimdi seni otla, yemle semirtir ama bu, sonunda seni bıçakla kesmek içindir,
O seni kesmeden kaç ondan; kendini kurtar düşmanın kılıcından,
Artık bedene yağlı - ballı şeyler verme; ne zamana dek yol kesene itaat edeceksin'7
Bedeni besleme ki o, kurbanlıktır: gönlü besle ki Rabb'e mensûb olan odur,
Gönlün yağlı - ballı gıdası nurdandır: o yüzden de neş'e kaynağıdır,
Allah şarabı nurdur, sağrağıysa hikmet, Kime hikmet nasîb olursa,
7040, Onda dâima o nur bulunur; o, Musa gibi dâima Tur'dadır
Sözün özü - özeti şu: O padişahları ara; onları aramak için canla - gönülle koş, uğraş,
Velîlerin eteğini tutarsan bil ki mekânsızlık âleminde padişahsın
Dünyâ, değil mi ki onlar için var oldu, soyları gizlendi deme,
Farenin, vahşi hayvanların soyları - sop l arı üreyip dururken, meydandayken
onların soylarının bulunmadığını söylemek yanlıştır,
Balçık bedenden türeyen soy - sop varken, olacakken, gönül soy - sopu ne yüzden kesilir?
Bu zan, eğridir, bozuktur, kötüdür; böyle düşünceyi uzaklaştır kendinden,
Parça - buçuk var olur da asıl olan bu soy, nasıl yok olur?
Gökler döndükçe, dünyâ durdukça bil ki Hakk'ın seçilmiş erleri de vardır,
Boyuna onları ara; dervişler için canını feda et,
7050, Kim arıyorsa bulur; o, kul bile olsa, gerçekte padişahtır,
Görünüş kuldur, anlam bakımından padişah; beden bakımından buluttur, can bakımından Ay gibi her yanı aydınlatır,
Ay, güneş nedir ki ona benzesin; bir su katresi, nasıl olur da ırmağa benzer?
Şu bedenimızdeki ruh katresi, yoğurttaki yağa benzer,
Yağı yoğurttan ayırmadıkça yoğurttaki yağın tadı belirmez,
Derken o katre, suyla ıslanan kerpiç gibi toprağa karışır, tortulaşır,
Öylesi katreye su deme; çünkü serap bile bu çeşit sudan daha hoştur,
Gümüş de mâdende, toprağın gönlünde gizlenmiştir,
Ateş küresinin içinde kaynayıp coşmadıkça saf, ayarı tam gümüş olur mu hiç1'
Mâdende kalan cevher, ateş görmedikçe toprakla birdir,
7060, Sen de gelip burda sulanmadıkça korkuyla ümit arasında kalakalırsın,
Yiğidim, nasılsın, ne hâldesin, kör müsün, gözün görüyor mu? Hüküm verilemez,
Ak mısın, yoksa zift gibi kapkara mı; buluta mı benziyorsun, yoksa Ay gibi aydın mısın, aydınlatıcı mı? Anlaşılmaz,
Dünya halkına vaaz etmekten,öğüt vermekten geç de «Sen olmasaydın» hadîsinin sırrını açıklayıp anlat,
Gene o anlatışa dön, «Sen olmasaydın» sözünün yorumu nedir, onu anlat,
«Sen olmasaydın» sözünün sırrı şudur; anla da tez uyan, sıçrayıp kalk uykudan,
Âlemin varlığı, Peygamber içindir, Peygamberin yerine geçen kişi içindir,
«Sen olmasaydın» sözünün sırrı şudur: iki âlemde de halka feyiz, ondan gelmektedir,
Kim elini onun eteğine attıysa, Seylan'ın düzeninden, kötülüklerden, fitnelerden kurtulur,
Gayb âlemini gözleriyle görür; dostun cemâli, ona görünür,
7070, Batısı da bir başka şekle döner, doğusu da; artık neliksiz-niteliksiz âlemde yürür -gider,
Önüne ön olmayan âlemde, ayaksız yol alır; adım atmadan âşıkların safında koşar - durur,
Allah şarabını ağızsız içer; iki ten gözüne muhtaç olmaksızın bakar, seyreder,
İki ele hacet kalmadan hurileri kucaklar; uzakları, iyice yaklaştırır,
Cennet ehlinin hepsi de, bu ne padişah, bu ne biçim seyran diye ona havran olur - kalır,
Cennet gibi yüce bir durak yoktur ama yücelerin durağı, ondan da yücedir,
Mü'minler cennete giderler; her köşke neşeli bir hâlde koşarlar ama,
Velîlerin bir başka makaamı vardır: pek nâdir mezeleri, bambaşka bir şarapları vardır onların.
CXLVI
«Gerçekten de içerler iyi kişiler,,,» âyetinin tefsiri, Evliyanın, «Gerçeklik makaamında, herşeye gücü yeten ulu pâdişâhın katında,» cennetten üstün bir nıakaamı, onlardan başka hiç kimseye nasîb olmayan apayrı yiyecekleri, apayrı içecekleri vardır; netekim selâm ona, Mustafâ buyurur: «Gerçekten de yüce Allah'ın, velîlerine hazırladığı öyle bir içilecek şeyi vardır ki onlar, onu içtiler mi, kendilerinden geçerler; kendilerinden geçince de tertemiz olurlar,»
Çünkü, el, elin üstündedir; aşağı mertebeden, orta mertebeye, ortadan yüceye, yüceden de Hakk'a dek bu, böyledir,
Allah onlara, izi - eseri görünmeyen aşk küpünde öyle bir içki hazırlamıştır ki,
7080, O, ancak onlara mahsustur: haslardan da gizlidir o, bayağı kişilerden de,
Tertemiz içimli cennet ırmağını Allah, cennete doğru akıtmıştır,
Cennet ehli bu ırmaktan içerler: velîlerse bilhassa o eşikten, öbüründen içerler
Onlar, ne yerlerse, Allah'ın kudret elinden yerler, ne elde ederlerse de, Allah'dan elde ederler,
Cennete aldırış etmezler, huriye de, köşklere de; Hakk'ın yakınlığında nurlara garkolmuşlardır,
O şarabı içtiler mi sarhoş olurlar, hepsi de kendinden geçip elden çıkar,
O solukta zevke dalarlar: onların katında ne az kalır, ne çok,
Nakış, suret, sayı sıfatları yok olur - gider: bir olan ululuğu yüz gösterir,
Hepsi de Hak'ta mahvolur, o yoklukta ne benim için sözü kalır, ne senin için sözü
Öylesine hâl ebedî padişahlıktır; çünkü o hâlde ne iyilik vardır, ne kötülük,
7090, Zıtlar oraya yol bulamaz; o yanda kimsenin kendisinden haberi olamaz,
Ordaki erin meclisi, Arş'taıı da ötedir, yokluktan da: orda ne aşağı vardır, ne yukarı,
O feraha benzer bir ferah yoktur; onların şarabını hiç bir kadeh görmemiştir,
O feraha nispetle gam da hiçtir, neş'e de; ebedî makbul olan kişiler bile oraya gıpta ederler,
Bu dünyânın neş'esi çiy tanesidir; aşkın neş'esiyse deniz gibi dalgalanır - durur,
Dünyânın gecesi, gündüzü, bir alacalıktır ancak; o güzelliğe karşı halk da alacaya bürünmüş birşeydir,
Gam, neş'e, gündüz, gece burdadır; o yansa seher yeli gibi sâdedir,
Hattâ seher yeli, nerden aşkın lûtfuna, letafetine benzeyecek? Orda seher yeli, sam yelidir adetâ,
Allah aşkı, ölüyü diriltir; hem de o dirilene artık yokluk ermez; ebedî olarak kalır,
Kör, Allah aşkıyla görür; yıpranmış, sölpümüş ihtiyar, gençleşir,
7100, Aşk, dilsizi söyletir; belâya uğramışı sağlığa - esenliğe kavuşturur; kötürümü yürütür,
Aşktan bir kıvılcım düşse, demirle taş bile kar gibi erir,
Aşk güneşi Turdağı'na vurdu mu, o nurla zerre - zerre olur da uçar - gider o dağ,
Taşa vursa taştan Hak nuru parlar; zerre gibi onun ardına düşer taş;
O vuslatın aşkıyla paramparça olur da o görüşe her zerresiyle kavuşur,
A tümden ayıp olan, ar kesilen, sen katı taştan da aşağı mısın ki o taş kadar tecellîye kaabiliyetin yok,
Allah, Kur ân'da taş dedi sana; hattâ daha da aşağı, hayvandan da beter buyurdu,
Kendi varlığında mahpus kaldın; hayvan gibi ona ait bir duygun bile yok,
Can âleminden haberin yok; yaşayışın, hayvan gibi yalnız bedenden,
Bunu anlatmanın sonu yoktur ama bu anlatıştan bir söz bile sağırların kulaklarına değmez,
7110, Hiç sağırın gizli bir söz duyduğunu, yahut körün, güzellerin yüzlerini gördüğünü duydun mu'?
Bu ne olmuştur, ne de olur; öğüt bunların ikisine de fayda etmez,
CXLVII
Âleme gelen ve gelecek olan her peygamber, her velî, yüce Hak'tan bir neftindir, Birisi, bir nefhadan maksadına ermez de o nefha, yitip giderse, ümidini kesmemesi, başka bir nefhayı araması gerektir; çünkü âlem durdukça onların mübarek vücutları da vardır, Netekim Peygamber, «Gerçekten de zamanınızın günlerinde,
Rabbinizin nefhaları vardır; onları kollayın» buyurmuştur, Yüce Hak, bâzı velîleri gizler; bütün âlem, gerçekliği, aşkı, dîni tam inancı 'onun yüzünden arttırır, hepsi de onunla durur, halleri, onun hürmetine artar ama onu görüp bilemezler ki teşekkür etsinler, evlerini -barklarını, varlarını - yoklarını ona feda etsinler, Ama o, onların, kendi yüzünden diri olduklarını, işte - güçte bulunduklarını bilir ve görür, Hani ağaçların, bitkilerin, bahar yüzünden büyüyüp boy attığı hâlde baharı bilmemesi gibi, Alem halkı da ondan faydalanır, ama bilmez; fakat o bilir, Üç yaşında, iki yaşında, bir yaşında oğlancıkların, kendilerini yetiştireni bilmedikleri gibi, ama o,
onların, kendi oğlancıkları olduklarını bilir,
Peygamber'ın, din padişahlarının ulusunun ne dediğini duymadın mı?
Hakk'ın buyurduğu, her zaman nefhaları vardır, soluktan soluğa halka esip gelir,
Hepiniz de Allah'ın nemalarını candan - gönülden, temiz gönülle kabul edin,
Böylece karanlık, tümden aydınlansın; tikenliğiniz güllük - gülüstanlık olsun,
Bir nefha geldi, geçti ama siz gaflettesiniz; o, kimi dilediyse olgunlaştırdı,
O nefha geçip gitti, gizlendi; hepiniz de cansız, gönülsüz kaldınız,
Arılık, bilgi, görüş bağışlamak için tekrar yeni bir nefha geldi,
Çalış da bundan mahrum kalma: yoksa bu kârı yitirir, ziyana girersin,
7120, Çünkü bu nefha da gelip geçti mi, bil ki muradına eremezsin artık,
Nefhayı bir ganimet bilmeye, ondan faydalanmaya iyice çalış da sevgiliden dileğini elde et,
Allah'ın lûtfüyla bizim, bu nemadan armağanımız var; inkâr edenlere de feryâd etmek düştü,
İkrar ettik de armağana kavuştuk; inkâr tozundan - pasından arındık,
Nefha üstüne nefha gelmede, bize can bağışlanmada; cihansız, yüzlerce cihan ihsan edilmede,
Değil mi ki toprak dünyâsından sıçrayıp kurtulduk; dünyâda artık işimiz iş,
Kendimize de, dünyâya da sırtımızı döndük; yüzümüzü can âlemine çevirdik,
Perdesiz olarak gönül yüzünü gördük, dositan sırlar işittik,
Hakk'ın elinden bâkıy şarabı içtik; kendimizden, varlığımızdan öldük; onunla diriyiz,
O sâkıy'nin lûtfüyla dâima bâkıyyiz: Hak şarâbı, ruhu bakıy kılar,
7130, Ebedîlik sarayında şarap, meze, mum, güzel ve can, önümüzde bizim,
Bundan böyle yolumuz - yordamımız zevk ve safa, aşk keskin, bineğimiz çevik,
Değil mi ki iki âlemde de sâkıy o; âşıklardansan gözünü aç da,
Sarhoşları gör; defle, neyle bağın - bahçenin her yanına nasıl dağılmışlar,
Hepsine de can şarabı sunulmakta; aşağılık kişiye de, yüceye de, gence de,ihtiyara da verilmede,
Hepsi de o şarapla hoş, kendinden habersiz; hepsinin de o bakışla gönlü neş'elı, diri,
Terü taze dallar, baharın, meyvalardan çok gonceler verir ya; tıpkı onun gibi,
Bil ki o tomurcuklar, o gonceler, ağacın meyva vermesi içindir; meyva verdi mi hepsi de dökülür,
Yel estikçe her yana, gümüşler, altınlar gibi dökülüp saçılır, savrulur - durur,
Dal, meyvalarla yüklüdür ama haberi yoktur; lâyık olduğu bağışlardan bihaberdir,
7140, Gül, tikenin arkasından çıkar, tek binici gibi dalların üstünde kendini gösterir,
Ama güzelliği kimdendir; o kadar güzel kokusu niçindir, haberi bile yoktur,
Bunun gibi bitkilerin de, hayvanların da kendilerinden haberleri yoktur hani,
Artık zamanımızda da halka bağış bir velîden verilirse,
Ama halkın, onun bağışından haberi olmazsa, gizli - açık, ondan ihsana nail oldukları halde onu
bilmezlerse, buna şaşılır mı?
O velî, her selâma karşı kadeh sunmakta, hor sözün sonunda dilek vermede,
Artık yağmur yerine altın yağmakta; mâden geldi, artık dükkâna boşverm,
Hepiniz de zenginlesin onun definesinden; hepiniz de büyüyün, yücelin onun mevkiiyle, yüceliğiyle,
Hepiniz de onun yüzünden şeker oldunuz, şükredin; onunı şarabıyla boyuna sarhoş olun,
Size karşılıksız altın vermede, taşlan inci hâline getirip durmada,
7150, Sizden yükü, mihneti - zahmeti kaldırdı; lütfedip cömertlik bayrağını yüceltti,
Dert, keder, size aşk afsununu okudu da tümden yok oldu; kalmadı,
Herkesin bedeninde can gibi gizlidir o; damarlarınızda, iliklerinizde kan gibi akıp duruyor,
Görünüşte onu bilmesen de bunu bil ki boyuna onun yüzünden tertemizsin sen,
Çocuk köle, sahibini tanımaz ama a bilen kişi,
Sahibi bilir ki o, kendi kölesidir; balık gibi oltasında o,
Çocuklar da her solukta babalarının yüzlerine, hayran - hayran bakarlar ama,
Hepsine de esenlik, yaşayış ondan gelmekle beraber onun kim olduğunu bilecek kadar bilgileri yoktur,
İşte gerçek şeyh de zamanında böyledir; herkese ihsan da ondan ,erişir, yardım da ondan,
Herkese güç - kuvvet de ondan gelir; rızık da; herkes, balığın denizde yaşadığı gibi onun sayesinde yaşar, onunla diridir,
7160, Onun Allah gölgesi olduğunu bilmeseler de iki âlem, ondan feyzalır,
Gök de onun hükmündedir; yer de; küfür ordusu da onun buyruğuna tâbi'dir, din ordusu da,
Ne dilerse hemencecik olur; hâli kötü olan, onun yüzünden iyi hâl elde eder,
Bu eşekler onu bilmeseler ne gam; zâti onı ne eşit vardır, ne benzer,
İki âlemde ne varsa, ona yakındır; varlık da ondan bindir, mekân da,
Hükmiyle cehennem cennet olur; mihnet, tümden rahat kesilir,
Yokluğa o varlık bağışlar; yücelik de ondan belirir, aşağılık da,
CXLVIII
Bu âlem, o âlemden bir zerredir; çünkü bunun sınırı vardır, onunsa sınırı yok, O âlemlerin hepsi de Hakk'ın nurları ve eserleridir ve Hak'la durur; onun nurlarıyla diridir, Bu sınırlı âlemden geçtin mi, Allah katında olan o sınırsız âleme ulaşırsın ve Allah daha iyi bilir,
O yücelikler güneşine karşı gökle yeryüzü, bir zerre bile değildir,
Değil mi ki canla - gönülle bize dostsun; gözün varsa aç gözünü de,
Önü, sonu olmayan yüzbinlerce âlem görür,
7170, O güneşin çevresinde hepsi de dönmede; hepsi de boyuna onun yüzüne hayran,
Bu dünyâ, o tûbânm bir gölgesi; yahut âhvret gül bahçesinin bir yaprağı,
Bu dünyâ, onun parıltısından bir parıltı; hattâ bu dünyânın bütün sebepleri oradan,
Bu dünyâ, hâlden hâle dönmek için kurulmuştur; burda hoş olan kişi hayvandır,
İnsan olan beden âleminden can âlemine geçen kişidir,
Geçici cam Allah'a verir de birine karşılık binlerce can alır,
Bir cana karşılık Hak'tan canlar alır; bir tek altın kesintisine karşılık mâdenler elde eder,
Bir eve karşılık bir şehre, bir katreye karşılık bir ırmağa sâhib olur,
Böyle bir kâr, esnafa nasîb olsaydı, şüphe yok ki sultan olurdu,
Böylesine bir kârdan mı kaçıyorsun? Yoksa bu kân, bu faydayı bilmiyor musun?
7180, Canımın bundan haberi varsa Türk'ü bu çadırda gördün demektir,
Bedenin bir çadırdır; ondaki canınsa, orda gizli olan Ay gibi bir Türk'tür,
Onu bu çadırda görürsen, Hak sırlarından haberin vardır,
Define sendedir, onu kendinde ara; çünkü gizli - açık, herşey sensin,
Bil ki senden dışarda hiçbir şey yok; erler, sırrı açığa vurmuşlardır,
Aklı terket, deli - dîvâne ol; çünkü akıl perdedir, neliksiz - niteliksiz yörene onsuz yürü,
Söz de yoluna perdedir; Ay'a benzeyen yüzü sana örten bir perdedir,
Bu varlıktan yok olmak gerek ki o sarhoşluğu şarapsız elde edesin,
Bedenden, candan mahvolmak gerek ki eş olasın sevgiliye,
Yoluna perde olan, sendeki senliktir; bire yapış da iki olan herşeyi bırak,
7190, Bütün zahmetler, ikilikten, üçlüktendir; ikilik gitti mi, aşk yolu düzleşir,
Suret gidince anlam gelir; senin oldun mu anlam, boyuna seninledir,
Ey can, artık kabıma sığamıyorum; çünkü gizli kalmış yüzlerce defineyim ben,
Definemin haddi - hesabı, önü - sonu yok; bedenimse onun üstündeki toprak yığını,
Sen, benliğinden geçerek yüzümü görürsen beni kıble edinirsin, beni seçersin,
Başka şeyhlere bakmazsın artık; benden başka bir baş, başbuğ tanımazsın,
Ama ne fayda ki senden gizliyim; sen baştan başa tensin, bense canım,
Canımın nuru bütün âlemi tuttu; insanın canını aydınlattı,
Bundan böyle ne kaldıysa ağyardır; sen onu kâfir bil, mü'min sayma,
O hayvan, insan cinsinden değildir; insan libâsında köpektir o,
7200, Onun canı dumandandır, kandandır; o lanetlenmiş, dört unsurla durmaktadır,
O, topraktan hâsıl olan kurta benzer; nerden göklere meyledecek?
Onun canı, bedensiz olarak Elest şarabını içmiştir, onunla sarhoştur,
Onun canı bizimle biliştir; onun için de dervişliğe meyleder,
Canların bilişliği - tanışlığı ordandır; yalnız bu bilişlik, beden bilişliği gibi geçici değildir,
Bedenlerin bilişliği birkaç gündür; canların bilişliğiyse ebedîdir,
Parça - buçuk akıl nerden anlayacak bizi; tüm akıl bile burda hayran,
A bilgili er; Allah'ın kimseye vermediği, bize nasîb olmuştur,
Çünkü padişahımız, cilveyle kendini gösterince, tecellî edince şöyle buyurmuştur,
7210, Âdem'in ruhu, özü - özeti benim: o soluğu, o çağı evliya gibi sen de âdemde ara,
Velîler nurdur, bense nurun nuruyum; nazarlardan gizliyim, uzağım ben,
Benim duraklarıma kimse erişemez; sultanın sırrını her bayağı kişi bilmez,
İsa bizim yüzümüze hayran olmuştur; Musa, Tur'da bizimle buluşmayı dilemiştir,
Peygamberdi, Allah hasıydı ama Musa, Hızır'ı anlayabildi mi?
O seçilmiş peygamber, Hızır'ın bütün işlerini inkâr etti,
Çünkü onun sırrını bilmiyordu; o padişahın hâli ona gizliydi,
İşte onun gibi Hızır da bizim yüzümüze âşıktır; bizim kutlu nurumuza hayran olmuştur
Ama Allah, bir sır belirtti de o, bizden bunun gibi yüzbinlercesini gördü,
Kerem sahibi Kelîm, Hızır'dan bu sırrı görmüştü de ikrar etmiş, aşkla ona eş - dost olmuştu,
7220, Eğriliğimiz, doğruluk gibi onu Me'vâ cennetinin ta baş köşesine çekip götürmüştür,
Güç - kuvvet olarak onu bil ki ne gösterirsen, seni dileyeni onunla ilerletir, feyzim arttırdıkça
arttırırsın,
Senin verdiğin dertleri derman sayar; küfürleri îmân olarak kabul eder,
Arslanın gücü, herşeye yeter ama Rüstem'e karşı nasıl serkeşlik edebilir?
Arslan, vahşî hayvanlara padişahtır ama b:ze karşı tilkiden de zebundur,
Bütün padişahlar, kapımızın yoksuludur; herbiri de bizden binlerce bağışa nail olmuştur,
Bu dâva değil, erler gibi gözünü aç da göğün, yerin ötesini seyret,
Yüce canların, birbirleriyle eş - dost oldukları âleme bak,
Orda bizim canımızı güneş değirmisi gibi apaçık nur saçarken gör,
Netekim güneşin nuruyla da âlem aydınlanır da padişah, kuldan seçilir,
7230, Onunla karayla ak belirir, o nurla çınar söğütten ayırd edilir,
Can âleminin güneşi de bil ki devranda biziz,
Dost düşmandan, inci boncuktan, iyi kötüden bizimle ayrılır,
O ruhlar nûrânîdir ama bu incinin karşısında, bedenlerden de aşağıdır;
Bu lâtifliğe karşı beden gibi yoğundur onlar; yüce kişinin karşısında aşağılık kişi gibi hani,
Meleklerin bile gıpta ettikleri akıllar, bu tertemiz denize karşı toz - toprak mesabesindedir,
Gerçeklik padişahları bile bize ulaşamamışlar, ayrı kalmışlardır; artık,
Körler topluluğu bizim güzelliğimizi göremezlerse bil ki, yerindedir bu,
Hak bize ulaşanlara bile göstermedi; bu hasetçi topluma nasıl gösterir?
Körler topluluğunun ham tamahına bak ki gerçekliğin, tam inancın kokusunu bile alamamışlar;
7240, Hepsi de kendi varlıklarının kuyusunda mahpus; suçlarla hepsinin de işleri tersine dönmüş,
Bu aşağılık kişiler bizi nerden görecekler? O güzeller bile bizi göremediler,
Kim bizi gördüyse bizdendir; iyice bil ki gerçekten de denizin dalgası denizdendir,
Böyle bir resim de bil ki bir işarettir; bir işaret ki onda yüzbinlerce muştuluk var,
Diyor ki: Benim mürîdim, denizimden bir dalgadır; ister aşağıda olsun, ister yukarda,
Demek ki biz gece - gündüz beraberdik; o ne dediyse gerçeklikle duyuyorduk,
Onun sözleriyle bir hoşça yol aldık; onun nurlarla dolu konağına yürüdük,
Beden tortusu, onun yüzünden aparı oldu; çünkü boyuna şarapsız sarhoşuz biz,
Peki, niçin ondan bahsetmeyelim; neden her ne dilersek yapmayalım?
Aşağıda - yukarıda, Ay'dan balığa dek herşeye padişahlık edersek değer,
7250, Çünkü gerçekte kul, padişahtır; ayrılıktan kurtuldu mu, padişahın ta kendisi kesilir,
İnsan, elden ayaktan, baştan ibarettir ama iki, üç sayma onu, bir insandır o,
Böylece denizin dalgaları da sayıda çoktur;
Sağda, solda, her yandan baş gösterir, denizden coşup köpürür ama hepsini bir gör,
Dalgalar da denizin elleri mesabesindedir; ne fazladır onlar, ne eksik, denizin ta kendisidir,
Bilgisizlikle onların sayılarına bakma; biri gör, sayıdan geç,
Sureti terket, anlama yürü; ne diye cansız suretlere yamanıp kalakalmışsın?
Yüz kişi yol arkadaşı olsa, hak yolunda aşkla yola düşse,
Candan - gönülden birbirlerine yardım ederler; geceleri de, gündüzleri de gerçeklikle, aşkla yardımlaşırlar,
Dikkat edersen, onların hepsi de bir olmuştur; bu yöndensen anlama yönel,
7260, Âlemin nakşını bırakan, o solukta insan bedeninden kurtuldu demektir,
Dâvaya kapılmadan suretlere sırtını çevirmiş, anlam tarafına yüz tutmuştur,
Ferşi Arş için bırakıp geçmiştir; önündeki perdeleri kaldırmıştır,
Doğan kuşu gibi, gözlerini padişahın yüzüne açmak için başkalarına kapamıştır,
Canını - gönlünü balçıktan kurtarmış, kendini can âlemine atmıştır,
Ruhunu, ruhlara yoldaş etmiş, akşamın - sabahın zahmetinden kurtulmuştur,
Ölümün yol bulamayacağı yere ulaşmış, güneşi, Ay'ı olmayan göğe ağmıştır,
Hattâ o, artık hem göktür, hem güneş, hem Ay; hem padişahtır o, hem bey, hem ordu,
CXLIX
Yüce Hak' vezire, perdeciye, naibe, kapı kullarına muhtaç olmayan bir padişahtır; bunların hepsi de yardım etmek hizmette bulunmak, onu ululamak için padişahlara gereklidir; yüce Hak'sa bunların hepsinden de münezzehtir; O, hem bir zât hem padişahtır, hem vezirdir, hem asker, Onun ordusu, gökte, yerde parlayan, her yanı aydınlatan, bitkileri, tohumları, ağaçları, meyvaları, gümüş, altın madenlerini yetiştirip geliştiren, taşı lâ'l hâline getiren, daha da anlatılamayacak yüzbinlerce şeyler yapan kendi nurlarıdır, Elbette güneşi yaratanın bu çeşit yüzbinlerce güneşi vardır; hattâ güneşin sıfatları da onun ihsanıdır; bunun anlatılması uzundur; «Akıllı kişiye bir işaret yeter,»
Güneşin ordusu, onun ışığı değil midir; hançere benzeyen parıltısı, gölgeyi öldürmez mi?
Bir kandilde bu anlam olursa, o ışık, hem böyle bir dâva konusu olur, hem dâva kesilirse,
7270, Önde de o vardır artık, ardda da, yukarda da o vardır, aşağıda da: ağaç da odur, dal da, yaprak da, hurma da o,
Gökler de onunla doludur, yeryüzü de; sağ da onun nûrlarıyla aydındır, sol da,
En aşağılık kul olan güneşin lûtfiıyla aşağı da aydınlanır, yukarı da aydınlanırsa;
Bitkileri, cansızları parlatır, nekesi de, cömerdi de ısıtırsa;
Hem tohumlar, hem mâdenler onun yüzünden hayat bulur, bedenler de, canlar da ondan aydınlanırsa;
Kendi kendine; bir dostu; bir yoldaşı, bir yardımcısı olmaksızın yüzbinlerce iş görürse,
Onu yaratan padişahtan düşmana - dosta bağışlar gelirse şaşılır mı ki?
O pahişah, vezirsiz, perdesiz, ordusuz, kendi kendine işler görür - durur,
Sen de, bir soluk olsun, huzurda oturursan bütün bunları, kendi gönlünde görürsün,
Böyle olan kişi, gerçek olarak Arş'ı da, kürsîyi de, onun gibi yüzbinlercesini kendi vücûdunda görür,
7280, İsteyen kişinin gönlü, bil ki, gerçekten de aynaya benzer; gönlü
arındı mı, herşey orda görünür,
Dünyâdaki suretler de, o suretleri düzen de, cennetlerin yerleri de, yerlerini döşeyen de oraya vurur,
Ne mutlu o cana ki kendini tanımıştır, derleyip toplamıştır, düzüp koşmuştur,
Güzelliğini perdesiz görmüştür; şarap gibi saf bir hâle gelmiştir, tortudan arınmıştır,
Karanlık perdesi olmaksızın ağyarı sohbetinden uzaklaştırmıştır,
Kulluk bağından kurtulmuş, padişah olmuştur; konakta oturmuş, yoldan halâs olmuştur,
Zahmeti terketmiştir, defineyi seçmiştir; tatlılaşmış, aşkla kaynayıp pişmiştir,
Hak yolunu tamâmiyle aldıktan sonra o eşsiz mürîd, konağın şeyhi olmuştur,
Artık görmüştür ki var da odur, yok da; herşey fânidir, aşkla diri olan, ancak odur,
Ölümden önce işini bitirmiştir; can filini kurttan halâs etmiştir,
7290, Ecelin nefse yapmak istediğini o ulular ulusu emîr, ecelden önce yaptı,
Nefsiyle yaman savaşlara girişti; öldürünceye dek ondan elini çekmedi,
Sevgi ve ihlâs silâhiyle onu helak edip kurtuldu,
Nefsini önceden öldürdü ya; artık söyle; bundan sonra ölüm, onu nasıl öldürebilir
O tehlikeden kurtuldu da emin oldu; o yüce sarayda konakladı,
Bundan böyle diriliği ölümsüzdür; can bağı - bahçesi dallarla budaklarla, meyvalarla dopdoludur,
Bu bahardan sonra gayrı kış olmaz; bundan böyle kadehten, şaraptan başka birşey yok,
Mahmurluğu olmayan bu çeşit tertemiz, hâlis şarap, ancak o diyarda bulunur,
Sen arı - duru oldun mu, arı - duruya kavuşursun; yoksa savaşta tortu gibi dibe çöker - gidersin,
Mahremlerin nasîbi çengdir; mücrimlerinse azar ve azap,
7300, Herkes, lâyığını bulur; hiç kimse devenin eşek doğurduğunu görmüş müdür?
Bunun gibi her işin de, hayırdan, serden karşılığı, soluktan soluğa gelir - durur,
Şüphe yok ki gazepten gazep doğar; neş'eden - zevkten de neşe ve zevk,
İtaat, ibâdet yönüne Hak'tan rahmet gider; isyana da yüzlerce zahmet ulaşır,
Gülün yeri, boyuna gül bahçesidir; tikenin yeriyse şüphe yok ki külhandır,
İbâdeti, ilmi gül gibi say; suçu - isyanı da çirkin, kötü tiken,
Şu hâlde akıllıysan iyilik et; zulmün, kötülüğü kökünden sök,
Kötü huydan arındın mı; melek gibi göğe ağarsın,
Kötülüğü kendinden söküp attın mı, iyiliğin boy atar, yücelir
Bahçıvan, ağaçtaki kötü dalı, iyi dal boy atsın, meyva versin diye ağaçtan keser - atar,
7310, Sen de kötüyü iyiden ayırırsan, ondan sonra iyiliğin, seni Tann'ya götürür,
Rab, iyilikten başka birşey kabul etmez; iyilik et gücün yettikçe, en fazla buna çalış,
Adalete yapış, çünkü o, Allah sıfatıdır; zulmü bırak, çünkü o, Seylan'dan türer,
Allah sıfatlarıyla dopdolu olan, kulluktan kurtulur, hür olur,
Allah, Peygamber'e, Kur'ân'da kendisini bu vasıflarla övdü, bildirdi de bilen kişinin,
O vasıfları çabalayıp edinmesini, bu suretle de tortudan arınıp tertemiz olmasını diledi;
Böylece bilen, Hakk'ın huyuyla huylanır, benliğinden geçer; ömrünü bu yolda harcar;
Öyle kişilerle oturup kalkar ki onların yardımıyla
Alçak nefsi, kökünden söküp atar; sonra da ondan Ledün bilgileri baş gösterir,
İnsan kendini Allah'a feda etti mı, can kuzgunu, Allah yardımıyla ankaa kesilir,
7320, Hattâ a bilgin, Kafdağı nedir, ankaa da ne ki o yüce padişah onlarla övülsün':
Yaratılmış, nerden onu vasfedecek? Çünkü onun canı, göğün yücesini de aşmıştır,
Âşıkın hâli, âlem halkından gizlidir; onu Allah'dan başkası tanıyamaz,
Her göz, onun yüzünü görmesin diye Allah, gayretinden onu gizler,
Herkesin onu görmesi, yahut her aşağılık kişinin onun yanı basma oturması lâyık değildir,
Hırsız, nerden melek vasfinı elde edecek; her aşağılık kişi, neliksiz - niteliksiz mekâna nasıl girecek?
Padişahı padişah anlatabilir, her kul değil; mirahur, padişahın sırrını nerden bilecek?
Bu sözü bırak da gene o cana can katan padişahı anlatmaya koyul,
Devranda o, nasıl bir kılavuzdur, onu söyle; o Hakk'ı bilen, Peygamber'in sırrıdır,
Kim ona candan hizmet ederse hapisten de kurtulur, küfürden de, bilgisizlikten de, körlükten de,
7330, Onun öğüdünü canla - gönülle duyanın balçığa batmış canı, o balçıktan halâs olur,
Onun bağışıyla dirilerin başı yücelir; o kişi, ebedîliğe kavuşur,
Daralmış gönlü bir sahraya döner; katre olan canı deniz kesilir,
Hakk'ın ilim, nur mâdeni olur; dokuzuncu kat göğün de yücesine ağar,
Ağızsız, damaksız lokmalar yer; teslisiz, kadehsiz şaraplar içer,
Huriyi, cenneti, gönlünde görür; taze hurmaları kendi fidanından devşirir,
Velînin sureti; güneş gibi meydandadır; gökteki Ay gibi herkese görünür,
Kimde akıl ve ayırd ediş nuru varsa onu görür; kalayı altın sanır mı hiç?
Pislik böceğini misk yerine alır mı? Yaş ağacı kurusundan ayırd etmez mi?
Onca hayır, nasıl olur da şerre benzer? Zehir onca nerden şekeri okşar?
7340, Arı - duruyu nasıl kirli, paslı şeyden ayırd etmez; rahvan katırı nasıl topal,eşekten ayırmaz?
Nuru ateşten fark etmez mi; tikeni gülden ayırd etmez mi?
Göğü yerden nasıl ayırd etmez; pis yeryüzünü tertemiz Arş'tan nasıl farketmez?
Bütün bunları bilir, bilir ama gizler; mahsustan kendini kör gösterir,
Ama o cansıza gelince: Hasedinden, kininden apaçık bilgisini gizler;
Padişahları hor göstermek, kendini buyruk sahibi tanıtmak ister,
Şom garez, kendini kör, sağır eder; arı - duru tatlı suyu acıtır,
Böylece padişaha köle nazariyle bakıp ona gururla, kibirle selâm vermeyi;
Halkın onu ileri bilmemesini, onun geri olduğunu, kendisinin daha ileri bulunduğunu;
Olaylarda kendisinin benzeri bulunmadığını, zamanede âşıkların başı olduğunu;
7350, Halkın yıldızlara, kendininse Ay'a benzediğini, herkesin askere, onunsa padişaha benzediğini sanmalarını sağlamak ister,
Halkın da kendi gibi aşağılık, bayağı olmasını, herkesin zayıf, illetli bir hâle gelmesini;
Başkasının adının işitilmemesini diler; kimsenin, ona inanmamasını, yanma varmamasını diler,
Kendinin, ondan üstün olmasını, Hak erinin de kendisi gibi zebun bir hâle gelmesini ister,
Gece - gündüz, aylar - yıllar geçer de o, hep Allah güneşini örtmeye çalışır, Ama bu dileği olmaz; olmaz ama Allah eri, onun dileğine rağmen sonunda Ay gibi ayan - beyan meydana çıkar,
Sonunda sana da malûm olur ki övülen odur, mümkiriyse yerilendir,
O Ay gibidir, başkalarıysa sanki Ülker yıldızı; herkes katreye benzer, oysa denize,
Allah definesi odur, halksa zahmetten ibaret; çoğu da bu geçici sarayda kalakalmıştır,
CL
Allah velîsi, zamanında, vaktin Nuh'udur; yardımıysa, gemiye benzer; belâ tufanında, sığınanları korur, Su tufanı da belâdır ama ondan kurtulmak kolaydır; çünkü o bela bedenlere gelir; bilgisizlik tûfânıysa ondan güçtür; çünkü ona dalıp boğulan, ebedî olarak kurtulamaz,
Allah eri, âleme rahmettir; iki dünyâda da düşkünün elini tutandır, ona sığınılır,
7360, Elinizi ona atın, ona sarılın da kurtulun; aşkla, gerçeklikle ona yüz tutun, O, bu âlemde vaktin Nuh'udur; onun gemisi insanı tufandan kurtarır,
Su tufanının derdinden kurtulmak kolaydır; bilgisizlik tufanı, ondan da güçlüdür,
Gerçekte tufan, bu âlemdir; bey de o tufanda boğulup gitmiştir, padişah da, adamları da,
Nuh'un gemisine doğru kaçın da can, ondan halâs olsun,
Dünyânın şehvetleri, tufana benzer; kim bundan kurtulursa, odur Müslüman,
Bilgisizlikle şehvetlerde kalansa, salavat getirse bile kâfirdir,
Sizin için eminlik gemisi, aranızda bulunan Allah velîsidir,
Sizi tufandan kurtarmak için aranızdadır; çünkü o derdin dermanı, odur,
Allah için olsun, Allah için, hepiniz, ona bakın, onu gözetin de ondan, can defineleri elde edin,
7370, Allah için olsun, Allah için, canlarınızı ona feda edin de onun gibi dokuzuncu göğün yücesine ağın,
Allah için olsun, Allah için, ona kul - köle olun; o ne yana giderse, siz de o yana gidin,
Allah için olsun, Allah için, hepiniz ona sarılın; Allah için olsun, Allah için, ondan ayrılmayın,
Ayrılmayın da böyle bir devleti yitirmeyim ölümden önce ona yüz tutun,
Ganimet olarak ele böylesi bir devlet gelmiş, kimin gönlü varsa onunla esenleşır;
Kimin gönlü yoksa o, o kişiye gönül bağışlar, o da güneş gibi, Ay gibi parlar, nûrlandırır,
Onu inkâr eden, kendi canına düşmandır; kim ona kul olmadıysa, akılsızdır,
Hiç aklı olan, kendi ziyanını ister mi; zarar edeceği birşeye koşar, gider mi?
Dipsiz kuyuya ayak atar mı; bir mevki'e erişmek için elindekinden olur mu?
Ebedî ömrü, daimî zevki, neş'eyi terkeder mi?
7380, Yahut can âlemine, ölümsüz ömür sürülecek âleme karşılık,
Pis, geçici toprak yurdunu, mihnetlerle, dertlerle, sıkıntılarla dopdolu dünyâyı seçer mi?
Bu âlemde hiç kimse rahata kavuşmamıştır; tümden ziyandır bu âlem, burda kâr, fayda yoktur,
Bunda gece - gündüz, ele geçen, perişanlıktır; her rahatın ardında bir pişmanlık vardır burda,
Elde edilenin sonu, yitip gitmektir; onun yaşayışında bile ölüm uyumaktadır,
Dünyâ köprüsü, pek büyük tehlikelerle dopdoludur; dünya köprüsü, ancak geçip gitmek için kurulmuştur,
Köprü üstüne ev kurmaya kalkışma; dünya köprüsü, aklı - fikri olanın yeri değildir çünkü,
Senin canın, bu köprüden geçip gitmek üzere mekânsızlık âleminden gelmiştir,
Bu köprünün altında derin mi, derin bir su var; kim boş yere bu köprünün üstünde yurd edinmeye kalkışırsa,
Sonunda o suda garkolup gider; çünkü Allah, sonunda o köprüyü yakacaktır,
7390, Kim köprü üstünde oturursa bil ki o tufana baş aşağı düşer - gider,
Köprüden geçen, tehlikeden kurtuldu; hoş bir surette sağ - esen, eminlik yerine erişti,
Dünyâ istekleri, adamı aldatıcıdır; beyin de yolunu keser onlar, efendinin de, kulun da,
Hepsi de kuş gibi onun ağına tutulup kalmıştır; hepsi de onun izine düşmüş,muradına ermemiştir,
Büyücü dünyâ, bir kocakarıya benzer; âhiret huzuruna engel olup durur,
Kendini büyüyle çocuğa, gence, ihtiyara genç gösterir,
Büyük, küçük, iyi, kötü, herkesi kendisini meftun etmiştir,
Kendisini gül bahçesi gibi gösterir ama gerçekte, tikenden de beterdir o,
Bir ,cehennemdir ki herkesi yok etmedikçe rahat etmez, kendini cennet gösterir,
Ondan, binlerce kişiden biri kurtulmuştur; 'geri kalanları, onun ateşinde yok olup gitmişlerdir,
7400, Güçlü, tesirli bir büyüsü vardır ki ona kapılıp tutulmayan hani?
Güzelliği, yaldızlı bakıra benzer; güzel görünür ama onu çirkin bil,
Tatlılığının altında ne acılıklar vardır; onun doğru gösterdiği herşey eğridir,
Düzenine ne had vardır, ne son; hilelerinin bitimi yoktur,
Kimse düzenle üst olamaz ona; alıcı doğanın pençesine karşı sinek ne yapabilir ki?
Sen tilkiden de zebunsun, oysa arslan gibi; aptallık edip de yiğitcesine ona doğru koşma,
Bir Rüstemin eteğini tut da seni arslanın pençesinden kurtarsın,
Ateşin, şeyhin nuruyla söner; işin, şeyhin yardımıyla başa çıkar,
Onun gücüyle işler görürsen, ne dilersen kolaylaşır sana,
Dünyânın düzenini, kendi gücünle defedemezsin; o, senin gibi yüzbinlercesinin yolunu vurmuştur,
7410, «La havle» nin şerhini bilirsen, gücünün yetmediği şey, aydınlanır sana,
Daimî diri olan Allah'ın yardımıyla, onunla savaşabilirsin
Bu söz, sana aydınlanırsa, onun eteğinden başka birşeye sarılmazsın, ondan başkasına güvenmezsin,
Gücü - kuvveti bırakır, ağlar - sızlarsın; gururdan, cebbarlıktan vazgeçersin,
Gece - gündüz, Allâh'la kulluk edersin; boyuna yalvarıp yakarmaktan, gerçeklikten, yanıp yakılmaktan,
Başka bir çâre aramazsın; kulluktan başka birşeyin ardından koşmazsın,
Varlığı, benliği ancak kulluk defeder; varlığın, benliğin kafasına yüzlerce muşta vurur da senden uzaklaştırır,
Onu çarpınıp çırpınmak değil, kulluk defeder; sakınıp çekinme yayını ger de okla onu,
Nefsin dilediğini yapma; ibâdeti çoğalt, benlik, onunla eksilir,
Çünkü zıt, zıddıyla yok olur; güzün âfeti, temmuz değil midir?
7420, Soğuk, sıcaklıkla mahvolmaz mı? Barış yüz gösterdi mi savaş gider,
Kulluk, bil ki Şeytan'ın zıddıdır; böylesine derdin ilâcı odur,
isyanın zıddı, gerçekten de ibâdettir; her mihnetin, her belânın zıddı, esenliktir, huzurdur,
Hadi, böyle bir kılıçla kes nefsin boğazını da o denizde sedefsiz inci ol,
Senden bilgisizlik gitsin, bilgi gelsin yerine; öfkenin, kînin yerini ilim tutsun,
Şeytan gitti mi, Rahman tecellî eder; cennetlere karşılık dünyâyı terket,
O, buyruğu terketti, tutmadı da onun için Şeytan oldu; kim bu işi yaparsa, onu da Şeytan say,
CLI
İnsanda asi olan ahlâktır; surete itibâr edilmez; çünkü kıyamet gününde herkes, huyuna göre haşredilecektir; köpek sıfatına sahipse, köpek suretinde hasredilir; bu, surete îtibâr edilmediğine delildir, Yüce Hak, «Dördüncüleri köpekleri» buyurarak Ashâb-ı Kehfin köpeğini velîlerden olarak andı; çünkü onda erlerin huyu vardı, bu bakımdan şekline îtibâr etmedi; çünkü «Gerçekten de Allah, şekillerinize, işlerinize bakmaz; fakat gönüllerinize, niyetlerinize bakar,»
Asıl olan huydur; yaratılışsa, o huyu meydana çıkarır; sen huya itibâr et, şekle aldanma,
Suret kaptır, aıılamsa altın; altını ara, kaptan geç,
Aklını başına devşir de surete itibâr etme; arı - duruyu al, tortuyu bırak,
7430, Her bedene insan deme ;huyuna bak; nasıldır, nicedir?
O mağaranın köpeğinin köpekliği, kendisine bir ziyan vermedi; köpek şeklinde oluşu, onu aşağılatmadı,
Çünkü onda iyi huy vardı; o yüzden de daimî diri olan bâkıy Allah'ın velîlerinden oldu,
Hak onu Kur'ân'da andı; o erlerle zikretti,
Kimi dördüncüleri buyurdu ona, kimi sekizincileri diye andı onu,
Hiç şekline bakmadı onun; çünkü Hak nakşa, surete bakmaz,
Onun nazarı, dâima gönülledir, insanların gönüllerinde ne var; ona bakar,
Onların, kendisiyle dostlukları ne kadardır; her gönülde ne derecede vefa vardır?
A iyi yoldaş, yüce Hakk'ın ona dostluğu da o kadardır,
Hak, ne surete bakar, ne yapılan amele; ne hırsa bakar, ne nekesliğe, ne umulan şeye,
7440, Bil ki Hak, gönüle bakar; gönülde açık, gizli ne var, ona nazar eder,
Gönlünde onun sevgisi varsa, o, dâima sana nazar eder - durur,
Sevgisiz ibâdet edersen, Allah tapısından huzur elde edemezsin
Âdet edinilen ibâdet, aşktan, gerçeklikten, kavuşma özleminden değil, münafıklıktan meydana gelir,
O kulluk, o tapman râzılığı elde etmek için değil ad - san kazanmak, ayıptan kurtulmak içindir,
Senin ibâdetinin şeklinde can yoktur ki Hakk'a lâyık olsun,
Canı olmayan şekil, mezara gömülmekten başka bir işe yaramaz,
Değil mi ki Allah, gönüle nazar etmekte; şu halde gönlünü geliştir; çünkü onun baktığı yer, gönüldür,
Artık sen de gönlünü doğrult; balçık içindedir ama asıl olan, gönüldür,
Gönlünü Hakk'a ver de saf bir hâle gelsin, tertemiz olsun; toprağın üstünden su gibi akıp gitsin,
7450, Su da toprağın üstünden akıp gitmez mi; suya topraktan bir ziyan gelir mi?
Tertemiz su, toprakla bulanmaz; apaydın, tertemiz bir hâlde akar, gene denize kavuşur,
Süt de kanın, pıhtının arasından geçip süt emen çocuğa temiz, saf olarak gelir, ulaşır,
Yolu o pisliklerden geçer ama bak da gör, hiç onlara bulanıyor mu?
Ananın muhabbeti, onu tortudan arıtıyor da bize saf bir halde getiriyor,
Böylece Allah'ın muhabbeti, rahmeti de coştu mu, acıları tatlıdan, kötüleri iyiden ayırd eder,
Tatlı, iyi olan da, o zehirlere, o kötülüklere bulanmaz; hoş, bir hâlde Allah'a ulaşır,
Gönül, balçıkta olsa da güneş gibi nurlar saçar,
Balçıktan ona bir zahmet gelmez; hattâ zahmet bile onun yüzünden rahmet olur,
Gönlünü Allah'a ver, balçığı düşünme de bütün işlerin ilerlesin,
7460, Beden de, âlem de onun perdesi değildir; fakat bu ikisini düşünmek, sana perde olmuştur,
Bedeni, cihanı düşünmeyi bırak; fikrini de, hatırını da tümden Hakk'a ver,
Perde olan dünyâ değildir, dünyâ düşüncesidir; din düşüncesi ne daldın mı, âhireti elde edersin
Malın - mülkün vardır ama, değil mi ki gönlünü Hakk'a tapşırdın,
Bunlar sana perde olmaz; çünkü gönlün, Allah aşkıyla dopdoludur,
Ama dünya malını-mülkünü terketsendebunu candan-gönülden yapmadıysan, gönlünde o sevgi varsa,
Hiçbir suretle bundan faydalanamazsın; hiç kimse böyle bir ziyandan fayda elde edememiştir,
Hâsılı dünyâyı, bir karşılık elde etmek için terkettiysen, boyuna buz gibi soğuksun sen,
Çünkü bu gitti - gider, o da ele geçmez; böylece olmayacak bir şey için ömrünü yele verdin - gitti,
Dünyâyı candan - gönülden terketmek gerek ki can, ebedî olarak huzura kavuşsun,
7470, Yoksa dünyâyı canla - gönülle terketmezsen, ebedîlik yurduna sefer edemezsin,
Yolculuğa içten çık, gönülden yola düş, dışardan değil; çünkü neliksiz niteliksiz âleme yol, gönüldendir,
Onu, duygu yoluyla arama, sevgiliyi can yoluyla ara,
Sende iş gören beş duygu, nura mensup değil, ateşe mensuptur,
Ateş, şüphe yok ki, onun nuruyla söner; bu altı (yön), beş (duygu), dört (unsur), onunla ölür - gider,
Orda bütün sayılar yok olur; aşk parıltılarında görünmez,
Yok ol da bu sayıdan kurtul; böylesi tehlike dolu tuzaktan sıçra, halâs ol,
Allah aşkını seç de emîn ol; aşktan başka hiçbir şeye, bir arpa denli değer verme,
Aşk bineğine bindin mi, hoş bir surette onu, can âleminin göğüne doğru sür,
Çalışıp çabalamayı ayak bil, aşkıysa kanat say; kim kanatlanırsa, o kurtulur tehlikeden,
7480, Yolu ayakla alırsın ama ey bilen kişi, nerde ayak, nerde kanat?
Ayakla yüz yılda aşılan yol, kanatla bir solukta alınır,
Ama kanadın yoksa, ayakla yürü; yoldaşların ardına düş de koş canla - başla,
Böylece yoldan kalmazsın; sonunda da Allah'tan bir rahmettir, gelir, erişir sana,
Hak seni padişahlar padişahı yapmadıysa, orduya katılacak dereceden de aşağı değilsin ya,
Boyuna, Allah yolunda çalış, ona kavuşmak isteğiyle coş - köpür,
Bu çalışmada iyi hareket eder, çaba gösterirsen, bu coşup köpürmede vefalı olursan,
Bu çalışıp çabalaman, devlete erişeceğine bir nişanedir; can kuşunun kolu-kanadı, istektir,
Çalışmayanı ölü bil; canı olsa bile ölüdür o, diri değildir,
Öyle kişideki can, hayvanı candır; o aşağılık kişide vahye, ilhama mazhar olacak can yoktur,
7490, Hayvani can da sonunda, gerçekten de, yok olur - gider, izi eseri kalmaz,
Ebedî olarak diri olan, vahye, ilhama mazhar olan candır; çünkü o can, cananla durur,
Hakk'a ulaşmayı böyle can ister, çünkü onda akıl ve îman nuru vardır,
Kimin gönlünde istek yoksa, sonunda cehenneme yönelir - gider,
Çünkü Hak, ona îman nurunu vermemiştir; insandan doğmuştur ama şeytanın ta kendisidir,
CLII
Yüce Hak, ruhları, cesetlerden dokuzyüz bin yıl önce yarattı; hepsini de rahmetiyle besledi, geliştirdi, esenleştirdi, «Rabbiniz değil mi yim» buyurdu; evet dediler; «inin» diye hitâb etti; bu neliksiz - niteliksiz olan bu âlemden o âleme gidin, balçıktan yapılmış kalıplarda esenlesin, yerleşin, ahdinizdeki vefanız belirsin dedi şu hâlde kim, orda zevke, sefaya, huzura ermişse, burda da onu arar; çünkü «Vatan sevgisi îmandandır,» Ama kim buna ermemişse, ne arayacak? O, bir hayvandır ki burdan türemiş; öküz gibi, eşek insan şeklinde anlam bakımından
hayvan nerde, Hakk'ı tanımak nerde?
Kimin canı, Elest ahdinden beri yabancıysa, bu yana yamanmışsa,
Hak'la bildik olmayı nerden arayacak; yahut bu yolda nerden gerçeklikle koşacak?
Orda Hak'tan bir bağışa nail olmamıştır ki; o, burda aramayı ne yapacak'' Söyle,
Bir kumaşı yitirmeyen, bunda, onun peşine düşüp her yana koşmaz elbet,
Ama iyi bir vakit geçiren, ömründe, o geçirdiği zamanla hoşnûd olan kişi,
7500, Mihnete düştüğü zaman, o günlerini anar, bir soluk olsun, o anışla sevinmek ister,
O zamanları hatırlayınca o demleri yitirdiğinden dolayı feryâd eder,
Yanıp yakılacak ne hoş zamandı: ziyansız binlerce fayda elde ediyordum der,
Her solukta canı, aşkla yanıp yakılır da öylesine hoş bir günü anar - durur Allah'dan,
O demler, asla hatırından çıkmaz, yazıklar olsun, nerde o demler?
Acaba tekrar o günler yüz gösterir mi, öylesine solukdaşı der, nerden bulacağım?
Ama ömründe bir hoşluk görmeyen, eline acılıktan, ekşilikten başka birşey geçmeyen kişi,
Neyi hatırlayacak, neyi arayacak? iyi bir gün görmemiştir ki o,
Ezelde Elest şarâbını içmiş olan, o ruh şarabıyla sarhoş olan kişinin,
O çakır mertliği geçer mi hiç? İki gözü de boyuna o yandadır onun,
7510, O hayâl, bir soluk bile gözünün önünden gitmez; o buluşma tadını bir an bile unutmaz,
Dünyâda ondan başka birşey aramaz; o arayışla kıvranır durur o,
Ona kavuşması müyesser olmadıkça coştukça coşar, feryâd eder - durur,
Bütün velîler bu hâldedir, böyle hareket etmişlerdir; buluşmak, kavuşmak için kendi kanlarını içmişlerdir,
Ayrılık derdiyle ne uykuları kalmıştır, ne yeyip içmeleri; hepsinin de varlığı gamdan yıkılıp gitmiştir,
Varlıklarını özlem ateşine yakmışlardır; iki dünyâ da hararetle, dumanla dolmuştur,
Bedenlerini de Hakk'a feda etmişlerdir, canlarını da: işte ondan sonra kavuşma zevkine ermişlerdir,
İnsanın varlığı, benliği engeldir, perdedir; o ortadan kalktı mı yüzlerce kapı açılır,
Sende, senlikten bir kıl kadarı kalsa, Allah vuslatı yüz göstermez,
Sen kalmazsan ebedî olursan; tümden aradan kalkarsan, ondan sonra, sensiz olarak dilediğini bulursun,
7520, Allah'a kavuşmak, yoklukla olur; kim yok olduysa Hakk'a o ulaşır,
Erlerin azığı, azıksızlıktır; azığa dayanan erkeği kadın say,
Ulular gibi açlığı seç; boyuna, açlığın ta kendisinden yiyecek düz kendine,
Rahatını uyanıklıkta ara; yüceliğini de horlukta, aşağlıkta,
Muradın ,muratsızlık oldu mu, ondan sonra Allah vuslatına erersin,
Yokluğa erersen var olursun; Allah, şarapsız olarak sâkıy olur sana,
Mihnetle rahat, sence bir oldu mu, sonucu tamam olur - gidersin,
Birliğe eriştin mi, ikilikten kurtulursun: bundan sonra var da sen olursun, yok da sen,
Bu durağa vardın mı, diriliğe ulaşırsın; herşeyden geçtin mi, hayat bulursun,
Sevgilinin vuslatını konak edinirsin; onun dileğine düşer, hastalıktan kurtulursun,
7530, Ona ulaştıktan sonra, ayrılık nedir, görmezsin; gönlündeki hüzünler durulur - gider,
Irmakta katre olduktan sonra onun havasıyla deniz gibi coşar - dalgalanırsın,
Direndin de Turdağı kesildin mi, onun baharından nur libasları giyinirsin,
Gönüllerde binlerce bağa - bahçeye kavuşur, Rahmanla buluşma durağına erersin,
Allah ululuğu tecellî eder de ey yiğit, o parlayınca sen yok olursun,
O kalır ancak; sen ondan söylersin; ondan söylenen söz, yorumlanmaz artık,
Boyuna onunla olursan; kötülük ordusundan, onunla kurtulursun,
Bu dünyâdayken Hakk'a ulaşırsın; âhiret, şimdiden eline geçer,
Katre olan canın derya kesilir; dilsiz - dudaksız, gönüllerden sözler söylersin,
Melek gibi bedensız nur olursun; vuslat denizinde ayaksız yürürsün,
7540, O vuslatta ayrılık görmezsin artık; boyuna buluşur, koşuşursun,
Velîler, sana eş - dost olurlar; hepside canla - başla seni görür - gözetir,
Hepsi seninle şarab içer, meze yer; hepsi sofrandan nevale alır, gıdâlanır,
Hepsi halka kesilir, sen yüzük taşı olursun; hepsi adetâ küçülür, sen ulu olursun,
Böyle bir vuslata eriştikten sonra da ne dilersen olur,
Bu vuslattan sonra da başka bir yol var ki o, hayırdan da dışardadır, şerden de,
CLIII
Hakk'a kavuşmak, bir duraktır ve hasların son durakları budur; bundan sonra hasların haslarının, Hak'ta bir başka gidişleri vardır ki bu, durakta gidiştir, Yolda gidişin sonu vardır; ama, durakta gidişin sonu yoktur; çünkü yolda gidiş, kendinden, varlığından, geçmektir; insan varlığının sonu vardır, Ama durakta gidiş, Allah1 da, gerçeklik ve vuslat âleminde gidiştir ki bunun sonu yoktur, Beden ehli olanlar, gerçek velîlerden Hak sırlarını, vuslat ve aşk sarhoşluğunu, bunların şerhini duyarlar; fakat o durağa erişmediklerinden, esasen de gerçek perde olan şehvetlerin verdiği sarhoşluğu Hakk'ın ve vuslatın sarhoşluğu sanırlar; peygamberlik, velilik dâvasına kalkışırlar; onlar, halkın en kötüleridir işte, Hani bir sinek, denizi, gemiyi, kaptanı duymuştu da ansızın bir eşek sidiği birikintisi görmüştü; üstünde de bir saman çöpü vardı; o saman çöpünün üstüne kondu, o yana - bu yana gitmeye başladı; görüşünün kısalığı, himmetinin noksanı yüzünden, işte buncağız deniz ve gemi, ben de kaptanım demeye başlamıştı; bu yol yitirmişlerin halleri de bunun gibidir; kendilerilerini ulaşmış sanırlar,
O yolda gidiş, vuslatta gidiştir: olgunluktan olgunluğa doğru yol alıştır,
Beden yolunun sonu vardır, kıyısı var; can yolunaysa ne had var, ne son,
Boyuna durakta gitmektir o gidiş; hâsılı o yolun hiç sonu yoktur,
O yolda gidişin izi - tozu da belirmez; akıldan da üstündür, bedenden, candan da,
7550, O yol, düşüncenin, anlatışın vehmine bile gelmez, ondan da uzaktır; çünkü nuriçinde nurdur o yol,
Yolda gidiş, ölüm vaktine dek sürer: ölümden sonra giden, kalmaz artık,
Durakta gidışse boyuna sürer - gider; o çeşit gidiş, hür kişilerin harcıdır,
O yola, adım - adım gidilemez: varlık, yokluk yolunu nasıl ala bilir ki?
Durakta gidiş yolunun sonu yoktur: o yola gidiş de bunun gibidir,
O yolda duruş - dinleniş hiç yoktur; neliksiz - niteliksiz âlemde boyuna gidilir,
Allah'a, gidişin sonu vardır: Allah'ta gidişinse ne sonu vardır, ne sınırı,
Allah'a gidiş, varlıktan - benlikten geçiştir: varlığından - benliğinden geçtin mi,artık gidiş kalmaz,
Allah'ta gidişse, O'nun sıfatlarında seyrediştir ki Hakk'a nasıl zeval yoksa bu
gidişe de bir son, bir durak yoktur,
O yola bir son arama; çünkü Allah'ın (sıfatlarının, eserlerinin zuhurunun) da sonu yoktur,
7560, Öylesine gidişte ikilik olamaz; sen yok olmadıkça da ikilik yok olmaz,
Senden senlik gitti mi, Hakk'a gidiş başlar; «Hergün işte» sırrım anla,
Herkesin gidişi, lâyığıncadır; sürünün çobanı, suniye göre olur,
Kendi gidişini, gerçek gidişle kıyaslama; erkek arslanın kazla ne ilgisi var?
Zerre, aydınlatıcı güneşe karşı nedir ki: katre, gölün, denizin karşısında ne olabilir ki','
Sen, her şeytana zebûn oldukça, nerden ve nasıl meleklerle düşüp kalkabilirsin?
Eşekliğinden her katreye deniz deme: zerreye de gökteki güneşin adını takma,
Hani bir sinek, ansızın eşek sidiği birikintisinin üstündeki saman çöpüne konuverdi de,
Sindiğin üstünde o saman çöpü yüzüyor, sinek de onun üstünde şöyle diyordu:
İşte şu gemi, şu da deniz, bense kaptanım; yeller esmeden gemiyi her yana yürütmedeyim,
7570, Eşek sidiği ona umman görünüyordu; saman çöpü gemiydi onca, kendisi de kaptan,
Sidik birikintisi, onca denizdi sanki; ona o kadar büyük, engin görünmedeydi,
Herkesin görüşü, layığıncadır; bu yüzden de Tann'ya âşık olan, küçük, değersiz sayılmamalı,
Hak, önce ona o liyâkati verir de sonra aşk dersini okutur,
Kendi nurunu onda gizler de onu, o nuru aramaya koyultur,
Yoksa karanlık, nerden aydınlığı arayacak; hattâ karanlık boyuna nurdan kaçınır,
Hiçbir vakit zıt, zıddını aramaz; eşit, canla - başla, boyuna eşidini arar,
Hiç deve, öküzü arar mı; yahut padişah, yahut hür kişi, kulun - kölenin eşi - eşidi olur mu?
Allah'a âşık olan da senin gibi insandır ama gözün, görüşün varsa ona bir iyice bak,
Gözün ışıklıysa onda ne maya var, ne yaratılış; onun can denizinde ne inciler var, onu gör,
7580, Sen, onun toprak bedenine bakma; gözünü aç da temizliğini gör onun,
Temizliği, yerin de ötesinde, yedi kat göğün de; ferşi de aşıp geçmiş, Arş'ı da, boşluğu da,
Peygamber gibi bilgisi Hak'tan, boyuna Hakk'a nazar etmekte,
Onunla Allah'ın arasında hiç bir kimse vâsıta olamaz; bu sırrı anlayıver,
Allah ne buyurursa onu yapar; o çevgenin önünde adetâ bir top,
Kader, nereye yuvarlarsa oraya gider; top gibi başının yüzünün üstünde yuvarlanır,
Onun işini, ondan değil, Hak'tan bil; Hak, sanki ırmak da o, dere gibi,
Allah'ın önünde bir âlet gibi; ne isterse onu, ondan meydana getirmekte,
Âlete itiraz etme; hiç kimse âletten birşey ummaz
Safları yaran bir kahramanın elinde olmadıkça kılıç, kalkan ne yapabilir?
7590, Nerde bir saf yaran, yiğit ki kılıcı çeksin de arslan gibi ordunun kalblerıni yarsın,
Rüstem olan, düşmanın kanını -içmedikçe dincelmez,
Senin aklın Rüstem'dir, nefsinse düşman; onun korkusundan her yana kaçar - durur,
Yürü, ele geçir, kes - öldür onu da dertten - mihnetten de kurtul, korkudan, belâdan da aman bul,
Ehrimen'e benzeyen düşmanın başını kestin mi o zaman emîn olursun,
Onun başını, bedeninden ayırdın mı, hoşça oturursun; dörtten de ,kurtulursun, beşten de, altıdan da,
Altısız, beşsiz, dörtsüz ruh olur,' Nuh gibi herkesin elini tutar, herkese yardım edersin,
Canların gemisi, Nuh'un öğüdüdür; kim o öğüdü tutarsa zahmetten, belâdan kurtulur,
Kim, zamanın Nuh'unun öğüdünü tutarsa onu, tufan, suda boğmaz,
Ruhların tufanı şehvetlerdir; Nuh'un gemisiyse ibâdetler, namazlar,
7600, Kim böyle bir gemiye bindiyse güzelleşti, çirkinlikten kurtuldu,
Nuh'un öğüdünü canla duymayansa, şüphe yok, tufanda boğuldu - gitti,
Akıllıysan öğüt dinle de bizim gibi hoş bir surette dosta kavuş,
Yoksa bu öğüdü tutmazsan, hapsedilmeye, bağlanmaya, zincire vurulmaya lâyık olursun,
A yoksul, kendinden pek gaafılsin de o yüzden gamlara batıp kalmışsın,
Uyusan da, uyanık olsan da gamdan kurtulmaya bir imkân bulamıyorsun,
Dünyâda ne malın var, ne mülkün; başı dönmüş bir hâlde her yana koşup duruyorsun,
Buna sebep de Allah'a itaat etmeyişin; bu yüzden Allah rızâsından uzak düşmüş, ayrılmışsın,
Cefâlar içinde yuvarlanıyorsun; şu körlükten nasıl kurtulacaksın? iki gözünü aç,
Böyle bir yolda kalakalır, bir kâr elde etmeden tezce yüzbinlerce ziyana girersin,
7610, Böyle gidersen eyvanlar olsun; bundan vazgeçemezsen gönül ehlinden olamazsın,
Ömrün, kuşkusuz yiter - gider; sonunda alçalır, yalvanr - yakarırsın ama ne fayda;
O alçalıştan, yalvarıştan birşey elde edemezsin; değil mi ki kanadın yok, nasıl uçabilirsin?
Yanımıza gel de sayemizde can sahibi ol; kuzgunsun ama doğan olur, devlet kuşu kesilirsin,
Biz hem devlet kuşuyuz, hem devlet kuşunu tutanlarız; kendimizden başkasını da kabul etmeyiz,
Bizdensen, neden bizden uzaksın; nurdan niçin karanlıktasın?
Şekerimiz neden sana zehir gelmede; lûtfumuz ne yüzden sana kahır görünmede?
Gönül ehliyle alış - verişin yok; boyuna dışa bakmadasın,
Hayvan gibi yemekle - içmekle dirisin de o yüzden gönül ehlini bilmiyorsun,
Gönül ehlini, gene gönül ehli bilir; ebcedi sökmeye uğraşan, çocuk, nerden kitap okuyacak?
7620, Bir ihtiyar (Zâl), nerden Rüstem'in kılıcını çekecek; yıpranmış şal, nasıl olur da atlasa benzer,
Evde beslenen kuş, nerden zümrüdü ankaa gibi uçacak; aşağılardan olan nasıl yücelere ağacak?
Herkes ne yapabilirse onu yapar ancak; arş lanın köpek doğurduğunu gördün mü hiç;